24 Mart 2014 Pazartesi

"Tatava"

Tatava: isim Çok fazla söz. (TDK)

"Tatava yapma, bas geç" sloganı hayatımda duyduğum en itici, en çirkin ve en aşağılayıcı slogan. Ters tepmesi için üretilmiş gibi. CHP'nin alacağı oyu eksiltmenin "solu bölmek" olarak nitelendirildiği şu günlerde solu bölmek isteyen sağ mihrakların işine benziyor. Aynı saygısız üslup. 

Biçim ve içerik birbirinden bağımsız olmaz ama üslubu bir kenara koyalım. İçerik net: Bu bir yerel seçim değil. Hatta bir genel seçim bile değil. 30 Mart bir referandum. Basit bir evet-hayır sorusu, bir varoluş meselesi. Bu soruya vereceğimiz cevabın "yetmez"i "ama"sı yok. Koca bir "hayır"da birleşiyoruz. "Evet"in şerri gün gibi ortada ama "hayır"ın hayrı konusunda şüphelerimiz var. Oysa dedim ya, "ama" kaldıracak bir bağlamda değiliz. Ortaya saçılmış olan şer öylesine eşi benzeri görülmemiş nitelik ve nicelikte ki AKP'nin karşısındaki en güçlü aday Darth Vader olsa ona oy vereceğiz.

Tarihin içinde bulunduğumuz noktasını aldık ve onu biz kendimiz -bunu, Carl Schmitt'in kemiklerini büyük bir zevkle sızlatarak söyleyeceğim- bir "istisna durumu" (state of exception) ilan ettik. 12 yıllık Nazi rejiminin önde gelen ideologlarından biri olan Schmitt, egemenin, devletin bekası için gerekli gördüğü takdirde hukuku askıya alabileceğini söyler. Nitekim -Erdoğan'ın benzetilmekten pek hazzetmediği- Hitler iktidara geldikten sonra kişisel özgürlükleri askıya alır. Esasen iktidarı bu "istisna durumu"na bağlıdır. Dolayısıyla istisna, aslında istisna filan değil düpedüz kuraldır. 



Her ne kadar bodoslama bir paralellik kurulamayacağını düşünsem de iki rejim arasındaki ilgi çekici benzerlikler bununla sınırlı değil. Örneğin, Erdoğan'ın yerel seçimi "İstiklal Savaşı" olarak kurgulaması Hitler'in, savaşı "Alman halkının kader savaşı" diye lanse edişini anımsatıyor. Kötü bir benzetme mi? Belki de. Biri en azından gerçekten de bir savaş, bir dünya savaşı. Diğer "savaş" ise esasında bir yerel seçim. İkisinin ortak özelliği, halkı mobilize etmek amacıyla aynı yöntemi benimsemeleri. Arendt "Alman halkının tamamı üstünde en çok etkili olan yalan" olarak nitelendirdiği ve telif hakkı Hitler veya Goebbels'de olan bu sloganın insanın kendini aldatmasını üç açıdan kolaylaştırdığını söylüyordu ve bana kalırsa en önemlisi üçüncüsüydü: Bu bir ölüm kalım meselesi, ya düşmanı yok ederiz ya da biz yok oluruz. Nitekim İstiklal Savaşı'nın şiarı da "ya İstiklal ya ölüm" değil mi?

Bu yerel seçimi bir varoluş meselesi haline getiren, Erdoğan'ın onu İstiklal Savaşı ilan etmesi olabilir ama bizim için, bu yönetim altında yaşamaya devam edip etmemenin bir varoluş meselesi niteliği kazanması Gezi Direnişi'nde oldu. Daha doğrusu o zaman orada somutlaştı, ete kemiğe büründü, dile geldi. 

Bu denli kritik bir nitelik kazanmış olduğu için de bazı non-AKP seçmenleri diğer non-AKP seçmenlerinin ideolojilerini "askıya alıp" OHAL koşullarına uygun hareket etmelerini, yani oylarını CHP'ye vermelerini istiyor. Bir kısım, CHP'yi halihazırda kurtuluş gibi algılarken bir kısım da CHP'yi sıçrama tahtası olarak düşünüyor. "Erdoğan rejimi son bulup da CHP iktidar olursa güllük gülistanlık olmayacak ama en azından askıya alınan hukuk geri tesis edilecek ve gerisi bir şekilde gelecek. Baraj düşene kadar ana muhalefet partisi dışında bir partiye oy vermek en kibar tabiriyle 'lüks'". Diğer bir deyişle tatava, yani "çok fazla söz". Yani düşünce ve ifade özgürlüğü, yani uğruna mücadele verdiğimiz özgürlüklerin en önemlilerinden biri. Bütün mücadelemiz, en basit ifadeyle "doğru bildiğimiz biçimde yaşayabilmek" olmasına rağmen bu yolda "doğru bildiğimiz biçimde" hareket etmemiz yasak ve bu yasağı dayatan da devlet değil, yine biziz. 

