31 Temmuz 2010 Cumartesi

Ellerimiz

Nazım demiş ya hani ben sensiz de yaşarım ama seninle bir başka yaşarım diye, o hesap. İstediğin kadar barışık ol kendinle, dünyayla; istediğin kadar sevmeye teşne ol her şeyi ve herkesi, gene de birileri eksiliyor hayatından. Sebepleri muhtelif elbette. Çok kırgın olabilir insan, yahut çok aşık. Belki ikisi de, ki muhtemel görünüyor insanın en çok sevdiğinden aldığını düşününce en büyük yaralarını. O yüzden olacak, en yakınındaki düşüveriyor en uzağa, başkası değil.
Neticede eksiliyorsun, hayat da beraber. Durur mu o da eksiliyor; bütün sevinçlerin, kederlerin hepsi. Her şey eksik kalıyor. Zaman diyorlar ya, anladım yalan. İnsan eksikliğe alışıyor. Ona da alışmak denirse. Aşina oluyorsun daha ziyade. Sabah kahvesini beraber içip akşam haberlerini beraber izliyorsun.
Merak? Ediyorsun elbet, etmez mi insan. Hele de bir günün ayrı geçmezken. Bu karara saygı duymuyorsa yahut en başta hiç anlamamışsa gerekçesini, ya da ne bileyim -en kötüsü herhalde- anlamış, gene de saygısı kalmamışsa hiç durmaz bir merhaba der herhalde insan.
Ya da... gazetelerin fal köşelerine itibar etmeye başladığını fark edersin. Gayriihtiyari açtığın o sayfada okuduğun kendi burcun da değildir üstelik. Mesafelerin ayırabileceğinden daha uzaktakinin hayatına dair ufacık bir ipucu edinmek için onun falını okursun ciddiyetle.
Düşününce lirik bir tarafı var. Şimdi yıldızlar kadar uzak olandan yıldızlar vasıtasıyla haber almaya çalışmak, yıldızlardan medet ummak. Tanrım ne saçmalık. Ben yaptığımdan değil zaten, bizim bir arkadaş.
Kimse kim, var bu ve ne yazık bir şey. Halbuki ölüm de var, iş mi bu yaptığımız. Ama işte ölüm de bir tür ayrılık ve ayrılık, ölümden beter derler. Bilmem, öyle mi, hiç farkında değilim.



...
Bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım

T.U.



29 Temmuz 2010 Perşembe

Neyi Başardın Hayatta?

Ben bugün burada, muntazam çizgiler çekmek suretiyle net bir tanımını yapmak zahmetine girişmeyeceğim hayali bir bizden bahsedeceğim. Esas itibariyle son derece gerçek çünkü varız işte buradayız. Fakat tevazu gösterip hayali diyeceğim çünkü demografik profilini hap gibi yutturmakla uğraşamam.

Çok benzer özelliklerimiz olmakla birlikte oldukça heterojen bir grup sayılırız. Nedir bu bizi biz yapacak denli benzeyen özelliklerimiz? Bir kere, yirmilerimizin ikinci yarısındayız. Bazılarımız klişe tabirle otuza merdiven dayadı ve otuz, modern insanın kabusu olarak tasarlanıp kullanıma sokulmuş bir eşiktir. Otuzunda bulunduğun nokta, hiç kaçarı olmaksızın, böbürlenebileceğin bir hayat yaşayıp yaşamadığının birincil göstergesi olacak. Bu açıdan yaş önemli bir değişken. İkincisi, büyük şehirlerin kalburüstü okullarından mezun olduk. Fırsat eşitsizliğinin negatif kahramanları ilan edilirken, canımızı dişimize takıp kazandığımız ve kaybetmemek için daha çok emek sarf ettiğimiz bursları ya kimse gerçekten merak etmedi ya da stigmatizasyon sürecinde bir pürüz, bir zaman kaybından başka bir halta yaramayacağı için seve seve göz ardı edildi. Neticede biz, bu eşitsizliğin utancını her halükarda taşıyarak en iyi liselerden ve üniversitelerden geride imzamızı bırakarak mezun olduk. Büyük çoğunluğumuz için yüksek lisans yapmak, yedi yaşına gelince ilkokula başlamak kadar doğal, kendiliğinden ve sorgulanamazdı. Birincil rol modelimiz, iyi eğitimli ve kariyer sahibi ebeveynlerimizken aksini düşünmek zordu. İşte o büyük çoğunluğumuz düşünmedik de. Akıbetimiz muhtelif: Benim gibi tez aşamasında tıkanıp kalanlardan tut da çok uluslu dev şirketlerde yerini alanlara kadar.

Birbirimizi hem tanıyor hem de tanımıyoruz. Mesafemiz en fazla iki kişi, yani birinin tanıdığının tanıdığı birini ben kesin tanıyorum. Gene de her seferinde “aaa!”lamaktan kendimizi alamıyoruz. Burun kıvırdığımız müzik, sokup çıkardığımız filmler bir dereceye kadar farklılık gösterse de gittiğimiz mekanlar üç aşağı beş yukarı aynı. Bizden birbirini tanımayan iki kişiyi “bak bişey söylicem gel gel” diye ayrı ayrı çek al o mekandan, oturt bir masaya bak nasıl kendiliğinden alıp başını yürüyor sohbet muhabbet. Peki bizim derdimiz ne? Şımarıklık olarak nitelendirilmesinden çekindiğimiz gene de kendimize edindiğimiz bu dert ne allasen? Neden inatla mutsuzuz, olduğumuz yerde olmaktan huzursuzuz? Nedir ulan bu sürekli içimizi kemiren, iki rahat vermeyen his? Bir şeyler başarıp bir yerlere geliyor, gururlanılıyoruz fakat yok, bu da değil. Ne peki? Bilmiyoruz, ama bu değil. Gene de yerlerimizi tutuyoruz ki otuzumuza gelince böbürlenebilelim. Neyi başardın hayatta? İşte bunu. Peki bu içindeki huzursuzluk neyin nesi? Peki neden? Kimimiz diyor ki çok seçenek vardı önümüzde, seçmekten yorulduk. Ha Signal yerine Colgate almayı da seçim addettik ki o apayrı zaten. Dolaşımdaki bilgilerin tümü elimizin altında mesela, bilgiye erişememek diye bir şey söz konusu değil. Bu durumda seçmek işi daha da önem kazanıyor, kısa devre yapıyoruz zaman zaman. Tabi hepsi şımarıklık. Olmak istediği her şeyi olabileceği söylenen çocukların ne olmak istediklerine dair kafa karışıklığına başka ne denir. Her şeyi yapabileceğimizi bildiğimiz için mi hiçbir şeyden zevk almıyoruz? O kadar da değil, yaptığımız işlerin keyfine varıyoruz varmasına ama hep eksik kalan bir şeyler var. Herkesi olduğu gibi bizi de o eksiklik tanımlıyor, niteliği ve niceliği bakımından ayrılıyoruz sadece.

