Paris etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Paris etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mart 2014 Salı

Seçim Yasağı

             "Yavaş yavaş delirdim, kimse fark etmedi." (İpek Ertürk, Avukat, 2006)
                 "Çok acı var, dayanamıyorum." (Dicle Koğacıoğlu, Akademisyen, 2009) 

Birkaç gün önce hiddetimin muhatabı olmayan iki kişiyi esir alıp sinir krizi geçirdikten sonra bıraktım. Tape okumayı/ses kaydı dinlemeyi, günümün yarısını Twitter'da gördüğüm yazıları okuyarak geçirmeyi, hatta Facebook'a bakmayı (kim bilir kaç düğün nişan tebriği oldu bu yüzden atladığım), hatta gazete okumayı, gazetem Birgün'ü bile okumayı bıraktım. Televizyonu açmayı hepten bıraktım. Seçimle ilgili ne bir muhabbet dinlemek, ne de muhabbet etmek istiyorum. "Muhabbet" köken itibarıyla sıcak, güzel bir kelime zaten; bunca pisliğe ilişkin yapılan konuşmalara muhabbet demek etimolojiye hakaret sayılır.

Velhasılı kelam, bununla pek gurur duymamakla birlikte seçim yasağı koydum kendime. Aksi takdirde aklımı kaçıracağıma ve buna değmeyeceğine kanaat getirdim. Gündemi kaçırdığım için üzgünüm ama aklımı kaçırmadığım için de memnunum.

Ağzını her açtığında zehir saçıyor sanki. Salya değil pislik saçıyor, hem de öyle yalnız çamur falan değil. Yalnız dinlemekle, hatta okumakla bile kirlendiğimi, yavaş yavaş zehirlendiğimi hissediyorum. Dayanamıyorum. Dayanamadım. 

Nasıl olsa üzerinde serinkanlı analizler yapabileceğimiz rasyonel bir düzlem falan kalmadı. Kalmışsa da kendimi hiç aklıselim sahibi hissetmiyorum. Hissetmiyordum. Üç günde biraz olsun temizlendim, kendime geliyorum. İktidar zehirlenmesi deniyor. Doğrudur, katılıyorum. İktidar zaten zehirli bir şey de bu kadar kendinden geçeni görmemiştik. Aklına fikrine güvendiğim insanlar da "daha önce bu kadarını" görmediklerini söylüyor. Tarihe tanıklık ettiğim için sevineceğim neredeyse. Şaka maka kuşaklar sosyolojisi aklıma gelmiyor değil. Bizim kuşağın belleğindeki birleştirici unsur da bu oldu, iyi mi? Bundan 20 yıl sonra, bugün oluşturduğumuz dili kullanarak konuşsak çocuklar bir halt anlamazlar, anlamayacaklar. "Anlayamazsınız" desek, onu da anlamayacaklar. 

Esasen bir 'tek adamın' saltanatını oylayacağımız gayrimeşru yerel seçimimize 12 gün kaldı. Biliyorum, erken pes ettim. Canım da pek tatlıymış zahir, sinirlerim de pek narin. Elbette kızıyorum kendime, ne olup ne bittiğini deli gibi merak ediyorum ama bu siyaset değil artık, safi pislik. Kendi kaderini ülkenin kaderiyle özdeşleştirmiş hazret. Siyasetin tansiyonunu yükseltiyorum diye yükselttiği de benim tansiyonum ama. Onu ne yapacağız?

Gündemi takip etmeyi bırakma şeklindeki pasif aklıma-mukayyet-olma tekniğine ek olarak bir de aktif aklıma-mukayyet-olma tekniği buldum: Paris'te kalacak yer bakıyorum. Fotoğraflara bakarken biraz olsun huzur buluyorum. Sonra yine kahroluyorum. Memleketini, kentini bu kadar seven ben ne hale geldim böyle? Münferit bir vaka da değilim üstelik. Kimle konuşsam bazen şakayla karışık, çoğu zaman ciddiyetle ülkeden gitmeyi hayal ediyor. Gitsem ne yer ne içerim, nasıl geçinirim bilmiyorum ama kaçmış gibi hissedeceğimden şüphem yok. Kalıp da ne yapıyoruz, ne yapacağız? İşte bu yanım karamsarlığa teslim, diğer yanım umutlu. 