İşte benim dikkat çekmek istediğim tartışma, çok sevdiğim bir hocamın deyimiyle "sabahlara kadar tartışabileceğimiz" (tartışıyoruz da, başka konumuz kalmadı zaten) konular değil: CHP ne halt yiyor? Pazarlama yaklaşımının dibine vurup stratejik davranacağım diye milliyetçi hareket ve cemaat ile girdiği işbirliği uzun vadede ona zarar vermeyecek mi, çizgisini iyice sağa çekmeyecek mi? (Gökçek faktörü OHAL algısını katmerlemekle birlikte) "parti rozetini çıkarıp belediyecilik yapacak" olmakla övünen; ideolojinin kötü ve sıyrılınması gereken ve dahi sıyrılınabilir bir şey olduğunu varsayan yerleşik sağ zihniyete sahip bir adam ile "ben de sizden biriyim" diyecek kadar kibirli, bir sonraki "tek adam" olma potansiyeli yüksek bir adama mı vereceğiz İstanbul ve Ankara'yı?   İlkeli siyasetten bahseden Sırrı'nın cemaatle işbirliğine sıcak bakması tam olarak hangi ilkeye uygun düşüyor? Ya da bir başka "tek adam"ın ağzına bakması ne kadar güven veriyor? 

Bu uzun tartışmalar zaten haftalardır, aylardır sürüyor. Ben başka bir noktaya, beni oldukça endişelendiren bir noktaya dikkat çekmek, işin doğrusu endişemi paylaşmak istiyorum. Dedim ya haftalardır, aylardır bunları tartışıyoruz. Tek konumuz bu, kimi yakalarsak bu konuları açıyoruz. Bazen sosyal medya üzerinden, bazen biralarımızı yudumlarken ama sürekli bunları konuşuyoruz. Biz bunları konuşurken BB'nin şahsi menfaati doğrultusunda yükselen siyasi gerilim bu sonu gelmeyen tartışmalara da sirayet ediyor. Her gün anamızdan babamızdan, kardeşimizden, sevgilimizden eşimizden çok BB'nin yüzünü görüyoruz. Her gün bir yerlerde kin ve nefret saçıyor. Ve ben, derin bir üzüntüyle, saçtığı bu kin ve nefretin bulaşıcı olduğunu gözlemliyorum.

30 Mart sabahı bıraksalar oy vermek yerine birbirimizi boğazlayacak hale geldik. İç savaş beklendiği ve istendiği üzere AKP seçmeni ile non-AKP seçmeni arasında değil Sarıcılarla Sırrıcılar arasında çıkacak. Her iki cenah da Gezi'deydi ("ulan hepiniz oradaydınız be!"?) yani düşlediği, özlemini kurduğu yaşam asgari müştereklerde buluşamayacak türden değil ama puanlar gidişattan kırılıyor. Biz birbirimizi gidişattan kırıyoruz. Hem de çatır çatır, birbirimizin gözünün yaşına bakmadan kırıyoruz. Millet birbirini siler oldu bu yüzden. Arkadaşlıklar, ilişkiler çatırdıyor. İş mi bu yaptığımız?


Hani Berkin'in ardından söylenen bazı şeyler kanımızı dondurdu ya, hani bir çocuğun cenazesi bir vicdan sınavına dönüştü ve ummadığımız kadar insanı bu sınavda bıraktık ya... bizim şu an içinde bulunduğumuz delilik hali ne peki? Bu yerel seçim de bizim sınavımız mı? Az çok benzer bir sistemi, bir kenti, bir yaşamı düşlediğini bildiğimiz insanları, sevdiğimiz insanları, bizden farklı düşündükleri için körlükle, aptallıkla, "fazla konuşmakla", yanlış yapmakla (çünkü elbette en iyi biz biliriz ve biz haklıyız, rasyonalite tektir ve o da bizimkidir) itham ederken, yüzümüzü buruşturup boka bakar gibi bakarken, alay ederken, kırarken, üstünü bir kalemde çizerken, silip atarken çok mu vicdanlı davranıyoruz? 

Birbirimiz üzerinde tahakküm kurarak özgür bir dünyada buluşacağımızı mı sanıyoruz? Birbirimizden nefret eder hale gelerek sevgi barış filan? 