Eksiklik demişken, ya aşk, o nerede? Ya da biz neresindeyiz aşkın? En basitinden inanıyor muyuz hala? Yoksa kendi küçük denklemlerimizde mi boğduk onu da? Aşk değil ilişkilerimiz var bizim. Bir tane de değil bir sürü. Emek gerektiren dolayısıyla bir başarı hikayesi gibi gördüğümüz uzun ilişki, birkaç ayda bir oyuncu değişikliğine giden kısa ilişki, tek geceyle sınırlandırılan daha da kısa ilişki ve tabi ki meşhur, mülkiyetsiz ve açık ilişki. Sonuncusuna ilişki demekten itinayla imtina ediyoruz zira külfet belirten yasaklı kelime o. Peki aşk bunun neresinde? Ya da sorunun orijinal haliyle: Sevgi neydi? Bizim için neydi? Ne oldu sonra, şimdi ne? İlk zamanların heyecanından, kalp çarpıntısından fazla bir şey olduğunu biliyoruz, kabullendik artık. Yolumuz hastaneye yahut karakola düştüğü vakit –olamaz mı, olabilir- yanı başımızda olmak gibi daha ziyade. Rakının beyazını, gecenin siyahını olduğu kadar gözümüzün yaşını da paylaşmak gibi. Yıldızları indirmek değil de onları görebilmek ve “bak ne güzel” diyebilmek sadece. Hem çok az hem de çok şey yani. Güvenmek ama ilk sarsıntıda enkaza döneninden değil, bağlanmak ama pamuk ipliğiyle değil. Yani tabiri pek caiz değil ama postpostmodernizm çocuklarıyız bir anlamda. Tutunulacak dalın yokluğuna hem kani olup hem de kafa tutanlarız. İnatla tutunmaya çalışanlarız. Bir fikre, bir hayale, bir insana. Bu bakımdan biraz da herkesiz zaten. Kırılan hayallerimiz kimseninkinden matah değil ama en büyük hayalimiz plazalarda çalışmak da değil. Modası asla geçmeyen umursamaz tavrın gene revaçta olmasına karşın ve bu yüzden içten içe, çaktırmadan umursayıp dertleniriz. Sorgularız çünkü. Sürekli ve her şeyi. Bize atılan en büyük kazık da bu oldu zaten: Hiçbir şeyi sorgulamadan kabul etmeyin. Böylece kabul etmedik hiçbir şeyi, etmiş göründük. Kimimize sorsan dünyaya bile gelmezdik, gelmiş bulunduk. Öyle sıradanız ki hem çok zor hem de marifet değil muntazam çizgilerle ayırmak.

Ayırmadım o yüzden. Kendi halinde bir beyan sadece. Böyle bir biz var bizden içeri. Bilmem anlatabildim mi.

27 Temmuz 2010 Salı

Gündüz Kabusları

Uyandım.

Ama kabus değilmiş. İşte hala orada.

Yerli yerinde. Hiç kıpırdamamış.

İçtim, içtim, içtim…uyudum. Uyandım. Bu bir işe yaramayacak sanırım. Ölüm var. Gitmiyor.

Şimdi ne yapmak lazım? Daha mı çok tutunmalı yoksa lanet edip bırakmalı mı her şeyi? Biliyorum ilki ama gönlüm ikincisine kayıyor. Gene de bırakmıyor, sadece lanet ediyorum.

Her şey tam sevdiğim gibi. Kumsalda bir akşam. Dalgaların hemen bittiği yere kurulmuş masaların birinde oturuyoruz. Dalgaların sesi, ayaklarıma dolanan kedi yavrusu, renkli ışıklar ve dolunay. Durmadan esen deniz tuzlu rüzgar, sonra gene dalgaların sesi. Bir yudum daha alıp gözlerimi kapatıyorum. Sadece dinlemek için.

Dünya kalacak, sen gideceksin. Öyleyse ne bu çocukluk. Bir kere de yetişkin gibi davran be kadın. Kalıbına bakmadan diklenmesini biliyorsun polise jandarmaya. Buna da diklen. Kes artık sessiz sessiz ağlamayı. Çekme burnunu da, kıpkırmızı olmuş zaten.

Sek rakı içtim. Geçmedi. Geçecek bir şey olsa rakı işe yarardı. Geçmeyecek demek ki.

Bir daha göremeyeceğim diye bencilce üzülüyor insan. Bir daha bunları göremeyecek diye de üzülüyor.

Sonra üç dört yaşlarında, uzunca saçları dağınık bir kız çocuğu yanına gelip “bu ne” diye soruyor. İleriki yıllarda yükleyeceği türlü çeşit anlamdan eser yok bu soruda, safi merakla parlıyor bir cevap bekleyen gözleri. Oysa demin de yönelttiği “bu ne” sorusuna verdiğim “sopa” cevabını beğenmeyip, “hayır, baston” diyen de aynı ukala küçük kadın. Yok bu sefer sahiden bilmiyor, ukala büyük kadına cevap yapıştıramayacak. Daha bir özgüvenle gülümseyerek cevap veriyorum ben de: “Halhal”.

Bak işte bir döngüyüm ben diyen hayatın argümanını son derece güzel, akıllı ve sevimli buluyorum fakat şu an için yeterli değil. Gitmeyince gitmiyor.

Bahçeye gittik babamla. Akşam yemeği için sebze toplamaya. Patlıcan topladık biraz, biber filan. Reyhanla naneyi sıkı sıkı tutan elim mis gibi koktu. Tam bamyalarla mısırların arasından geçerken bir rüzgar esti, üçümüz de uyum içinde o yöne doğru eğildik. (Dikkat, metafor çıkabilir) Sonra babam domateslere bakıp “bu domatesten iyi salça olur” dedi. Üstüme alınıp güldüm. Sahiden dedi bunu ve sahiden güldüm ben. İçimizde sahi olmayan tek şey o mis gibi bahçe domatesiydi. O yalnızca bir metafor artık. Arada bir çıkıyor, gülüyorum ben de. Gülüyorum ama eski romanlarda çalan telefonlar gibi acı acı.

