23 Şubat 2012 Perşembe

But February Made Me Shiver









19 Şubat 2012 Pazar

Nereden Nereye

Artık resmiyet kazandı ki benim meslek hastalığım saha kilosu. Ofisteyken azıcık aç kalarak da olsa pıtır pıtır verebildiğim kiloları sahadayken hapır hupur geri alıyorum. Saha çayı diye bir şey zaten vardır. Saha çalışması kapsamında misafir olunan evlerde habire çay içilir. Geri de çevrilmez, insanın içi dışı çay olur. Çaya ek olarak saha kilosunun da varlığını tanımalıyım artık. Cağ kebabı, dut ve pestil çullaması, kadayıf dolması, kuymak, mantı derken önünü alamadım göbeğin. Ha pişman mıyım, değilim. Keyifli insanlarla yürütülen başarılı bir saha çalışmasını daha böylece taçlandırmış olduk. Geçen sefer Antep'ten baklava getirmiştim, bu sefer de bir kilo kadayıf dolmasıyla döndüm eve. Ayda bir düzenli olarak anneme bir kilo yöresel tatlı uzatırken buluyorum kendimi. Araştırma yapmıyor da Anadolu'daki tatlı bayiilerini geziyorum sanki! Çok tatlı araştırmalar bunlar, çook. 


Bu çalışma vesilesiyle saha sorumlusu değil ama saha annesi olabildiğimi de görmüş oldum. Öyle ki adımın sonuna "ana" eklendi, tam oldum. Halbuki İstanbul ayağı boyunca "Devil Wears Prada'daki Anne Hathaway"dim (benzetenlerin yalancısıyım). Nereden nereye... Eee, "taking care of everything" (teşekkür edenlerin yalancısıyım). Ana da benim, Anne de benim işte. Gözü saatte, eli telefonda; netbook'u, ajandası... bu resimdeki tek eksik bir akıllı telefon ya hadi bakalım.


Erzurum'u üçüncü gidişimde sevdim yalnız. Hatta Erzurum Evleri'nde uçağı beklerken sen bir burul, bir çök kal olduğun yere... Orası da nasıl güzel bir yer. İlk gittiğimiz gün, havasından mı yemeğinden mi güldükçe gülesim geldi orada, iyice Adile Naşit'e bağladım. Kaş da böyledir mesela, insanı hiç yoktan mutlu eden yerler var böyle...ya da benim mutlu olasım var, ne bileyim işte. Birlikte çalışılan insanlar da çok önemli. Birinci sınıftaki asistanımla birlikte Erzurum sahası yapacağımı söyleseler inanmazdım, nereden nereye... O zamanlar uzak ve gudubet bulduğun o gencecik adam bir de bakıyorsun doktorada saçları ağartıp gelmiş, on numara da tatlı bir insanmış meğer. Tanıyıp sevmesi geç olan ama güç olmayan insanlarla çalışmanın keyfi işte. İnsan Anne de olur, ana da olur sonra. Ekip olarak senede bir gün buluşup saha yapalım diyoruz hatta, öyle bir sinerji. 

Buraya not alıyorum, Erzurum'a bir dahaki gidişimde yanıma güneş gözlüğü almayı ihmal etmeyeceğim. Ne soğuk ne bir şey, bu kar körlüğü beni bitiriyor. Soğuğu soğuk tabi, bir de kar fırtınası eklenince müthiş oldu ama o göz alıcı beyazlık en fenası bence. Bir önceki hafta yaşadıkları -35 dereceyi görmediğimiz için de böyle rahat konuşuyorum. Yerlisi bile bezmiş soğuğundan, ne kadar sevseler de bırakıp gitmek isteyeni çok ama aileler tutuyor. En çok göç verilen il Bursa. Aynı büyüklükte ev bulamıyorlar tabi. Aileler geniş, evler devasa Ezurum'da. Çok odalı ve çok süslü. Soğuk dolayısıyla haftalarca eve kapanmak zorunda kalınca evlerin içine gösterilen özen de artıyor. 

Ofisimiz çok güzel ama sahayı hiçbir şeye değişmem sanırım. Başka şartlar altında muhtemelen hiç tanışmayacağım insanların hayatına misafir olmayı, evimden çok uzakta otel odalarında kalmayı, her türlü fiziksel zor koşula karşı mücadele vermeyi... değişmem. Zaten kaprissiz bir insanım, sahada iyice kaprissiz ve sorunsuz, pırıl pırıl, mükemmel bir insan oluyorum. Bir de en temsili örneklem, yöresel yemeklerini henüz yemediğim illerimizde bulunurmuş meğersem. Bunu da, yazacağım bir sonraki teklife yansıtmayı düşünüyorum! Maksat araştırma taçlansın. 

