30 Ocak 2013 Çarşamba

Wind In My Hair


26 Ocak 2013 Cumartesi

Bir Gün

Cinnet vatanımda yeni bir güne daha uyandım. Burnumu yorganın altından çıkarmadan dışarı baktım. Artık rengi solmuş, 30 yıllık tül perdenin aralığından görebildiğim kadarıyla hava açmaya teşne kapalıydı. Boşver bugün de etek giymeyiver, kotunu giy çık işte.

Şifonyerin üstünde duran telefonu elime aldım, saat 8:30. Radyo Eksen'i açıp şifonyerin üstüne koydum. '80'ler çalıyordu. 

Yarı açık gözlerle banyodan önce mutfağa sürükledim kendimi. Kettle'ın içinde su olması ve su koymak zorunda olmamak küçük bir mutluluktu. Su kaynarken bu sefer de banyoya sürükledim kendimi. Kirli sepetinin üstünde duran saç bandımı taktım ki masal kulelerini çevreleyen dikenli çalıları andıran sabah saçım ıslanmasın yüzümü yıkarken. Kuruladıktan sonra yüzüme baktım aynada. Bu anlarda niyeyse bir yeni doğan tazeliği buluyorum yüzümde. Sağlık, gençlik ve hafif bir pembelikle parlıyormuş gibi yüzüm. 

Bandı çıkarıp kirli sepetinin üstüne attıktan sonra gözlerim biraz açılmış olarak mutfağa seyirttim yine. Camlı dolabı açıp kupalara baktım. Pembe çiçekli beyaz olana gitti elim. Bir sevgilimin annesi hediye etmişti, ikimize bir örnek. Kahveyi koyarken çocuğun bana bağırışını anımsadım: "Benden çok annemi seviyorsun sen!". "Saçmalama" diyebilmiştim ancak. Külliyen yalandı. Suyu kupaya koyarken gülümsedim. Çocuk kız arkadaşıyla birlikte yurtdışına taşındı. Ben annesiyle nadiren de olsa haberleşiyorum. Kendi annemden sonra en sevdiğim annedir hala. O yüzden şu kupanın başına bir şey gelecek diye ödüm patlıyor. Oysa tek hediyesi bu değildi. Olsun.

Kahvemi alıp odama geldim. Bu sefer daha önce hiç duymadığım bir şarkı çalıyordu radyoda. Sesi biraz sinir bozucu geldi, melodi desen romantik komedi filminde hayata yeniden başlayan karakterin fon müziği. Kilo vermenin bana verdiği yetkiye dayanarak yeni sayılabilecek birkaç parça şey giydim. Labrodorit küpelerimi taktım. Umutsuz gözlerle saçıma kısa bir bakış atıp tarağı elime aldım. Takriben bir dakika sonra lastik toka ve firketelerle zapturapt altına alınmıştı saçım. 

Makyaj yapmaya koyuldum. Bu halimle 24'ten fazla göstermiyorum. Kapatıcıyı aldım elime ama cildime kıyamadım. Kapatacak bir şey yoktu. Plastik bir görüntüden başka getirisi yok bana, deli miyim ben! Onu bırakıp koyu bir far aldım elime, onu sürdüm. Rimel, allık derken sıra en sevdiğim kısma geldi. Bu dudaklara ruj sürmemek ayıp olur. Allahın narsisti! Radyoda çalan şarkı tanıdıktı. Aynadaki yansımamdan bile tanıdık. 

Küçük yudumlar ala ala yarılamışım kahveyi. Kahveye süt ve şeker koyan insanları düşündüm. Salonun geniş penceresinden dışarıyı izlerken içmeye devam ettim zifir gibi kahvemi. Çiselemeye mi başladı ne? E ama makyaj yapmıştım ben! Mantonun kapüşonu yeter mi ki? Ölsem almam şemsiyeyi, elimde taşımayı sevmiyorum. Altı üstü yağmur.

Bir elimde bilgisayar, diğer omzumda çanta apartmandan çıktım. Saat tam 09:00, mükemmel. Yağmurun çiselemesi durmuş. Bulutların arasından sızan günışığı gözümü aldı. Güneş gözlüğümü çıkardım çantadan. Hah işte tam yetişkine benzedim şimdi, aferin bana. Apartmandan dışarı çıkarken Candan Erçetin dinlemeyi seviyorum aslında. Genelde neşeli şarkılarını ama bu sabah havadan mıdır nedir başka bir şarkısı geldi aklıma. Amma hatırlayamamıştım adını da kıvranmıştım. 