Var. Her şeyin aşkla ilgisi var. İnanıyorsam bir buna inanıyorum. Ömrü uzatıp kısaltıyor, yaşamaya değer ya da değersiz kılıyor. Yaşamak dediysem, düdük makarnası gibi değil, aşkla sevdayla. Öyle yaşayınca da ölesi gelmez ki insanın. Diklenir ama. Küfrünü basar öyle gider. Gitmese gene de. Bırakmasa bizi. Ayrılık olmasa.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Summertime

90’ların başıydı, belki de 80’lerin sonu. Yazın başıydı orası muhakkak. Tıpkı şimdiki gibi o zaman da yol iz bilmezdim. Bilirdim de hissederek, tıpkı şimdiki gibi. Yolun kenarından yükselen kayayı da geçtiğimiz vakit sere serpe Bodrum’u göreceğimi adım gibi bilirdim mesela. Zeki Müren’den başka kimseyle özdeşleştirilmediği yıllardı. Tam o kayayı dönerken babam gülerek hep aynı şeyi söylerdi: “Evet şimdi herkes derdini tasasını burada bırakıyor, dönerken alacağız”. O yaşta ne derdim tasam olacak, en fazla “okumayı sökemiyorum, asla da sökemeyeceğim” diye dertleniyorumdur. O da okula başlamışsam. Onun dışında gene birine aşığımdır, aşkımdan ölüyorumdur. Her ne olursa olsun kayıtsız şartsız inanırdım Bodrum’a dertli girilemeyeceğine. Sanki buna cesaret edecek olsam bir sonraki dönemeçte polis çevirmesine yakalanacakmışım gibi ciddiye alırdım: “Üzgünüm ama o asık suratla buraya giremezsiniz”. Ve sahiden de ne derdim varsa oracıkta unutur, İstanbul’a dönüp de evimin kokusunu alana kadar hatırlamazdım.
Sezen Aksu’nun yeni kaseti çıkmışsa o alınırdı. Önceden alınıp bütün yol boyunca çevir çevir dinlenmediyse tabi. Bir çok şarkısını o yolda ezberlediğime eminim. Sonra Penguen’de karadutlu balbademli dondurma. Halbuki çocuğum ben, bana ne öyle alengirli işlerden. Sen ver bana oradan ikişer top çikolata kaymak. Bitti gitti. Hala da sevmem karadutu, balbademi. Neden sevildiklerini anlayabildim henüz. Beş yıla kalmaz roka, rus salatası ve turşuyla aynı kaderi paylaşır o da, yemeden duramam.
Göz ucuyla etrafa bakardım Zeki Müren’i görebilecek miyim diye. Yok be ne göz ucu, çocuğum ben kimden çekineceğim. Dosdoğru bakardım işte. Gördüm mü hatırlamıyorum. Aklımda, bir çay bahçesinde oturmuş kara gözlüklü, çok şişman adam ve etrafını sarmış kalabalık görüntüsü olduğuna göre görmüş olmalıyım. 96’da öldüğü zaman ne ağlamıştım. Herkes ağlıyor diye değil. O sırada henüz farkında olmadığım halde, sanat müziğini deli gibi sevdiğim için. O yaşa göre bu biraz delilik de sayılır hani.
Çerçi’ye gidilirdi sonra. O ufacık dükkanın içi büyülerdi beni. Çerçi demek, gümüş takının en iyisi, en güzeli demekti. Sahibi öldü, adı değişti fakat o ufacık dükkanın içi hala büyülüyor beni. Kapıdan içeri adımımı atmamla birlikte yirmi yıl önceki halime döndüğümü anlayacaklar diye işkilleniyorum bazen ama genç kadın taklidim her zaman işe yarıyor. Bir şey alıp çıkınca sevincimden zıplayarak yürümek istiyorum o meydanı. Genç hanımlar sırf canları öyle istiyor diye, durduk yere zıplamazlar yolun orta yerinde. Bazen sırf bu yüzden hasedimden çatlıyorum milletin içinde abidik gubidik hareketler yapan çocuk gördüğümde. Ben yapsam deli derler, o yapınca şirin oluyor. Hadi taş çatlasın sinir bozucu, şımarık. Ben de dünyalar güzeli, zarif takımı alıp edebimle çıkıp gidiyorum haliyle.
Bir keresinde çarşının başında bir Peter Pan kitabı alındığını hatırlıyorum. Bol resimli az yazılı olan çocuk kitaplarındandı. Bütün o yolu kafamı kitaptan hiç kaldırmadan yürümüş ve çarşının sonuna geldiğimizde bitirmiştim. Bitirdiğimde, istersem uçabileceğime dair sonsuz bir inanç edinmiş olduğumu söylememe gerek yok herhalde. Bu kol nasıl kırıldı.
Halhala eskiden de düşkün müydüm bu kadar yoksa ileriki yıllarda mı baş gösterdi emin değilim. Yıllar içinde semirip de bileklerim kalınlaştığı halde vazgeçmedim. Saçın dibine bağlanıp aşağı sarkıtılan o rengarenk örgülerin, boncukların tahtını kısa sürede aldı ve hiç bırakmadı halhal. Ergenlikten kalma bir yaz boyunca ise, bileğimden çıkardığım halhalı denize atıp dilek dilediğimi anımsıyorum. Ben uydurmuştum. O sırada anlamlı geliyordu. Dileklerim de aşağı yukarı aynıydı: “o da beni sevsin, n’olur n’olur n’olur”. Doğuştan aşık olmak zor zanaattır ne de olsa.
Birkaç gün oldu. O satırları okumadım tekrar. Okuyamadım. Acı vereceğini bildiğim halde yapacağımı da bildiğim bir şeyi sırf yasak olduğu için yapamadım. Aklımda evirip çevirirken yakalıyorum bazen, o zaman da hemen men ediyorum kendimi düşünmekten. Farkına bile varmadan bırakıvermişim o dönemeçte. Dönerken almak konusunda da isteksizim. Ne olur almasam? Kayıp eşya ofisinde fazladan birkaç kayıp acı yahut acı birkaç kayıp.
Bodrum demişken… D-Marin Turgutreis Uluslararası Klasik Müzik Festivali demeden geçemeyeceğim. Ballandıra ballandıra anlatmak isterdim ama gücüm yetmez. Bunu anlatabilmek için gerekli sayıda ve güzellikte kelime bilmiyorum maalesef. İlk gün İdil Biret, dün akşam Fazıl Say… bilinçli bir klasik müzik dinleyicisi değilimdir aslında. On kere öğrenip on kere unutmuşumdur adagio’nun andante’nin ne anlama geldiğini. Belli başlı birkaç eser dışında ne kimindir onu bile bilmem. Yol iz bulmama benzer biraz: Bu yoldan gidersem şu caddeye çıkarım dediğime az rastlanır, hele arabayla yirmi yıldır bildiğim yolları karıştırırım. Daha doğrusu adını koyamam, ama anlarım Chopin midir Wagner midir. Dün de öyle oldu işte. Fazıl Say çalmaya başladığında programa gitti elim, sonra vazgeçtim. Anısı, anlamı olan bir sokağı hiç unutmayan insanlar gibi buldum yolumu. Bach çalıyordu. Gülümsedim.
İnce, ılık rüzgar yüzümün önüne, yanına düşen perçemlerle oynuyordu. Piyanist gülünce gülüyor, kaş çatınca kaşlarımı çatıyordum. Film izler gibi sürekli değişiyordu yüz ifadem. Yaylılar da katılınca üzüm ihtiyacı hasıl oldu. Nedense kırmızı ruj sürdüğüm vakitler daha bir keyif alırım kırmızı üzümden. Misafirine, Melih Cevdet’in arzuladığı gibi mis kokulu, akça pakça yataklar yapmış ev sahibi gibi hissederim. İki kırmızı tamamlar birbirini. Tamamladı da nitekim. “Şu an ölsem de olur” anlarındandı. Halbuki atamam kendimi denize, dünya güzel, ağlarım.

