http://www.dizist.com/izle/doctor-who-8-sezon-13-bolum/
Doctor Who etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Doctor Who etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
26 Aralık 2014 Cuma
29 Aralık 2012 Cumartesi
"Pond"
"Run you clever boy, and remember."
Doctor Who Christmas Special 2012 "The Snowmen" izlediğim en iyi Doctor Who bölümü sayılmaz ama doktorun Matt Smith olduğu bölümler içinde en iyisi olabilir.
-----Bol miktarda spoiler içerir-----
Jenna-Louise Coleman'ı Asylum of the Daleks bölümünde Oswin Oswald olarak gördük önce. Biz gördük ama doktor görmedi, yalnızca duydu. O bölümde Oswin bir parti öldü. Şahsen epey sinir oldum çünkü güzel olduğu kadar zeki ve komikti de.
Aylarca bekledikten sonra ancak az önce izleme fırsatı bulabildiğim Christmas Special "The Snowmen"de -beklendiği üzere- Jenna-Louise Coleman'ı yeniden görünce çok sevindim. "Ölen karakteri izleyiciye nasıl yedirecekler" diye düşünmenin yersiz olduğunu fark ettim. Özellikle de bundan önce 10 kez rejenere (regenerated) olmuş bir doktorun zaman ve mekanda yolculuk ederken yaşadığı maceraları izlediğimi düşününce...
Yapılan göndermelerin dikkatimi çeken birkaç tanesi bile yeteri kadar etkileyiciydi benim için. İlk olarak, doktorun gözlük takmasını çok yadırgadım mesela. "Bowties are cool" bitti, "glasses are cool" dönemine mi geçtik diye düşünürken Amy Pond'un yer aldığı son bölümde taktığı gözlükler olduğunu fark ettim. O kızılı bir türlü sevememiştim ama insan alışıyor tabi. The girl who waited, neticede...
Sonra Sherlock göndermelerine bayıldım. Dr. Simeon'un çalışma odasına dalıp Sherlock gibi lahzada çıkarımlar yapması fakat Sherlock'un çıkarımlarının aksine hiçbirinin tutmaması ve ardından The Great Intelligence'taki kardan küreye "Moriarty" demesi... Bunlar hep şık göndermeler. Üçüncü sezonunun çekimleri 2013 Mart'a ötelenen Sherlock'u özlediğimi anımsadım. Üşüyoruz Moffat reis, bir şeyler yap da!
Şu "Ms. Montague" isim seçimi var bir de. Doktorun evli olduğunu biliyoruz ama bir Juliet mi doğuyor acaba diye heveslendim. Sonra Juliet'in bir Montague değil Capulet olduğunu hatırlayınca hevesim kursağımda kaldı.
Aman canım, kız daha ilk bölümden (yer aldığı ikinci bölüm teknik olarak) doktoru şapadanak öptü mü, öptü. İlk bölümden öldü mü öldü (teknik olarak ikinci ölümü). Doktoru öpmeyen companion'ı hiç oldu mu zaten? Olmadı. "Smart is the new sexy" imiş, hah! "Smart is the sexy"!
Ve o en baştaki "bu ellerle mi!" tripleri... Ne o, artık dünyaları kurtarmayacakmış! Niye, Amy ile Rory öldü diye... O yüzden de yeniden harekete geçmesi için gereken anahtar kelime "Pond"du. Derdini yalnızca bir kelimeyle anlatma oyunu ise tek kelimeyle harikaydı.
Nisan'da yeniden başlayacak dizinin (S7 E6-13) ana başlığı "Finding Clara" olacak gibi gibi. Diğer bir deyişle "ne ayaksın kızım sen?" zira ölüp ölüp diriliyor kendisi, hayli tekinsiz bir durum. Doktorun bu romantik halleri de beni korkuttu açıkçası. Nazik, barışçıl, duygusal bir adam olmasına alışığız da romantizm?! Kız da az değil haa, o mezar yazısı neydi öyle: "Remember me for we shall meet again". Haspam. Çok bekletme o zaman sen de.
Ayrıca muhafazakar bir kişi olarak jenerik görüntüleri ile TARDIS'in iç dizaynının değişmiş olmasından memnuniyetsizlik duyduğumu da söylemeden geçemeyeceğim.
Not: Doctor Who izleyen pek fazla arkadaşım yok. O yüzden burada paylaşmazsam dilim şişer!
Not 2: Anlaşıldı bu sezon sufle yapmayı öğreneceğim.
15 Haziran 2011 Çarşamba
Uğur'lu Gece
Yok artık, ergenliğin bu kadarı da fazla diyerek uçurdum son yazımı. Kendi ellerimle kendimi Tarkan görmüş şabalak genç kız pozisyonuna düşüremem. Yani düşürürüm de bunu kimsenin bilmesine gerek yok. "Oha amma salağım" diye ballandıra ballandıra anlatma isteğim bazen karşı konulmaz olsa da karşı koymalıyım. Sonra "valla anlattığım kadar aptal değilim" desem kim inanır? (Valla değilim!)
Güzelliklere karşı duyarlıyım diyelim. Dün o yüzden biraz heyecanlanmış olabilirim. Biraz? Dog Whisperer'daki neşeli köpekler gibiydim be! Beni yerimde zıplayıp el çırpmaktan alıkoyan tek şey ise yaşımın 26 olmasıydı. Çıtır desen değil orta yaş desen değil, saçma sapan bir yaş. Garson boy gibi bir şey, uygun davranış kalıbını kestiremiyorum bazen. Davranmıyorum ben de.