Yokuştan aşağı denize doğru yürürken neşeli bir şarkı çalıyordu yine de. Rüzgar yüzüme vurdu. İçime işlemedi ama irkildim, kendime geldim. Hala Ocak ayındayız değil mi? Ocak ayı kayıp ayı, bitmedi, bitmiyor. Çocukça bir inanışla bu ay bitince artık kimseyi kaybetmeyiz diye düşündüm. Ocak ölüm demek oldu benim için. Başka aylarda kimse ölmüyormuş ya da o ölenler insan değilmiş gibi. Ne gerizekalısın dedim. Haziran'da ölenler de Ocak'ta ölmüş sayılıyor artık. 

Yokuş boyunca bakkalların dışarıda duran gazetelerine takıldı gözüm. Bazen merakla göz atıyorum. Utanmadan ilk sayfayı okuyup geri koyduğum bile oluyor bazen. Bu sabah çarşaf çarşaf devlet terörünü aç karnına midem kaldırmayacak. Kahvaltı ederken internetten okurum. Mide bulantısı baki ya neyse.

İskeleye indim, Harbiye dolmuşlarına doğru deniz boyunca yürüdüm . Günün en güzel parkuru şu 30 metre. Dalgalı deniz, motorlar, vapurlar, martılar, güvercinler, yosun kokusu içindeyken dolmuş kuyruğunda beklemek fazla koymuyor insana. Yalnız 08:45 vapuru Beşiktaş'a intikal etmişse o fena. Harbiye dolmuş kuyruğu uzuyor ha uzuyor o zaman. Şimdi ise 12 kişi var önümde. Gelecek ikinci dolmuşun dördüncü yolcusuyum yani. Twitter'da bir şarkı paylaşmış AMT. İyi gitti bu.

Yerdeki su birikintisine takıldı gözüm. Gece yağmur yağmış demek. Bir uçak geçti su birikintisinden. Ağacın sudaki dallarına değmeden hafif dalgalı ama sessizce geçip gitti. O uçakta olsaydım diye düşündüm. Nereye gidiyor, niye gidiyor olurdum? Yalnızca gidiyor olsam bile yeterdi. Gitmek ne güzel şeydi. O uçakta olmayı hayal ettim Harbiye dolmuş kuyruğunda beklerken. Klibini Tim Burton'ın çektiği şarkı çalıyordu. Harbiye'de Beşiktaş dolmuşunu beklerken dinlemiştim ilk defa. Bunu fark edince bir an kıstırılmış hissettim. Sonra... sonra geçti. Su birikintisine dalıp gitmiş olan gözlerimi alıp denize verdim. Lodosun delirttiği dalgalar patlayarak yükseliyordu kıyıda. Bütün pisliğini bize iade etmiş gibi görünüyordu bankların bulunduğu alan. Et tabi, reva mı bizim sana ettiğimiz.

Yolda ne oldu bilmem Radyo Alaturka'yı açtım. Yıllar var ki dinlemediğim bir şarkı çalıyordu. Aşiyan'a yürümeyeli nice oldu. Bir sabah evden çıkıp bacaklarımı hissedene kadar kaptırıp yürüsem yine. Mezarlığa uğrasam, ne zamandır ziyaret etmiyorum. Orhan Veli'ye "ben gene gelirim" dedim, gidiş o gidiş. Özledim.

"Işıklarda inebilir miyim?" İnerim elbet. Işıklardan Valikonağı'nın sonu iki şarkı mesafesi. Köşedeki eczaneyi henüz birkaç metre geçmişken Yıldırım Gürses'in sesini duyunca ister istemez bir gülümseme yerleşti yüzüme. Somurtuk insanlar selinin arasında gülümseyerek yürümemeye çalışıyorum ama elimde değil. Caddeyi dik kesen sokaklardan caddeye inen arabalara önce ben yol veriyorum, sonra onlar bana yol veriyor. Ben gülümsediğim için mi gülümsüyorlar, kulağımda Yeşilçam olunca hayat da mı Yeşilçam oluyor anlamadım ama herkes bir kibar bu sabah. 