Durum açık. Durum kritik. Bu bir yerel seçim olmaktan çıktı. Yaşam hakkımızı oyluyoruz. İstediğimiz yaşam aşağı yukarı aynı. Doğru gidiş yönteminin ne olduğu da çok açık. Onun dışındakilerin hepsi hatalı. Her kim neden benimsemiş olursa olsun hatalı ve bu hata bizim yaşam hakkımıza mal olacak. Bu nedenle de bu "kader savaşı"nı, bu "İstiklal Savaşı"nı artık AKP seçmeninden ziyade bizim gibi düşünmeyen non-AKP seçmenine karşı veriyoruz. Bu kategorik karşıtlıkta ele alabileceğimiz seçmenin dünya görüşleri hiçbir zaman birbirinin aynı olmadı. Zaten bütün mesele de tüm bu dünya görüşlerinin bir arada var olabilmesiydi. Annem bu şekil düşünür, sevgilim şu şekil düşünür, dostum arkadaşım o şekil. Katılmazsak tartışırdık, silip atmazdık. Bu seçim bir turnusol olduysa, bu bakımdan oldu. 

Durum kritik, evet. Bıçak kemiğe dayandı. Neredeyse cezai ehliyetini yitirmiş bir "tek adam"ın iki dudağı arasından yönetiliyoruz. Fakat bu seçim de geçecek, bu iktidar da devrilip gidecek. Ezen-ezilen mücadelesi farklı suretlerde devam edecek. O zaman yanımızda kim olacak, kim kalacak? Hiçbir siyasi mücadeleyi bir çocuğun saçının teline değişmeyecek kadar aklıselim sahibi ve vicdanlı olan bizler için sevdiklerimiz bu kadar mı vazgeçilebilirdi? Bunu bir düşünelim derim. 



Not: Oyumu Şafak Başgan'a vereceğim, sonra da herkese Sarıgül'e oy verdiğimi söyleyeceğim. Oldu mu?



18 Mart 2014 Salı

Seçim Yasağı

             "Yavaş yavaş delirdim, kimse fark etmedi." (İpek Ertürk, Avukat, 2006)
                 "Çok acı var, dayanamıyorum." (Dicle Koğacıoğlu, Akademisyen, 2009) 

Birkaç gün önce hiddetimin muhatabı olmayan iki kişiyi esir alıp sinir krizi geçirdikten sonra bıraktım. Tape okumayı/ses kaydı dinlemeyi, günümün yarısını Twitter'da gördüğüm yazıları okuyarak geçirmeyi, hatta Facebook'a bakmayı (kim bilir kaç düğün nişan tebriği oldu bu yüzden atladığım), hatta gazete okumayı, gazetem Birgün'ü bile okumayı bıraktım. Televizyonu açmayı hepten bıraktım. Seçimle ilgili ne bir muhabbet dinlemek, ne de muhabbet etmek istiyorum. "Muhabbet" köken itibarıyla sıcak, güzel bir kelime zaten; bunca pisliğe ilişkin yapılan konuşmalara muhabbet demek etimolojiye hakaret sayılır.

Velhasılı kelam, bununla pek gurur duymamakla birlikte seçim yasağı koydum kendime. Aksi takdirde aklımı kaçıracağıma ve buna değmeyeceğine kanaat getirdim. Gündemi kaçırdığım için üzgünüm ama aklımı kaçırmadığım için de memnunum.

Ağzını her açtığında zehir saçıyor sanki. Salya değil pislik saçıyor, hem de öyle yalnız çamur falan değil. Yalnız dinlemekle, hatta okumakla bile kirlendiğimi, yavaş yavaş zehirlendiğimi hissediyorum. Dayanamıyorum. Dayanamadım. 

Nasıl olsa üzerinde serinkanlı analizler yapabileceğimiz rasyonel bir düzlem falan kalmadı. Kalmışsa da kendimi hiç aklıselim sahibi hissetmiyorum. Hissetmiyordum. Üç günde biraz olsun temizlendim, kendime geliyorum. İktidar zehirlenmesi deniyor. Doğrudur, katılıyorum. İktidar zaten zehirli bir şey de bu kadar kendinden geçeni görmemiştik. Aklına fikrine güvendiğim insanlar da "daha önce bu kadarını" görmediklerini söylüyor. Tarihe tanıklık ettiğim için sevineceğim neredeyse. Şaka maka kuşaklar sosyolojisi aklıma gelmiyor değil. Bizim kuşağın belleğindeki birleştirici unsur da bu oldu, iyi mi? Bundan 20 yıl sonra, bugün oluşturduğumuz dili kullanarak konuşsak çocuklar bir halt anlamazlar, anlamayacaklar. "Anlayamazsınız" desek, onu da anlamayacaklar. 

Esasen bir 'tek adamın' saltanatını oylayacağımız gayrimeşru yerel seçimimize 12 gün kaldı. Biliyorum, erken pes ettim. Canım da pek tatlıymış zahir, sinirlerim de pek narin. Elbette kızıyorum kendime, ne olup ne bittiğini deli gibi merak ediyorum ama bu siyaset değil artık, safi pislik. Kendi kaderini ülkenin kaderiyle özdeşleştirmiş hazret. Siyasetin tansiyonunu yükseltiyorum diye yükselttiği de benim tansiyonum ama. Onu ne yapacağız?