Ben bilmiyorum artık. Gitmek istiyorum sadece. Valla çok kalmam, dönerim hemen. Bi tanecik hayat bu da. Ulan insan Cumartesi akşamı arkadaşlarıyla dışarı çıkarken "ne olur ne olmaz" diye gaz maskesi, havuz gözlüğü alır mı yanına? "Ne olur ne olmaz, polis kovalarsa" diye rahat koşabileceği ayakkabı giymeyi tercih eder mi? Lan beni niye her gece rüyamda polis kovalıyor? Geçen gece rüyamda oy kullandım lan, oy! 

Ama şu üç günün sonunda nihayet bugün yarım saat kestirmek için uzandığımda okuluma gittim. Yemekhanenin kütüphane tarafından fakülte yoluna çıkarken bir ağacın dibinde kocaman beyaz yumurtalar gördüm. Devekuşu yumurtası kadar büyük neredeyse, birkaç tane dağınık vaziyette duruyor öylece. Eğildim, hatta galiba hemen yanındaki basamaklara oturdum. Bir tanesi çatladı, kırıldı, açıldı ve büyükçe bir güvercin havalandı içinden. Kanatlarındaki pembe, yeşil, mavi parıltıları bile seçtim o kanatlarını çırparken. Tam o sırada tanımadığım, gözlüklü, asık yüzlü genç bir çocuk geldi arkamdan "ne oldu?" dedi. Ona "çok güzeldi" derken gözlerim doldu. Beni aldı evine götürdü, kanepeye yatırdı, uyudum. Sonra da kendi kanepemde uyandım işte. 





14 Eylül 2011 Çarşamba

Fade In India


Şaka maka Hindistan’a gidiyorum. Gitmeme bir şey kalmadı. Mutfak alışverişi yaptıktan sonra fark ettim bunu. Keşke yapmadan fark etseydim. Daha var gibi geldi hep. Yokmuş.

Bundan iki ay öncesine kadar, aylak bir küçük burjuva tonlamasıyla “yurt dışına gidesim var” diye iç geçiriyordum. Korkarım ki iç geçirmekle kalmayıp yazmış bile olabilirim. Evet, hayal kurmuştum. Burjuvalığımdan utanıp sıkılmamı gerektirmeyecek kadar kendi halinde, zararsız bir hayal. Söze dökülünce biraz itici olabiliyor ama şiddetle Paris’i özlemiştim. Paris’i şiddetle özlemiştim. Bir hafta sonu için bile olsa gidesim vardı. Esasen, bilmediğim bir dilin konuşulduğu bir şehrin daha önce hiç geçmediğim sokaklarında tek başıma kaybolasım vardı. Bu bakımdan Paris, iyi kötü anladığım bir dilin konuşulduğu ve daha önce geçmiş olabileceğim sokaklarıyla güvenli bir şehir benim için. Ne yabancı, ne aşina. Güvenli bir mesafe. Ürkekçe bir basıp gitme. En önemlisi, tek başıma. Biraz başka şansım olmadığı, biraz da ihtiyacım bu olduğu için. Ne bir arkadaş, ne bir sevgili. Sevgili mi? Uzun zamandır yoktu ve çok daha uzun bir zaman da olmayacağa benziyordu. Yalnızlığa alışmak konusunda ilerleme kaydetmeliydim artık. Bunu yaparken kendime acıma olasılığımın en yüksek olduğu mekan Paris’ti. Kendime meydan okuyordum. Ortada acıklı bir durum filan yoktu ama neyse ki ortada para filan da yoktu. Olduğum yerde kaldım.

