İstanbul Film Festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul Film Festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Nisan 2014 Pazartesi

Nergis Hanım

33. İstanbul Film Festivali'nin sonunda Altın Lale Ulusal Yarışma ödüllerinden Seyfi Teoman En İyi İlk Film ödülünü "Nergis Hanım" filmiyle Görkem Şarkan aldı. 



Daha önce Görkem'in yazdığı, yönettiği ve oynadığı iki oyun izleme fırsatım olmuştu: "Yok Oğlum Biz Evdeyiz" ve "Çatı". Aynı adamın, hayatla olan derdini alıp sinema diline de tercüme edebilmiş olmasını açıkçası etkileyici buldum. Kendisinin ilk gösterimden hemen önce dediği gibi "baya baya film olmuş bu". Hatta ironi aromalı tabirle "sanat filmi" olmuş baya baya.



Bundan sonra ister tiyatro yapsın, isterse sinema filmi çeksin, Görkem'in işlerini başkalarının işlerinden artık ayırt edebileceğimi düşünüyorum ve bu, 29 yaşında bir adam için ciddi bir başarı sayılmalı. Gişeye oynayan işlerin aksine onun işleri, seyircisinin sırtını sıvazlayıp göndermiyor. "Aferin çok iyi gidiyorsun, aynen böyle devam" demiyor. Rahatsız ediyor. Görkem genelde gözümüzün önünde olduğu halde görmediğimiz, görmek istemediğimiz şeyleri gözümüze sokuyor. Hikayeleri genelde dört duvar arasında, mahremde yaşanıyor fakat derdi, dört duvar arasına sığacak gibi değil. Esasen Şarkan'ın olayı, gündelik hayattan bir kesit alıp çıkararak onun üzerinden toplumsal kurumları ve normları tartışmaya açması. 

Nergis Hanım filminde de bu dertle uğraşmaya devam ediyor. Üstelik bu defa, belki de daha önce hiç yapmadığı kadar kendi hayatından yola çıkarak bunu yapıyor. Kendi anneannesinin rahatsızlığından yola çıkıp, yine anneannesinin oturduğu evin odalarında dolaştırıyor izleyiciyi. Bazen de odaya sokmayıp buzlu camın ardından gösteriyor olan biteni. 

Filme adını veren Nergis Hanım alzheimer hastası yaşlı bir kadın ve orta yaşlı oğlu Ekrem'le birlikte yaşıyor. Hemen herkesin hayatında alzheimer hastası bir aile büyüğü olduğu için hemen herkes benzer tepkiler veriyor "benim anneannem/babaannem de...". Öte yandan çoğumuz, bu durumu, bu iki kişilik dünyayı kırk yılın başı ziyarete gelen torunların konforlu mesafesinden izliyoruz. Oysa Ekrem'in yaşadığı hayat düpedüz bir kabus, kırılıp yen içinde kalan kol gibi bir hayat. 

Nergis Hanım, kendisine bakan oğlu Ekrem de dahil kimseyi tanımıyor. Ekrem'in kendine ait bir hayatı yok, bir emekli maaşı haricinde bir geliri de yok. Bilincini yitirmiş dört duvar arasında ana-oğul baş başa ve kıt kanaat geçiniyorlar. Nergis Hanım her şeyden bihaber, ara sıra attığı gülümseyen bakışlarla izleyicinin yüreğini eritiyor. O nasıl Ekrem'i tanıyamıyorsa, Ekrem de artık bu yaşlı kadını tanımakta zorlanıyor. Nergis Hanım hâlâ annesi mi, gerçekten yaşıyor mu? Ekrem'in, merhamet ve kin duyguları arasında salınmasını izliyoruz. Settar Tanrıöğen, Ekrem'in bu salınımını ve bıkkınlığını aktarırken Settar Tanrıöğenliğini konuşturuyor. Normal bir ana-oğul ilişkisi olmaktan çıkıp karşılıklı hayatta kalma -ama hangi hayatta, nasıl kalma- hikayesine dönüşmüş bir ilişkiyi kanepede Ekrem'in yanına oturup izliyoruz. Anacığını hâlâ çok seven ama içten içe onu suçlayıp, zaman zaman da ölmesini isteyen aynı kişi, bizim de çok yakınlarımızdan, tanıdığımız birileri. 

Ekrem, hastalıkla birlikte kimliği aşınan annesine bakarken kendi kimliği de dönüşedursun biz, en küçük torunu canlandıran Begüm Akkaya'nın, anneannesinin kendisini tanımaması karşısında attığı şaşkın bakışlarda kendi suretimizi apaçık görebiliyoruz. Fakat kanımca filmi sırtlayıp götüren Zerrin Sümer olmuş. İnsanda şapka çıkarma isteği uyandırıyor. Salonda gülüşmelere neden olan sahnelerde bile ağladı-ağlayacak ifademi yüzümde bırakan, kendisinin devleşen oyunculuğu olsa gerek.

Velhasılı kelam, Nergis Hanım'ı izleyiniz. Görkem Şarkan'ı da takipte kalınız. Hayatla, yaşadığı toplumla bir derdi olan insanların anlattıklarına kulak kabartmakta her zaman fayda vardır efendim. 



15 Nisan 2014 Salı

Mutluluğun Sıradanlığı

Çeviri işine başlayalı beri –hani çok da değil üç dört aydır- iyice eve kapandım. İki hafta evden çıkmadığım oluyor. Hava almak için burnumu balkona uzatıyorum ama yalnızca burnumu, çünkü daha çıplak ayakla balkon yıkayacak kadar ısınmadı hava. Velhasıl gün ışığına, temiz havaya hasret kaldım.

Film Festivali uyandırdı beni. Daha doğrusu annem. Hatun üç günlüğüne İstanbul’a geldi, bir elinde bastonu her gün fıttırı fıttırı film peşindeydi. “Lan” dedim “ben n’apıyorum? Artık ofis çalışanı değilim. Evinden çalışan, bağımsız çevirmen-olası bir insanım. İlk kitabım bitti. Sonraki işler için deneme çevirilerimi de yolladım. E daha ne bok yemeye oturuyorum evde?”

Bu festival benim için Muhsin Bey’in galasıyla başladı. ’65 yapımı Türkan Şoray-Ekrem Bora-Cüneyt Arkın filmi Sürtük’le devam etti. Ahh Türkan, ahh…

Gelelim bu güne, bu mükemmel güne. Sabah 11:00’da Beyoğlu Sineması’nda Küçük Hanımın Şoförü’nü izledim. Malum ’62 yapımı Ayhan Işık-Belgin Doruk-Sadri Alışık. Ne yalan söyleyeyim, neden yalan söyleyeyim, en çok siyah beyaz Türk filmlerini sinemada izleyebildiğim için seviyorum şu film festivalini. Ah Güzel İstanbul’u sinema perdesinde izlerken kalbim yerinden çıkacaktı be.