Dün yaşadığım o an da bir kitlenip kalma, nasıl davranacağını kestiremeyince davranmama anıydı işte. Adriana Lima'nın masanıza gelip ateş istediğini ve sizin, kadının yüzüne bile bakmadan, "sigara kullanmıyorum" dediğinizi düşünün. Öyle bir an. Hayat bana beklediğimden fazlasını verince bu fazlalıkla ne yapacağımı bilemeyip saçmalıyorum resmen. Çok bir beklentim yoktu. O sadece dursun, ben uzaktan izleyeyim öyle. Yan masamızdaki arkadaşının yanına uğradığında bize de rakısını uzatarak şerefe yapması filan... bunlar beni aşar, nitekim aştı. İnsanda öyle göz olur mu ya? Hadi oldu diyelim, insan insana öyle bakar mı? Tanrı var mı lan yoksa?
Adam zincirleme reaksiyon başlattı resmen. David Tennant'a, hatta Oleg Menshikov'a duyduğum aşk da kabardı. Ben aşk mı dedim? Estetik beğeni. Gerçi Oleg'in yaşlanışından memnun değilim. Yıllanmak yaramadı ona. O gülen gözlerin feri gitmiş resmen. Göz dediğin zeytin gibi olacak, ışıl ışıl gülecek. Gerisi boş, vallahi boş. Gülmek sadece bir kas hareketi olmamalı. Gülen insan, içini ısıtmalı insanın, bir gülüşüyle yaşamayı sevdirmeli. Öte yandan somurtmak yakışıyor David Tennant'a. İçini kasvet kaplamıyor insanın. Yeni oyununda bol bol somurtuyordur, eminim. Benedick ve Beatrice'in birbirlerine aşık olduklarını anlayana kadar süren sözlü kapışmaları epey şiddetli geçer çünkü.
İnsan insanı beğenir canım, ne var bunda bu kadar utanacak. Bir özür dilemediğim kaldı. Ergenlikse ergenlik arkadaş, adamı görünce elim ayağıma dolaştı. Gözlerimi alamayıp salak gibi yakalandım bile. Yıllar önce İstiklal'de yine böyle göz göze gelmiştik. O hatırlamaz tabi, ben hatırlarım. Ben biriktiriyorum o anları. Adamla göz göze olduğum saniyeleri ucuca ekleyip küçük bir mutluluk inşa ediyorum arka bahçemde. Kaçak inşaat. Sis ve Gece'yi almıştım ta ne zaman da hasedimden izleyemedim hala. Öyle o derece.
İşte böyle sayın okuyan. Aptal mıyım akıllı mıyım bir emin olabilsem ben de rahatlayacağım. Arada akıllıymış gibi konuşup yazdığım oluyor, öyleyken seviyorum kendimi. Hep öyle akıllıymış gibi kalmak istiyorum ama çok sürmüyor. Halbuki bu ara çok ihtiyacım var aklıma. Birkaç gün içinde bir doktora tez önerisiyle gelmeliyim. Bir konu buldum ama muallaktayım. Fikri olan?
Güzelliklere karşı duyarlıyım diyelim. Dün o yüzden biraz heyecanlanmış olabilirim. Biraz? Dog Whisperer'daki neşeli köpekler gibiydim be! Beni yerimde zıplayıp el çırpmaktan alıkoyan tek şey ise yaşımın 26 olmasıydı. Çıtır desen değil orta yaş desen değil, saçma sapan bir yaş. Garson boy gibi bir şey, uygun davranış kalıbını kestiremiyorum bazen. Davranmıyorum ben de.
Dün yaşadığım o an da bir kitlenip kalma, nasıl davranacağını kestiremeyince davranmama anıydı işte. Adriana Lima'nın masanıza gelip ateş istediğini ve sizin, kadının yüzüne bile bakmadan, "sigara kullanmıyorum" dediğinizi düşünün. Öyle bir an. Hayat bana beklediğimden fazlasını verince bu fazlalıkla ne yapacağımı bilemeyip saçmalıyorum resmen. Çok bir beklentim yoktu. O sadece dursun, ben uzaktan izleyeyim öyle. Yan masamızdaki arkadaşının yanına uğradığında bize de rakısını uzatarak şerefe yapması filan... bunlar beni aşar, nitekim aştı. İnsanda öyle göz olur mu ya? Hadi oldu diyelim, insan insana öyle bakar mı? Tanrı var mı lan yoksa?
Adam zincirleme reaksiyon başlattı resmen. David Tennant'a, hatta Oleg Menshikov'a duyduğum aşk da kabardı. Ben aşk mı dedim? Estetik beğeni. Gerçi Oleg'in yaşlanışından memnun değilim. Yıllanmak yaramadı ona. O gülen gözlerin feri gitmiş resmen. Göz dediğin zeytin gibi olacak, ışıl ışıl gülecek. Gerisi boş, vallahi boş. Gülmek sadece bir kas hareketi olmamalı. Gülen insan, içini ısıtmalı insanın, bir gülüşüyle yaşamayı sevdirmeli. Öte yandan somurtmak yakışıyor David Tennant'a. İçini kasvet kaplamıyor insanın. Yeni oyununda bol bol somurtuyordur, eminim. Benedick ve Beatrice'in birbirlerine aşık olduklarını anlayana kadar süren sözlü kapışmaları epey şiddetli geçer çünkü. İnsan insanı beğenir canım, ne var bunda bu kadar utanacak. Bir özür dilemediğim kaldı. Ergenlikse ergenlik arkadaş, adamı görünce elim ayağıma dolaştı. Gözlerimi alamayıp salak gibi yakalandım bile. Yıllar önce İstiklal'de yine böyle göz göze gelmiştik. O hatırlamaz tabi, ben hatırlarım. Ben biriktiriyorum o anları. Adamla göz göze olduğum saniyeleri ucuca ekleyip küçük bir mutluluk inşa ediyorum arka bahçemde. Kaçak inşaat. Sis ve Gece'yi almıştım ta ne zaman da hasedimden izleyemedim hala. Öyle o derece.
