Koku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Koku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ekim 2016 Cuma

Gamlı Hazan

Sevgili yaşlı dostum,

Size ne zamandır yazmıyorum. Fakat sanmayın ki bu içimden sizinle konuşmadığım anlamına da geliyor. Mesela dün gece, kim bilir kaç yıl sonra ilk defa Ben Gamlı Hazan Sense Bahar'ı dinledim. Bet sesimle eşlik ettim şarkıya. Bu da bir nevi sizinle konuşmak sayılırdı bana kalırsa. Bana kaldı....

İş bölümümüz oldukça açıktı değil mi? Siz gamlı hazan bense bahar. Baharlığım kalmadı pek. Hiç kalmadı desem yeri. Yıllar ne acımasız değil mi? Kaybetmem sandığı şeyleri kaybettiriyor insana. Yaşama sevincini, tutkusunu, aşka duyduğu aşkı. Siz de böyle miydiniz acaba tanıştığımızda? Sanmam. Yorgun bir ağaç gibiydiniz daha çok. Yorgun ama bir ağaç. Yapraklarınız solsa da ruhunuz dolanıyordu hâlâ damarlarınızda. Gamınıza gam kattım ben de. Tam tahmin ettiğiniz gibi. 

Uzak diyarlara göçmüşsünüz. Çok sevindim sizin adınıza. Evlendiğinizi okumuştum en son, belki çocuğunuz da olmuştur şimdiye kadar. Gerçi istemiyordunuz ama istemeyen tanıdıklarımın hepsinin yüzü bebek fotoğrafı oldu telefonumda. Bir çocuğum var derseniz şaşırmam o yüzden. Sevinirim. Sizin çocuğunuz olmak da güzel şey olmalı. Pederiniz gibi olmayacağınıza eminim. Sizin aksinize hep emindim. Madem artık burada da yaşamıyorsunuz, bir insanı daha tanıştırmak renklerle ve seslerle güzel olabilir.

Bana hepsi biraz solgun geliyor artık biliyor musunuz? Yaştan mı, ülkeden mi, yoksa hepsi birden mi bilmiyorum. Renklerin pek azını görebiliyor, seslerin ve kokuların pek azını duyabiliyorum sanki. Küçük kolonyalar biriktiriyorum çalışma masamda. Ara sıra burnuma dayıyor, ellerime sürüp içime çekmeye çalışıyorum kokularını. Çekemiyormuşum gibi geliyor, bilmiyorum. Dünyayı ve hayatı olanca yoğunluğuyla algılamamı engelleyen, adı konulmamış bir hastalığım olabileceğini hayal ediyorum. Herkesin her zaman böyle yaşadığını düşünmek bu hayalden daha dehşet verici geliyor bana. 

Çok kitap var, çoğunu okumadım. Çok müzik, çoğunu dinlemedim. Çok fikir, çoğunu anlamadım, varlığından bile haberdar değilim çoğunun. Çok azımla yaşıyor gibiyim, anlıyor musunuz? Anlayacağınızdan yana pek umudum yok. Yorgun da olsa bir ağaç gibi yaşıyordunuz siz, nasıl anlayabilirsiniz? Ağaçlığınızdan belki, her şeyi bildiğiniz gibi bunu da bilebilirsiniz. 

Hani akşamdan kalma geçen günlerde aklınız tam çalışmıyor gibi olur ya, sanki bütün hayat akşamdan kalma bir günmüş gibi geliyor. Yapabileceklerimi yapmadığım, sınırlarıma varamadığım, dış koşulların ve kendi kendime dayattığım sınırları genişleteceğim yerde onları iyice daralttığım, bitmeyen günler. Hayatı sevmeyi unutmuş olabilir miyim dersiniz? 