Küçük Hanımın Şoförü’nün verdiği sınıfsal mesajlar içimdeki küçük sosyologu homurdandırıyordu ki son sahnede kurlaşan Sadri Alışık ile Çolpan İlhan’ı görünce kaymaklı ekmek kadayıfı kıvamıma geri döndüm.

Filmden çıkınca meydana yöneldim. Sevdiğim bir sandviççiden sevdiğim sandviçi aldım. Gezi Parkı’na döndüm yüzümü. Tam girecekken “ah” dedim “Birgün de alsaydım, okurdum”. Sonra parktaki havayı görür görmez vazgeçtim. Bir güncük, bu güncük olsun katil suratı görmek istemiyordum.



Bütün parkı tavaf ettikten sonra döndüm, girişteki pembe çiçekli ağacın altına kuruldum. Çıkardım sandviçimi yedim. Çay satan çocuktan çay aldım. Oh, hem de demlik poşeti atmış içine. Karnım doyunca elim çantama gitti. Kitabımı almak için uzanmıştım ki elim yanmış gibi çektim elimi. Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı’nı okuyordum ama şu an, şimdi, şurada Nazi Almanyası’na gitmek istemiyordum. Ne bugünün ne de dünün katillerinin suratlarını görmek istemiyordum.

Park yaşıyordu. Bankların hepsi insanla doluydu, hani çimler de boş değildi banklara karşı. Kuş cıvıltıları dolduruyordu havayı. Özellikle çocuk parkının yamacına kurulmuştum. Çocukların sesleri de kuşlarınkine karışıyordu. Ağacın gölgesinde uzandım biraz. Ne bir şey okudum, ne gözlerimi yumdum. Durup göğe baktım. Pembe çiçekli dalların arasından görünen mavi parçalara daldım.

İki serçenin didişmesini izledim tepemdeki dallarda. Yerler pesbembeydi zaten, bir de onlar çiçek döktüler. Onlar gitti, bu defa rüzgâr. Pat pat pat… Pat pat… Pat pat pat… Sürekli çiçek yağdı başımdan aşağı. Fişek değil çiçek. Yüzüme, saçlarıma, kucağıma. Yüzüme isabet ettikçe kikirdedim biraz. Kıkırdamadım, kikirdedim.

Şimdi bir sene sonra Gezi’nin içinden Gezi’ye bakıyorum da… Ne kadar haklı bir mücadeleymiş. İnsanları izlerken daha iyi görüyorum bunu. Ağaçların altında uyuyanları, köfte ekmek alanları, köpeklerle koşturup eğlenen çocukları, sevgilileri, işsizleri, yaşlıları… Biz, şu an burada Gezi Parkı’nda bulunanlar, nefes alıyoruz. Şehrin kıstırdığı insanlar olarak kaçıp buraya sığınmış gibiyiz. Beton yok, gürültü yok, egzoz yok. Bir nefeslik huzur bu ve mücadeleye kesinlikle değer.

Gölge biraz serin olunca az ileri, güneşin koynuna attım kendimi. Küçük bir kız geldi yanıma. 6 yaşında yoktu. Temiz giyimli, güzel suratlı bir şey. Elinde şeffaf bir poşet, içinde üç tane küçük su şişesi. Bir tane aldım, iki lira verdim. Yere bıraktı suyu. Giderken döndü “abla bak oraya bıraktım” dedi. Ne güzel dedi onu o öyle.

Aldım suyu kenara koydum. Uzanıp girdim güneşin koynuna. Çok sonra biri dürttü omzumu. Döndüm baktım, dört tane kirloş oğlan. Kızla aynı yaşlarda. Yanıma çömelmişler, para istiyorlar. Ne dediklerini anlamayınca Suriyeli olduklarını tahmin ettim. Yine de boş bulunup “para yok, suyu alın” dedim. Anlamasalar da alıp gittiler suyu. Bir tanesi inatçı. İkinci kere yüzümü döndüğümde gözümden güneş gözlüğümü alıp kaçıverdi. Az öteye gidip taktı gözlüğü. Gülmemek için zor tuttum kendimi. Az aşağımda yatan adam “ben de size göz kulak oluyordum” deyip (?!) çocuktan gözlüğümü geri aldı. “Suyunuzu da aldılar”. “Alsınlar”. 

Film programını çıkardım çantamdan. 19:00 Negri ile İstanbul’da. Bilet kalmamıştı ama ya bulursam? Kalktım yerimden, vurdum yine İstiklal’e. Öyle ılınmış ki hava, deri ceketi de çıkarıp tişörtle yürüdüm. Atlas, ergenliğimde en sevdiğim ikinci pasaj. İlki Aznavur’du. Ne filme bilet bulabildim, ne de on beş yıl önceki pasajı.

Çıkıp yürümeye başladım ben de. Ama neden, ama nereye? Bilmem. Robinson Crusoe’ya girdim. İki Sema Kaygusuz, bir Hannah Arendt alıp çıktım. Bunu bir külah dondurmayla mı kutlasam derken uzaktan bir darbuka sesi çalındı kulağıma. Baktım az ileride bir kalabalık. Ses yaklaştıkça kavrıyor insanı. Nasıl akıcı, nasıl kıvrak bir ritim. Bir de baktım el kadar bir oğlan. Biraz ona takıldım, sonra devam ettim. Az ileride genç bir adam keman çalıyordu tek başına. Önünden geçtim, sonra dönüp para attım kutusuna. Her şeyi daha da güzel kılıyor bu ses.

Asmalı’ya gelince Takıl’a baktım, yerinde yok. Tam “buradan da taşınmışlar” diye surat sarkıtacaktım ki tam arkamdaki dükkana taşınmışlar şimdilik. İçeri girip, kendimi bildim bileli beni büyüleyen gümüş takıları, yarı değerli taşları, tasarım güzellerini izledim. Fiyat etiketlerindeki sıfırlar da göz göz olmuş bana bakıyorlardı. Bakıştık. Sahibi geldi sonra, onla lafladık biraz. En az on beş yıldır tanışıyoruz galiba. Ne güzel.

Onla beraber çıktım dükkândan. Ne yapacağım? Durasım yok, dönesim de yok. Vurdum aşağı doğru, Galata’nın yanından Karaköy’e indim. Balıkçıların arasından Akın Balık’a doğru seyirttim. Bir tek rakı atsam? Hayır, canım çay istiyor. Denizin dibindeki balıkçıya gittim. Hiç aklımda yokken, sırf sevdiğimden bir mezgit tava söyledim. Tek başıma da yemedim ha, martılar eşlik etti. Kâh masanın ucuna geldiler kedi gibi, kâh tam tepemden uçup saçlarımı havalandırdılar. Bir martının kanat çırpışıyla pembe çiçekler döküldü saçımdan. Aklıma gelmemiş üzerimdeki çiçekleri temizlemek. O da ne demekse zaten.



Çayımı içerken bir akordeon sesi çalındı kulağıma. La vie en rose. Sonra da sevişmek ah ne hoştur, yıldızların altında. “Gel” dedim “gel, bir de sen deli et beni”. Çıka çıka ufacık bir oğlan çıktı yine. Kalan bozukluklar da akordeonuna iliştirdiği karton bardağa.