Hayatımda gittiğim en uzak yer Portekiz; ve ne kadar gerzekçe olduğunu bilsem de yurt dışından anladığım Avrupa idi. Küçük burjuvanın küçük dünyası. Öte yandan, Batı’nın çizdiği yolu izleyerek gelişmemiş ülkelerin “egzotik” insanlarını Japon işi fotoğraf makinelerine sığdırıp hapsetmeye çalışan turist kafalı turistlere içten gelen bir tiksintiyle bakmaktan da kendimi alamıyordum. Hala da turizmin özüne ilişkin, midemi bulandıran bir şeyler var. Özellikle de “gelişmiş” ülkelerden “gelişmemiş” ülkelere akın eden turistlerin gözündeki bir şey, o şey, oldum olası rahatsız eder beni. Kimse yerinden kıpırdamasın ya da dünya alem Louvre’a doluşup, tek medeniyetin Avrupa medeniyeti olduğu algısını harlayalım demiyorum. Bana öyle geliyor ki bahsettiğim o bakış, eğitim-öğretimle ya da bilinçlenme-farkındalık sahibi olmayla giderilebilecek bir şey değil. Basitçe aşağılama değil, kökü daha derinlerde olan bir şey. Ötekilikten alıp yürünür elbette ama yeter mi bilmiyorum. Sosyolojiden ne kadar koptuğumun resmidir. Belki de biliyorum ama bildiğim affettirmeye yetmiyor. Ne bilirsem bileyim, “Batı”dan “Doğu”ya giden çoğu turiste “sen kimsin ki, kim oluyorsun ki” diye çıkışabilecek kadar “primitif” hissediyorum kendimi. İnsanın yontulamayan bir tarafı hep kalıyor işte. Belki de kalmalı, bilmiyorum.

Ben olsam semi-periphery complex diye isim uydururdum buna. Hane reisi tarafından ezilen ve aynı hınçla çocuklarını ezen annenin durumunu andıran bir tarafı da yok değil, merkez ülkeler tarafından aşağılanan ve çevre ülkeleri aynı hınçla aşağılayan ülke insanlarının. Oryantalizmi içselleştirmek gibi. “Doğu”nun, daha “doğu”sunda kalanları hor görmesi. Ekonomi ne kadar kötü olursa olsun kültürü aşağılamakta anlamlı bir taraf göremiyorum. Bilmeden, istemeden yapılan; kökü o derece, yontulamayacak kadar derinlerde olan bir his, bir tavır, bir bakış bu bence.
***
27 yaşımın eşiğinde Hindistan’a gidiyorum. Hayatımı her anlamda düzene sokmam beklenen yaşımın eşiğinde ben kalkmış… Hayatın artık şakasının kalmadığı, iyi bir işi ve ilişkisi olmayanın –ama tabi bunu artık hak ettiği için- hunharca linç edildiği bir yaşa girerken ben… bilmem, belki de en iyisini yapıyorum. Bugüne kadar kaçmayı başardığım şeyin tam kucağına oturmadan evvel gidebileceğim en doğru yere gidiyorum belki de. Komik ama sahiden de biraz olsun aydınlanmak gibi bir beklentim var sanırım Hindistan’dan. Oysa, ne mesai gibi haldır haldır turistlik ederken buna sıra geleceğini, ne de aydınlanmanın oraya değil de buraya gitmekle olduğunu sanmıyorum. Eat Pray Love’ın biraz etkisinde kalmış olabilirim, çok az. Julia Roberts’ın kafasına dank etme sahnesinde hönküre hönküre ağlamış da olabilirim ama o safhayı yurt sınırları ve yıllar içinde, kendi çabamla geçmedim mi ben? Bunun üstüne ne söyleyecek Hindistan: “Yok bak şimdi yaklaşmışsın ama o tam öyle değil” ya da “doğru yoldasın kızım, buradan al yürü”? Bilmiyorum. Şehirleri dinlemekte iyiyimdir aslında. Peki cesaretim var mı Hindistan’ın şehirlerini dinlemeye? Katmandu’ya tüm açık yürekliliğimle kulak kabartacak cesaretim var mı; Everest’in etekleri dibinde durup başımı yukarı kaldırmaya? Kimi zaman cahilane de olsa cesaretim eksik olmadı hiç. Şelalelerden atlamak konusunda mütereddit olabilirim ama tereddüde kapılmaktan hiç korkmadım. Merakım hep ağır bastı; aklımı karıştıracağını, beni zorlayacağını bilsem de söyleyecek sözü olanı dinlemekten imtina etmedim. Hayatımın bu oldukça suskun evresinde doya doya susup dinlemek için doğru bir yere gitmekte olduğumu hissediyorum.