Gündemi takip etmeyi bırakma şeklindeki pasif aklıma-mukayyet-olma tekniğine ek olarak bir de aktif aklıma-mukayyet-olma tekniği buldum: Paris'te kalacak yer bakıyorum. Fotoğraflara bakarken biraz olsun huzur buluyorum. Sonra yine kahroluyorum. Memleketini, kentini bu kadar seven ben ne hale geldim böyle? Münferit bir vaka da değilim üstelik. Kimle konuşsam bazen şakayla karışık, çoğu zaman ciddiyetle ülkeden gitmeyi hayal ediyor. Gitsem ne yer ne içerim, nasıl geçinirim bilmiyorum ama kaçmış gibi hissedeceğimden şüphem yok. Kalıp da ne yapıyoruz, ne yapacağız? İşte bu yanım karamsarlığa teslim, diğer yanım umutlu. 

Ben bilmiyorum artık. Gitmek istiyorum sadece. Valla çok kalmam, dönerim hemen. Bi tanecik hayat bu da. Ulan insan Cumartesi akşamı arkadaşlarıyla dışarı çıkarken "ne olur ne olmaz" diye gaz maskesi, havuz gözlüğü alır mı yanına? "Ne olur ne olmaz, polis kovalarsa" diye rahat koşabileceği ayakkabı giymeyi tercih eder mi? Lan beni niye her gece rüyamda polis kovalıyor? Geçen gece rüyamda oy kullandım lan, oy! 

Ama şu üç günün sonunda nihayet bugün yarım saat kestirmek için uzandığımda okuluma gittim. Yemekhanenin kütüphane tarafından fakülte yoluna çıkarken bir ağacın dibinde kocaman beyaz yumurtalar gördüm. Devekuşu yumurtası kadar büyük neredeyse, birkaç tane dağınık vaziyette duruyor öylece. Eğildim, hatta galiba hemen yanındaki basamaklara oturdum. Bir tanesi çatladı, kırıldı, açıldı ve büyükçe bir güvercin havalandı içinden. Kanatlarındaki pembe, yeşil, mavi parıltıları bile seçtim o kanatlarını çırparken. Tam o sırada tanımadığım, gözlüklü, asık yüzlü genç bir çocuk geldi arkamdan "ne oldu?" dedi. Ona "çok güzeldi" derken gözlerim doldu. Beni aldı evine götürdü, kanepeye yatırdı, uyudum. Sonra da kendi kanepemde uyandım işte. 





13 Mart 2014 Perşembe

İki Çocuk

Bu akşam annemle Beşiktaş çarşıya indik. Artık Berkin Elvan anıtı olan kartal heykeline gittik. Ekmekler, mumlar, resimler, çiçekler, gazete küpürleri, yazılarla bezenmişti kartal. Gittik birkaç mum aldık. Mumları yakıp anıtın önüne koyduk. Rüzgâr vardı, birkaç kere söndüler. Yine yaktık. Zaten gözüne ilişen sönmüş mumları yakıyor herkes. Gidemedik hemen. Durduk biraz. Dua eder gibi. Mıhlandık kaldık işte.

Anıta bakarken çocukluğum geldi aklıma. Uğur Mumcu’nun öldürüldüğü sene, kırmızı karanfiller, meşaleli yürüyüşler, üzgün insanlar... Bir anma töreni sırasında halkla röportaj yapan bir televizyon kanalının uzattığı mikrofona yaptığım “10 yaşındayım ama bunu kimlerin yaptığını biliyorum…” diye başlayan şok açıklamam ve görsel basında yediğim ilk sansür. Ama her şeyden çok, hatta kırmızı karanfillerden bile çok, evimize çöken o ağır keder unutulur gibi değil. Kederin elle tutulacak gözle görülecek kadar somutlaşabildiğine ilk kez tanık olmuştum. Evimizdeki hava ağırlaşıp çökmüş, biz de onunla beraber çökmüştük sanki. Öfkeli ama çaresiz bir suskunluk hâkimdi.

Anıtın önüne bırakılmış kırmızı karanfillere bakarken o yılları düşünüyordum. Bugün Uğur Mumcu’yu değil 14 yaşında bir çocuğu anıyorduk kendi meşrebimizce. Yanımızda duran adamlardan birinin uyarısıyla irkildim. “Hanımefendi, şu kıza bir şey deyin söndürecek şimdi mumları”. Az ötemizde anıtın dibindeki mumlarla oynayan kız çocuğunu işaret etti eliyle. Kız oturmuş mumlarla oynuyordu sahiden ama söndürdüğü filan yoktu.


