HIMYM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HIMYM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mayıs 2012 Çarşamba

The Wind of My Soul

Life is awfully real. Especially when it ends for someone you used to know. In such times, it feels awfully, ruthlessly and unfairly real. To the extent of making it hard to philosophize about. Everything we go through -sad or nice- and every piece of us -small or big- that we lose when someone we know is gone and gone for good, are real as hell. 
I didn't even know her well but I knew her enough to hate the fact that she'll no longer exist. And what a beautiful thing to remember someone smiling. I wish the people I love will remember me smiling when I cease to exist. I hope they remember my laughter and my funny mimics which I can't help.
But this post is not about me. It's about life. And death. And how I can still cry over a silly episode of a silly tv show. And then cry over everything else. As I always do. Once I start crying, I end up crying for everything so far. 
Instead of working my brains out, I take my time to weep and write in the meantime. I hug the words tenderly 'cos I would believe no one who'd say it's ok now. It's not ok and I'm scared. It's cruel losing people you used to know and people you used to love. That's when I get scared to hell and want a real hug. Someone to say "yes we're all gonna die but it's ok because look at us". I know it sounds even sillier than a silly episode of a silly tv show. Keeping quiet together would be just as good. Fuck, it would be the best thing to go with a real tight hug. As real as life. As real as death. And as real as everything we ever go through. 
I hate to feel this way. Sounding needy and vulnerable like a silly little girl. But then again, it's fucking real sometimes...


2 Mart 2011 Çarşamba

Bik Bik #3

* Küçük bir Kaptan Hadok gibiydim bugün. Mütemadiyen küfrettim. Çömlek kafalılar, cücük beyinliler, hıçkırık tutasıcalar, altlı üstlü gidesiceler, klavye düşmanları, mouse'lar kovalasın, usb'ler sevsin sizi... İyimser sosyolog tarafım, blog camiasının tehdit addedilecek kadar ciddiye alınmasından memnundu. Fakat diğer bir yanım (bende çok var), "yea maç şeysini ihlal etmiş bir iki biri, ondan" diye hevesimi kaçırdı durdu. O zaman hangisi? Devlet, pire için yorgan yakacak kadar mı teknolojik kabız ve aciz (pirenin pireliğini tartışmaya açmıyorum bile) yoksa tam anlamıyla denetim altına almasının mümkün olmadığını kendisinin de bildiği internet camiasında yazılıp çizilenlerden korkusu bu denli mi büyük? Yani bu işi beceremiyor mu yoksa korkuyor ve korkusunu kılıfa sokmaktan memnuniyet mi duyuyor? Yakın coğrafyada ateşe verilen iktidarların ateşi mi sıçrayıp tutuşturdu bir taraflarını? Daha doğrusu internetin nelere kadir olabileceği yeni mi düştü? Slacktivism'i ısrarla olumlu yanından görmeyi tercih ettiğim halde buna ihtimal vermiyorum. En fazla bir kaşı kaldırıp "lan?!" demiş olabilirler. Yoksa Evgeny Morozov'un dediği gibi Facebook ve Twitter olmasa da olanlar olacaktı. Öte yandan bu counter-factual, iki sitenin sürece etkisini görmezden gelmemiz için yeterli sebep değil. Slacktivism kavramını ilk defa blogundan görüp öğrendiğim Morozov'un Ocak 2011'de çıkan kitabı The Dark Side of Internet Freedom: The Net Delusion masamda duruyor. Okuduğum zaman üstüne iki çift laf etmek için can atacağıma eminim zira ziyadesiyle heyecanlı mevzu. "Koş kız, koş, devrim oluyor!" türünden bir yaklaşımım yok, dillendirdiği vakit insanların hevesini kaçıran bir çok hakikate zaten vakıfım. Başka türlü bir iyimserlik benimkisi. Dur bakalım, hele okuyalım da. Olmadı kendisiyle fikir teatisinde bulunuruz, nedir yani. İnternetin gözünü seveyim. 


* Meclis tutanakları, Resmi Gazete...bunlar güzel şeyler, okuyunuz. 7 Ocak 2011 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanan Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkilerin Satışına ve Sunumuna İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik'i okudum. Gerçekten çok tatlı bir metin. Biraz toparlanayım, gözüme çarpan (yumruk atan) noktaları şöyle bir paylaşmak niyetindeyim. 