İşte böyle sayın okuyan. Aptal mıyım akıllı mıyım bir emin olabilsem ben de rahatlayacağım. Arada akıllıymış gibi konuşup yazdığım oluyor, öyleyken seviyorum kendimi. Hep öyle akıllıymış gibi kalmak istiyorum ama çok sürmüyor. Halbuki bu ara çok ihtiyacım var aklıma. Birkaç gün içinde bir doktora tez önerisiyle gelmeliyim. Bir konu buldum ama muallaktayım. Fikri olan?
6 Haziran 2011 Pazartesi
Bile Bile
http://www.myspace.com/sibelgursoy/music/songs/bile-bile-s-z-m-zik-sibel-g-rsoy-55131440
Shakespeare'in en sevdiğim oyunu sahneye konacak da Benedick'i David Tennant oynayacak...benim rüyalarım bile bu kadar güzel değil be. Kenneth Branagh ve Emma Thompson'dan sonra başka kim oynasa homurdanırdım herhalde. Ayakta durma bileti de çok değilmiş aslında ama Londra'ya gitmesi dert şimdi. Hadi gittin diyelim, yağmurda taksi bulunmaz...da başka bir şey düşünemiyorum bunu öğrendiğimden beri.
Çok sinirliyim bu ara, gerginim. Yetişeceğini bildiğim halde yetişmemesinden endişe ettiğim şu raporlar, onlar bittikten sonra el atacağıma söz verdiğim çeviri, 27'sinde biten başvurular için elimdeki belgelere eklemem gereken bir niyet mektubu, bir referans mektubu ve bir tez önerisi -ki tez önerisi her şeyin başı... sonra bir de gidip deneme metni almam gereken şu yayınevi var. Bir de hiçbir şeyden eksik kalmayan varoluşsal sorgulamalar: Neden doktora? Bittiğinde 30 yaşında olacağım...yazıyla otuz. Hadi onu geçtim, neden? Nereden gelip nereye gidiyorum? Ne zaman düzenli bir gelirim olacak? Peki sırf saplantı haline getirdiğim bir hayal gerçekleşmedi/gerçekleşmeyecek diye mi istemiyorum yurt dışında yaşamak? Ne zavallıca tanrım, seni küçük böcek. Ya da mesela gelecek seneye kalsa doktora işi, bir sene geciktirsem, geciksem...ne olur? Başıma yıkılır mı küçük dünyam? Ben inanmam ki başarı ve başarısızlığa; keyfe inanırım ben, ve huzura. O zaman neden bu telaşım anlamıyorum ki. Bu kadar endişe, stres nereye varmak için? "...otuz, modern insanın kabusu olarak tasarlanıp kullanıma sokulmuş bir eşiktir. Otuzunda bulunduğun nokta, hiç kaçarı olmaksızın, böbürlenebileceğin bir hayat yaşayıp yaşamadığının birincil göstergesi olacak." demişim eski bir yazımda. İşte gene tam o kafadayım. Biri beni buradan çıkarsın.
Çok sinirliyim dedim ya...ne güzel de elimi belime koyup kapısına dayandığım üst komşumdan çıkarıp rahatlayacaktım. Açmadı kapıyı. Korktu zahir. E ne de olsa fıçı gibi bir kız dayanmış kapısına ama fıçı, barut fıçısı. Zorla anahtarlık satmaya çalışan bir çocuğa patladım onun yerine bugün. Çocuk hiç oralı olmadı ama hala bok gibi hissediyorum kendimi. Telefonla konuşuyorum, "abla abla" diye tepemde. Hay ablalar götürsün seni. Resmen lise öğretmeni gibi azarladım çocuğu. Sonra anlaştık neyse. Sinirim de baki. Elbet çıkacak bu bir yerlerden, dur bakalım... Şu seçim de az germedi. Ondan da böyle sinirliyim. Sadece kendi olsa neyse, bir de o saçma sapan seçim arabaları var. Tam bir "kiminki daha büyük" siyaseti, kimin sesi daha çok çıkıyor. Gündelik hayatta da doğrudan karşılığı var bunun: Bir şeyi öfkeyle ya da yüksek sesle söylersen (tercihen ikisi birden) kesin haklısındır. Düşündüm de "kiminki daha büyük" anlayışı bütün bir iktidar olgusu için geçerli olabilir. Koskoca Rocco hakkın rahmetiyle vuslata erdi, sen daha konuşuyorsun.
Raporlar beni çağırıyor. Blog yazacağım yoktu aslında. En üstteki şarkının linkini verip kaçacaktım ama kuru kuru gitmez dedim, muhabbet uzadı. Öpüyorum. Öptüm.
Shakespeare'in en sevdiğim oyunu sahneye konacak da Benedick'i David Tennant oynayacak...benim rüyalarım bile bu kadar güzel değil be. Kenneth Branagh ve Emma Thompson'dan sonra başka kim oynasa homurdanırdım herhalde. Ayakta durma bileti de çok değilmiş aslında ama Londra'ya gitmesi dert şimdi. Hadi gittin diyelim, yağmurda taksi bulunmaz...da başka bir şey düşünemiyorum bunu öğrendiğimden beri.
Rakı ve kadın...bundan bir iş çıkar ama tez mi şarkı mı emin değilim. Birlikte rakı içmeyi en çok sevdiğim insansın diyerek beni tahmin edebileceğinden bile çok onurlandıran arkadaşımı tenzih ederim fakat bu erkekler bizle kafa buluyor kuzum. Uydurmuşlar bir "rakının tadını kokusunu sevmeyen, rakı içemeyen kız" karakteri, bizi yiyorlar. Güya bir tarafımız kalkacak. Bir kere ben senin onayına kalmadım güzel kardeşim. Muhtemeldir ki senden evvel balık olmuşumdur şişede. Değilse de bizi bize mi kırdıracaksın ulan, bölücü müsün sen, amacın ne? Hem ben niye tanımıyorum bu mitolojik kızı, kim bu kız? Gerçi düşündüm de tanımayayım daha iyi. Mit olarak kalsın öyle, evlerden ırak.