Dedim ya cesaretim var, hep oldu. Önce, pişman olacağım hatalar yapacak; sonra da bu hata ve pişmanlıkları kabul edecek kadar cesurdum. Kabul edip hayatıma devam edecek gücü kendimde her zaman bulamadığımı kabul ediyorum. Fakat bir adamın elini sımsıkı tutabildiğimden beri, yani iki buçuk aydır, yani elini tuttuğum için değil tutabildiğim için güçlüyüm şimdi. Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var ve Hegel’e inat bunu lehime kullanmak niyetindeyim. Sevdiğin için bile olsa severken vazgeçmenin, severek ayrılmanın tarifsiz bir acı olduğunu öğrendim mesela. Bunu bir daha yaparsam kendimi çok zor affederim. Yarına dair hayal kurmamanın, bir gün biteceğini bilmenin ve bunu her gün söylemenin gereksizliği ve anlamsızlığıyla yüzleştim. O yüzden iyice saldım aklımın iplerini, hayal mayal kuruyorum. Kurmamaktan gördüğüm zarardan fazlasını göreceğimi sanmam. Sal gitsin be ayşec. Belki her şey o zaman çok güzel olur.

İlk zamanlardaki şaşkınlığımı üstümden atmaya çalışıyorum hala. Birini seviyorum. İçtenlikle, ne onu ne de kendimi kandırmadan, idealize etmeden. Seviyorum, sevebiliyorum. Yürürken elini tutuyorum. Yürümezken de tutuyorum çünkü içimden öyle geliyor. Hislerimizin karşılıklılığından bahsettiğinde mutluluktan ağlayasım geliyor bazen. Bazen ağlıyorum. Aptalca maptalca ama güzel bir ağlamak bu. Geçen günkü değildi, o başka. Şimdi gitse diye düşündüm, biz olmayı bırakıp yine yalnızca o ve yalnızca ben olsak ne yaparım? Düşünme sürecim sorudan ibaret kaldığı için kısa sürdü. Düşünemedim, gözümde canlanmadı. Ne yaparım, bilmiyorum. Bir kerecik olsun, yani bu sefer, düşünmek istememiş ve sahiden de düşünmemişim. Bu bilememenin yabancılığından ürktüm, gözlerim doldu. Kaçış planım olmadığı gibi B planım da yok. 27 yaşın eşiğinde edilecek laf değil belki ama herhangi bir planım yok aslında. Döndüğümde artık dizimi kırıp tam zamanlı bir işte çalışmak dışında en azından.