18 Temmuz 2010 Pazar

Bazen Hepsi Çok Saçma Geliyor

“Sakın” dedi gözlerini kocaman açarak, “kesinlikle duymamalı bunu”. Gülerek “tamam” dedi arkadaşı.
Sarıyer sahilini baştan başa kat eden otobüsün dörtlü koltuklarında oturuyorduk. Müzik dinlemek ya da kitap okumaktansa dışarıyı izlermiş gibi yapıp kızları dinlemek daha cazip gelmişti. Dinlediğimi biliyor, aldırış etmiyorlardı. Hatta yorum yapıp muhabbete dahil olsam kimse bunu yadırgamayacakmış gibiydi.
“Kaç ay oldu, 5 mi?” diye sordu arkadaşı. Hayır 4 aydır beraberlerdi, gene de duymamalıydı bunu. Söylerken bile sıkıntılıydı zaten. İki koltuk ötelerinde olsam ve arkadaşı onu gülerek dinlemiyor olsa dert anlattığını düşünebilirdim. “Aşık oldum” diyordu halbuki. Hakkı var, az dert sayılmazdı ama ne zaman korkunç bir sır bellemiştik bunu? Sevdiğimize onu sevdiğimizi aşikar etmekten ne vakit imtina eder olmuştuk? Arkadaşını boşboğazlıktan men ederken ne arkadaşı ne de ben yadırgamıştık bu isteğini. Üçümüzün de paylaştığı bir ön kabuldü bu. Kızlar benden gençti belli, ama kendilerini koruyacak bu bilgiye de vakıflardı.
Ne kadar da savunmasız kalıyoruz sevince. Bir garddır, zırhtır tutturmuşuz. Ya kendimi koruyayım derken içinde çürüyoruz ya da çırılçıplak kalıyoruz. Ortayı bulması müşkül mevzulardan ne de olsa. Bir insanın elini ya tutarsın ya tutmazsın. Hayatı monolitik, dikotomik tik tik tik algılamaktan kaçınan, seneler var ki algısını bu yönde eğiten bir insanın samimi itirafı bu. On numara post yapısalcıyım bacım, ama yapı gibi sökülmüyor sevda. Söksen dikilmez, bin türlü derdi var.


Gülümseyerek “anlıyorum” dedi kız. Ortak hikayelerinin akıbeti eskiz olarak kalmaktı. Buna karar kılan güzel çocuğun gözlerinin içine, kendisi için manevi değeri olan fakat kaybettiği bir şeyi arar gibi, anımsayamadığı bir şeyi bulup çıkarmak ister gibi bakarken gülümsüyordu hep. Ne gülümsemek ne de anlamak istiyordu aslında. İkisini de elinde olmadan yapıyordu. Ancak gülümseyerek anlamaktan mustarip bir başka kadın çıkarabilirdi bunu bulunduğum mesafeden. Ayaklarının hareketi, vücudunun duruşu, boynunun açısı ele veriyordu onu. Halbuki eskizler çoğunlukla daha güzel olurlar asıllarından. Kara kalem yıllarımdan bu kalmış aklımda.


Balkon masasını siliyordu. Bira lekesi ve sigara külü evvelki akşamın muhabbetini getirdi aklına: “Ne güldük be”. Oysa ağlamaktan şiş gözlerle uyanmıştı sabah. Davetsiz birkaç satır tuzla buz etmişti içini. Sarsılırken yıkılacak gibiydi. Evin içinde yürürken her an düşüvereceğini hissediyordu. Ayakta durmak hiç bu kadar zor olmamıştı. Bu güçsüzlüğüne küfür bile edemeyecek kadar güçsüzdü. Sert bir kahve alıp bir de öyle ziyaret etti merhametsiz satırları. Uzun müddet duvarı izledi. Düşmeyeceğine kanaat getirdikten sonra birkaç volta attı evin içinde. Aynada yüzüne baktı. Baktı. Baktı. “Bu ben miyim” dedi. “Ben bu muyum”. Mutfağa gidip bezi ıslattı, balkona çıktı. Rutubetli, loş bir oda gibi olan içine inat gözünü aldı mütecaviz yaz güneşi. Kafasını kaldırdı masayı silerken, denizle göz göze geldi. Payetli gece elbisesiyle gözden kaçması mümkün olmayan güzel bir kadın kadar göz alıcıydı. Gülümsedi. Nasıl biter aşk, nasıl devam eder hayat sorusuna bir cevap almış gibi hissetti kendini. Hükmü güneş batana dek sürecek bir cevap.


Uykulu, şiş gözlerini araladığında köprüden geçiyordu otobüs. Her zamanki gibi konuştu onunla. “Gitmeye ihtiyacım var. Artık biliyorum insanın kendinden kaçamadığını. Kaçmıyorum o yüzden. Çok sürmez, döneceğim. Bari sen özle beni olur mu, arada bir meraklan nerede kaldı bu kadın diye. Kime olacak, elbet gene sana döneceğim. Kimse değil beni gene sen basacaksın bağrına, biliyorum. Susup sarılacaksın sıkıca. Sen bırakmayacaksın. Görüşürüz güzelim.”

13 Temmuz 2010 Salı

Der Gibi


Bazen bir saate yakın beklediğim 112'nin durakta öylece durmuş bekliyor olması ölçüsüz bir neşe, tarifi zor bir mutluluğa gark etti beni. İşte orada duruyordu. Hatta belki içinde oturulacak boş yer bile vardı, dünya o kadar da kötü bir yer değildi belki de. Sevinç içinde 112'ye doğru koşmak istiyor fakat zorlanıyordum. Çantam, bilgisayarım ve bu-bile-fazla topuklu sandaletlerim kolay bir vuslata imkan verecek gibi değildi. Tam yolun ortasındayken ışığın renk değiştirmesiyle seke seke koşmam bir oldu. Daha salak görünebilir miyim acaba diye düşündüm. Çantasına, ceketine ve bilgisayarına aynı anda mukayyet olmakta zorlanan, açılıp duran eteğini mukayyet olunacaklar listesinin son sırasına layık gören, sıcaklamış tombul kadının bir de topuklularla zor bela koşması nasıl bir görüntüdür kim bilir. Otobüsün kapısına kadar gelip çantamda akbili bulana kadar girmeyeceğim diye inat ettim. En nihayet elime geçen akbilin boş olması sebebiyle kırmızı ekran veren zımbırtıya küfrederek baktıktan sonra otobüsün şoförüyle göz göze geldik. Kaşlarını ve omuzlarını hafifçe kaldırarak "olur öyle" der gibi gülümsedi. Der gibi gülümsemek, işte bunu seviyorum. Hiç tanımadığın, tanımayacağını da bildiğin birinin bir şey der gibi gülümsemesi ya da bakması, işte bunu seviyorum.