Yalnız şaka maka, zor olan ne hava ne yol koşulu. İnsandan daha büyük zorluk olamaz. Bu saha çalışmasını bu kadar güzel kılan da insanlardı, zorlaştıran da insandı (bkz. sahaya birlikte çıkılan yabancı müşteri). Bu vesileyle, yalnız simültane tercüme yapmayı değil sükunetimi korumayı da öğrendim. Şimdi burada anlatmayacağım bu deneyimden sonra sinirlerimin çelik, tutumumun peygamber kıvamına geldiğini söyleyebilirim. CV'me yazsam etkileyici bir referans olur yemin ederim. Bunlar hep deneyim işte...

9 Şubat 2012 Perşembe

Yalnızca Ben Olmak


Çalışmayı seviyorum. Düşünmeyi engelliyor. Çok çalışmayı daha çok seviyorum. Boş kalmak kötü. İnsan düşünüyor. Yine yalnızım. Nerede hata yaptım yine, çok sevdim halbuki. İyi bir ikiliydik. Bence hala öyleyiz, bunu hiçbir şey değiştiremezmiş gibi geliyor. Biz -de'leri -da'ları ayrı yazarız; mönüye menü, makineye makina deriz. Dinle milliyetçilikle işimiz olmaz. Yiyip içmeyi, yollara düşmeyi ve çocukları severiz. Bir de kitap okumayı severiz ki bizi birleştiren budur esasen. Yazmayı da severiz ama farklı tellerden çalarız. Ben içimde ne var ne yoksa dökerim, o müstehzidir. Hani istihzayı da yakıştırır kendine. Bazen çok konuşur ama ağzından çıkıp da katılmadığım az şey olmuştur; sen getir ben altına atayım imzamı, öyle o derece. Kurcalamanın hayır getirmeyeceğini bildiğimiz şeyleri kurcalamaktan, sorgulamak ve eleştirmekten kendimizi alamayız. Kısmet lafını günahımız kadar sevmeyiz. Zaten günaha da inanmayız. Kıskanç olmamakla övünür ama kıskanç olduğumuzu biliriz. Birbirimizi hiç kaybetmek istemez ama kaybederiz. Şimdi o -de'ler -da'lar gibiyiz... 


Menekşem sayısız tomurcuk verdi, biri açtı bile. Çok bağlandım ona. Bir çiçek insanı nasıl mutlu edebilir? Ediyor işte. Elinde karton bir torbayla geldiği akşamı anımsıyorum. Biz henüz tanışmazken -daha doğrusu birbirimizi yazdıklarımızdan tanımaktayken-menekşemin ölümüne ne kadar üzüldüğümü okumuş, aylar sonra aklına gelmiş. Çiçek almaktan yana hiç şansı olmayan bir kadına tutmuş bir saksı çiçeği almış... Şimdi bu adamı sevmeyecek kadının ben alnını karışlarım. Ha sevecek olanın da alnını karışlamak isterim ama o hakkımdan feragat ettim. Yok be ne karışlayacağım, medeni insanlarız şurada (gizli kıskançlık). 


Aynı sektörde sayılırız. Hatta bu işi bu kadar istememde onun payı çok. Şimdi işle ilgili en ufak bir gelişme olduğunda arayıp paylaşmak istiyorum hemen. Ama o hakkımdan da feragat ettim, içimde patlıyor. Çizdiği resmi babasına gösteren çocuklar gibi "bak bunu ben yaptım" diye göstermek istiyorum, biraz da böbürlenerek tabi ama aklımca çaktırmadan. Bir şeyi yapamayıp "bilemedim ben onu" diye suratımı astığımda nasıl yapacağımı göstersin istiyorum ama çok da ukalalık etmeden. Dışarıya ukalayız zaten biz. Tabi biz artık bir biz değiliz. Bu kalıpla düşünmeyi bırakmalıyım artık ama gitmiyor nedense. Biz olmak öyle zor iş ki dağılınca hemen sen ve ben olamıyor insan. Yeniden yalnızca ben olmakla iştigalim bu ara. 


Bir caddede karşılıklı ofislerde çalışmak zor. Her sabah izlediğimiz ev-iş rotasının tam olarak hangi köşede kesiştiğini bilmek ve her sabah ve her akşam "acaba bugün kaç dakikayla teğet geçtik birbirimizi" diye düşünmek de zor. Saniye olduğunu düşünmek bile istemiyorum. Aslında ben bunları hiç ama hiç düşünmek istemiyorum. Çok çalışmak harikulade o yüzden, bayılıyorum. Bir de işi kaptım mı tam işkoliğe bağlayacağım yemin ederim. Böyle şeyleri düşünmenin ucu bucağı yok çünkü. Yıllarca düşündüm, oradan biliyorum. Tatsız.