Bu sene yeni yaşıma, adının nasıl okunduğundan henüz emin olamadığım bir yerde gireceğim. Doğum günü çok derdim değil. Geçen seneye kadar neden uzunca bir süre doğum günü kutlamadığımı yazmıştım. Geçen sene, Ankara’daki arkadaşlarım bu duruma bir son verdi. Kaç Ece ajandası eskitmiştim. Her sene, bir saat boyunca bütün seçenekleri tekrar tekrar gözden geçirerek itinayla seçtiğim ajandamın ambalajını açar açmaz yaptığım ilk şey 23 Eylül’ün Cuma’ya denk gelip gelmediğine bakmak olurdu. Sanki o 23 Eylül gibi Cuma’ya denk gelse…ne olacaktı, ne bekliyordum? Hiçbir şey. Kendimi alamıyordum işte. Hiç denk gelmedi. Ta ki bu seneye kadar. 23 Eylül en son 2005 senesinde Cuma’ya denk gelmişti. Böylesi garip bir bilgiyi bunca önemsemek daha da garip. Delilik biraz.

23 Eylül 2011 tarihinde, adını henüz telaffuz edemediğim bir yerde, 27 yaşımdan gün tırtıklamaya başlayacağım. Sıtma ilacı kullandığım için içmeden kutladığım ilk doğum günüm olacak. “Bugün 23 Eylül, Cuma” diye geçecek mi aklımdan? Kuvvetle muhtemel geçecek: “İşte o ne olacağını bilmeden ama bir şey olacağını umarak sabırla beklediğim 23 Eylül, Cuma. Bak neredesin, nerelere geldin. Çok, çok uzaktayım. Altı yıl önce hayatımı değiştiren o günden, tahmin edemeyeceğim kadar uzaktayım. İşte olan bu.”


18 Nisan 2011 Pazartesi

Yüksek Yüksek Tepeler


Hafta sonu çok yakın bir arkadaşımın kına gecesine iştirak etmek için gittiğim İzmir’den bol bol kına muhabbetiyle döneceğimi zannederken hiç ilgisi olmayan bir mevzuu el bagajıma katıp getirdim. Apayrı bir bağlamda apayrı bir hikayeyi dinlerken buldum kendimi. Öyle bir hikaye ki içime işleyip İstanbul’a kadar takip etti beni. Bin bir zorlukla uyuttuğum bazı düşünceleri uyandırdı uykularından. Etik ya da basitçe saygı gereği bağlamı ifşa etmeden fakat hikayenin özünü her zamanki açık yürekliliğimle anlatmaya çalışmak istiyorum. Buraya yazdıklarım bir anlamda hayatımın kaydıysa bu da bir şekilde kayıtlara geçmeli. Ama üstü kapalı, ama değil.

Dinlediğim, dinlerken de içine çekildiğimi hissettiğim bu hikayenin beni bu kadar etkilemesinin sebebi, hayatımın –aslında hiçbir zaman tam olarak nasıl gelişeceğini öğrenemeyeceğim- alternatif senaryosu olduğunu düşünmem. Son dört yıldır hız kesmeden devam eden kanlı iç savaşımın seyrini değiştirecek kadar etkilendim hem de. İlk defa bir nefeslik ateşkes ilan eder gibi oldum. Fakat silahlara veda mı bu? Elbette değil.

19-20 yaşlarındayken büyükşehirlerden birinde, iyi bir üniversitede okurken tanışıp beraber olmaya başlayan bir çiftin hikayesi bu. Şimdi 30’larının başında olan bu çift okul biter bitmez evleniyor ve birkaç sene sonra da boşanıyorlar. Kadın, istediğinin henüz bu olmadığını anlıyor. Adam, birlikteliğini kurtarmak için ne kadar çabalasa da kafasında her şeyi bitirmiş bir kadını gerçekten ikna etmek çok zor. Ortada bir sevgi var ama her şeyin üstesinden gelmesi mümkün olmuyor. Sevmek yetmiyor.