Aşiyan'a uğrama vaktim gelmiş sanırım. Selamınızı söylerim Münir Nurettin'le Turgut Uyar'a. Söyleşir, ağlaşır dönerim yine masamın başına. Özellikle tepeye, Turgut'un yanına çıkıp da yüzümü boğaza döndüğümde gözlerimi kapayayım diyorum. Serin rüzgarı, servilerin hışırtısını duyayım. Orada uzanmış yatanlardan biriymişim gibi. Hem baharda erguvanları da çok güzel açar Aşiyan'ın. Olur da aklınıza düşerse diye söylüyorum, meyilli değilim intihara. Bu yaşadığımız, hayat olmaktan öyle hızla uzaklaşıyor ki intihar falan filan bile anlamını yitiriyor burada. Sönümleniyoruz, hatta sönüyoruz. Hepsi bu.

Nisyan merhametli şeymiş bir yandan. Unuttuğu şeyi özleyemiyor insan. Özlese, özleyebilse deli olur bence. Hatırlayabilsem on dokuz yaşımı, ağlardım herhalde. Şarkılarla şiirlerle sevmeyi sevilmeyi, incelikleri, zihin açan konuşmaları, her gün biraz daha çoğalmayı ama her nasılsa ağırlaşmadan, daha da hafifleyip yerden bir metre yukarıda uçar gibi yürümeyi sevdadan. "Ne yapıyorsanız aşkla sevdayla yapıyorsunuz" derdiniz. Öyle yapıyordum herhalde. Bırakın sözlerini hatırlamayı, güçlükle mırıldanabildiğim bir şarkı gibi hatırlıyorum kendimi. İyi ki buraya bırakmışım birkaç satır. Yoksa hep böyle olduğumu sanabilirdim.

Hep böyle mi olacak artık? Ama biraz da hak ettiğimi düşünmeye başladım biliyor musunuz? Hiç gitmediğim yerlere gitmek istiyorum mesela, hiç geçmediğim sokaklardan geçmek. İstiyor ama hiçbir şey yapmıyorum. Eyleme dökecek kadar isteyemiyorum demek ki. İstek de laf mı, öyle güçlüydü ki arzum, "ışık olsun!" desem ışığı oldurabilecek gibiydim. Işığım olsun istiyorum şimdi, içime biraz aydınlık. Ama hiçbir şey olmuyor. Olduramıyorum yaşlı dostum. Hâlâ benden yaşlı olduğunuz gibi hâlâ dostumsunuz da. Bunu bilip bilmemeniz konu dışı. 

Eve biraz kil alıp heykel mi yapmalıyım, musıki cemiyetine mi katılmalıyım... madem sittin sene burada kalacağım gibi görünüyor, ben ne yapmalıyım? Bir şeyler üretmeliyim galiba. En yoğun bastıran duygu bu son zamanlarda. Nasıl, neresinden başlamalı bunu bulmalıyım. Özgürleştirmeliyim esirlerimi. Ölümün olduğu yerde özgürleşmemek korkunç değil mi zaten? Korkunç. 

Bir yolunu bulacağım. Umarım. 

Sevgiyle gözlerinizden öperim dostum. Ne olur bu zırvaları okumayın, sağlıcakla kalın.


Ayşe 

22 Şubat 2014 Cumartesi

Koku

Nefes. Hepsi, her şey bir nefesle başlamıyor mu? Ama artık alamıyorum işte. Dayanamıyorum. Boğuluyorum. Kokuyor. Çok, çok kötü kokuyor. Midem bulanıyor.

Kalkıp televizyonu açıyorum. Bütün kanallarda aynı suret. Başka ülkelerin kanallarını arıyorum, bir surat görebilmek için. Benzer bir renk, bir doku var onlarda da. Başka türlü ama. Bir ince işçilik ürünü sanki yüzleri. İkiyüzlü, sinsi, tekinsiz. Burada bir yüz bile göremiyorum, yok. İnsana, hayvana, ağaca, yaşayan her şeye ve herkese duydukları nefret, kustukları öfke kokuyor. Hiç sevmemiş, hiç sevişmemiş gibi bakıyorlar insanın yüzüne. Çocuklarının yüzüne bir daha hiç bakmak zorunda kalmayacakmış gibi davranıyorlar.