Yolu yarılamışken Handan Kara başladı bu sefer. Değme keyfime. Türkan Şoray-Kadir İnanır'ın oynadığı "Sevemedim Karagözlüm"'ün (1970) müziği. O film sayesinde mi öğrenmiştim Chopin'i, yoksa biliyordum da iyiden iyiye sevmeme mi neden olmuştu emin değilim. Nişantaşı'nın köpek gezdiren kapıcılarını geçiyorum bir bir. Hangisi hangi köpeği gezdiriyor az çok biliyorum artık. Kimi zaman bir kenarda ayaküstü toplanıp gezdirdikleri "itlerden" yakınıyorlar. Ofise varmama az kalmışken 50 cm uzunluğunda bir şeyin bana doğru koştuğunu gördüm. Apartmanın girişindeki basamağa oturmuş adamın oğlu muhtemelen. Kocaman gözleri var. Gülümsüyor, gülümseyince daha da büyüyorlar sanki. Şu an dünyadaki en büyük eğlencesi 5 santimlik ayaklarıyla ve ayak mesafesinden uzun olmayan adımlarıyla kaldırımın bir o yönünde bir bu yönünde 1 metre kadar koşturup geri dönmek. Beni görünce gülümsüyor, ben de ona gülümsüyorum. Bu sefer daha çok gülümsüyor. "Yolculuk nereye" deyip geçiyorum yanından. Arkamdan koştuğunu duyuyorum. Bir metre kadar koşup duruyor ve aksi yönde koşmaya devam ediyor. Ofise girerken Behiye Aksoy çalıyor. 

Sonra tüm gün Radyo Eksen dinlemeye devam ediyorum. Sürekli bir şeyler yazmam gerek, oluşturmam gereken metinler var. Kendi sesimden başka ses duyunca kafam karışıyor. Salak mıyım neyim. Radyonun sesini sonuna kadar açınca duymuyorum. Bir süre sonra çalan şarkıları da duymuyorum. En fazla odaklanmam gereken metinlerin arkasında çalanlar Slayer, Iron Maiden, Metallica vb. Bugünlerde Radyo Eksen kafi. Ara sıra transtan çıkmama neden olan bir iki şarkı çıkıyor, "bu neymiş" diye bakıyorum, iyi oluyor. Hem hakkını yemeyeyim, Ağustos'taki The Wall turnesini radyodan öğrendim.

Akşamı ediyorum. Mesai bitimi 18:30. Çıkışım nereden baksan 20:00'ı bulur. Kimi zaman 23:00, kimi zaman da gece ertesi sabaha bağlanır. Bugün fazla iş kalmıyor akşama, 19:00 gibi çıkıyorum. Telefonu çıkarıp saate bakıyorum, 19:04. Çeyreği kaçırdım ama vitrinlere baka baka yetişirim 19:45 Kadıköy vapuruna. Eksen mi, Alaturka mı? Havaya bakalım. İnsanlara bakalım. Trafiğe bakalım. Hayır hayır, göğe bakalım. Ne o, ne o. Frekanslar arasında gezineceğim. Yine de kendimi alamıyorum Eksen'de ne çaldığını merak etmekten. Sevdiğim bir şarkı denk geliyor, sonuna kadar dinleyip öyle değiştiriyorum. Bitmeden değiştiremem, cinslik işte. 

Bilgisayarı yanıma almak zorunda hissetmediğim nadir akşamlardan biri bu. Bir elim cebimde, diğer elim telefonda. Hiç bakmadan frekanslar arasında geziniyorum. Fulya'ya inerken, iş çıkışı trafiğinde ömür geçiren araba ve sürücülerinin yanından yürüyüp gidiyorum. Aradığım şarkıyı bulunca telefonla birlikte sağ elimi de cebime atıyorum, zira hava soğuk.