Akordeon sesi uzaklaşırken akşam güneşi iyice ısıtıyordu yüzümü. Bu defa yumdum gözlerimi, havayı içime çektim. Mutluydum. “Şu an her şey yetiyor” diye geçti içimden. Oysa para yetmez, zaman yetmez, sevgi yetmez. O kadim boşluk, o varoluşsal eksiklik hep oradadır, hiç gitmez. Şu an ise bir esans gibi uçup gitti üzerimden. Mutluluk kokmuş olmalıyım. Her şeyin yettiği bir andı. Mükemmel bir gün ve her şeyin yettiği bir an.


P.S.: Günden artan kalan birkaç fotoğrafı instagram’a yükledim. Linki sağda. 

9 Nisan 2012 Pazartesi

Who Do You Love, How Do You Live?


yani diyor ki sensiz yaşarım biliyorsun ama seni sevmeden yaşayamam


köpeklerden kediler çıkmaz, yani diyor ki armut dibine düşer


yani diyor ki qui aimes-tu?


6 Nisan 2012 Cuma

Sevgililer



"Sevgililer" diye çok güzel bir filme gittik festivalde, müzikal. 
Zevkine güvendiğim için film seçimini ona bırakmıştım. 
Müzikal sevdiğim için almış bunu ama o da sevdi.


Geçen sene film festivali yazılarımı okuyordu. 
Gidip gidip yazıyordum, o da okuyordu işte. 
Kim derdi ki bir sonraki festivale el ele gidecek, filmleri el ele izleyecek ve çıkışta da el ele yürüyecektik İstiklal'de. 
Tiyatroya konsere gittik daha önce ama ilk sinemamız bu. 
Huyumu yeni öğreniyor, filmden çıkınca konuşmama huyumu. 
Nasıl da hala tanışıyoruz... Tanışmak hiç biter mi bilmiyorum. 


12'de bitti film. 
Atlas'tan çıkıp AKM'ye varmamız 13 dakika sürdü, sessiz 13 dakika.
AKM'nin oradaki dolmakalem reklamına takıldı yine gözüm.
Devasa bir yan cephe reklamı. "Yazmak eylemdir" yazıyor. 
Aşk örgütlenmekse yazmak da eylemdir.
Taksiye binip eve gelmem 8 dakika sürdü, kahve yapmam 3 dakika.


Çalışmam gerekmese bir kadeh kırmızı şarap içerdim şimdi. Fransız filmiydi çünkü.
Biraz ağladım. Daha da ağlayasım vardı ama tuttum kendimi.
Ne gerek var... ne gerek var.




Müzikler: http://lylybye.blogspot.com/2011/08/music-les-biens-aimesthe-beloved.html



13 Nisan 2011 Çarşamba

Nasıl 60 Olunur?

Dün iki, bugün de iki filme giderek otuzuncu İstanbul Film Festivali maratonumu -hafta sonu İzmir'de kına yakmakla meşgul olacağımdan erken- sonlandırmış bulunuyorum. Gittiğim on üç filmin çoğundan memnunum. Son dört tanesinden de kısaca bahsedeyim ki seri tamamlansın:


Genç ustalar başlığı altında gösterilen Aşkın İkinci Perdesi, orijinal adıyla Late Bloomers'ın dünya prömiyeri Şubat ayında Berlin'de yapılmış. Yönetmen Julie Gavras; yönetmen Costa Gavras'ın kızı ve artık kapanmış olan sinemaların birinde izleyip çok sevdiğim Fidel'in Yüzünden (2006) adlı filmin de yönetmeni. Aşkın İkinci Perdesi'nde William Hurt ve Isabella Rossellini altmış yaşına gelmiş, artık her biri yetişkin olan üç çocuk yetiştirmiş ve mutlu bir evli çifttir. Birbirlerini hala çok sevmelerine rağmen yaşlanmak olgusuyla baş etme yöntemleri farklılık göstermeye başlayınca ayrı düşerler. Mary, aşırı kabullenmeden; Adam ise aşırı inkardan mustariptir. Filmin ana karakterlerinden Nora'nın söylediği bir söz bugünlerde aklımda dolanan düşüncelerin tam ortasına düştü: Yaşlanmak sana bilgelik kazandırmaz. Bunu zaten film boyunca görüyoruz. Mutlu bir evliliğin kusursuz bir evlilik olmadığını da. Ne de olsa bu benim için hala olağanüstü bir bilgi sayılır. Gene de filmden aklımdan kalacak olan, Mary'le Adam'ın uzlaştıkları son sahne. 


Dün gördüğüm ikinci filmi görmeseydim de olurdu. 1994 yapımı bir Tayvan filmi: Ai Qing Wan Sui ya da Vive L'Amour ya da Yaşasın Aşk. Kitapçıkta izleyicileri ikiye böldüğü yazıyor. Neden böldüğünü söylemiyor ama biz iki kişiydik, bizi bile böldü. Kent hayatı, yalnızlık, yalnızlaşma o kadar çok işlendi ki bugüne kadar. Belki de Tsai Ming-Liang'ın bu filmini şimdi izlememiz bir zamanlama hatasıydı, hepsi bu. Öyle veya böyle hayatımda ilk defa uzun planlardan sıkıldım. Tek ilginç yanı farklı bir kültürde, farklı bir kentte yaşanan yalnızlığı izlemekti belki. Onda da yalnızlıkların sandığımdan çok ortak yanları olduğunu fark ettim. Görünümleri değişiyor ama değişmeyen, dokunulmaz bir özü var sanki. Kızın yüzüne yakın çekim yapıldığı son sahnede pes ettim zaten. O ağladı, ben ağladım gibi bir şey oldu. 


Bugün oldukça başarılı bir gündü. Filmlerin arasındaki bir saat boşlukta İstiklal'in öbür ucuna koşup düğün için kırmızı elbise almayı bile başardım. Kına için aldığım elbise kadar kırmızı olmasa da ondan daha gösterişli. Geriye kaldı ayakkabı. Neyse, ne diyordum. Ha evet, bugünkü filmlerimizin ikisi de iyiydi. İlki, Jonathan Nossiter'ın yönettiği Rio Sex Comedy (2010). Oyuncuların her biri göz alıcı: Charlotte Rampling, Bill Pullman, Iréne Jacob, Fisher Stevens... Charlotte Rampling'in kıyafetleri ayrı göz alıcı, o neydi öyle. Film açılış şarkısı ve sahnesiyle bile yakalıyor izleyiciyi. Bir antropolog, estetik cerrahiye karşı olan başarılı bir estetik cerrah, diplomasiden sıkılan bir Amerikan elçisi, pembe dizi müptelası Amazon yerlileri ve Rio'nun favelaları. Sırf Copacabana Plajı'ndan farklı bir Rio görmek için bile izlenir. 