Bu ara ülke gündemi o kadar hararetli ki (neden acaba!) yazmam gereken raporlara odaklanmakta zorlandığım bir gerçek. Onun yerine sabahtan akşama kadar seçim üstüne yazılanları oku deseler, amenna. Neyse ki tez önerisi bulup yetiştirmekle meşgul olacağım iki hafta gelip çattığında seçim de raporlar da bitmiş olacak. Bugün Mimar Sinan'a gittim ilk defa. Doktoraya başvuracağım ya maksat ayağım alışsın. Yok canım, başvuruyla ilgili bir şey soracaktım. O kadar ODTÜ'lü olduktan sonra nasıl garip bir his anlatamam (anlatma o zaman)... Mimar Sinan'a ODTÜ'den çok evvel vurulmuştum halbuki, taa ortaokulda. Güzel sanatlar fakültesine tabi. Yetenekliydim, hazırlandım da. Sonra girmedim sınavlara, vazgeçtim. O kadar okudum, bari sosyolog olayım dedim. Şimdi dönüp dolaşıp bu kadar yolun sonunda Mimar Sinan'a varmış olmak acayip bir keyif veriyor. Beni alırlarsa tabi -ki alırlarsa çok sevinirim. Güzel sanatlardan seçmeli alabiliyor muyuz acaba? Alabilmeliyiz bence. Sınıf da neymiş, çıkmam ki ben o atölyelerden. Aman aç tavuk kendini resim atölyesinde sanırmış! Yoo, heykel de yaparım. Çırılçıplak heykeller hem de.
Çok sinirliyim dedim ya...ne güzel de elimi belime koyup kapısına dayandığım üst komşumdan çıkarıp rahatlayacaktım. Açmadı kapıyı. Korktu zahir. E ne de olsa fıçı gibi bir kız dayanmış kapısına ama fıçı, barut fıçısı. Zorla anahtarlık satmaya çalışan bir çocuğa patladım onun yerine bugün. Çocuk hiç oralı olmadı ama hala bok gibi hissediyorum kendimi. Telefonla konuşuyorum, "abla abla" diye tepemde. Hay ablalar götürsün seni. Resmen lise öğretmeni gibi azarladım çocuğu. Sonra anlaştık neyse. Sinirim de baki. Elbet çıkacak bu bir yerlerden, dur bakalım... Şu seçim de az germedi. Ondan da böyle sinirliyim. Sadece kendi olsa neyse, bir de o saçma sapan seçim arabaları var. Tam bir "kiminki daha büyük" siyaseti, kimin sesi daha çok çıkıyor. Gündelik hayatta da doğrudan karşılığı var bunun: Bir şeyi öfkeyle ya da yüksek sesle söylersen (tercihen ikisi birden) kesin haklısındır. Düşündüm de "kiminki daha büyük" anlayışı bütün bir iktidar olgusu için geçerli olabilir. Koskoca Rocco hakkın rahmetiyle vuslata erdi, sen daha konuşuyorsun.
Raporlar beni çağırıyor. Blog yazacağım yoktu aslında. En üstteki şarkının linkini verip kaçacaktım ama kuru kuru gitmez dedim, muhabbet uzadı. Öpüyorum. Öptüm.
22 Mart 2011 Salı
İnanmıyorum Ama Bir Mutluluk Var
Levent Kırca tadı vermeye başlayan Baba Haber bitip de Ana Haber başlayınca aşağı yukarı dört gündür haberleri izlemediğimi fark ediyorum. Aksi gibi olmayan şey de kalmamış. Yer yerinden oynamış gene. Geçen hafta İbrahim Tatlıses'in gözünü kırpması, parmağını oynatmasına Japonya'daki nükleer felaketten daha fazla haber değeri biçilince lanet okuyup gündemle arama bir mesafe koymuştum. Sadece o da değil: Her akşam aynı mukavemet ve metanetle karşılayamıyorum akşam haberlerini. Gazetelere bakarım diyorum, ona da elim gitmiyor. Gündemden soğuduğum oluyor resmen. Bu akşam da açtım, "Libya'yla ilişkimiz petrol ilişkisi değildir" diyor adam. Aşk ilişkisi mi? Diplomasi değil gönül bağı mı?
İçime, evime bu kadar kapandıktan sonra hareketli bir hafta sonu geçirince sersemledim adeta. Burada Toraman'ı o kadar andıktan sonra adamla en nihayet burun buruna geldim bir mekanda. Öyle çökmüş ki daha da iri görünüyor burnu. Zorla ilerlemeye çalıştığım kalabalığın içinden biri adımı bağırıyor. Bir lise arkadaşı daha, aynı akşam kaçıncı. Ayaküstü kapıyorum bir "hiç değişmemişsin" ama üzülsem mi sevinsem mi bilemiyorum. Mahsuscuktan kızıyorum ben de. Gözüm Toraman'da. Ne kadar yaşlandığını izliyorum. Uzun sahil yürüyüşlerimin favorisi "O" albümü geliyor aklıma. O 10 km'yi göz açıp kapayıncaya kadar yürüyebiliyorsam bu adam sayesinde. Neden nasıl anlamıyorum bile. "Sen geçerken sahilden..." diyor, havaya giriyorum zaten. Azıcık sarhoş olsaydım da "abi n'aber yaa" diye yanına yanaşsaydım, yıllar sonra bile "ayşec. ne demiştin sen ona" diye başlayan geyiklere malzeme çıkartabilirdim aslında. Edebimle içiyordum aksi gibi. Umut Sarıkaya vakası da ders olmuştu evvelden, işgüzarlığın alemi yok. Başka yere gidip dans etmeye sakladım enerjimi. Çok da eğlendim.