Yanına gittim. “Dikkat et, elini yakma” dedim. Adam ne yapmamı bekliyordu bilmiyorum. Bir çakmak hareketiyle yeniden yakılabilecek bir mum için ufacık bir çocuğu azarlamamı beklemiyordu herhalde.

Kız altı-yedi yaşlarındaydı. Yüzü, elleri kavruk, kirli; gözleri ela ve bakışları tertemizdi. Kâğıt toplayıcılığıyla geçinen annesi kendi kadar olan arabasını kâğıtla doldurmuş, anıtın diğer tarafında başka bir kâğıt toplayıcı kadınla laflıyordu.

Kim bilir belki kız da onu azarlamamı beklemişti. Gülümsediğimi görünce bu endişesi hemen geçti.

-        - Burada ne olmuş?

-         -Burada bir şey olmadı. Başka yerde oldu, biz burada onu anıyoruz.

Neydi ki anmak? Hiçbir şey anlamadı haklı olarak. Sorularına doğru cevap vermek istiyordum ama bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum. Köşeye sıkışmıştım. Merak ediyordu. Belli ki burada bir şey olmuştu, öğrenmek istiyordu. Küçük bir çocuğun yüreğinde yara açmadan nasıl anlatılır koca koca adamların küçük çocukları öldürdükleri… Bilmiyorum ki.

-         - Bak bu çocuğu görüyor musun? Onun adı Berkin. 14 yaşındaydı. Yazın vuruldu. Şimdiye kadar hasta yattı bu yüzden. İki gün önce de öldü.

-         - Neden vuruldu, ne yapmış?

-         - Hiç. Evinden çıkmış ekmek almak için. Yanlışlıkla vurulmuş. Bak bu ekmekler o yüzden burada. O alamamış, biz getirdik.

Heykelin üzerinde Berkin’in, annesinin ve Erdoğan’ın fotoğrafları asılıydı. Bana gösterebilmek için ayağa kalktı, ağlayan kadın fotoğrafını işaret etti.

-         - Bu kim?

-         - Berkin’in annesi. Çocuğu öldüğü için üzgün, ağlıyor.

-         - Annesi çıksaymış ekmek almak için… (Annenin fotoğrafına baktı tekrar, kendi annesini düşündü belli ki, kıyamadı) O zaman da o mu vurulacakmış?

-         - Evet. Yalnız o değil ki. Bir sürü çocuk öldü. Hep vuruldular.

-         - Kim vurdu?

-         - Polis.

-         - Neden vurdu?

Erdoğan’ın kollarını kavuşturmuş siyah beyaz fotoğrafını gösterdim.

-         - Bu adam emir vermiş vurmaları için. Kendisi öyle dedi.

-         - Neden?

Birkaç saniye cevap veremedim. Ne diyeceğimi bilemedim. Neden? Bir insan neden bunu yapar? Bir insan bunu nasıl yapar?

-         - Bizi sevmiyor çünkü.

Koşup annesinin yanına gitti. Kadının yanıma gelip beni azarlayacağından emindim. Neler anlatıyordum çocuğuna? Sahiden, küçücük bir kıza neler anlatıyordum ben? Gelmedi, gelip de kızmadı kadın. Küçük kız koşa koşa gözden kaybolunca annemin yanına döndüm ben de. Bir iki dakika sonra yanında kendinden birkaç yaş büyük bir kızla çıkageldi. Az önce durduğumuz yerde durdu, kendi durduğu yere kızı koydu, parmağıyla heykelin üzerindeki fotoğrafları bir bir göstererek yeni edindiği bilgiyi heyecanla aktarmaya başladı.

Doğru yapmadım belki de. Daha fazla çocuk psikolojisi okumalıydım, okuduklarımı hatırlamalıydım en azından. Ölümden bahsetmem yetmiyormuş gibi öldürmekten, vurulmaktan bahsettim el kadar çocuğa. Bir adam emir veriyor, polisler de vuruyor dedim. Ekmek almaya çıkan bir çocuğu da vurdular dedim. Hiçbiri yalan değildi. Fark etmeden takındığım masalcı abla ses tonu bu kısa ve öz hikâyeyi yumuşatmaya ne kadar yetti bilmiyorum. Ne anladığını da bilmemin imkânı yok. Kim bilir belki de ölümü idrak edemediğinden -yani vurulmak, ölmekten daha somut ve anlaşılırdı- dehşete veya korkuya kapılmadı. Aslında hiç beklemediğim kadar sade bir olgunlukla karşıladı anlattıklarımı. Üzüldü yalnız. Ela gözlerinde üzüntü gördüm sadece. Anlattığım diğer şeyleri bir kenara iterek, evinden ekmek almak için çıkan bir çocuğun vurularak ölmesine üzüldü yalnız. Bugün bir sürü insanın yapamadığını yaptı yani.