"İyi akşamlar, bu ayakkabının 35'i var mı acaba? Yok yok, süet olanın. Şu..." Elbette yok. Böyle böyle yoluma devam edip denize vardığımda saat 19:34. Kulağımda eski bir şarkı. Eskiler iyidir. Hepsi değil. Portishead? Geç, kaldıramayacağım akşam akşam. Duydunuz akbilin sesini. Vapur dalgalar ile, ben radyo dalgaları ile boğuşuyorum. En sonunda alıyorum sazı elime. Ne dinlemek istiyorum? Nasıl diyeyim böyle Cem Karaca, Erkin Koray gibi. Yok yok, Tülay German dinleyesim var. Dalgalar vapuru, vapur beni sallarken Tülay German'ın beni hep ağlatan o türküsü düşüyor aklıma. Türküdeki Ayşe benim sanki. Beni en güldüren türküyü de yine Tülay German'ın söylemesi ne güzel tesadüftür. Gerçi tesadüf müdür? Bilemem. Türkü dinlediği için kıkırdar mı insan, ama aksi ne mümkün!

Yol boyunca gün içinde okuma fırsatı bulamadığım haberlere göz atıyorum. Ara ara gözüm karşımda oturan orta yaş üstü kadına takılıyor. Düz, siyah şeyler giymiş. Ayakkabısı bile düz ve siyah. Büyük bir ciddiyetle okuduğu kitabın adını göremiyorum ama YKY'ndan belli ki. Onun kitap okuduğunu görünce elimde telefonla utanç içinde kalakalıyorum bir süre. Sonra haber okuduğumu düşünerek avutuyorum kendimi. Günlerimizden bahsediyor Tülay German. Şarkı biterken iskele babalarına bağlanıyor halatlar. İskelelerin atıldığını duyuyorum. Çantamdan cep aynamı çıkarıp şöyle bir bakıyorum kendime. İdare ederim. Vapur biraz boşalmaya başlayınca ben de kalkıyorum. Merdivenlerden inince en son 20 dakika önce duyduğum soğuk hava vuruyor yüzüme. Soğuktan gözüm doluyor biraz. Zuhal söylüyor radyoda. 

Yıllanmış iskeleden atlayıp Kadıköy'e ayak basıyorum nihayet. Hava soğuk, ellerim ceplerimde. Bir türkü tutturmuşum ama içimden. Kafam hafif yukarıda, gözlerim fötr bir şapka arıyor. Şapkayı görünce yüzüm gülüyor, bütün gün taktığım kulaklığı çıkarıp boynuma indiriyorum. Küçük bir öpücükle son buluyor müzik. Kadıköy'ün sesini, sesimizi, suskunluğumuzu duyuyorum şimdi. 



Temsili fotoğraf şuradan

7 Ocak 2013 Pazartesi

Where Breathing Starts

Bugün Okan bu parçayı gönderdi. Çok sevdim. Hem de işkillendim. Açık bir kitap kadar açık mıyım da neyi seveceğim bu kadar belli acaba? Ama yok, bu parçanın benimle bir ilgisi yok. Tamamen havayla ilgili. "Bugün orada hava nasıl?" diye sorsa bir arkadaşım, bu parçayı gönderirdim "işte böyle" diye. Gün boyunca tam da bu tonda yağdı durdu kar. Hala yağıyor.

Ofisten çıktığımda yerler iyice kaygan olacak belli ki. Ayağım kayacak ve ben düşmesem bile düşme ihtimalime karşılık istemsizce bol sinkaflı bir küfür patlatacağım kibar Nişantaşı'nın orta yerinde. 

Yukarıdan dökülür gibi yağıyor kar, büyük bir masa örtüsü silkeleniyormuş gibi. Acelesiz, iri ve yumuşak. Dilini uzatsan ağzına şekerli bir tat geliverecekmiş gibi. 


O Kadar Güzel Ki

Dün sabah ana haber kanalım Twitter'da bir tweet gördüm: "Turkan Soray'in Besiktas Kabalci'da saat 3-5 arasinda kitabiyla ilgili imza gunu varmis. Yakinlardaki sevenlerinin ilgisini cekebilir." Bana diyor. Yakınlardaki seveni benim. İlk gençliğim Kabalcı'da geçti. Oldukça yakınım. Seveni desen, yıllardır siyah beyaz bir fotoğrafını bile taşırım cüzdanımda. Az alay konusu olmadım.

Özgür aradı sonra, "hadi çıkalım" diye. Dedim "çıkalım, bak hem de böyle böyle". Kendimden gayrı Muazzez Tahsin Berkand, Kerime Nadir okuduğunu bildiğim ve eski Türk filmlerinden konuşabildiğim yegane arkadaşım. Hatta yıllar önce Kabalcı tanesi bir liradan satmıştı o kitapları da neredeyse kiloyla toplamıştık. Toplamışız, daha tanışmıyoruz o zaman.