İki ay sonra nereden çıktı şimdi bu bilmiyorum. Kar yağdı böyle oldu zaar. Yazmasam iyiydi de burası benim içimi döktüğüm yer. Bundan feragat edemem. Yazdığım ne aptalca, ne değil bilirim ama yazmadan edemem, olmuyor. Böyleyken böyle. Yarından sonra sekiz gün boyunca blok halde saham var, o sekiz günü şimdiden seviyorum. Bu karda kışta Erzurum'a gidecek olmayı seviyorum. Karın yağışını tek başıma izlemeyi sevmiyorum. Engel olamadığım, gücümün yetmediği duygularımı sevmiyorum. Özlemek değil, bunlar başka. -De'yi -da'yı sözcükten ayıranlar bunlar, birleşseler anlam kayar (hay sokayım anlamına). Ulan ne var şunların hepsi birleşse... dünyanın bütün -de'leri -da'ları, birleşin! Öyle olmuyor değil mi? Olmuyor tabi. Olsaydı... keşke olsaydı.


http://fizy.com/#s/12sjh4 (candan)
http://fizy.com/#s/1aimf2 (zuhal)

8 Şubat 2012 Çarşamba

Ay Acaba Öyle mi de, Böyle mi de...

Ne zaman rahatlayacağımı biliyorum, anladım. Herkesin hata yapabildiğini, kimsenin mükemmel olmadığını kabul ettiğim zaman. O zaman kendimi -en basit ifadesiyle-aptal gibi hissetmeyi bırakıp bir şeyler başarabilirim belki. MS Office bilgim, ütü bilgimle eşdeğer: Ağır ve sıcak bir cismi kumaşın üstünde gezdirince kumaş düzleşiyor. Bu kadar basit olmadığını demin yeni gömlek ve pantolonumda yeni kırışıklıklara sebep olurken anladım. Nerede bunun çizgisi?! 


Eskiden bir şeye hata demeden evvel kırk kere düşünürdüm. Şimdi hatalara mı yoksa kendime mi bu tahammülsüzlüğüm? Her şeyi dört dörtlük yapan bir insanmışım gibi en küçük hatamda ve onu izleyen yetersizlik hissinde dünya başıma yıkılıyor. Her şeyi çok iyi yapmak isteyip de hiçbir şeyi düzgün yapamamayı karşılayan bir sözcük olsaydı ya dilimizde... Abartmayayım, ufak tefek şeyleri kotarabiliyorum...ya da kotarabildiğimi sanıyorum, ondan da emin değilim. 


Mükemmeliyetçilik desen değil, paranoya desen makul seviyelerde... ben de anlamadım. Buna serzeniş bile değil lâf-ı güzâf denir sahiden...




Festival, Republic Square, 1950

5 Şubat 2012 Pazar

Güneşli Pazarlar

Kara kışın ardından gelen -en azından rahat bir nefes almak için bize izin verecek olan- bu güneşli Pazar'a hiç yakışmayacak kadar çok istiyorum, roman kahramanı bir kadın gibi güçlü durabilmeyi bugün. Bu halimle, bir erkeğin tanıdığı en güçlü kadınlardan biri nasıl olabilirim? Öyle miydim gerçekten; şimdi niye böyleyim? Bugün çok zorlanıyorum. Hava bu kadar güzel olduğu içindir belki; ılık, güneşli, mutlu. Havanın dayattığı mutluluk eşiğinin altında kaldım, eşikle aramda kalan mesafe ağırlık olup içime çöküyor. Ayrılıkların da karakteri var. Kiminin acısını yıllar boyu her an her saniye cebinde taşıyor, gittiği her yere götürüyor insan; kimininki ise vur-kaç taktiğini benimsemiş, vurup kaçıyor, vurup kaçıyor, vurdukça vuruyor. Başka şeyler yazıyor olmalıydım şu an çünkü artık bir işim var ve işim bu, yazmak. Bense oturmuş, hiç yazmamam gereken bir yere hiç yazmamam gereken şeyler yazıyorum. İşte buna karşı koyamadığım için kendimi güçsüz, aşağılık ve bir böcek kadar küçük hissediyorum. İşte bu yüzden, roman kahramanı bir kadın olmaktan fersah fersah uzağım. Olsa olsa bir roman kahramanı da benim gibi, küçük bir menekşenin yavaş yavaş açışını büyük bir keyifle izlerdi. Olsa olsa bu. Onun dışında, bu güneşli Pazar günü canıma okuyor.  