Toprağa konulurken yalnız on altı kilo çeken on beş yaşında bir çocukla, hiç tanımadığı bu çocuğun ölmesine üzülen altı yaşında bir kız çocuğu ne çok şey yapabiliyor. 



Kasvet, İsyan, Umut

Kanepenin üzerindeki küçük battaniyeyi düzeltiyordum. "Bitecek, hepsi bitecek, az kaldı" deyiverdim kendi kendime. Sayıklama gibi çıkıverdi ağzımdan. Umutlu olmaya duyduğum ihtiyaç kanepenin üzerindeki küçük battaniyeyi düzeltirken taştı içimden.

Dün değil evvelsi gün, yani Berkin'in öldüğü gün uyanmak istememiştim. Öğlene kadar gözlerim açık yattım yatakta. Bir uyanık, bir uyuklar halde. Bir güne daha uyanmak istemedim. Daha fazla kaçamayınca çaresiz kalktım. Pencere önündeki çalışma masama doğru gittiğimde Barbaros'tan sesler geldiğini duydum. Küçük bir grup slogan atarak yukarı doğru yürüyordu. Nedense nasılsa anladım o an. Gitti çocuk, kaybettik. Belki yanlış anlamışımdır, yoruyorumdur diye Twitter'a baktım. Doğru anlamıştım.

İşte sonrası hep gözyaşı. Baş ağrısı, kulak zonklaması, karanlık. Çalışmam, kitap çevirmem gerek ama öyle anlamsız geliyor ki önümde uzayıp giden satırlar. Biliyorum hayat devam ediyor ama etmesin istiyorum böyle edecekse. Bir çocuğun ölümüne üzülmeyen insanların yorumlarını okuyorum sonra. Gözlerime inanmak istemiyorum. O bakanın, şu milletvekilinin insanlık dışı yorumlarından daha çok yaralıyorlar beni. Hükümetin ücretli sosyal medya birlikleridir deyip geçemiyorum. Ücret karşılığında bile öyle şeyler yazabilmeyi aklım almıyor.

Devletin katlettiği ilk çocuk değil Berkin. Ceylan'ı, Uğur'u dün gibi hatırlıyorum. Roboski ve sonrasında yapılan iğrenç yorumları da. O zaman da yüreğim bugünkü gibi sızladığı için Berkin'in yasını temiz bir vicdanla tutabiliyorum. O gün de bugün olduğu gibi sokağa çıkmadığım içinse rahatsızım. Kendi kendime ağlamakla kalmayıp sokağa çıksaydım, isyan etseydim Berkin yaşayabilirdi şimdi. Sebepler bulmaya çalışıyorum. Gezi miladı en önemlisi. Bilgi akışının nitelik ve niceliğindeki artış, bundan önce kendi kendine ağlayan kitlenin artık mobilize olmuş olması... sayabileceğim hiçbir etmen devletin öldürdüğü hiçbir çocuğu geri getirmiyor. Suçluyum.

Dün değil evvelsi gün, Berkin'in öldüğü gün sığamadım eve. Dandik de olsa bir maske almak için eczaneye indim. Ölümden haberdarlardı. "Allah bizim çocuklarımızı korusun" dedi eczacı. Sinirlendim. "Allah korumuyor, devlet öldürüyor." Gözümdeki yaşı yadırgamalarını yadırgadım. "O çocuk, o insanlar hepimiz olabilirdik. Hiçbirimizin can güvenliği yok bu ülkede, görmüyor musunuz?" Oturup bir çay içecekmişim. İçmedim. Nefes almak için sahile indim. Polis kaynıyordu Barbaros Meydanı. Onlara arkamı, yüzümü denize döndüm. Birkaç dakika sonra utancımdan bakamadım denize. Berkin'in içi gülen gözleri benim gördüğümü bir daha hiç göremeyecekti. Bu utançla yürüdüm onlarca polisin arasından, eve döndüm.

Gece uyku tutmadı bir türlü. Döndüm durdum. Acımdan uyuyamadım. Gözlerinin içi gülen çocukları öldürenler şimdi nasıl uyuyorlardır diye düşündüm, ciddi ciddi sormak istedim çünkü duyduğum acı defediyordu uykuyu. Nasıl uyuyabildim hatırlamıyorum.