***

Ait olmadığım her halimden belli olan Bağdat Caddesi'nde beklediğim Taksim dolmuşu el etmeme gerek duymadan, zira içini göremediğim araçta boş yer arayışımın eseri şabalak bakışlarımdan beklediğimin kendisi olduğuna kanaat getirerek durdu yamacımda. Bindim. Bugüne kadar bu güzergahta kim bilir kaç kere seyahat ettim ama yalnız bir keresi var aklımda. O kerenin gözleriyle bakınıyordum etrafıma. Sonra bir ses duydum. Hafif, belli belirsiz ama bir sıkıntı olduğuna dair şüphe bırakmayacak kadar da belirgin. Solumda oturan ve mütemadiyen dışarıyı izleyen çocuk ağlıyordu sanki. Yok canım. Yoo baya baya yaşlar süzülüyordu gözünden. Kentli modern insanın el kitabında yazdığı üzre diğer yana çevirdim başımı. Kimsenin müdahalesine maruz kalmadan özgürce acı çekebildiğin yere kent denir. Canın yanmakta serbesttir ve kimse de bu eşsiz hürriyeti elinden almaya yetkili değildir. "Ağladığını fark ettim ama ilgilenmiyorum, zaten kesin saçma sapan bir şeydir" der gibi çevirdiğim başımı "ya ama bak yapma böyle, niye üzüyorsun kendini, neler geçmiyor bu da geçer" der gibi ondan yana çevirdim tekrar. Yirmili yaşlarında, kumral, ne yakışıklı ne yakışıksız, olağanüstü sıradan bir çocuktu. Herkes olabilirdi, adı her şey olabilirdi. Başımın hareketinden ne halt ettiğini fark ettiğimi anlamış olacak bana baktı. Mümkün olduğunca az göz teması kurmayı öğütleyen el kitabına inat kaçırmadım gözlerimi. "Ne bakıyorsun be, hiç mi ağlayan adam görmedin"den çok "şimdi ben ne yaparım" gibi bakınca ben de ona "üzülme demek çok anlamsız biliyorum, eminim seni ağlatacak kadar önemlidir üzüldüğün şey ama hayat işte ne yapacaksın" der gibi baktım. Gözleri hafifçe gülümsedi, başını çevirip dışarıyı izler gibi yapmaya devam etti.

***

Karşıdan karşıya geçerken seni tepeden tırnağa süzen taksicinin taksisine binince inceden bir utanır gözlemperver taksici. Yoldan geçen, yani fütursuzca her yanına uzun uzun bakabileceği herhangi bir kadından, ticari de olsa ilişki kuracağı bir emanet olmaya terfi edersin. Tam değil ama bir nevi bacı. Radyodan kısık bir MFÖ sesi geliyordu. Şarkının adını getiremedim bir türlü, uğraşmadım da. Sözlerini sevdiğim bir şarkıydı, gene aynı ölçüsüz neşe, tarifsiz mutluluğa gark olmuştum. "Ham meyvayız hâlâ, koparmışlar dalımızdan" diyordu, Müzeyyen Senar'ı andım ister istemez. İster değil de istemez, yani pek istemedim anmayı. Ham meyvayı kopardıkları dalı kıran rüzgar MFÖ'den essin artık istiyorum. Güzel günler bizi beklemiyorsa da biz onlara gidelim. Eyvallah diyelim olsun bitsin, eyvallah diyelim geçsin gitsin. Hava güneşli, elbisem batik...tam ümitli şarkılar dinleyecek tattayım.

***

Boğazı geçerken düşündüm. Köprünün estetiğine dair bir dizi fikir yürüttüm de arada bunu da düşündüm: Bir sonraki "eee tezden sonra ne yapmayı planlıyorsun?" sorusuna "bir iş bulup bir sene çalışayım, bir yandan da doktora programı arar, başvuru için gerekli şeyleri toplarım" yerine "afedersin aşık olmayı planlıyorum" cevabını vereceğim. Diğerleri kolay, iş bulmakta, doktora yapmakta ne var desem "birazcık kiloyu vermekte ne var" diyen Şevval Sam'la aynı derecede şiddeti hak edeceğimden demem. Zor. İş bulmak da, doktora yapmak da, o birazcık dediği kiloyu vermek de zor. Ama aşık olmak hepsinden daha zor. Zaman geçtikçe de zorlaşıyor. Kimse kimsenin ilk aşkı olmaz bu saatten sonra, geçti o yıllar. Son aşkımızı aradığımız, kimimizin de bulduğu yıllarımızı yaşıyoruz. Diğer bir deyişle yirmilerimizin ikinci yarısındayız. Birbirini izleyen diplomaların, dolgun maaşların, hatta güzel kitaplarla dolu kütüphanelerin bile mutlu olmaya yetmediğini görüyoruz. Daha doğrusu benim gibi dar vizyonlulara yeni dank ediyor. Bir alkış da bize gelsin.

***

Şimdi ne yapmak lazım söyleyeyim. Biraları alıp sahile inmek lazım (tercihen Caddebostan sahili. Sahile inmek diye olgu var lan, daha ötesi var mı? Muhteşem bir şey bu. Bir de Ada sahillerinde beklemek var ki o biraz acıklı ama biz acıka doyduk. Tamam, kâfi). Sevdiğin arkadaşların olacak bir de, olmadık şeylere kahkahayı patlatacak yahut ağız dolusu küfrü basmakta beis görmeyeceksin. Ya da hoşlandığın biri olacak yanında, şarabı şişesinden içerken denizin şıpırtısına, adaların ışıklarına dalacaksın. Yanlış bir şey söylemekten korktuğun, gerildiğin, bir bilemediğin için değil bilakis, konuşma lüzumu hissetmediğin için susacak ve kırmızı bir yudum daha alacaksın. Yalın ayak yürümek lazım bir de. Hem de öyle ayakkabı sıktı falan diye değil, salt yaz olduğu, yerler ılık olduğu için. Batmaz bir şey korkma. Batsa da çıkıyor, azıcık da kanıyor o kadar. Neler geçiyor hayatta, kalırsa bir derin sızı kalır. Mesele değil ayağına batan cam, akan iki damla kan. İçinden geliyor mu gelmiyor mu pabuçları eline alıp yalın ayak gülümseyerek yürümek, mesele bu bence.

11 Temmuz 2010 Pazar

Yenik


Bu harbin galibi yok. Harp bitti, biz de onunla birlikte.

Söyleseler inanmazdım böyle olacağına. "Ama bu çok aptalca, olmaz öyle şey" derdim muhakkak. İyi bir adamın ölümü tüm iyiliğini öldürür mü dünyanın? Eşleriyle, eşyalarıyla gömülen bir mısır prensine eşlik mi ediyorum karanlık mezarında? Eşi ölünce diri diri yakılan kadınlar gibi.

İyi bir adam ölünce iyilik de onunla birlikte ölür mü? O eşin o mezara başka türlü girmesi mümkün mü?

Kötü bir insan olduğum oldu. İnsanın içini donduracak kadar soğuk, mesafeli, uzak. Gene de hissiz olmadım, ıssız kalmadım ben. İnsanlar değişir, biliyorum, anladım. Peki insan böyle ölür mü?