Bu tebdil-i mekan politikamızın sabah 5 buçuğa kadar sürmesinde bir acayiplik yok da 9 buçukta ÜDS'ye girecek olmam beni germedi desem yalan olur. En fazla iki saat uyuyup girdiğim sınavın bu kadar iyi geçmiş olmasına da hala inanamıyorum. Ne çıkacak bakalım. Düğün sonrası ALES deneyimi için prova oldu en azından. Sabahın 8'inde düştüm yola. İstanbul'un bile afyonu patlamamıştı daha. Kış sabahları okul günleri yorganın altı nasıl sıcak, nasıl rahatsa o Pazar sabahı da İstanbul öyle bir mahmurlukla uzanıyordu kalın sis örtüsünün altında. Ben hem uykulu hem de yanında kibrit çaksan havaya uçacak gibiydim. Okula girince arkamdakilere "bayanı izleyin" diyen güvenlik görevlisi kargadan kılavuz hikayesini duymamıştı sanırım. Zaten en sonunda kızlardan biri dayanamayıp "sizi de böyle sapık gibi takip ediyoruz ama..." diye açıklama yapmak zorunda hissetti kendini. Herkeste bir heyecan. Aslında ben de heyecanlıydım ama heyecanımı gösterebilecek kadar ayılmamıştım daha. ÖSYM'nin bize bahşettiği "kırtasiye kutusu"ndan çıkan kalemleri görünce ayılabildim ancak... Sonrası sınav mınav işte.
O değil de...cover sevmem ama Sherlock baya iyi olmuş. 23 Nisan'da Doctor Who'nun altıncı sezonu başlayana kadar sarmalık diyordum, meğer üç bölümlük mini diziymiş. Olsun, tavsiye ederim. Ya da acaba ben mi fena sardım BBC'nin bu suratsız, ukala dizi karakterlerine...eğer öyleyse, suratsız İngiliz aşkımı empoze etmek istemem. Ya da isterim canım, ne var!
Aynı günün akşamüstü "hadi kalk gidiyoruz"la uyandırılıp Sütlüce'de rakı içerken buldum kendimi. Buldum diyorsam şikayetçi değilim. Ehli keyif bir kadınla ağır ağır demlenmek gibisi var mı! Bir teorim var: Genç yaşta anne olmuş, boşanmış, erkek annelerinde ayrı bir güzellik oluyor. Yazık ki oğullarında gözüm olmayan kadınlar bunlar. Olsa ne olacak, "annemi benden çok seviyorsun" diye kavga sebebi mi olur?! Bari yalan söylemeyi becerebilsem.
"Film seçmek çok zor" diye üfleyip püflerken tam dayaklığım. Şaka maka, film festivalinde bir kere daha dank edecek artık İstanbul'a döndüğüm, İstanbul'da yaşadığım. Bazen hala Ankara'nın hava durumuna bakıyorum alışkanlıkla. Bir yanım dönemedi Ankara'dan, il sınırından bile çıkamadı. İyi olacak bu festival, iyi. Eve kapandım kaldım. "Hadi, kitapçığı almaya gidiyoruz, biletler de satışa çıkmış" diye tutup sürükleyen arkadaş da en güzel bir şey. Hele ki beş dakika mesafede oturan arkadaş konseptine bayılıyorum. Umarım bu vesileyle evden çıkacağım artık. İster Taş Cafe'de bira içip scrabble oynamak için olsun, ister sahilde banklara kurulup çay içmek için. Yalan değil, ev üstüme geliyor bazen. Tek başıma çıkıp Beyoğlu'ndaki kitapçıları, sahafları turlamak da mutlu etmiyor her zaman. Şımarıklıksa şımarıklık. Şu yalancı kış bir geçse, güneş açsa, benim de yüzüm gülecek biliyorum. En azından öyle olmasını umuyorum. Kimse bu kadar uzun süre somurtamaz. Hem Galata Köprüsü soğuk soğuk essin istediği kadar, Eminönü'nde burnuma balık ekmek kokusu gelince içim içime sığmıyor. İnanmıyorum ama bir mutluluk var.
İçime, evime bu kadar kapandıktan sonra hareketli bir hafta sonu geçirince sersemledim adeta. Burada Toraman'ı o kadar andıktan sonra adamla en nihayet burun buruna geldim bir mekanda. Öyle çökmüş ki daha da iri görünüyor burnu. Zorla ilerlemeye çalıştığım kalabalığın içinden biri adımı bağırıyor. Bir lise arkadaşı daha, aynı akşam kaçıncı. Ayaküstü kapıyorum bir "hiç değişmemişsin" ama üzülsem mi sevinsem mi bilemiyorum. Mahsuscuktan kızıyorum ben de. Gözüm Toraman'da. Ne kadar yaşlandığını izliyorum. Uzun sahil yürüyüşlerimin favorisi "O" albümü geliyor aklıma. O 10 km'yi göz açıp kapayıncaya kadar yürüyebiliyorsam bu adam sayesinde. Neden nasıl anlamıyorum bile. "Sen geçerken sahilden..." diyor, havaya giriyorum zaten. Azıcık sarhoş olsaydım da "abi n'aber yaa" diye yanına yanaşsaydım, yıllar sonra bile "ayşec. ne demiştin sen ona" diye başlayan geyiklere malzeme çıkartabilirdim aslında. Edebimle içiyordum aksi gibi. Umut Sarıkaya vakası da ders olmuştu evvelden, işgüzarlığın alemi yok. Başka yere gidip dans etmeye sakladım enerjimi. Çok da eğlendim.