Kesif, yükü ağır bir koku bu. Yanık insan eti kokuyor. “Tahrik vardı” diyor biri, yüzünü göremiyorum ama yanan yağın kokusunu da alıyorum bu defa. Çıtırdıyor. Onlarca insanın eti ince bir çıtırtıyla yanarak kararıyor. Sabah uyanıp yıkadıkları yüzleri, taradıkları saçları, güneşe bakarken kısılan gözleri, hepsi.

“Su testisi”… “Su yolu”… Yüzlerini göremediğim sesler karışıyor birbirine, koku ağırlaşıyor. Çok gürültü var, her cümleyi seçmek zor ama hepsinde “Allah” geçiyor, duyuyorum. Yalnızca adını duyuyorum zaten. Burada öyle biri yok. Bu adı kullanarak havayı ağırlaştıran, nefes almamızı istemeyen adamlar var yalnızca.

Dört duvardan ibaret bir hücre. Sidik ve kusmuk kokuyor. Kurumuş, tekrar işenmiş, tekrar kusulmuş. Kurumuş, ve tekrar. Canı yanan, bilerek canı yakılan insanların çığlıkları yırtıyor havayı. Binanın üzerinden uçan kuşlar irkilip bakıyor aşağı ama yan apartmanda oturan kimse duymuyor, yarışma programı var televizyonda. “İşkence yok” diyor biri çıkıp. Elindeki kan lekesini silmeye tenezzül bile etmeden.

Nefes alamıyorum. Dışarı çıkmam lazım. Bu eteğimi çok seviyorum ama giyemem, rahat bırakmazlar. Rahat değilim, bırakmıyorlar. Pantolon giysem ne fayda. Malıyım, mülküyüm hepsinin. Bana ne yapmak istiyorlarsa öyle bakmak, hatta söylemek hakları. Başıma gelecek her şeyi hak ettim çünkü ben. O meydana çıkmak demek ölmeyi göze almak demek. Madem ki başına gelebilecekleri biliyordun, ölmen gayet makul. Daha hızlı yürümeliyim, peşime takıldı işte. Bağırma bari. Peki ben neden utanıyorum senin yaptığından? Önünden hızla geçtiğim reklam panosunda da aynı nefret dolu suret, öfke ve ölüm saçarak gülümsüyor yine. Peşimdeki adama beni gösteriyor parmağıyla, “hakkın o senin” diyor, “sen istedikten sonra her karı helal sana”.

Dört yaş, altı yaş, on, on üç, on dokuz, yirmi yedi. Meni kokusu bu, meni. Her yaştan kız çocuğunun üzerinde var bu koku. Daha dört yaşındayken attırmış üzerine, kurumuş. Altıda yine. On, on üç, on dokuz, otuz. Kalın, pis bir meni tabakası bu. Kokmaz sanırsın ama kokuyor. Dört yaşında ulan, dört. Yüzün nerede? Kokuyor tabi, ne sandın. Altı yaşındaki çocuğun daha çıkmamış memelerini avuçlarken içine çektiğin o koku var ya, işte o korkunun kokusu. Otuz yaşına geldiğinde tek istediği sokakta özgürce yürüyebilmek olan kadının öfkesinin kokusu. Madem ki bir kadınsın bu ülkede, göze almış olmalısın bunları. Standart prosedür. Bu topraklar üzerinde yaşayan ne kadar erkek varsa, malısın hepsinin. İsterse hepsi üzerinden geçebilir. İlk adetini bile olmadan üzerinde kurumuş onca meni. Yapışmıyor bile artık, kurumuş, kat kat katılaşmış. Allah korkusu olan namuslu erkeklerin şerefli menisi temizdir, bizim adet kanımız pis. Ama bu leş gibi koku bizden gelmiyor.