4 Şubat 2012 Cumartesi

Mor Menekşe Kara Kışa Karşı





Kara kışın orta yerinde pıtır pıtır tomurcuklandı ya bu, nasıl mutlu oldum... Yani bir taşkınlığım görülmedi tabi ama içim aydınlandı desem yeri. Sabahları günaydın diyorum, içtiğim sudan veriyorum ona da. Bazen çok içimden gelince bir iki konuşuyorum, yaprağına bir öpücük konduruyorum filan. Çiçeklerle, anne karnındaki bebeklerle filan hep konuşmak lazım bunlarla. Hisseder bunlar. Sevmekse sevmek, hissettirmekse hissettirmek... sevgide sınır tanımam arkadaş. Bak dayanamadı açtı pıtır pıtır. E bu kadar sevgiye can mı dayanır!

Bazen inceden ürkmüyor değilim kedili kadınlara mı döndüm diye ama yok, değil. Benim cinsim bu, modelim böyle. Sıkıntı yok, kediye alerjim var. 

Niyet ettim diyet yapmaya. Kabasını alacağım metabolizmamın izniyle. Sonra da gömlek, jet siyah kumaş pantolon artık ne gerekiyorsa. Bakacağız, uyduracağız bir şeyler. Bir iki topuklu belki, bol indirimlisinden. Burunlarına kadar salacağım da aşağı doğru yumuşacık akan bol kumaş pantolonun paçalarını... Kurumsallık akacak paçalarımdan, şıp şıp damlayacak. Aptal telefonlarımın sonuncusuna veda edip aklı başında bir tane alacağım sonra. Akıl şart. Ya bende ya onda, ikimizden birinde olsun da neme lazım. 

Bir de antropolojiyi kıvırırsam bir sorun kalmıyor. Sahada çok tutuğum, kendimi tanıyamıyorum. Raporlarım keza. Kelime ekonomisi yapmanın ne yeri ne de zamanı. Sandığımdan yavaş adapte oluyorum, hoşuma gitmiyor bu. Ne yapabileceğimi biliyor ama yakınından bile geçmiyorum. Öyle olunca da sinir oluyorum. Halbuki eşşek gibi biliyorum tek ihtiyacımın biraz zaman olduğunu, zamanla her şeyin rayına oturacağını... en önemlisi bu işi sevdiğimi. Bir ayı geçti, çalışmadığım ilk hafta sonu bu. İşin garibi hiç söylenmedim henüz. Sabahları erken kalkmak beni bozacak sandım, saat çalmadan uyanıyorum çoğu sabah. Biraz daha uyusam diye düşündüğüm oldu bir kaç kere, onu kabul ediyorum. Ama her sabah evden çıkıp da bunu görünce hepsi geçiyor. İskeleye iniyorum, Harbiye dolmuşlarına bineceğim. Kuyrukta beklerken denizi seyretmeye dalıyorum bazen. Kulağımda Candan Erçetin. Bardağın yarısı doluysa biraz da ondan. Yalnız Valikonağı Caddesi'ni bir baştan bir başa yürümek koyuyor hâlâ ne yalan söyleyeyim, neden yalan söyleyeyim. Paralel gerçekliği düşünmemek için başımı önüme eğip adımlarımı sıklaştırıyorum. Bir Hint dükkanı var, tütsü kokusu burnuma her dokunuşunda yine gidebilsem keşke diyorum. Uzağın her türlüsü beni çağırıyor. En çok da henüz gidilmedik olanlar ama gidilmiş olanların da ayrı bir çekiciliği var. Ofise iniyorum, yerin üç kat altında evet. Her seferinde, iş görüşmesine ilk gelişim gözümde canlanıyor. Odaya geçiyorum. Duvarın neredeyse tamamını kaplayan geniş penceremizden bahçeye bakıyorum, bahçemiz çok güzel. Biraz bakımsız ama bu haliyle bile huzur vermeye yetiyor. Ta en başından beri biliyordum burada iyi olacağımı ya ilk defa doğru bir şey için inat ettim, sabrettim. Kim bilir nerede olacak, ne yapıyor olacaktım. Kader gibi kabullenmeye çalışıyor olacaktım, biliyorum. Oysa bunu öylesine ben seçtim ki, öyle çok seçtim ki bunu. Ayrıca çalışmak öyle yetişti ki imdadıma. Belki bu yüzden de hiç şikayetçi olmuyorum dur durak bilmeden çalıştığım zamanlarda bile. Evde öyle sıkılmışım ki, kendi içimi de öyle sıkmışım ki... İşte yalnızca adapte olması var yeni bir disipline ve yeni bir sektöre, onun dışında enerji kaynaklarım yerli yerinde. Yorulmaktan bile keyif alınca tastamam anladım ki hâlâ gencim... basbayağı gencim hâlâ. 

Yalnız bu saatte uykum geliyor işte...



Sigaraya yeniden başladım.