* "Başıma bir şey gelmeyecekse..." diye cümle başlangıcı var bu ülkede. Ardından ne gelirse gelsin, bunu bir düşünmek lazım. Bunu uzun uzun düşünmek lazım. Bir gün ifade özgürlüğü üzerine çalışır ve yayımlayacak olursam ana başlık, olmadı alt başlıklarımdan biri muhakkak bu alıntı olacak. Teyzeler otobüse minibüse binerken "pismii..." diye adım atarlar ya, biz de ağzımızı böyle açmalıyız bence. Aynı derecede korur ya neyse.


* Barney beni korkutuyor. Ne zamandır şüpheleniyordum zaten, Ted'in anneyle tanışacağı düğün Barney'nin düğünü mü diye. Zira Marshall' la Lily zaten evli. E bu adam başka kimin sağdıcı olacak ki! Senaristler alternatif senaryolarla nabız yokluyor da olabilirler, çoktandır kaybetmeye başladıkları nabzı yeniden yakalama amacı güdüyor da olabilirler. Bilmiyorum ama bir kale daha düşüyor hissi uyandırdı bende. Kendimi gayriihtiyari Barney'nin yerine koyup düşündüm ilkin. Neden sonra adaşım hatunla empati kurmak geldi aklıma. Belki de böyle yapmak lazım. Korkutup kaçırmak pahasına "beklentim bu" demek. Yalnızca bir yığın maddi ve manevi yatırımdan kurtarmakla kalmaz, bir o  kadar hayal kırıklığı ve vakit kaybının da önüne geçer. "Üç çocuk ve bir havuz istiyorum. Evi de sarmaşıklar sarsa fena olmaz." Tabi Nora tee kaç yaşında kim bilir. Ben daha minnacığım, çakmak cebine bile sığarım. 


* Fakat bir quarter life crisis yokluyor ki anlatamam. İnsan farkındalığına sahip olunca başına gelmez sanıyor. Ulan öyle bir şey olsa, deli psikolog olmazdı ama hepsi deli. İşsizlik psikolojisini gözlemleme fırsatı bulduğum (ne pis insanmışım!) yaşıtlarım oldu mesela. "Ben girmem lan, ne var ki, bu da bir süreç işte" der geçerim sanıyordum. Nah geçersin. Laaank diye orta yerine düşersin. 25 yaş kriziyle epey alay ederdim, "o ne lan yoktan sıkıntı yaratmışlar, derdiniz mi yok" diye. Ne kadar saçma olsa da öyle bir şey varmış. On tane sosyal psikoloji makalesi okusam çıkar mıyım peki bu kafadan? Sanmıyorum. Onun yerine on yüz bin milyon düşünce baloncuğu: Hayatımla ne yapıyorum, sosyolog mu olmak istiyorum gerçekten, hayatımı boşa mı harcadım, 30'umda doğurmak istiyorsam babayla bu aralar tanışmam şart, mutsuz olmadan çalışabileceğim bir iş bulup para kazanmam mümkün olacak mı, doktora yapmayı gerçekten istiyor muyum, sosyoloji seviyor muyum, gerçekten umurumda mı, bu yalnızlık daha ne kadar sürecek, alıştım mı gerçekten...