Zaman ilerledikçe açığa çıkıyor etkisi. Kara bir delik gibi her şeyi çekiyor içine. Dev gibi seven adamların sevdasını, iyilikle güzellikle ışıldayan gözleri. Şimdi hepsi yalan çünkü. Artık hepsi yalan.

Yas tutuyorsun demişti doktor. Yas tutmaz ki kaybıyla beraber kaybolan kadın. Bunu dediği zaman daha aşikar bile değildi şiddeti kaybın .

Ben öldürdüm. Aşk cinayeti diye yazın. Önce eşini, sonra kendini, sonra tekrar kendini. Girdiğim bu delik, bir öncekinden bile karanlıkmış meğer. İnanç abartılıyor sanırdım. Önemliymiş sahiden. İnancını yitirmeyegör, rengi soluveriyormuş her şeyin.


Ne güzel de itirazım vardı halbuki. Öyle ya, diri diri yakılmak için fazla meftunum hayata. Tabi ne demiş üstat? "Sen elmayı seviyorsun diye..." Şarabın yanına gitmese de, ki gitmiyor, elma mühim mesele. Farklı bostanların domatesleri yazgı der boyun eğerler hüsrana, oysa elma öyle mi ya? Elma seni geri sevmese de "hüsran" deyip oturmazsın yerine, daha çok seversin ve daha çok.

Ne demişti ilk aşkım? "Körler onları göremese de yıldızlar vardır". Sanırım kör oldum üstadım. Bırak yıldızları, senin satırlarına açılan zeytin gözlerimde senin bile aksin yok. Gene de her gece yatmadan sana uzatıyorum ellerimi. Saat 21-22 şiirlerinden rastgele bir sayfa açıp okuyorum. Sen bana yazmışsın meğer...küçük kız oyunları oynuyorum. Tül perdeye dolanınca gelin oluveren küçük aşığın, gözleri kör bir kadın şimdi. Ah ama bir sabah pijamaları ve terlikleriyle kaçan adamdan ne bekleyebilir ki kadın? İnanmadığım ilk adamdın, bak en son gene payını aldın.

Cevap ver bana.
Bana cevap verin.
Bencilce güven talebiniz karşısında boş gözlerle bakıyorum her şeyi bilen gözlerinizin içine. Madem her şeyi biliyorsunuz bunu da bilin. Şimdi baştan yenik mi sayılacak her iyilik? Her güzellikte bir gölge mi olacak? Gemisini terk etmeyen bir farenin suallerinin ne ehemmiyeti olabilir fakat. Halbuki tek istediğim bir "hayır" cevabı. Zahmet etmeyin, ona da inanmayacağım.

9 Temmuz 2010 Cuma

Yağmurlu İstanbul Sabahı



"İnsanın kendinden söz etmesi, kendini gizlemenin bir yolu da olabilir" demiş F.W.Nietzsche. Olasılık bildiren bir cümle sarf etmiş olmasına hayret ettim. Lakin olabilir dediği gibi. Madem ki ironi evrenin espri anlayışıdır, o zaman böyle tatlı küçük aporiaları da bizatihi gerçek bellemekte beis görmüyorum. Bu takdirde benim burada tek yaptığım kendimi gizlemek midir o halde? Hoş, tez konumun altında yatan fikir de bundan farklı bir şey mi? En aşina olduğunu en az bilir insan, yahut detektif hikayesi edasıyla söylenecek olursa: Bir şeyi saklamanın en iyi yolu onu ortalık yere koymaktır çünkü kimse oraya bakmayı akıl etmez. Dolayısıyla belli ki adam pekala haklı olabilir tevazu gösterip tanıdığı olasılıkta.


Nietzsche bir yana -gönül ister ki her yana, o ayrı- yağmur yağıyor. Neredeyse Temmuz ortası ama bir Eylül'den pek farkı yok. Şikayetçi değilim. Gözümü alan güneş olmaksızın, yani homurdanmaksızın monitöre bakabildiğim, çalışabildiğim için memnunum. Yağmurlu bir İstanbul'a uyandığımız sabahlar için, sırf bunun gibi sabahlar için bir şarkımız olduğuna memnundan da fazla, bunun için mutluyum adeta. İçinde mahzun olan martılar, sözü dinlenmeyen bir anne ve şarkılar olan bir şarkımız var bugünler için. Anne sözü dinlenecek olsa mahrum kalırdık zaten böyle şarkılardan. Sonu hüsranla bitecek sevdalara soyunmazdık ki hiç. Korur kollardık kendimizi, sakınırdık. Ne zaman ki yaşımız iyiden iyiye yaklaşıyor anamızın yaşına, o zaman öğreniyoruz yavaş yavaş.

Çay demledim. Öyle bir hava ki çaresi yok demleyeceksin. Hayat seni, sen çayı. Bu iş böyle. Biz çayı demli severiz. İki de şeker, bilemedin bir olsun ama tercihen iki. Taş çatlasa üç bardak çıkar bundan, fazlası çarpıntı yapar oldu zaten. Bana dair her şeye içkin bir tekillik batar oldu gözüme de. O neredeyse bağırıyor, ben duymazdan geliyorum. Gülümseyerek gözünün içine bakmaya devam edersem en sonunda delirir de kurtulurum belki. Alıştım gerçi. Yakında, dile getirme ihtiyacı duymayacak kadar kanıksayacağım. Umursamadığım gibi fark etmeyeceğim bile. Dört yıl önceki beni karşıma alsam, ona belli belirsiz acıyarak gülümseyip "yalnızlık öyle olmaz böyle olur" derdim. Sana aşık, senin diğer yarın olduğuna seni ikna eden bir sevgilin ve olabilecek en yakın mesafede yakın dostların varken bu ne şımarıklık! Hani şiddet yanlısı olsam bir tokat atıp, "kendine gel" derdim. Diyemedim tabi. Huşu içinde çayımı yudumluyorum.

Yağmur dindi, biz yağmur dinine inandık. Küçük İskender değil mi.. evet o.