Peşimi bıraktı nihayet. Dönüp öldürebilirdim onu. Onun adına utanmasaydım, arkamı döndüğümde yüzü olmayan bir baş görme fikri irkiltmeseydi beni. Bu ülkede yaşadığım otuz yılın acısını tek bir adamı öldüresiye döverek çıkarabilseydim… ne geçerdi elime, ne farkım kalırdı ondan? Özgürce sevmenin yasak olduğu hayatının acısını çıkarmıyor mu o da benden? Ne çok acı varmış, çık çık bitmedi. Canımız çıktı şurada yaşamaktan ama yaşadığımız hayatın acısı çıkmadı bir türlü. En azından dönüp sorabilseydim, hesap sorabilseydim. Ne istediniz ulan, ne istediniz? Bir bitmediniz ulan, yetmedi mi? Ne siz erkeklikten bir bok anladınız, ne de bize kadınlığımızı yaşattınız. Aydınınızla ayrı uğraşıyoruz, lümpeninizle ayrı.

“Tahrik” ne garip değil mi tacizci kardeşim? İnsan yakıyorlar, senin benim gibi insan, kanlı canlı, nefes alan. Çıtır çıtır yanıyor insanlar. “Tahrik vardı” diyor bir ses. Daha 25’ine bile varmamış gencecik çocukları dövüyorlar, vuruyorlar, ateşe atıyorlar sokak ortasında çünkü “tahrik” ettiler katillerini. Sana silah çeken adama sen neden taş atıyorsun ki değil mi katil abim? Sonuçta baş baba bahşetmiş sana bu yetkiyi. Sakince arkanı dön ve eğil. E tabi şimdi ben sana dönüp bir tane geçirsem, “tahrik” etti dersin benim için, biliyorum. Otuz yıllık can sıkıcı bir tahrik hikâyesini kimse dinlemek istemez sonuçta. Komiser beye kıçımın kıvrımlarından bahset, yürürken göğsümün nasıl sallandığından. İnan bana anlayacak, hak verecektir sana. Birlikte fotoğraf da çekinirsiniz sonra. Anı olur.

Bir dükkânın önünden geçiyorum. Yüzü olmayan bir başka ses yükseliyor içeriden. Ses televizyondan geliyor. Parası yokmuş, bir trilyonu varmış yalnız. Cebimi yokluyorum, iki lira çıkıyor. Bir de akbil. Gece gündüz çeviri yapıyorum, sayfası 8 liradan. Bir çocuk parkının önünden geçiyorum. Tahterevallinin bir tarafında emeğim, diğer tarafında gelirim. Ben nasıl para kazanılır bilmiyorum. İnsanlık onurumun değerini öğrendim yalnız. Karın doyurmuyor, ilaç almıyor, taksiye binmiyor insanlık onuru ama rahat bir uyku çekiyor geceleri. 

Çekemiyorsa da kara kara düşünmekten: Nasıl para kazanılır bu işten? Elime geçen üç kuruşla ne üst baş alıyorum, ne ıvır zıvır. Mutfak masraflarını çıkarınca geri kalan iki kuruşu kenara ayırıyorum. Bir hayalim var çünkü. Gitmek istiyorum. Gidip birazcık nefes almak istiyorum. Tek istediğim bu. Sokaklarında özgürce yürüyebileceğim bir yere gitmek istiyorum be, tek bu. Recmeden bakışlara maruz kalmadan sevgilimi sokak ortasında öpmek istiyorum be. Tecavüz helal de sevmek günah mı?