Söylemeden geçemem, Aşkın İkinci Perdesi'ndeki Mary'yle Rio Seks Komedisi'ndeki Charlotte'u birleştiren bir şey var: 60 yaş krizinde kocayı bırakmak. Bu işin Mary'ye göre olmadığı kısa sürede anlaşılıyor ama Charlotte'un sahilde oğluna söylediklerini epey etkileyici buldum ben. (Geçen gün gay'lere takmıştım, bu aralar da 60'ında boşanan çiftler takıldı aklıma. Filmler de üstüne gelince...) Charlotte'un çok iyi anlaştığı eşiyle otuz yıl evli kalmış fakat evliliğinin her günü onu terk etmeyi düşünmüş olmasını hiç yadırgamadım. Bu kadar zaman boyunca çiftler mutlaka aynı yönde değişmiyor diye ekliyor Charlotte. Birbirlerini çok seven Mary'yle Adam'ın sorunu da bu değil miydi zaten? Fakat onlar belli ki çift olmanın en ideal varoluş biçimi olmadığını düşünmüyorlar Charlotte gibi. İki filmin bana bıraktığı soru bu oldu: 30 yıl nasıl bir arada yaşanır? Eskiden olsa bu fikir tüylerimi ürpertirdi, şimdiyse alternatifi ürkütücü geliyor. Bu 25 yaş kriziyle şu 60 yaş krizi arasında kim bilir daha kaç kriz var, off...


Bu festival izlediğim son film bir İngiltere-İtalya-Fransa ortak yapımı: Neds (2010) yani Non Educated Delinquents. Türkçeye Serseriler diye çevrilmiş. Peter Mullan'ın yönettiği film 1970'lerin Glasgow'unda geçiyor. Çocukluğundan ergenliğine kadar izlediğimiz John McGill'in hikayesinin sınıfsal arka planı 2000 yapımı Billy Elliot'ı anımsattı bana. Anlattıkları dönemler ve anlatışlarındaki sertliğin aynı olmaması bir yana "sınıfsal arka plan" demek de ne kadar doğru tartışılır. Gene de sınıf filmi deyip geçmeye razı olmuyor gönlüm. Alkolik bir babayla sinmiş bir annenin zeki ve çalışkan oğlu John McGill'in -tek görevi evde kan gövdeyi götürürken gözlerini ve kulaklarını kapamak olan- küçük bir kız kardeşi ve kendi çöplüğünde efsaneleşmiş bela bir ağabeyi var. Sınıf atlamakla sınıfının "kader"ine ortak olmak arasında savrulan, evinde gördüklerinin etkisiyle şiddete eğilimi artan bir ergen John. Ağabeyi gibi olmak istemezken "şartlar" ona fazla seçenek bırakmıyor. Dibe vuruyor ama çıkışta kendisini aynı "en iyiler sınıfı"nda bulacağını umarak da yanılıyor. Filmde bolca şiddet olsa da fazladan eklenmiş gibi bir his uyandırmıyor. O anlamda rahatsız edici bir gerçekçiliği var. Birbirine giren iki çocuk çetesini ciddiye almadığına pişman oluyor insan. Bıçaklar, taşlar, kan, hastahane... hepsi gerçek dedirtiyor film, bu çocuklar burada oyun oynamıyor. Tabiri caizse şiddetli bir gerçekçilik. Ben de şiddetle tavsiye ediyorum. 



8 Nisan 2011 Cuma

Victor Victoria

Hipokrat yemini sırasında okulu kıran doktor tavsiyesi alırsan böyle olur. "Ben senin sınırını biliyorum, üç fırt otlanma hakkın var". "Çok et yersen kolon kanseri olursun, bir çöp şiş daha söyleyelim mi?". "Bari 50'lik alsaydık, ikişer duble çıkıyor bundan". "Uyku hapı alacağına içki içsene"... Aah bu çarpıntı beni öldürecek. 
Hem Nişantaşı'nda, hem de alışveriş merkezinde festival filmine mi gidilirmiş kuzum! Sinema salonu olması bile saçma. Emek'i Alkazar'ı kapatsınlar, biz de alışveriş merkezlerinde film izleyelim. Oh ne âlâ memleket! (Âlâ demişken allahım o ne güzel rakıdır öyle...)

Ama hayır, o kadar güzel bir film izledik ki söylenmeyeceğim: Victor Victoria1934 Paris'inde geçen bir müzikal komedi. O kadar 60'lar havası var ki 1982 yapımı olduğuna inanmak çok zor. Blake Edwards'ın yönettiği filmde Julie Andrews, James Garner ve şarap familyasından Robert Preston baş rollerde. Blake Edwards aynı zamanda Breakfast at Tiffany's'in de yönetmeni ve Julie Andrews'un eşi. Andrews filmde kadın taklidi yapan bir erkeğin taklidini yapan bir kadını, Preston ise gay bir adamı canlandırıyor. Türüne göre verdiği mesaj epey ciddi sayılır. Aslında bir mesajı olması bile olağan dışı. Bunu yazarken hala dönüp dönüp imdb'ye bakıyorum, gerçekten '82 yapımı mı diye. Benim gibi Fred Astaire-Ginger Rogers aleminde yaşayan insanlar için bulunmaz nimet. 
Mesaj dedim de yönetmen çekimler esnasında kendini sağlama alıp senaryoyu biraz yumuşatmış. Ne de olsa cinsiyetler ötesi aşk bugün için bile ağır sayılır. Andrews, filmin başından itibaren -senaryo değil gerçek olan- hamamböceği korkusuyla göz kırpıp durduğu ataerkil hegemonyaya filmin sonunda pabuç bırakıp çekiyor topukluları ama olsun. Bir filme o kadar da yüklenmemek lazım. "Aşk mı iş mi? Hmm, iş." Kimi kandırıyoruz? Gene de film boyunca ortalıkta Marlene Dietrich gibi salınmasını izlemek müthiş keyifliydi. Bir keresinde Zeliha Berksoy'u Marlene rolünde izlemiştim tiyatroda, o da inanılmazdı. Bu böyle olmayacak, ben bir Marlene izleyeyim, özlemişim. 

Tam da en yakınımdaki gay'ler üstünden gay'lik üzerine düşünürken bu film cuk oturdu. Hepimizin özünde biseksüel olduğunu düşünüyor, hatta cinsiyetlere inanmadığımı sanıyordum. Sanırım bu o kadar kolay değil. Böyle düşünmek hala bir ideal, en azından benim için. Bazı insanların cinsiyetinden emin olamamanın rahatsızlık verdiğini kabullenmek çok utanç verici. Aradığım o kadar saçma bir netlik ki aslında. Orjinal senaryodaki bir James Garner kadar olamadım, yuh olsun bana.
Arkadaşımlayken "rolleri" değişmek eğlenceli oluyor. Halihazırda var olan dominantlığım şekil değiştirip erkeksileşiyor. Çöp şişi çekilmemiş almanın, ekstra soğan söylemenin, kolu yan sandalyenin sırtına koymanın ya da sipariş vermenin erkeksi kabul edilmesi baştan saçma aslında. Hesap bana gelirse çok gülecektik ama ona gelirse doğal karşılayacaktık. Her şey güç ilişkilerinden müteşekkildir, tamam ama bu bazı şeyleri saçma bulmamı engellemiyor. Bir erkeğe üşüdüyse ceketimi alabileceğini söylemeyi komik bulmuyorum. Üşümek üşümektir, kimin üşüdüğü ne fark eder. Kimse üşümesin işte. 
Ayrımcılık daha cinsiyetleri ayırmakla başlıyor kuzum. Çok banal.