Bu tebdil-i mekan politikamızın sabah 5 buçuğa kadar sürmesinde bir acayiplik yok da 9 buçukta ÜDS'ye girecek olmam beni germedi desem yalan olur. En fazla iki saat uyuyup girdiğim sınavın bu kadar iyi geçmiş olmasına da hala inanamıyorum. Ne çıkacak bakalım. Düğün sonrası ALES deneyimi için prova oldu en azından. Sabahın 8'inde düştüm yola. İstanbul'un bile afyonu patlamamıştı daha. Kış sabahları okul günleri yorganın altı nasıl sıcak, nasıl rahatsa o Pazar sabahı da İstanbul öyle bir mahmurlukla uzanıyordu kalın sis örtüsünün altında. Ben hem uykulu hem de yanında kibrit çaksan havaya uçacak gibiydim. Okula girince arkamdakilere "bayanı izleyin" diyen güvenlik görevlisi kargadan kılavuz hikayesini duymamıştı sanırım. Zaten en sonunda kızlardan biri dayanamayıp "sizi de böyle sapık gibi takip ediyoruz ama..." diye açıklama yapmak zorunda hissetti kendini. Herkeste bir heyecan. Aslında ben de heyecanlıydım ama heyecanımı gösterebilecek kadar ayılmamıştım daha. ÖSYM'nin bize bahşettiği "kırtasiye kutusu"ndan çıkan kalemleri görünce ayılabildim ancak... Sonrası sınav mınav işte. O değil de...cover sevmem ama Sherlock baya iyi olmuş. 23 Nisan'da Doctor Who'nun altıncı sezonu başlayana kadar sarmalık diyordum, meğer üç bölümlük mini diziymiş. Olsun, tavsiye ederim. Ya da acaba ben mi fena sardım BBC'nin bu suratsız, ukala dizi karakterlerine...eğer öyleyse, suratsız İngiliz aşkımı empoze etmek istemem. Ya da isterim canım, ne var!
Aynı günün akşamüstü "hadi kalk gidiyoruz"la uyandırılıp Sütlüce'de rakı içerken buldum kendimi. Buldum diyorsam şikayetçi değilim. Ehli keyif bir kadınla ağır ağır demlenmek gibisi var mı! Bir teorim var: Genç yaşta anne olmuş, boşanmış, erkek annelerinde ayrı bir güzellik oluyor. Yazık ki oğullarında gözüm olmayan kadınlar bunlar. Olsa ne olacak, "annemi benden çok seviyorsun" diye kavga sebebi mi olur?! Bari yalan söylemeyi becerebilsem.
"Film seçmek çok zor" diye üfleyip püflerken tam dayaklığım. Şaka maka, film festivalinde bir kere daha dank edecek artık İstanbul'a döndüğüm, İstanbul'da yaşadığım. Bazen hala Ankara'nın hava durumuna bakıyorum alışkanlıkla. Bir yanım dönemedi Ankara'dan, il sınırından bile çıkamadı. İyi olacak bu festival, iyi. Eve kapandım kaldım. "Hadi, kitapçığı almaya gidiyoruz, biletler de satışa çıkmış" diye tutup sürükleyen arkadaş da en güzel bir şey. Hele ki beş dakika mesafede oturan arkadaş konseptine bayılıyorum. Umarım bu vesileyle evden çıkacağım artık. İster Taş Cafe'de bira içip scrabble oynamak için olsun, ister sahilde banklara kurulup çay içmek için. Yalan değil, ev üstüme geliyor bazen. Tek başıma çıkıp Beyoğlu'ndaki kitapçıları, sahafları turlamak da mutlu etmiyor her zaman. Şımarıklıksa şımarıklık. Şu yalancı kış bir geçse, güneş açsa, benim de yüzüm gülecek biliyorum. En azından öyle olmasını umuyorum. Kimse bu kadar uzun süre somurtamaz. Hem Galata Köprüsü soğuk soğuk essin istediği kadar, Eminönü'nde burnuma balık ekmek kokusu gelince içim içime sığmıyor. İnanmıyorum ama bir mutluluk var.
Mesela Sherlock ve Doctor Who bir arada...lan?!!
29 Aralık 2010 Çarşamba
Ayçiçekleri
Neden böyle sulu gözlü oldum ben? Yeni bile değil bu halim.
Sevdiğim biri vardı. Bir asır önce. Herkesin vardır. Herkes ilkin farklı sanır kendi sevgisini. Daha çok, daha büyük, daha kuvvetli...bu kadar zaman sonra artık bir şey sanmıyor insan. Film izlerdik, ağlardım. Aptal gibi hissederdim kendimi, utanırdım. Doğa kanunu: kendisini sevenin gözlerinden göremiyor insan kendini. O kadar da aptal görünmüyormuşum meğer, bilemezdim. Geç de olsa öğrendim öyle görünmediğimi. Gene de en olmadık şeylere ağladığımda hep o ağlayışım geliyor aklıma. Tıpkı şimdiki gibi.
Çok düşündüm. İçki mi? Gecenin etkisi? Hormonlar? Aşk bile değil. Ölüm... Ölüm hep ağlatır beni. Hiç sekmez, dayanamam. Yok oluşlar, bir daha göremeyecek oluşlar, hatıralarda yaşayışlar hep ağlatır beni. Güzel şeylerin kayboluşundan daha korkunç bir şey gelmiyor aklıma.
Bu sefer Vincent van Gogh'la ağladım. Evet, başardım bunu. Neyse ki kimse görmüyor artık. O yüzden kendi kendimle dalga geçiyorum ben de. Can sıkıcı rasyoneller gibi kurcalayıp durmaktan usanmıyorum bir de: iki bira içtim, ondan olamaz. Hormonlar? Sabit. Gece? Her zamanki kadar. Müzik? Salya sümük ağlatmaya programlanmış dev yapım Holywood film müziği gibi, I don't wanna miss a thing gibi bir şey. O zaman neden? Neden, neden, neden cevap ver rasyonel özne, neden?