Kalın, uzun kuyruklu bir göz makyajı yaptım; Türkan kolyemi taktım boynuma. Kitsch'se kitsch kardeşim, seviyorum. Ayrıca ince düşünülmüş bir hediye kendisi. Normalde hiç de sevmem böyle şeyleri. Baskılı tişörtler, kupalar, takılar... bu değil ki sevmek. Lisedeyken de bir arkadaşım eski bir Türkan Şoray fotoğrafıyla çıkagelmişti elinde. Büyük, siyah beyaz; Çalıkuşu'nun setinde çekilmiş. Seveceğimi düşünüp internetten almış. Ben de almıştım bir tane, imzalı. 

Kuaföre gittim. Saçım da hazır. Sanki sevgilimle buluşmaya gidiyorum! "Geç kaldım, geç kaldım" diye panik panik yürümeler filan. Bugüne kadar yüzlerce kez kapısından içeri girdiğim Kabalcı'nın kapısından içeri adım atamadım. Özgür'ü bekliyorum. Yarım saat oldu, adam yok. Kabalcı'da her zamankinden fazla bir insan trafiği. Her yaştan kadın ve peşleri sıra sürükledikleri erkekler. Düşününce ben de farklı bir şey yapıyor değilim. 

Nihayet geldi Özgür. Apartman teyzesi lafa tuttuğu için gecikmiş. İçeri girdik ama her an "geri dönelim" diyesim var. Yalakalık gibi olmasın diye kolyemi kazağımdan içeri soktum. Merdivenlerden yukarı çıktık, olay yukarıda tabi. Bir sürü bacak ve korkuluk arasından gördüm onu. Dünya gözüyle Türkan Şoray'ı gördüm. Ben ona kitlendim, Özgür de bana bakıyor. Bakakaldım öyle. 

- E hadi al bir kitap da sıraya gir, ben fotoğrafınızı çekerim.

- Hayatta olmaz, kalbim durur. 

İzledim de izledim. Bir ara göz göze bile geldik.

Kalabalığı yarıp önlere geçmeyi akıl bile edemedim. Öylece izledim. 

Bedenine bakınca iri göbekli, yaşlı bir kadın var karşımda. Oturduğu yere güçlükle oturmuş sanki, fakat deri çizmeler içindeki ince ayak bileklerinin duruşu ne kadar zarif. Başının tepesinde toplanmış kömür karası saç peruk olsa gerek. Dudakları kendinden bağımsız hareket ediyor gibi. Makyajı, eski bir imgeyi yaşatmak için çırpınıyor. Gençliğinin maskesi gibi duruyor yüzünde. Eski bir hayali yaşatmak için inat etmeyegörsün insan.

Bir ara eline küçük bir ayna alıp makyajını kontrol ediyor. İnsan Türkan Şoray olunca tabi... Elleri titriyor. Çok içtiğim zamanların sonrası ellerim titreyince Türkan'a benzediğimi düşünüp salakça mutlu olduğum geldi aklıma. Türkan Şoray'a benzemek demek güzel olmak demek çünkü. İki filminin afişi asılıydı odamda. Sahaflarda Selvi Boylum'un afişini aramıştım fellik fellik de bulunca param yetmemişti. Çiçek Bar'ın duvarındakine bakardım hasetle.

Ve yıllardır cüzdanımda, nüfus cüzdanımın hemen arkasında fotoğrafını taşıdığım kadından bırakın imza almayı, yanına bile yaklaşamadım heyecandan. Bana gık dese hık diye giderim kalpten. Millet dokunuyor, öpüyor bir de. Bense bir mesafede durmuş, bazen kendi kendime bazen Özgür'e "çok güzel..." diye sayıklayıp duruyorum. Tam platonik aşk. Sorsalar onu en çok ben hakediyor, ben seviyorum ama nasıl sevmek... Sevmek Zamanı sevmek. Gerçeği, imgesini zedeler korkusu. Ben Türkan Şoray'ı değil, izlediğim onlarca filmde canlandırdığı kadın karakterleri seviyorum. O kadınlara, o hikayelere inandım ben. Sonradan cinsiyetçiliğin dik alası olduğuna uyansam da inandım bir kere. Sevgi, aşk, şefkat, fedakarlık, sabır, kin, intikam... hepsini o filmlerde görüp öğrendim ilk. Sonra da geri alamadım işte, içimdeki Türkan'ı bir türlü öldüremedim. 