Şimdi Julie Andrews'dan Le Jazz Hot'ı yeniden dinlerken Some Like It Hot geldi aklıma. Marilyn Monroe sahilde Tony Curtis'e kur yapmaya çalışırken cazı ne kadar sevdiğini ve "hot" bulduğunu söyler ama Tony Curtis pas vermez ve "Some like it hot" diye burun kıvırarak kendisinin klasik müzik sevdiğini belirtir. Muhteşem Shell espirisinden hemen önce ya da hemen sonra. Fakat şüphesiz ki 1959 yapımı bu komedinin Victor Victoria'yla çok daha açık olan bağlantısı, ilkinin finalinde -film boyunca kadın kılığında izlediğimiz- Jack Lemmon'ın peruğunu çıkartarak erkek olduğunu ilan etmesinin, nişanlandığı adamı hiç enterese etmemesidir: "Well, nobody's perfect!" O zaman... Through With Love.  

Hayatımız ve Buz Sesi

Bugün iki filmimiz vardı: Hayatımız ve Buz Sesi. İlki arkadaşımın seçimi, ikincisi ortak seçimimiz. Mutsuz bir gün sayılmazdı. Daha önce hiç bu kadar kalabalık görmediğim Haco Pulo'da birer çay içmek bile iyi geldi. Beyoğlu'ndayken mahallemdeymiş, evimdeymiş gibi hissetmeyi seviyorum. Gibi değil de öyleyim aslında. Fırsat oldu (tez) tarihini bile araştırmış oldum. Ne yangınlar, ne yıkımlar... küllerinden doğan bir semt. Her binasına o gözle bakıyorum artık: "O yangından önce mi sonra mı acaba?" Ya şu yeni Demirören'e ne demeli? AVM ne arar la Beyoğlu'nda?!
2010 yapımı La Nostra Vita'nın yönetmeni Daniele Luchetti. Filmin festival kitapçığındaki tanımıyla pek hemfikir değilim: Ne Ken Loach ne de işçi sınıfı filmi. Filmin ilk dörtte üçü boyunca arkadaşıma nasıl da çemkireceğimi düşündüm, son dörtte birinde akan rimelimi silmekle meşguldüm. Ağlayacak bir şey olduğundan değil aslında... dünkü filmin etkisinden çıkamadığımdan bile olabilir. Ne de olsa Another Year'ın Mary'siyle Hayatımız'ın kahramanı taban tabana zıt hayatlar yaşıyor. İzlenebilir, sevilebilir. Ben uzunca müddet seveceğimi zannetmiyordum. Hala da emin değilim.
Buz Sesi'ni çok daha fazla sevdiğim kesin. 2010 Fransa yapımı. Kabul ediyorum, basit Fransızca sözleri ve alt yazıları anladığım için fazladan keyif almış olabilirim ama o kadarı da yanıma kâr kalsın bir zahmet. Film, bir yazar ve ona musallat olan kanseri hakkında. Kişileştirilmiş bir kanserden bahsediyoruz: "Abi naber, ben senin kanserinim" gibi bir şeyden. Bu kadar iyisini beklemiyordum açıkçası. Gene de çok iyi demem ama beklentilerim çok daha düşüktü. Sinemadan ziyade bir tiyatro oyununa yaraşacağına inanıyordum senaryonun. Hala öyle düşünüyorum ama izlediğim filmden de memnunum. 
Kanseriniz sizin gibi bir insan olsa nasıl konuşurdunuz onunla? Bir kadeh şarap ikram eder miydiniz mesela? Ya da "sağlığına!" der miydiniz içerken? 
Gene en ön sıradan fakat gene gıkım çıkmadı. "Kolay mutlu olmuyorsun" diyenler utansın! Boynumun tutulmasına, hatta bitişte sevdiğim acıklı bir şarkının çalmasına bile değil de... buruldum işte, yüzüm düştü. Film öncesinde, esnasında ve sonrasında kanserden yeni kaybettiğimiz hocamı düşündüğüm için olabilir. Çok düşündüm, anlatmam kâbil değil. Yazmam hiç değil. Akabindeki çöp şiş ve rakı iyi gelmedi dersem yalan olur ama... hiçbir şey hiç kimseyi geri getirmiyor, öyle değil mi? Ölümü ölümle kandırmayı hep düşünmüşümdür fakat bizim yaptığımıza daha ziyade ölümü içkiyle kandırmak denir. O da salt kendimizi kandırmak değilse ne...
Le Bruit Des Glaçons'u tavsiye ediyorum, izleyiniz. Kanserden mustarip yahut kaybettiğiniz kimse var ise inadına izleyiniz, ben yaptım, koyuyor koymasına fakat... ben mi çok İznikliyim bilmem, gülüyorum ağlanacak hallere. Yapacak birşey yoksa elden ne gelir bilmiyorum. 
Yarın sabah 11:00 var gene. O yüzden bir an evvel almalıyım şu hapı. Marilyn Monroe hep aklımda. 