Resim...kaybettiğim en güzel şeylerin ilkiydi belki de. Yıllar sonra tesadüfen sardırdığım İngiliz yapımı bir bilim kurgu dizisi sayesinde ve Van Gogh'un suretinde, içimde bıraktığı ve yerini asla dolduramadığım boşluğa dokundu. Ne içki, ne gece...kendimden başka suçlayacak kimsem yok bu gözyaşları için de. Tamam belki bir de o şarkıyı o sahneye uygun gören insanın bok yemesi olabilir biraz...ama sadece biraz, çok değil.
Bir kere başlayınca öyle durmuyorum ki. Sanki bir kez bir şeye gözlerim dolunca, o güne kadar ağladığım her şey geri geliyor ve hepsine birden ağlıyorum. Aşklar, ölümler, kayıplar...yeri doldurulamayacak ne varsa. İnsan yeniden aşık olur, biliyorum çünkü öyle diyorlar...ve doğumlarla hayat sürekli yeniliyor kendini ama bu demek değil ki boşluklar dolar. Toulouse Toulouse'dur ve Van Gogh da Van Gogh. Picasso? İkisinin de yerini dolduramaz, doldurmamalı da zaten. Hayat yeniliyor kendini ama boşlukları doldurarak değil, onları üst üste yığarak. Tıpkı bu ağlamalarım gibi. Geri gelmeyen her şey gibi.
Sevdiğim biri vardı. Bir asır önce. Herkesin vardır. Herkes ilkin farklı sanır kendi sevgisini. Daha çok, daha büyük, daha kuvvetli...bu kadar zaman sonra artık bir şey sanmıyor insan. Film izlerdik, ağlardım. Aptal gibi hissederdim kendimi, utanırdım. Doğa kanunu: kendisini sevenin gözlerinden göremiyor insan kendini. O kadar da aptal görünmüyormuşum meğer, bilemezdim. Geç de olsa öğrendim öyle görünmediğimi. Gene de en olmadık şeylere ağladığımda hep o ağlayışım geliyor aklıma. Tıpkı şimdiki gibi.
Çok düşündüm. İçki mi? Gecenin etkisi? Hormonlar? Aşk bile değil. Ölüm... Ölüm hep ağlatır beni. Hiç sekmez, dayanamam. Yok oluşlar, bir daha göremeyecek oluşlar, hatıralarda yaşayışlar hep ağlatır beni. Güzel şeylerin kayboluşundan daha korkunç bir şey gelmiyor aklıma.
Bu sefer Vincent van Gogh'la ağladım. Evet, başardım bunu. Neyse ki kimse görmüyor artık. O yüzden kendi kendimle dalga geçiyorum ben de. Can sıkıcı rasyoneller gibi kurcalayıp durmaktan usanmıyorum bir de: iki bira içtim, ondan olamaz. Hormonlar? Sabit. Gece? Her zamanki kadar. Müzik? Salya sümük ağlatmaya programlanmış dev yapım Holywood film müziği gibi, I don't wanna miss a thing gibi bir şey. O zaman neden? Neden, neden, neden cevap ver rasyonel özne, neden?
Resim...kaybettiğim en güzel şeylerin ilkiydi belki de. Yıllar sonra tesadüfen sardırdığım İngiliz yapımı bir bilim kurgu dizisi sayesinde ve Van Gogh'un suretinde, içimde bıraktığı ve yerini asla dolduramadığım boşluğa dokundu. Ne içki, ne gece...kendimden başka suçlayacak kimsem yok bu gözyaşları için de. Tamam belki bir de o şarkıyı o sahneye uygun gören insanın bok yemesi olabilir biraz...ama sadece biraz, çok değil.
Bir kere başlayınca öyle durmuyorum ki. Sanki bir kez bir şeye gözlerim dolunca, o güne kadar ağladığım her şey geri geliyor ve hepsine birden ağlıyorum. Aşklar, ölümler, kayıplar...yeri doldurulamayacak ne varsa. İnsan yeniden aşık olur, biliyorum çünkü öyle diyorlar...ve doğumlarla hayat sürekli yeniliyor kendini ama bu demek değil ki boşluklar dolar. Toulouse Toulouse'dur ve Van Gogh da Van Gogh. Picasso? İkisinin de yerini dolduramaz, doldurmamalı da zaten. Hayat yeniliyor kendini ama boşlukları doldurarak değil, onları üst üste yığarak. Tıpkı bu ağlamalarım gibi. Geri gelmeyen her şey gibi.
-al işte gene aynı yere döndük.
-sanırım hep olduğumuz yerden bahsediyorsun?
-aslında maalesef evet. birbiriyle kafiyeli devrik cümleler, geçmiş gitmiş aşka referans, ne kadar aptal göründüğünü tasvir etmekle yetinmeyip ne kadar aptal olduğunu da aşikar etme falan filan. kendine saygın nerede senin?
-dikkat et, tam arkanda!
-salak.
-içimden başka türlü yazmak gelmiyor ne yapayım.
-bir şey yazmasan olmuyor mu? yazdıkların da pek bir şey ifade etmiyor zaten, malum.
-bilemeyiz.
-saçma sapan bir dizide çalan saçma sapan bir şarkıya ağlamışsın, bunu kimin bilmeye ihtiyacı var?
-bir kere dizi...tamam biraz dünyayı kurtaran adam gibi gelmişti en başlarda ama efsane bir dizi ve şarkı da...evet tam bir kız şarkısı, buram buram dram kokuyor falan ama sözleri vurdu sanırım biraz.
-gına geldi dramından.
-haklısın.
-tabi ki haklıyım.
-senden nefret ediyorum.
-ben de senden.
-iyi geceler.
-iyi geceler.