Ertesi gün, yani dün, ne zamanki Berkin önümüzden geçip gitti, o zaman değişti bir şeyler. Ölü, öldürülmüş bir çocuğun bedeni önümden usul usul götürülürken acı ve keder yerini ilk defa öfkeye ve hınca bıraktı. Öfkem üzüntüme nihayet ağır bastı. Durup durup ağlıyorum hâlâ, bundan utanacak değilim ama şimdi yalnız Berkin'in, yalnız öldürülen yüzlerce çocuğun katiline öfke duymuyorum. Binlerce insanın hayatına kastederek, milyonlarcasına zulmederek payidar kalmayı matah sanan bir devlete öfke duyuyorum. 

Ne şiddet tekelini elinde bulundurmakla tanımlanan devletlerin katil olduğunu, ne de bu devletin katlettiklerini yeni öğreniyorum. Yalnızca vicdansızlığın, yüzsüzlüğün ve pişkinliğin bu kadarı yeni benim için. Abilerim ablalarım ülkenin "şanlı" tarihinde nicesine, katbekatına şahit olmuş olabilirler. Ben olmamıştım. Cinayetler, suikastlar, yolsuzluklar ve göz göre göre manipülasyonlar da gördüm ama ölü bir çocuğun ardından zil takıp oynandığını görmemiştim. Bu kadarını beklemiyordum. 

Dün cenazenin çok kalabalık olacağını biliyordum. Sahiden de Gezi, çocuğunu uğurladı dün. Hava soğuk olmasına rağmen tam kadro oradaydık. Saldıracaklarını da biliyordum. Polis diliyle müdahale yani. Nitekim 4 TOMA ve yüzlerce polis Ramada Oteli'nin yanı başında konuşlanmış, Taksim'e giden yolu kesmiş bizi bekliyorlardı. Nasıl haince bir yanılsama bu? Sanki sokağa çıkmayınca, polis şiddetiyle karşı karşıya kalmayınca hayatlarımız çok tıkırında, pek güzel. Artık istisnai bile olmayan polis şiddetinin dehşeti, istisnai olmayanın, normal hayatımızın o kadar dehşetli ve korkunç olmadığı anlamına gelmiyor. Baudrillard'dan bahsetmeye çalışıyorum ama dilim bile dönmüyor, yazık. Korkmak için bir sebep bile bırakmadılar bize. Bu başlı başına korkutucu değil mi? 

Dün çok uzun bir gündü. Berkin'in babasını dinlemek bir ömür gibi geldi mesela. Vakur ve onurlu duruşu Yaser Can'ın babasını anımsattı bana. Sonra gece gelen ölüm haberleri... İktidara hakim olan psikozun ne denli yıkıcı olmayı göze aldığını gördüm. Kendini kurtarmak için bütün ülkeyi ateşe vermeye hazır. Birkaç gün önce metroda iki faşist sivilin saldırısı, dün silahlı Geziciler (!) mahalle sakini ülkücüyü öldürdü haberi... Milliyetçi hareket cenahının bunu yememesi ve yedirmemesi bir yanda, hükümetin beceriksizce ve sarsakça iç savaş çıkarmaya çalışması diğer yanda... Gazi Katliamı'na denk gelmesi için Berkin'in fişini çekmiş olabilirler diye düşünebilen bir zihniyetin sırf Gezi'nin üzerine atıp ortalığı karıştırmak, Berkin'in yarattığı toplumsal etkiyi bertaraf edebilmek için bir insana kendi elleriyle kıyabileceğini düşünmek... 

Şu sokak çağrıları ve sokağa çıkmayın çağrıları. Dün cenazemiz vardı, sokağa çıktık. Yüz binlerce insan usul usul yürüdük. Ne oldu? Herhangi birimizde silah mı vardı? Polis durduk yere TOMA'yla saldırıya geçmese hiçbir şey olmayacaktı dün. Dağılan dağılmıştı zaten. Dağılmayanlar da Taksim'e devam edecekti. Kimin babasının malı Taksim? Neyi kimden, kimi kimden koruyorlar? İrrasyonel şiddet kullanımıyla her an meşrulaştırıyorlar karşı şiddeti. 

Ben hatırlıyorum Ruhi Su'nun mezarının her sene tarandığını ve her sene yeni bir mezar gördüğümü. Eskiden mezarlara saldırılırdı. Bu yaz cenazelere de saldırılabildiğini gördük. Ve dün, bir çocuğun cenazesine saldırılabildiğini de gördüm. 

Dersim'de bir polis öldü dün. Kalp pili kullanıyormuş, gazdan etkilenmiş diye duydum ama kalp pili kullanan adamın orada ne işi var dediğini duymadım kimsenin. Biz üzüldük. İnsanlar gibi üzüldük. 