7 Nisan 2011 Perşembe

Üç Film Üç Bira

Aslında gün çok güzel başladı. 
İşsizliğin iyi bir yanını buldum: filmlerin sabah seansları. İşsiz fakat tam da parasız olmayınca tabi, yoksa ne filmi. Peki bütün 11 seansları mı tıklım tıkış olur? Bu nasıl bir katılım.
Sabahın 9'unda 10'unda kim evinden kalkıp Taksim'e gider ki Some Like It Hot'ı izleyeceğim diye?! Tek manyak ben değilmişim. 
Uykum bu kadar kıymetli, koltuğum en ön sırada olduğu halde gıkım çıkmadı. Öyle bir mutluluk. Hakkında uzun uzun yazarım diye düşündüm. İranlı yönetmeni evvelden bilmemek içime oturdu ama burası benim alanım, işte bu dönemi bu insanları biliyorum. Bu şarkılar, bu kıyafetler, bu göndermeler...hepsine vakıf ve hepsine aşığım. 
Çıkışta keyiften iki yana yayılan suratımı alıp Beyoğlu'nda dolaştırdım biraz. İkinci filme kadar vaktim vardı. Makul bir saate kadar kahvemi içip kitabımı okuyarak oyalandım. Sonra attım kendimi Fabrika'ya. Bir ellilik alayım, teşekkürler. Festival yoldaşım gelene kadar okumaya devam ettim. 
Kahve- Gerçekle Hayal Arasında diye bir filme gittik. İsrailli ve Filistinli öğrenci yönetmenlerin kahveden esinlendikleri kısa filmlerinden oluşuyor. Bazıları iyi, bazıları meh. Ben seçtiğim için çok da toz kondurmadım ama beklentilerim daha yüksekti. Gene de kondurmayacağım.
İkinci filmle üçüncü film arasında da bir bira molası. Bu sefer kitabımın yerini arkadaşım almış, aramıza patates kızartması da katılmış. Tuz alabilir miyiz?
Üçüncü film beni bitirdi. Hiç beklemiyordum. Fotoğrafta yaşlı insanlar var, demek ki ölecekler, ben de gene aptal aptal ağlayacağım diyordum en fazla. Ölümden beter koydu film. Beşinci mi onuncu mu dakikada asla yapmayacağım şeyi yapıp filmden çıkmak istedim. Görmek istemiyorum, işkence gibi. En son Saving Private Ryan'ı sinemada izlerken böyle hissetmiştim: Çıkarın beni buradan, gitmek istiyorum. İlerleyen dakikalarda biralar da katıldı bana, onlar da çıkıp gitmek istiyordu ama ne onlar ne de ben başarabildik. 
Filmin adı Another Year. Ömrümüzden Bir Sene diye çevirmişler. Uzun uzun bahsetmek isterdim ama içim kaldırmayacak şu an. Acım çok taze. Tavsiye etmekle yetinebilirim sadece. Herkesi bu kadar etkilemeyebilir tabi. Misal, arkadaşım zerre tınmamıştı çıktığımızda. Ben ise dokunsalar ağlayacaktım. Hatta rakı içelim diye tutturdum ama gene biraya talim ettik. Ne birası be abi... ben bu filmin üzerine bar taburesine kurulur, barmene de "bana bir balyoz hazırlar mısınız?" derdim. Muhtemelen önden tekila shot ikramı gelirdi filan, öyle bir hal. Ne birası.
İçimden hayat çekildi resmen, bugün bir şey yazamayacağım dedim ama bu da yazmak sayılmaz zaten. Kendim için kaydını tutuyorum gibi daha çok. "Üç festival filmine birden gittiğim gün" gibi bir not düşme tarihe. Üç film üç bira. 
Filmin etkisini üstümden atınca hakkında yazmayı düşünüyorum. Nasıl olsa 10 Haziran'da gösterime girecekmiş burada. Çok var daha. Gerçi nasıl yazabilirim ki bunu? Çok utanç verici. Belki de en iyisi unutmak, unutturmak. Belki nokta atışından ziyade uyarı ateşi. Getirebileceğim en iyimser yaklaşım bu. 
Filmden bahsetmeden üstüne konuşmak çok itici olduğu için araba reklamından arakladığım şarkıyı paylaşmanın tam zamanıdır. Çok eğlenceli geldi bana. 


5 Nisan 2011 Salı

Juan Azapta Gerek


Dün Atlas’ta bir Danimarka filmine gittim. Neden bilmiyorum, belki Atlas Pasajı gibi geçmişime dair oldukları için Alkazar’ı ve Emek’i özledim Atlas’a gidince. Issız Adam’ın orada çekilen sahnesi bile gelmedi aklıma. Aman bana mı ıssız kuzum, yanmışım sönmüşüm ben allasen.

Opera yönetmeni Kasper Holten’ın yönettiği Juan (2010), Mozart’ın Don Giovanni’sinin modern versiyonu. Yani bütün film bir modern zaman operası. Biri bas bas bağırıyor (opera? bağırmak? neyyyse...) “fuuuck, şimdi yan bastııık!” diye, öteki bariton “shit shit shit shit shiiiit” diye panikliyor. Fonda Budapeşte olduğu için ana avrat düz gitseler de opera atmosferinden çıkılması pek mümkün değil. Arya formundaki gündelik konuşmalar bazen insanı güldürüyor ama oralarda bunun zaten beklendiği aşikar.

Doğrusu bu konularda biraz muhafazakarım. Bu tip klasikleşmiş eserlerin hafifletilip gülünçleştirilerek tüketime arz edilmesinden pek hoşlanmıyorum. Biraz ihanet, biraz saygısızlık gibi geliyor (misal, cover’lardan da oldum olası hazzetmem). Oysa Juan’da şehir, oyuncular ve yönetmen öyle bir araya gelmiş ki dram elementi gözden yitmemiş. Juan’ı canlandıran bariton Christopher Maltman Don Juan'ın hakkını vermiş doğrusu ama gene de şöyle gözünde daha piç pırıltısı olan bir oyuncu seçilemez miydi diye düşünmeden edemedim. Binlerce kadını tavlayıp yüz üstü bırakıyor, tamam anladık ama nasıl? Yakışıklılık, çekicilik, karizmatiklik…eyvallah hepsi var adamımızda ama malum, bu ayrı bir müessese. Neyse ben taktım gene gözdeki pırıltıya. Neticede ömrümden 1.5 saat çalınmış gibi hissetmedim. Bilakis, şu operanın orijinali olsa da yesek dedim ama…


Ve bu sabah nihayet film festivali yoldaşımla vuslata erip filme gittik. Benim seçtiğim bir film değil, hatta benim bilgim dışında alınmış ve hem de sabah 11’de. İyi dedim, inisiyatif candır, hep ben mi dominantlık edeceğim. Belgesel olduğunu fark edince biraz söylenecek oldum, yarın sabahki 11 seansımı hatırlattı hemen. O başka, o Some Like It Hot. Toplamda kaçıncı bilmiyorum ama sinemada ikinci görüşüm olacak bu. İsterse sabah 8’e koysunlar, kalkar yine gider izlerim. Alt tarafı bir zamanlama hatası yüzünden, sevdiğim filmleri sinemada izleme zevkimden mahrum kalmaya isyanım var. Misal geçen sene, ‘66 yapımı Ah Güzel İstanbul’u beyaz perdede izlerken kendimi nasıl tuttum da mutluluktan ağlamadım bilmiyorum. Varsın “salak mıdır nedir” desinler. Görüntü kayınca “makinist!” diye bağırmak bile güzeldi. Kocca perdede kocca Sadri Alışık…rüya gibi.

Bu sabahki filmimiz, NTV Belgesel Kuşağı kapsamında gösterilen Ekonomanyak’tı. Orijinal adı Freakonomics. 2010 Amerikan yapımı. Film, ekonomist Steven D. Levitt ve yazar Stephen J. Dubner’ın aynı adlı çoksatar kitabından uyarlanmış. Tek yönetmen yok, belgesel sinemanın ünlü yönetmenleri bir araya gelmiş. “Her şeyin gizli yanını” ifşa edeceğiz iddiasından ilkin biraz işkillendim açıkçası. Michael Moore’la Zeitgeist arası bir şey görmeye hazırladım kendimi. Öyle olmadı. Mütevazı, eğlenceli, insana aptal ya da kör cahil muamelesi etmeden de bir şeyler söyleyebilen bir film olmuş. Ha tabi bu öyle çok acayip şeyler söylemediği için de olabilir ama keyifle ve “hmm, hadi ya” gibi iç sesler eşliğinde izledim filmi.