6 Temmuz 2010 Salı

Sessiz Sedasız

Kendi doğduğum günü bu kadar sevmedim ben. Sorun da bu zaten. Ben oluşuma, kendi varoluşuma bu kadar değer vermedim, değer görmedim, değer biçmedim. Bunun marifetten ziyade bir sorun olduğunu bilecek kadar farkındalık sahibi, anlamanın çözmeye yetmediğini bilecek kadar da hemfikirim Ortaçgil'le.
Gemileri yakmak sahiden etkileyici bir deyim, kabul ediyorum. Çok şiirsel, çok büyük, çok iddialı. Ancak bir şiire yaraşır. O iş öyle olmuyor. Sen gene yakıyorsun yakmasına da, kendin de çıra gibi yanıyorsun da, o gemiler öyle yanmıyor. Yandı diyelim, yaktık diyelim. Daha da geçmem karşıya, o kıyıya adımımı atmam diyelim. Sen gene geçme, atma adımını. Gece olup da gözlerini yumduğun gibi savunmasızsın. Engel olamadığın, görmeye direnemediğin rüyalarda gene oradasın. Onca mesafeyi dipten yüzer gibi. Samimiyetle, inanarak, isteyerek yaktığın gemilerin su altındaki enkazı yanından süzülerek ve suyun üstünden zerrece görünmeyerek... gene oradasın, olmaktan korktuğun yerde. Bunu kimse görmemeli çünkü sevenlerin, sevdiklerin kızar, üzülür.
Kendi doğduğum günü yeniden sevmekle başlamalıyım diye düşünüyorum. Böyle haftalar evvelinden anımsayıp heyecanlansam da yeter şimdilik.
Ah ama ne olursa olsun sevgiyle anmaktan alamıyorum kendimi. "Keşke öyle güzel kalsaydı" diyemiyorum çünkü kalıyor. Dünya, ben ne kadar şansımı zorlasam da, güzelliğinden bir şey kaybetmiyor. Geçmiş sürekli yeniliyor kendini. Ne ben kirlettim geçmişi, ne de yalan olduğu meydana çıkan tek gerçeğim. Neticede nasıl hatırlamak istersen öyle kalıyor. Artık güzel bulmuyorsan kendi içine bakmalısın belki de. Bakanın gözlerindedir derler ya o bakımdan.
Hayatımın seyri bir Temmuz ayında değişti. O gün duran zaman daha bu Temmuz başladı yeniden akmaya. Kışın ortasında yaz dedikleri. Yalan da olsa güzel şeyler söyledi. Aşk var, dedi mesela. Daha ne desin. O çok güzel gülen bir devdi, mini minnacık bir kadına yeniden sevmeyi öğretti.
Hep öğrendim zaten. Hep sancılı bir öğrenme süreci oldu sevmek. Bildiğim en güzel şiirleri, şarkıları, filmleri severken öğrendim. Sevmeyi öğrendim. Uğruna vazgeçmeyi değil ama vazgeçmiş gibi uzakta durup beklemeyi öğrendim. Zamanın beni daha aklı başında, daha az zarar ziyan kılacağını beklerken, zamanın kimseyi beklemediğini öğrendim. Zamanın herkese başka şeyler öğrettiğini, ondan başka şeyler çaldığını, onu başka yollara savurduğunu öğrendim. Doğru bildiğimi yapmak uğruna bulduğum en güzel aşktan feragat edecek kadar mükemmeliyetçi, bunu iki kere yapacak kadar aptal olduğumu gördüm. Güven duygusunun aslında ne kadar gerekli ve ne kadar kırılgan olduğunu öğrendim. Herkesin benim kadar inatla, vazgeçmeden sevmeye yanaşmadığını; aşkın edebiyatta daha güzel durduğunu ve inanmadan verilen sözlerle inanıldığı halde verilemeyen sözlerin aynı yıkıcılıkta olduğunu öğrendim.
Uzadıkça uzayan sıkıcı listeler yapmamayı henüz öğrenemedim. Her şeyi paylaşmamayı, özel diye bir şey olduğunu da öğrenemediğim gibi. Özel olduğu için, anlam ifade ettiği için, içimde tutamadığım için yazıyorum zaten. Bir karşılık bulduğunu gördükçe yazıyorum. Yalnız olmadığımı görmenin verdiği güçle yazıyorum.
Ha bir de, kendi doğum günümü kutlamamam yetmezmiş gibi bazı doğum günlerini de içimden kutlamayı öğrendim. Ne de olsa orta okul münazarasında da "devrilir" diyenlerdendim. Yağmur ormanlarında bir ağaç devrilse ama bunu kimse bilmese, o ağaç gene de hala devrilir bana göre. Sen bir insanı arayıp kutlamasan da o bilir hatırladığını. Burada yazdıklarımın aksine her şeyin her zaman söylenmesine gerek yoktur. Bana susmayı öğreten insana da böyle sessiz bir kutlama yakışır. En az denizin dibindeki yanık gemiler kadar sessiz.


*Başka, bambaşka bir sessizlikten bahsediyor da olsa, yazarken bu çalıyordu aklımda: http://fizy.com/#s/1aiyua

4 Temmuz 2010 Pazar

Mezar Domatesi

Eskiden böyle olmadığını hatırlıyorum. İki bira içince iki gün sızlamazdı başım. Ayakkabılardan kurtulup sokakları çıplak ayak yürürken ya acımazdı ayaklarım ya da acıdığı halde sızlanmazdım böyle. Nostalji peşinde değilim. Hani reklam diyor ya, anti-retro, aynen öyleyim. Geçmişte yaşamanın ne boktan bir şey olduğunu ömrünün iyi bir bölümünü geçmişte yaşamakla heba etmiş birinden iyi kim bilebilir?
Kanepede bacak bacak üstüne atmış, zımbırtıyı da bacağımla göbeğimin üstüne yerleştirmiş yazıyorum bunları. Üç günün sonunda kuruduklarından şüphem kalmayan çamaşırlarla bakışıyoruz. Ben bunları yazıyorum. Dün akşamdan kalmayım bu akşama. En iyisi türk kahvesi içmek. İçkinin midemi de üzeceği aklıma bile gelmezdi.
Daha önce yazmıştım, ailede benden önceki kadınların mimiklerini, jestlerini, huylarını taşıdığımı bilmek çok hoşuma gidiyor diye. Ne olduklarını bilmemin imkanı yok tabi. Bilsem anlamını kaybedebilirdi zaten. Anneanneme benzediğimi biliyorum mesela. Saflığımı ondan almışım. Bir şey söylenince inanıyorum. Hayatta her şeyin mümkün olduğu inancıma istinaden inanıyorum ama olsun. Bir tür pozitif şüphecilik diyebiliriz buna. Diyelim gitsin.
Asıl bu geçmişte yaşamak hali ondan aldığım. Hatta o denli baskın ki daha gerilere dayandığına inanıyorum. Neredeyse eminim, bundan iki yüz yıl önce gözleri benimkilere benzeyen bir kadının her gününü geçmişle hesaplaşarak geçirip, ev işleriyle meşgul olurken bir yandan da kendi kendine konuştuğuna. Bizim ailenin kadınlarına mahsus mu değil mi tam çözemedim ama var bir söylenmek.
Kızardım anneanneme, bu kadar yumuşak başlı olduğu için. Subay eşi olmak da pek fazla seçenek bırakmıyor tabi. Dile getiremeyip içine attıkları hayatının geri kalanına yayılarak çıkmaya devam ediyor. Yarım asır önceki bir anlaşmazlıkta çıkarmadığı sesi bugün dinmiyor. Ağır konuşuyor, sert konuşuyor, hatta zaman zaman kırıcı oluyor ama kırmayı göze almadıklarının çoğu zaten artık yok. Dinleyecek biri olsa da anlatıyor, olmasa da. Kimseyle değil kendiyle konuşuyor.
Ben de çok yapıyorum bunu. Söyleniyorum, kızıyorum, ağlıyorum. İlgili andaki kadar olmasa da, yani biraz geç de olsa sağlıklı olduğunu düşünüyorum tepki vermenin. Tepkisizlikten, hissizlikten ürküyorum asıl. Nasıl bir şey olduğunu gördüm, üşüdüm.
Kendimden başkasına öfkelenmek işinde yeniyim. O yüzden o minvalde söyleniyorum daha çok. Ucu gene bana dokunuyor elbette, ondan kaçış yok. Kendi hatalarımı kabul etmekle başlıyorum. Evet şunu yaptım, şunu şunu yaptım ama bunu yapmadım be, diyorum. Bu kadarını ben bile yapmadım. Ne yapmadım mesela? Söz vermedim. Kaçaklığımdan, korkaklığımdan da olsa ileriye dönük bir vaat çıkmadı ağzımdan. Yalnızca bir kere birine, senelerine talip olduğumu söyledim. Ciddiydim de. İnanmadığım sözler vermedim ama kimseye. Hele ki bir hayatın bunun üstüne kurulacağını biliyorsam hiçbir şey söylemedim, sustum. Kötü biri oldum. İhanetlerim, kaçmalarım, dönmelerim… hiç kolay değildim. Çok kırdım, çok kırıldım ama bu kadar korkmadım kırılmaktan, sakınmadım kendimi bu kadar. Düzen bozmaya yetecek cesaretim ve deliliğim vardı. Doğru olmadığını bile bile, gemileri yakmaktan, dönecek bir yer bırakmamaktan dem vurmadım. Bir kere yaktım kimseyi inandıramasam da. Bazen yüreğimi dinleyecek kadar güçsüz oldum. Bazen yüreğimi dinleyecek kadar güçlü oldum. Her halükarda taş kafamı değil yalnız onu dinledim.
Bugünlerde bir ara Aşiyan’a gideceğim gene. Artık gideceğim. Otobüsle gideceğim, o yolu bir daha yürümem dedim. Girişin sağında, az ilerisinde beni dinleyecek bir adam tanıyorum. Dinlemek istemese bile kaçamayacak kadar kıpırtısız. Oturacağım ayak ucuna. Mezarına domates eksem diye düşüneceğim. Bahçe domatesi değil ama mezar domatesi. Ne salça olur o domatesten. Benden bir cacık olmaz ama ondan bir salça olabilir pekala. Senin oğlun diyeceğim, üstadım, senin oğlun sinir ediyor beni. Kalırsa bir derin sızı kalır diyor ya kafasına bir şeyler geçiresim geliyor. Ya da tokadı basıp, bak bakalım geçiyor mu sızısı demek. Ama onu zaten yaptım. Geçiyormuş.
Evet, ben bir Aşiyan’a kadar gideyim.