* ...Gitmeyip kalmakla doğru bir karar mı verdim? Bir de bu var değil mi... Yurt dışına gitme seçeneği zor da olsa açıkken daha değerlendirmeden kapatıp "kalıyorum" demek. Buna ne zaman, nasıl, neden karar verdim? Doktorasını yarılamış bir arkadaşım da aynı kararı verdi bu aralar ve o benden bin kat daha gelecek vaat eden, kariyer planı akademisyen olmak olan bir kadın. Kendimi onunla aynı noktada değerlendirmem mantıksız olur ve zaten başka etmenler söz konusu onun kararında...ama neden? Sadece o değil ki, birkaç kadın daha var. Neden? Bizi tutan ne, bizi buraya bağlayan ne, kopamadığımız, korktuğumuz ne? Havası suyu farklı bir yerde tek başımıza yeni bir hayata başlamak, bu başlı başına mücadeleyi vermek mi gözümüzde büyüyor? Hani biz cesur, kendine güvenli, güçlü kadınlardık. Yoksa hala havada olan köklerimizin gözü toprağa mı kaymaya başladı? Bundan yıllar önce gazetede bir haber okumuştum. Yanılmıyorsam (çok fena yanılıyor da olabilirim) İngiltere'de yapılan bir araştırmayı ve ortaya koyduğu eğilimi anlatıyordu. Genç kadınlar artık yorulmuş ve erkeklerle rolleri yeniden değişmek istiyorlarmış. Ya erkek çalışsın, kadın çocuğa baksınmış ya da erkek kırsın kıçını evde oturup çocuğa baksın, kadın çalışsınmış. İkinci senaryo  benim iyimser eklemem olabilir. Feminist mirasın basbayağı reddi gibiydi okuduğum analiz. Benim burada kast ettiğim elbette bu değil. On yıl sonra "öf çok koştum çok yoruldum" diye sızlanma hakkım saklı olmak üzere, şu an olsa olsa "güçlü kadın olmak da zor be bacım, meh meh meh" diye geviş getiririm. Bizimki daha ziyade, başarılı bir kariyerin mutlu olmamıza yetmeyeceğinin peşin hükmü ve onu izleyen moral bozukluğu. Ya da belki de, karanlıktan veya yüksekten korkmak gibi evrimsel psikolojik bir açıklaması vardır bu tanımlayamadığımız hissiyatın da. Ortalama yaşam süresinin uzaması, toplumsal ve ekonomik etkenlerin ona eşlik etmesi derken ayarıyla oynamaya çalıştığımız binlerce yıllık bir saat yüzümüze küstahça gülüyordur belki: "Koş koş koş, geride kaldın...ahaha, salak!" Demişken, NY Times'da yayımlanmış What Is It About 20-Somethings? adlı yazıya göz atılabilir (münferit değiliz olm, adı sanı konmuş klinik vakayız bildiğin! Her şeyimiz drama resmen...). 



* Bir şey daha söyleyecektim ama unuttum, demek ki yalanmış. Hayatımız yalan. Neyse, şu şarkı var bir de: http://www.we7.com/song/Richard-Walters/What-weighs-me-down?m=0 HIMYM'in son bölümünün sonunda çalan şarkı bu. Yemedim içmedim arayıp buldum. Kolay da bulunmuyor haspa. Şarkı sahiden güzel mi yoksa Barney'nin hali mi dokundu ayırt edemiyorum. Gene de şurada bulunsun. Dahası bunca şeyi, sırf bu şarkıyı buraya koymak için de yazmış olabilirim. Boşuna laf-ü güzaf demiyorum... Yok yok, şarkı güzel. 



17 Şubat 2011 Perşembe

Bik Bik #2


* Every Stinson falls for a Nora, demek istiyorum ama gelecek bölümün beni kapak etmesinden de korkmuyor değilim hani. O yüzden, sooner or later and no matter how long it lasts diye şerh düşmekte fayda var. Genellemelerden hiç hazzetmem ama yardırıp genelleyeceğim: Stinson’lar er ya da geç ve ne kadar süreliğine olursa olsun bir ara illa ki Nora’lara aşık olur. Kadını erkeği de pek yok aslında. Çoğu insan çoğu zaman kendisini fazla yormayacak insanları eş seçer (“Yorma beni”). Bir nevi enerjinin korunması kuralı. Fiziksel değil zihinsel kolaycılık. Biraz daha amiyane tabirle: Erkekler aptal kadınları tercih eder ve kadınlar da parmaklarında oynatabilecekleri erkekleri. Miş gibi yapılması da kafi gelir. Çoğu insan en yakınında sürekli kendisine meydan okuyan, açıklarını ortaya seren, egosunun hava fazlasını alan bir insan istemez. Öte yandan bazıları ya da bazen, “yaptığı espriyi havada kapıp çevirebilecek” insanları arar. Zihinsel enerjisinin çok azını kullanarak iletişim kurabilegeldiği karşı cins (çekici bulduğu cins demek daha doğru) tarafından laf sokulmak keyif verebilir. Zeka zekayı sever ama çok fazla da katlanamaz. Barney’i aşıkken izlemek isterim ama Nazanin Boniadi’nin (Nora) dizide fazla kalacağını sanmam. Nora’nın bıraktığı iz, ettiği yerle yoluna devam eden Barney’nin maceralarını izlemeye kaldığımız yerden devam ederiz. ‘Cos some men are just not meant to be committed to someone but they can well fall in love and stay there without notice.