İnsanın ismiyle suça yatkınlığı arasındaki korelasyon, sumo güreşlerinde dönen şikeler, 90’larda artması beklenirken düşen suç oranlarının kürtajla bağlantısı ve çocuklara ders çalışmaları için rüşvet vererek okulda başarılı olmalarının sağlanıp sağlanamayacağı gibi konu başlıkları var. Son konu başlığı beni ziyadesiyle rahatsız etti, isimle suç arasındaki korelasyondan varacakları sonucu tahmin etmek ise zor değildi ama annelerin ancak hazır olunca çocuk sahibi olmalarının suçu önleyici bir unsur olduğunu görmek ilgimi çekmedi dersem yalan olur. Salondan çıktığımda ise aklımda iki şey vardı: “Honne/Tatemae’ı araştırmalıyım” ve “It’s a Wonderful Life’ı izlemeliyim”. Kitabı okumak aklıma şöyle bir uğradı ama çok kalmadı. Gene de bu 1.5 saatlik belgesel filmi izlemenin kayıp sayılmayacağını söyleyebilirim.


Böyle bitirince de sinema yazısı gibi oldu değil mi? Oysa yanından bile geçmiyor belli ki. Kırk yılın başı insan içine karıştım ya şöyleydi böyleydi diye anlatıyorum işte. Yarın iki filmimiz var ama ondan önce bazıları sarışın sever, ben eski severim. 

4 Nisan 2011 Pazartesi

Penahi'nin Ayna'sı


Lâf-ü güzâf kesmedi, bir de sine qua non diye ekledim. Öyle ya, tıpkı Her Boku Bilen Adam’ın her boku bilmesi gibi benim naçiz blogum da olmazsa olmaz! Lakin sıkıldım bu kuru gürültüden, İstanbul Film Festivali vesilesiyle biraz ara verip dişe dokunur şeyler yazmaya çalışacağım. Bugüne kadar yazdıklarım elbette ki o veya bu şekilde insana dair olmaları dolayısıyla asla önemsiz sayılamaz. Gündüz düşlerim insana, özelde de bana dair. Gündelik hayatın sıradanlığına bir reverans. Aynı bugünkü film gibi.

Babamın sinemaya merakı sayesinde küçüklüğümden beri sinemadan hiçbir zaman fazla uzağa düşmedim. Gene de bugün bir ara –belki de ilk defa bir maraton gibi deneyimleyeceğim için- daha önce hiç film festivalinde film izlememiş kadar heyecanlıydım. Evden çıkarken karşılaştığımızda nereye gittiğimi soran komşumun kimseyle buluşmayacağımı, sinemaya tek başıma gideceğimi duyduğundaki surat ifadesi bile bozmadı keyfimi. Hem belki alınganlık ediyorum, hem de çok uzun sürmeyecek ki bu; benim de bir film festivali yoldaşım var. Bugünkü film seçimimin ilgisini çekmediği bir yoldaş ama olsun.

Bugün, İranlı yönetmen Cafer Penahi’nin (Jafar Panahi) yazıp yönettiği 1997 yapımı, 80 dakikalık bir filme gittim. Orijinal adı Ayneh yani Ayna. Film, bir ilkokulun dağılmasıyla başlıyor. Ciyak ciyak bağırarak sokağa sökün eden bir sürü cüce görüyoruz. Küçükler beyaz, büyükler lacivert baş örtülü. Çok geçmeden ilkokul boşalıyor ama daha birinci sınıfa giden ve sol kolu alçıdaki Mina’yı annesi almaya gelmiyor. Bekliyor, bekliyor ve en sonunda sıkılıp eyleme geçiyor. Evinin adresini tam bilmediği halde düşüyor yollara. İnatçı, azimli, akıllı. Evinin yolunu bulabilmek için küçük bir mücadele veriyor hatta Tahran’ı birbirine katıyor dense yeri.


Filmin, buraya kadar ilgisini çekemedikleri için bir sürprizi var, bir kırılma noktası. Otobüsün içinde çekilen bir sahnede Mina, o ana kadar ustaca kaçırdığı gözlerini kameraya dikip “ben artık oynamak istemiyorum, kapıyı açın, inmek istiyorum” diye bağırıyor. İşte o zaman kameranın arkasındaki Penahi’yi ve çaresiz film ekibini görüyoruz. Otobüsün kapısı açılıyor, Mina hırsla çıkıp kaldırıma oturuyor ve kostümünden kurtulmaya koyuluyor. Herkes onu neyin bu kadar kızdırdığına anlam vermeye çalışadursun, setteki halası bile dönmesi için ikna edemiyor. Film, Mina için, posta koyduğu o sahnede sahiden bitiyor ama Penahi, Mina’yla hemfikir değil. Film devam ediyor.

O küçük kız bunu nasıl başarmış bilmiyorum ama şımarık değil sadece inatçı olduğunu düşündürtüyor insana. Filmin bundan sonrasında, kendisini takip eden ekipten kurtulduğu düşüncesi fakat üstündeki mikrofonla bir başına düşüyor Tahran yollarına. Yol dediysem, tam bir keşmekeş. O noktada bir etik sorgulamaya girişmedim dersem yalan olur. Aklıma, çocuk oyuncusuna ağlaması için sahiden tokat atan Yılmaz Güney bile geldi. O bacak kadar kız film boyunca sahiden de epey tehlike atlatıyor. Film ekibi peşinde ama araba çarpmaması tamamen mucize. Gerçi bu küçük kadından korkulur, öyle bir şey olsa kalkıp bir posta da ona çarpan adama koyardı. Adamı araba kullandığına kullanacağına pişman ederdi alimallah!


Kamera, sürekli ilerleyen Mina’yı uzaktan izlerken net bir şekilde ayrımına varabildiğimiz üç ses duyuyoruz: küçük kızın pıtır pıtır ayak sesleri, pek de kulak okşamayan ses tonu ve bir kentin ritmi. Üstünde “unutulmuş” olan mikrofon, küçük bir ajan gibi girdiği bütün diyalogları ve kendini içinde bulduğu bütün o “gürültü”yü alıp izleyiciye taşıyor. Bir sokak satıcısının etrafını saran kalabalığa karıştığında satıcıyı dinliyoruz mesela, ya da binecek gibi olup binmediği takside İbrahim Tatlıses çaldığını fark ediyoruz. Bir kent ve sakinleri, kendilerine “çeki düzen verme” fırsatı tanınmaksızın kayda alınıyor. Filmin yoğun bir şekilde verdiği içindenlik hissi, salt bir İranlının İran’ı anlatıyor olmasıyla kesinlikle açıklanamaz. En azından beni filmin, hikayenin, kentin içine çeken Penahi’nin asla uyruğuna indirgenemeyecek gözü oldu. Kendi gözlerimden gördüğüm hikayeyi anlatabilmem için uygun dilin sosyoloji değil de sinema olabileceğini bile düşündüm. Benim gördüklerim aynaya nasıl yansırdı kim bilir. Elbette ki ben dahil bunu kimse bilemeyecek. Neyse ki bu öyle çok da büyük bir trajedi sayılmaz.