Üzgünüm ama Berkin ölümsüz değildir. Berkin öldü. "Şehit" olan askerler de ölür. Hepimiz insanız ve ölümlüyüz. Yaşamaya başladığımız an ölmeye de başlıyoruz. "Halkı askerlikten soğutmak" istemiyorsanız "şehitler ölmez" dersiniz. Şizofrenik bir slogan bu. Hangi dava uğruna gerçekleşmiş olursa olsun ölüm son derece dehşet verici bir gerçek ve biz de dehşete kapıldığımız için devlet eliyle ölüme isyan ediyoruz zaten. "Ölümsüzdür" demek "kalbimizde yaşıyor" anlamı taşıyor elbette ama yarattığı birlik ve dayanışma hissinden ziyade en başta isyan ettiğimiz gerçeğin dehşetinin üzerini örtüyor. Ecelimizle de ölmüyoruz. "Ölümsüz" olduğunu haykırdığımız herkes bizzat devlet eliyle öldürülüyor.

Böylesine dehşet verici bir gerçekliğin ortasında durmuş kanepenin üzerindeki battaniyeyi düzeltirken umutlanmak istedim, yarına dair iyi bir şeylere tutunmak istedim. Aydınlanmacı zihniyet biat kültürünün iktidarına yeğdir, öyle değil mi? Biat etmeyen bir seçmen kitlesiyle ne de olsa daha kolay baş edilebilir. Dünyada tek bir rasyonalite olduğunu ve onun da kendisininki olduğunu düşünen insanların iktidarından başka iktidarı ancak geçen geceki gibi rüyamda görürüm ben. O kadar çok şey beklemiyorum zaten. Canımıza kast edilmesin, kendi halimizde doğru bildiğimiz gibi yaşayabilelim yeter. 

Böyle umutsuz günlerde beni asıl umutlandıran şeyi ise olası bir CHP iktidarından çok uzaklarda, aslında sandık politikası düzeyinden bambaşka bir yerde buluyorum. Kendi gözlemlerimde, tecrübelerimde, esasen kendi ampirik verilerimde. 10 yıldır araştırma için saha çalışmalarında yer alıyorum. Türkiye'nin çeşitli illerinde girip çıktığım hane sayısını mümkünü yok sayamam. Bazen bir saat, bazen dört saat kaldım o evlerde. Bu toplumun bir mayası varsa ve o mayaya ilişkin azıcık bir şey anlamışsam, benim umudum orada. 

Şüphesiz ki bariyerler var. Olan bitenin bilgisine erişim olmaması ilk bariyer. Tek "bilgi" kaynağının 7/24 başbakanı gösteren TV kanalları olmasından söz ediyorum. İkinci bariyer kanıksama, yani bilgiyle karşılaştığında onu önemsememe. Örneğin, bugün yolsuzluğa karşı gösterilen duyarsızlıkta 90'ların payı var. Bunlar ha deyince aşılacak bariyerler değil ama benim gördüğüm, gözlemlediğim insanlar da akılsız, kalpsiz, vicdansız canavarlar değildi. Bu iktidar da her iktidar gibi en alçakça etkisini algımızda bırakıyor. AKP oluyor "AK Parti", saldırının adı "müdahale", direnişin ve katliamın adı "olaylar", polis şiddeti karşısında canını kurtarmaya çalışmak "üzücü olaylar", örgütlenme değil "teşkilatlanma", HDP'ye karşı sistematik saldırı değil "yine HDP gerginliği", öldürüldü değil "öldü"... 

Buna isyanım var. 

Ama umudum da var. 

Çünkü olmak zorunda. 

Yoksa yaşayamam.



3 Mart 2014 Pazartesi

Thinking


Zor Yıllar

dün gece aldığım haberle bugün biraz daha soğudum yaşamaktan. yaşadığım yerde ve yaşadığım zamanda bulunmaktan. onur yaser can'dan 3,5 yıl sonra annesi de intihar etti. ana oğulun fotoğraflarına bakamıyorum bile. üniversite yıllarından yüzüne aşina olduğum kız kardeşin perişan yüzüne bakamıyorum. babanın yüzündeki acıyı taşımak kabil değil. canımız acımadan, yüreğimize ateş düşmeden, kahretmeden, lanet okumadan bir gün geçmeyecek mi bu ülkede? bu devlet kendinden başka hiçbir şey yüzünden dertlenmemize izin vermeyecek mi sahiden? aşktan sevdadan dertlenip ağlayamayacak mıyız artık? kendi derdimize düşüp kederlenemeyecek miyiz? bunca yanan yürek dağlanmaz mı bir süre sonra, nasıl acıyacak canımız? bu devletin elinde en başından beri kan vardı ama bu kadar kokuşmuş muydu?
böyle vicdansız, ahlaksız, adaletsiz devlet olmaz olsun. 
çocukları öldüren, analarını da evlat acısıyla peşinden sürükleyen devlet olmaz olsun. 
her allahın belası gün yüreğimizi dağlayan, bize aşk acısını bile çok gören devlet olmaz olsun.