* Gökçe Özyol için izlediğimi inkar etmeyeceğim Yahşi Cazibe adlı yerli dizide Simge adında bir karakter ve onun çeşitli zamanlarda yaptığı “mağdurum da mağdurum, mağdurum da mağdurum” şarkısı&dansı var. Kadın ne zaman “mağdurum” diye başlasa aklıma AKP geliyor. Ayrıca AK Parti değil AKP. Ne akla hizmetse pejoratif kullanılan “ideolojik” terimi esasen AK’ı tanımlamak için çok uygun. Kısaltmanın yanlış olması bir yana (bkz. deveyle soru cevap), son derece bilinçli ve hatta zekice. Aklık, saflık, temizlik imgesini aklın arkasına bir güzel yerleştiriyor. Adaletten kalkınmadan eser kalmıyor, pırıl pırıl oluyor. Dolayısıyla, AKP’ye AK Parti demek kabak gibi ideolojik konum belirten bir eylem. Salt siyasi parti adı kısaltmaları değil her türlü uygulama keyfileşebilir, hukuk ve adalet birer mit haline gelebilirler. Fakat bu durum, sarf ettiğimiz sözlerin etkisini ve önemini küçümsememizi gerektirmez.

* Yardıran bir genelleme daha: “Fark etmez” yaklaşımı. Toplumsal hayatın her alanında görebileceğimiz eşsiz bir tavır, “ne fark eder”. Atıyorum, adım Ayşe Gül ve ben Gül’ü mü kullanıyorum? Sıçtım. Ayşegül yaz gitsin, çünkü ne fark eder. Adım ulan! Fark etmeyecekse Mustafa yaz, Mehmet yaz, takıl abi kafana göre… yorma beni. Bu sadece bir örnek. Trelerden, büyük harf-küçük harflerden, dakika-saniye farklarından kıyametler, siyasi krizler kopuyor. Nasıl ne fark eder? “Yaz abi sen oraya Murat…” “Murat?!” “Haa Murat. Koyayım da tur at. Al sana fark!” İnsanı hanımefendilikten çıkarırlar.

* Hanımefendi demişken… “Bayan” değil “kadın” zira “bayan” , en az parti adı kısaltması kadar ideolojik fakat maalesef ondan çok daha yerleşik ve yaygın. Durun ya, dekolte giyenler tacize tecavüze hak kazanır mı kazanmaz mı diye tartışılıyor memlekette. Tamam, adam demiş, diyebilir ama biz neyi konuşuyoruz? Fazla okuyup yazmayan, tartışmalarda ikna olmaktan ödü patlayan insanların “saygı duyarım” kalıp cümlesi vardır, ifrit olurum. İfade özgürlüğünü sonuna kadar savunmakla birlikte “dekolte giyene dalıyoruz” diyen adamın ben nesine saygı duyayım? Aynı şekilde kimse de bana saygı duymak zorunda değil. İfade edilen fikirlere saygı duymamak onları dinlememeyi, anlamamayı, susturmayı, bastırmayı gerektirmez. Saygıdan da asgari bir müşterekten, ondan bile temel bir değerden bahsediyorum. Bir yandan da hak veriyorum erkeğin kadından bunca korkmasına…ya da hak vermek demeyelim de, aklı var ki korkuyor diyelim. Ben kadınım, ben de korkarım. Kimle karşı karşıya olduğumu içeriden bildiğim için daha da korkarım hem.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Something Borrowed, Something Blue



hiçbir şeyi doğru yapmayı beceremiyorum. gerçi buruk kırık da olsa bir gülümsemeyle yazıyorum artık bunu. en iyi pasları alsam da bir türlü gole çeviremedim. hatta...kendi kaleme attım desem yeri. hayır, futbolu hala sevmiyorum ama çarşı'yı eğlenceli bulduğum doğru; futbol benzetmelerini de itici, ama içimden yaptığım oluyor arada. "bu da mı gol değil hakim bey" diye isyan eden sürmeli sadri alışık'a istinaden o da.


yarın erken mi kalkmalıyım, o zaman neden sabaha kadar bir sezon  how i met your mother izlemiyorum? yetmez, çalan şarkıların peşine düşmeli ve bir bir dinlemeliyim. tek başıma bir anlamı yok, paylaşmalıyım da. yarın erken mi kalkmalıyım? o zaman bunu da yanlış yapmalı, uykusuz kalmalıyım.



morali bozuk arkadaşlarıma başından sonuna kadar friends izlemelerini önerecek kadar bile bilmiyorum bazen ne söyleyeceğimi. ağzımdan çıkanlar hep yanlış sanki. daha çok susmam bundan. şikayet etmiyorum. hayır, o depresif saçmalıklardan biri değil bu. dizinin tekinden aparttığım birkaç huzurlu şarkı sadece.