1 Temmuz 2010 Perşembe

Akasya Kokulu Sabah

Bugün o gün sevgilim.
Sebepsizce mutlu olacağımı söyledikleri sabah bu sabah. Satırlarımdan içine bak gözlerimin, sana gülümsüyorum.
Gülümseyerek uyanmadım, çünkü hiç uyumadım. Güneş doğar doğmaz düştüm yola. Eskiden arnavut kaldırım olan yokuştan inerken o hüzünlü şarkıyı söylüyordu Zuhal. Martıların sesini de duyabileyim diye sesinden çaldım biraz.
Yeniköy’e gitmeye parayı uzatırken karar verdim. Kırık kalpler durağı çalıyordu kulağımda. Şoföre “kırık kalpler durağında inecek var” diye seslendiğimi hayal ettim, “eteğimdeki taşları dökeceğim müsait bir yerde”.
Sahilde indim. Çamlıca tepelerinin ardından yeni yeni yükseliyordu güneş ama İstanbul sis altında, güneşi görmek ne mümkün. Deniz hiç görmediğim kadar durgun. Ne diyordu usta, karıncanın su içtiği. Öyle kıpırtısız, öyle sakin. Birkaç dingin Mozart vardı yanımda. Beraber yürümeye başladık.
Eteklerimde bir yığın yaprakla merdivenleri çıkar gibi ağır, acelesizdi bu sefer adımlarım. Yollardan çıkaracak hırsım, hıncım yoktu. Bir gülümseme yerleşti yüzüme, gitmedi. An meselesidir ya böyle şeyler, işte o an anladım bugünün o gün olduğunu.
Hiçbir şey olmadı halbuki. Zaten öyle güzel bir şey oldu diye değil, her şey çok güzel olacak diye hiç değil. Belki büsbütün boktan olacak hayat, kim bilir.
Toplamadım saçlarımı, bıraktım salınsın akasya ve ıhlamur kokuları arasında. Bıraktım yosunlara, deniz kestanelerine dolansın. Yanımdan geçenlere gülümsedim, uyuyan sokak köpeklerine, uyumayan güvercinlere, serçelere, kargalara. Yani bir şehrin ne kadar mahlukatı olursa hepsine gülümsedim. Sanma ki Yeni Türkü dinliyorum diye, Yeni Türkü dinliyordum cümle mahlukata gülümsediğim için.
Sabah güneşini aldım arkama, yol gitti ben yürüdüm. Geçmişin ne denli geçmiş olduğunu fark edince hayrete düştüm. Ben bütün özürlerimi diledim, bütün teşekkürlerimi ettim. Kimseye borcum yok. Hep vardı, şimdi yok dedim.
İşte böyle, sevgili gelecek sevgili. Tabi mecbur hissetmeni istemem kendini, hatta hiç gelmesen de olur. Ben böyle burada bir türkü tutturmuş yürüyorum. Eşlik etsen de buradayım etmesen de. Bir huzur, bir sükunet ki tarifi ziyadesiyle müşkül.
Sen olsan da aşığım, olmasan da sevgilim. Aşığım yaşamaya, içimde var. Sen bıraksan şimdi beni, yahut hiç gelmesen; o bıraksa; hiç olmasa; sevmese kimse beni, tıpkı senin beni -artık ya da henüz- sevmediğin gibi.. yani başıma yıkılsa dünya, er ya da geç o enkazın altından çıkar gene tutunur yaşamaya, gene sevecek bir şey bulurum ben.
Küçük kadınlar inadına güçlü olurlar bir tanem. Kimi kısa adamların kasılarak yürümesine benzer bu ayakta kalma sendromları. Ne kadar yıkılsalar gene de vazgeçmezler çok sevmekten. Bir adamı, bir şarkıyı yahut bir sabahı.
Demem o ki, bugün o gün sevgilim. Görüyorsun ya ben senin gibi değilim. Mutlu olmak için, umutlu olmak için, huzur dolmak için ihtiyacım yok sebebe. Sabah olur ben aydınlanırım, böyle bu. İstersen tut elimi gel beraber gülümseyelim, istersen hiç gelme kal orada. Gelmeyeceksen yazık.. ki gelmeyeceksin.
Gözlerimin ta içine bak satırlarımı aralayıp, ışıl ışıl gözlerimle gülümsediğimsin. Ne taze bir bahar, ne gamlı bir hazan. Gamlı bir bahar gibi durgun, vakur ve sevdalı bakıyorum içine gözlerinin. Bir türkü tutturdum. Kendi halimde. Onu söylüyorum.
Sevdiğim, bugün o gün.