Bir trilyon. Kimse tınmıyor duyunca. Yüzlerde hiç kıpırtı yok. Ya kimse çok çalışmıyor ya da herkes çok iyi kazanıyor. Ya da ağızlarından nefes alıyorlar. Burunlarında naylon mandallar var çünkü, almıyorlar kokuyu. Başka açıklaması yok bunun. Ama öldü çocuk, sırtında çuvalla taşıdı adam. Baklava çaldı çocuklar, hapse girdiler. Baklava kaç para? Bir trilyon kaç para? Sahi kaç para eder bir trilyon? Hiç düşünmedim, istesem de düşünemem ki. Aklım o kadar sıfır almıyor. İstemezdim o kadar param olsun. Ne yapar ki insan o kadar parayı, ne işe yarar? Hayatımda hiç trilyon görmedim. Milyar da bir iki kere görmüşümdür herhalde. Ama adım gibi eminim o trilyonun pis koktuğuna. Bir ergenin beden dersinde giydiği spor ayakkabıları koysan o ayakkabı kutularına öyle pis kokmaz. O trilyonun sahibi çok mu çalışmış o parayı kazanmak için? Gecesini gündüzüne mi katmış, kılı kırk mı yarmış, emek mi vermiş, ne yapmış? Çıkarın şu mandalları be, burnunuzu tıkayınca koku bir yere gitmiyor.

Gitmiyor işte bak. Taciz, tecavüz, işkence, cinayet, baskı, zulüm, sansür, biber gazı, pişkinlik, yüzsüzlük, namussuzluk, onursuzluk, ikiyüzlülük, yalancılık, yolsuzluk, sömürü, hakaret, aşağılama, nefret, kin, ayrımcılık, sürgünler, kırımlar, tehcirler, katliamlar, bombalanan köyler kafileler, yaşından çok mermiyle vurulan, küçük bedeni bin parçaya bölünen çocuklar, yanmış insan eti, çocukluğuna kast edilmiş kadınların korkusu, öfkesi, tiksintisi, kurumuş meni, üç çocuk, üç çocuk işçi, üç asker, okulsuzluk, kitapsızlık, hastanesizlik, ilaçsızlık, lütuf gibi sunulan sadaka gibi verilen haklar, gırla haksızlık, eşitsizlik, düşünce suçu, ifade suçu, halkı hayattan soğutma suçu, kesik ağaç, yanan orman, hemen ardından gelen harç, beton, demir, sonra daha çok beton, daha çok demir, daha çok para, daha çok, daha çok, daha çok.


Koku ağırlaştıkça dayanmak güçleşiyor. Nefes alamıyorum. Aldığım son nefesle tükürecek bir yüz arasam, tek bir yüz bile yok karşımda. Oysa ben sadece nefes almak istemiştim.  



5 Mart 2013 Salı

Koku Hafızası

Bir an deliriyorum sanmadım değil. Burnuma gelen kokunun burnuma gelmesi imkansızdı. Yıl hesabıyla arı mayalı silgilerden, kokulu defterlerden daha yakın olsa da yol hesabıyla ışık yılı uzak bir kokuydu. Duyduğum yılı, günü ve yeri hiç unutmadığım bir koku. O gün 20 yaşıma giriyordum. Hayat her an değişiyor, evet, ama o günden sonra bir daha eskisi gibi olmadı. Biraz da o yüzden sanırım 23 Eylül gerçek bir doğum günü benim için. Parfüm kokusu değildi hayır. Belki biraz ama çokça insan -gerçek insan-, gri üstüne beyaz çizgilerden kareli gömlek kumaşı ve yağmur kokusunun birbirine karışmış hali idi duyduğum. Yıllar var ki duymadım bu kokuyu, nereden duyacağım ki zaten.


"Koku hafızası çift taraflıdır" dedi, "kokular hatıraları tetikleyebildiği gibi hatıralar da kokuları tetikleyebilir". Hangi hatıramı anımsamış olabilirim ki? Hem de fark etmeden? Üstümde siyah bir bluz, saçlarımı toplamış, kırmızı rujumu sürmüşüm her zamanki gibi. Hayır yalan, her zamankinden biraz daha özenmişim nasıl göründüğüme. Sevdiğim meyhanelerin birinde karşımda oturmuş, birlikte rakı içtiğim adamın beni çok, daha çok sevmesini istiyorum çünkü. Şımarmak için fazla gururlu fakat yine de arsız çocuklar gibiyim. Eğer bu an bana 20 yaşıma girdiğim günü geri getirdiyse vay halime, hayatım esaslı bir köşeyi daha dönüyor demektir. Kırmızı rujumu sürdüm, hazırım.