İnsanların bu kadar erken yaşta aşkı bulması şans da olabilir şanssızlık da. Bana soracak olsalar büyük şanssızlık derdim; bir zamanlama faciası, bir trajedi. Aşktan kastım o birini bulmak. Bulunca da “tanıdım seni, o sensin” demek. Yeni tanışır ya da ilk defa karşılaşır gibi değil de, yirmi yıl önce ayrı düşüp yirmi yıl sonra yeniden bir araya gelmiş gibi hissetmek. Bilmek. “Geciktin, nerelerde kaldın, yolda mı oyalandın” diye bile sorar insan. Oysa zaman aksini kanıtlamak için akıyor.

Bir çok insan o birini ömrü boyunca bulamıyor. En güzel yıllar sonuç vermeyecek bir arayışla geçiyor. Sonra çok büyük ihtimalle birine ve bir hayata talim ediliyor. Mutlu olmak öğreniliyor. Rutinler sarıp sarmalıyor, göz açıp kapayıncaya kadar yaşlanıyor insan. Hangisi daha korkunç bilmiyorum ama uzun uzun dinlediğim bu hikayeden sonra kendiminki renk değiştirdi gözümde. Doğru bir karar yanlış uygulanırsa yanlış olur. Artıyla eksinin çarpımından artı çıkmaz. Öte yandan kararın kendi içindeki doğruluğu da değişmez. Uzun müddet kendimi irrasyonellikle itham ettikten sonra belki de bilakis, ekstrem bir rasyonaliteyle hareket etmiş olabileceğim düştü aklıma. Çocuksuluk, fevrilik, aptallık gibi görünen şeylerin altından ne istediğini bilmek çıkabileceğini düşünmemiştim açıkçası. Halen de ortada madalyalık bir durum olmamakla birlikte –dediğim gibi- rengi değişiyor.

Yirmili yaşlar aramakla geçmeli; hatalarla ya da henüz içindeyken hata gibi görünen seçimlerle. Daha aramaya başlamadan bulmamalı insan çünkü o zaman ne ne aradığını bilebilir ne de bulduğunu anlayabilir. Anlamak çözmeye yetmediği gibi bilmek de anlamaya yetmiyor. En iyi resmi çıkarana kadar bolca eskiz, en doğru çizgiyi çizene kadar bolca deneme çizgisi çizmek gerekiyor. Bazı insanların cevap anahtarıyla doğduklarından şüphelenmiyor değilim ama kimse şövalenin başına geçtiği gibi kusursuz bir çember ya da koşan atlar çizemez. Ben kabiliyetsizin teki olduğum için de pislik atıyor olabilirim.

O yaşta ciddi bir bağlılığa hazır olmadığım gerçeğiyle yüzleşmek, henüz olgunlaşmadığımın kabulü anlamına geliyordu. Yanlış eylem planı doğru kararı öyle gölgelemişti ki böyle bir farkındalığa sahip olmanın olgunluk göstergesi sayılabileceğini düşünmemiştim. Ne istediğimi de kimseyi kandırmak istemediğimi de biliyordum, hepsi bu. Birini istese de kandıramayacak kadar aptal bir insanım zaten. Doğruya doğru şimdi. Bundandır ki ancak kendimi kandırabilmişimdir bugüne kadar. O alanda da uzmanlaştım denebilir.

Gene de yalan söylemeyi anlayabiliyorum. Onaylamasam da anlıyorum. Kurulu bir düzeni bozmanın dehşet vericiliği, bunun için toplanması gereken cesaret, göze alınması gereken onca acı ve tek başına yüklenilecek sorumluluk bir araya gelince bir meşruiyet zemini filan oluşturuyor değil fakat bu tip korkunç aldatmacaları biraz daha idrak edilebilir kılıyor. Alternatif senaryodaki bu aldatmacayı görmek sarstı beni. İnsan sevdiğine nasıl yapar bunu? Oysa ne yaparsa sevdiğine yapıyor insan, değil mi? Yalnız kalmaktan ziyade onsuz kalmaktan korkuyor. “Vazgeçilmezim” diye bir hitap var, ziyadesiyle manasız geliyor bana. Hayat öğretiyor ki kimse vazgeçilmez değil. Hatta kimi zaman, sevdiğinden onca sevdiği için vazgeçmek zorunda kalabiliyor insan. Olabiliyor bu.