O kadar güzel ki...


4 Ocak 2013 Cuma

İstanbul'a Bakmak

İstanbul'a baktım. Burada her şey İstanbul'a bakmakla başlar. Sen fark etmesen de, hatta istemesen de bu şehir -bence her şehirden biraz daha fazla- izini bırakır yaşanan hayatlarda.

Bir öykü yazmaya oturacakken kalkıp bir kadeh rakı koydum kendime. "Kızım Leyla" dedim buzdolabının kapısını kapatırken, "27'sin. Bir bu kadar daha yaşasan 54. İster misin o kadar yaşayasın!"

Rakıdan okkalı bir yudum alıp kadehi çalışma masamın üstüne bıraktım usulca. İstanbul'a yeniden baktım. Tanık olduğu onca katliamı, bir kerede öldürülen binlerce insanı, doğranıp parçalanarak öldürülen insanların cesetlerini düşündüm. İpek kordonla boğdurulanlar nedense yalayıp geçti aklımı. Yanmış insan eti kokusu ve insan yağının ateşte çıkardığı cızırtı sesini düşündüm. Çok değil 200 yıl önce, bu şimdi bakmakta olduğum şehirde.

İstanbul'un yakılan, sonra yerine yenileri yapılan binaları ve bu sonsuz görünümlü döngüyü düşündüm. Eski şehri sarmış yangınların aydınlattığı denizin suyu kan kırmızı; üstünde insan ölüleri yüzüyordu. 

Surların içine kaçanları takip ettim. Canları pahasına kaçıyorlardı ama nafile. Yirmi yedi yılın kimi anılarını sur içinde kıstırdım. Uzun kılıçlarla parçalara ayırıp yaktım. Toplasan bir yığın etmezdi ama çıkan ses ve koku surların içini dolduruyordu. Yanma sesi ve yanık kokusundan başka hiçbir şey duyulmuyordu. 

Gül Camii'ye gidecekken Çemberlitaş'a doğru seyirttim. Çemberlerin sardığı sütun ile kaide arasındaki biçimsiz betona tünemiş kumru ve güvercinleri ürkütmeden kapağını açtım gizli geçitin. Karanlıkta aşağı inerken adımlarım yankılandı soğuk taş merdivenlerde. 

Theodosia beni beklemiyordu. "Ne o, bir ikona koruyucusu kendini mi belledin" diye efelenecektim ki durdum. Ensesine bir boynuz saplanarak öldürülmüş ve kemikleri köpeklere atılmış bu kadına efelenmek gelmedi içimden. "Yer var mı?" diye sordum onun yerine. Yüzündeki katı ifade silinir gibi oldu, eliyle gönülsüzce bir yer gösterdi kutsal emanetlerin yanında. İncitmek istemez gibi nazikçe bırakıverdim elimdekileri. 

Neden diğerleri gibi parçalayıp yakmadığımı düşündüm onları da. "Kül yanar mı, su yanar mı?" diye sordu bana. 

Kül yanar mı, su yanar mı? "Yanmaz" dedim, "ama denize attım, o da almadı". 

"Kül uçar, su yüzer, deniz almaz" dedi. 

"Alma içeri kimseyi" diye tembihledim. "Sen bize emanetsin, bunlar sana emanet". 

Soğuk taş merdivenlerden çıkarken gözüm karanlığa alışmıştı artık. Yine de cilası gitmiş ahşap trabzana tutundum. Evin çelik kapısını açarken epey gürültü çıkardı anahtarlar. Herkes uyumuştu. Anahtarları sessizce kenara koydum, ayakkabılarımı çıkardım. Çalışma masamın üstünde duran kadehi alıp pencerenin önünde durdum. Haliç de durdu. Yalnız ışıkları göz kırpıştırmaya devam ediyordu. Kadehin dibinde az bir rakı duruyordu, içtim.

Dedim ya, burada her şey İstanbul'a bakmakla başlar.



*Bir kadeh rakı içimlik yazı