28 Aralık 2010 Salı
Molto bene, allons-y!
My wandering days are over -Belle&Sebastian
Moving on -Kimya Dawson
You love me -Kimya DawsonNew Soul -Yael Naim
Too long -Yael Naim
(Başlıkları alt alta okumak? Ne münasebet!)
Bu gece Belle&Sebastian ve Kimya Dawson gecesi. Neden biraz da Yael Naim olmasın?
Solgun sarı renkli -sırf bu yüzden bile vintage denmeyi hak eden- bir şifonyere karşı (leb-i şifonyer?) oturmuş doğum sonrası sendrom yüzünden günlerdir yüzüne bakamadığım tezimi önüme almış düzeltmeye çalışıyorum. Bitmiş işi kurcalamak, pişmiş aşa su katmaktan farksız. O yüzden hiiiç kasmadan cut paste yapacağım. Cut'n Paste, bir nevi Rock'n Roll. Conclusion'ı da artık Einstein usulü, referanssız meferanssız dan dun döşerim. Özgüven eksikliğimle mütemadiyen bir halat yarışı içinde olan egomdan bahsetmiş miydim? Oh evet, bütün bir sonuç bölümünü aklımda kalan tortulardan döşeyebilir ve alıntıladığım bütün o adamlardan daha heyecan verici bir şey söylemeyi başarabilirim. Boşuna master of science denilmiyor, öyle değil mi? Science be my bitch!
Yok be, neyse ki bir iki toparlayıcı kelam etmişim de sil baştan toparlamama gerek kalmadı. Yalnız bir 'çalışmanın kısıtlılıkları/zayıflıkları' temalı paragraf eklemeliyim. Bu parlak fikir de elbette benden çıktı. "Çünkü ayağım 35 numara" deyip işin içinden sıyrılmak istiyorum ama akademi camiası henüz buna hazır değil. Nasıl olsa etrafından dolanıp gene aynı şeyi söylerim ben. Değil mi ki akademi biraz da bunun üstüne kurulu ve ben -tez hocamın da takdir ettiği üzere- inatçı karının tekiyim.
Hala tezden bahsediyorum değil mi? Ama işte aşk böyle bir şey, sürekli ondan bahsetmek istiyor insan. Bi seni konuşurum diye şarkısı bile var. Geçen şey geldi aklıma: "Gerçek aşk" ne saçma bir ifade. "Gerçek" diye nitelendirmek zorunda kalınıyorsa tek başına "aşk" işkillenmemiz gereken bir durum değil midir? "Aşk"ı ne zamandan beri pejoratif kullanıyoruz? Kaldı ki o bizim kendi pejoratifliğimiz, şahsi hayvanlığımızdır. Gerçeği kolpası olur mu lan bunun, aşk aşktır işte. Böyle ibne gibin, puşt gibin bişey.
"For all your big talk about being ready for a relationship, deep down you're single. It's your default setting" dedi bugün Barney Ted'e. Çok içerledim. Panikle telefona sarılıp, evlenecek olan arkadaşımı aradım "n'olur sil o +1'i!" diye. "Ne de olsa ayşec." diyerek kafadan +1 demişti de işgüzar gelin. Hayır sonra yanımdaki boş sandalyeye bakıp bakıp yuvarlayacağım rakıları, film kopacak, ne düğün hatırlayacağım ne bir şey. Kaldı ki "Samantha Jones değil Bridget Jones bekarı" kategorisine giriyormuşum. Öyle buyurmuştu 8 kadından biri. Kavgada söylenmez be! Yani bilinir ama söylenmez, bırak bari havam kalsın. Ya da bırak ya, havam da batsın bu dünyayla birlikte!
Şu son paragrafı yarın eklerim bence. Bir şey yok zaten. İşte "şöyle sıçtım, böyle sıçtım...püü beş para etmez de bir tez yazdım, yazmasam daha iyiydi" kıvamında gözünü çıkaracağım tevazunun. Yok be, mütevazı değilimdir ki ben. Batırdıysam batırdım derim ama "şurası da on numara oldu haa, tadından yenmiyor!" da derim. İşte ben bunları yarın derim. Şimdi biraz daha Doctor Who izleyeyim. Çok tırsarsam How I Met Your Mother'la taçlandırır, öyle uyurum. Süper plan. Ayşec. the Magnificent.
Doctor Who demişken, David Tennant çağrıştırdı: Big Bang Theory "smart is the new sexy" diyor ya, böyle saçmalık duymadım. Smart has always been the sexy and it always will be! The Doctor karakterinin David Tennant'ı bile çekici kılması başka türlü açıklanamaz. Böyle de koyarım tespiti. Koyar da giderim vuslata ermeye dikdörtgen suratlı Matt Smith'le (argümanım çürümüyor çünkü kendisi biraz ebleh bir Doctor). Dur ya haksızlık etmeyeyim, inceden bir Oleg Menshikov'u andırmıyor değil hani Tennant. Anlamlıymışçasına bakan zeytin gözlüler derneği eş başkanı (takım elbise ve pardösü değişkenlerinin etkisi sabit alınarak).
(Bu blog işinde playlist hazırlamanın kesin daha pratik bir yolu var ve ben bilmiyorum, değil mi? 8tracks miydi neydi o zımbırtı? Neyse uzun iş şimdi, sonra bakarım.)
*Allons-y, Fransızca'da let's go demek. David Tennant'ın canlandırdığı Doctor'ın sıkça kullandığı bir cümleydi. Keza molto bene. O da İtalyanca çok iyi demek. Onun anlamı allons-y'den daha ayan beyan tabi. Yalnız "dilden dile" diye düşünürken Semra isimli televizyon kahramanının sözlerinin "Daldan dala" adlı remix'i aklıma gelmişse buna bir son verme vaktim de gelmiştir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