Ne kimse kimseyi ne de zaman kimseyi bekliyor. Her şey ve herkes değişirken kimse aynı şekilde ya da beklentiler doğrultusunda değişmiyor. Birbirine çarpıp kesişen yollar aksi istikametlere savruluyor. Bir demiryolunun iki rayı bile her ne kadar ayrılmaz olsa da makaslar giriyor araya, hele ki bir son istasyon hep oluyor. Daha da önemlisi, ihtiyaç fazlası rasyonellik dışarı atılıyor. Favori çiftim, ne istediğimi bilmediğimi söylüyorlardı. Dün “ne istediğimi bildiğim için yalnızım” döküldü dudaklarımdan. Durup kendi kurduğum cümleye baktım, hoşuma gitti, şık durdu. Daha da garibi doğru olduğunu fark ettim. Ne istediğimi de istemediğimi de gayet iyi biliyorum ve istemediğim unsurları hayatıma dahil etme zorunluluğum yok. Yalnız kalabiliyorum; aşık olmadan ve aşık olunmadan da yaşayabiliyorum. Göz göre göre hata yapmaktansa yalnız kalmaya harcıyorum gücümü. Bir şekilde hayatta kalıyorum, herkesin yaptığı bundan başka bir şey mi sanki?

İş buldum. İlan filan vermedikleri halde gidip başvurduğum bir firmadan iki ay sonra döndüler. Bu firmayı çok istediğim için bu iki ay çok da gönüllü iş aramadım, görüşmelere filan gitmedim ama bunlardan ümidi de kesmiştim. İki ay sonunda tam istediğim gibi bir iş teklifiyle geldiler. Proje bazlı bir antropoloji işi. Varsın piyasa araştırması olsun. Farklı bir deneyim olacak benim için. Üstüne para da verecekler. Üç kuruş paradan yola çıkarak bir hayal bile kurdum geçen gün. Olacak iş değil ya neden olmasın dedim. Nedense uçakla seyahat ederken her şey daha mümkün görünüyor gözüme. Paris’e gitsem dedim, bir tek hafta sonu için bile olsa, tek başıma. Ucuzundan bilet bulup gitsem. Sokaklarında caddelerinde yürüsem de yürüsem, Seine Nehri kıyısındaki kahvelerden birine girip dinlensem, anlarmış gibi Fnac’ta kitap baksam, Rodin Müzesi’ni tavaf etsem gene, akşam da paramın yettiği kadar iyi bir yemek ve şarapla keyiflensem (yetmiyorsa yemeği es geçebilirim). Tek istediğim, kulağıma çalınanın Fransızca olduğunu kanıksayana kadar yürümek. Sokakta yürürken sokağın ucunda aniden Eiffel belirince salakça da olsa gülümserim gene. Sacre Coeur’e de çıkarım muhakkak. Ne bileyim işte yaparım bir şeyler. Hiçbir şey yapamasam kaybolurum. Ellerim ceplerimde buna pek de esef etmeden. Güzel olmaz mı? Bence harika olurdu.

Kına, düğün, ALES, doktora başvurusu, iş, Hindistan ve Hindistan’dan çok daha uzaktaki Paris… Otobüs gibi. Sen içinde kıpırtısız durduğunu düşünsen de o ilerledikçe sen de kalamıyorsun olduğun yerde. Tek istediğin durmak olsa da sürükleniyorsun, kendini içinde buluyorsun. En iyisi olsun, en doğrusunu yapayım diye yırtınırken “en iyisi” ve “en doğrusu”na olan inancın azalıyor. Neresindeyim hayatın? Bilmem, söyledikleri kadar sonunda değil sanırım. İzmir’in havası suyu yaramış olacak.