Asıl trajedi, Cafer Penahi’ye rejim karşıtlığı suçlamasıyla 6 yıl hapis ve 20 yıl boyunca yazmama, yönetmeme, yapımcılık yapmama, yurt dışına çıkmama ve yerli-yabancı basına açıklama yapmama cezası verilmiş olması. 11 Temmuz 1960, Azerbaycan doğumlu yönetmenle ilgili Wikipedia sayfasındaki künyesinde hakkındaki suçlama, aldığı ceza ve tutukluluk durumu da yer alıyor. Dahası yönetmen zaten “sabıkalı”: 2009’da Nida’nın mezarına karanfil bırakmak isteyince bir kere tutuklanmış ama “akıllanmamış”. O her şeye rağmen savunmasında “ben İranlıyım ve İran’da kalacağım” dese de rejim kendisini bir kere milli güvenlik sorunu bellemiş ve adama kendi memleketinde rahat nefes aldıracağa da benzemiyor. Uluslararası sinema camiası Penahi’ye hak ettiği değeri veriyor ve özgürlüğüne kavuşması için bas bas bağırıyor olsa da bu seslerin Ahmedinejad’a ulaşmadığı çok açık. Dahası, bu adamın başına ne gelmiş diye merak edip araştırırken okuduklarım bana hiç yabancı gelmedi. Bizimkinden çok ayrı bir diyarda yaşanıyorlarmış, bizimkinden çok farklı bir gerçekliğe dairlermiş hissine kapılmadım.

Benimle aynı dili konuştuğunu hissettiğim, dolayısıyla kendime yakın bulduğum son yönetmen Angelopoulos olmuştu. Akılalmaz cehaletim neticesinde ancak bugün tanışabildiğim Cafer Penahi ikinci “suç ortağı” oldu gözümün kadrajına. Bugünden itibaren Dayereh (2000), Badkonade sefid (1995) ve Offside (2006) gibi diğer filmlerinin de peşindeyim. Geç olsun güç olmasın. Tavsiye ederim. 

22 Mart 2011 Salı

İnanmıyorum Ama Bir Mutluluk Var

Levent Kırca tadı vermeye başlayan Baba Haber bitip de Ana Haber başlayınca aşağı yukarı dört gündür haberleri izlemediğimi fark ediyorum. Aksi gibi olmayan şey de kalmamış. Yer yerinden oynamış gene. Geçen hafta İbrahim Tatlıses'in gözünü kırpması, parmağını oynatmasına Japonya'daki nükleer felaketten daha fazla haber değeri biçilince lanet okuyup gündemle arama bir mesafe koymuştum. Sadece o da değil: Her akşam aynı mukavemet ve metanetle karşılayamıyorum akşam haberlerini. Gazetelere bakarım diyorum, ona da elim gitmiyor. Gündemden soğuduğum oluyor resmen. Bu akşam da açtım, "Libya'yla ilişkimiz petrol ilişkisi değildir" diyor adam. Aşk ilişkisi mi? Diplomasi değil gönül bağı mı? 


İçime, evime bu kadar kapandıktan sonra hareketli bir hafta sonu geçirince sersemledim adeta. Burada Toraman'ı  o kadar andıktan sonra adamla en nihayet burun buruna geldim bir mekanda. Öyle çökmüş ki daha da iri görünüyor burnu. Zorla ilerlemeye çalıştığım kalabalığın içinden biri adımı bağırıyor. Bir lise arkadaşı daha, aynı akşam kaçıncı. Ayaküstü kapıyorum bir "hiç değişmemişsin" ama üzülsem mi sevinsem mi bilemiyorum. Mahsuscuktan kızıyorum ben de. Gözüm Toraman'da. Ne kadar yaşlandığını izliyorum. Uzun sahil yürüyüşlerimin favorisi  "O" albümü geliyor aklıma. O 10 km'yi göz açıp kapayıncaya kadar yürüyebiliyorsam bu adam sayesinde. Neden nasıl anlamıyorum bile. "Sen geçerken sahilden..." diyor, havaya giriyorum zaten. Azıcık sarhoş olsaydım da "abi n'aber yaa" diye yanına yanaşsaydım, yıllar sonra bile "ayşec. ne demiştin sen ona" diye başlayan geyiklere malzeme çıkartabilirdim aslında. Edebimle içiyordum aksi gibi. Umut Sarıkaya vakası da ders olmuştu evvelden, işgüzarlığın alemi yok. Başka yere gidip dans etmeye sakladım enerjimi. Çok da eğlendim. 


Bu tebdil-i mekan politikamızın sabah 5 buçuğa kadar sürmesinde bir acayiplik yok da 9 buçukta ÜDS'ye girecek olmam beni germedi desem yalan olur. En fazla iki saat uyuyup girdiğim sınavın bu kadar iyi geçmiş olmasına da hala inanamıyorum. Ne çıkacak bakalım. Düğün sonrası ALES deneyimi için prova oldu en azından. Sabahın 8'inde düştüm yola. İstanbul'un bile afyonu patlamamıştı daha. Kış sabahları okul günleri yorganın altı nasıl sıcak, nasıl rahatsa o Pazar sabahı da İstanbul öyle bir mahmurlukla uzanıyordu kalın sis örtüsünün altında. Ben hem uykulu hem de yanında kibrit çaksan havaya uçacak gibiydim. Okula girince arkamdakilere "bayanı izleyin" diyen güvenlik görevlisi kargadan kılavuz hikayesini duymamıştı sanırım. Zaten en sonunda kızlardan biri dayanamayıp "sizi de böyle sapık gibi takip ediyoruz ama..." diye açıklama yapmak zorunda hissetti kendini. Herkeste bir heyecan. Aslında ben de heyecanlıydım ama heyecanımı gösterebilecek kadar ayılmamıştım daha. ÖSYM'nin bize bahşettiği "kırtasiye kutusu"ndan çıkan kalemleri görünce ayılabildim ancak... Sonrası sınav mınav işte. 


O değil de...cover sevmem ama Sherlock baya iyi olmuş. 23 Nisan'da Doctor Who'nun altıncı sezonu başlayana kadar sarmalık diyordum, meğer üç bölümlük mini diziymiş. Olsun, tavsiye ederim. Ya da acaba ben mi fena sardım BBC'nin bu suratsız, ukala dizi karakterlerine...eğer öyleyse, suratsız İngiliz aşkımı empoze etmek istemem. Ya da isterim canım, ne var!


Aynı günün akşamüstü "hadi kalk gidiyoruz"la uyandırılıp Sütlüce'de rakı içerken buldum kendimi. Buldum diyorsam şikayetçi değilim. Ehli keyif bir kadınla ağır ağır demlenmek gibisi var mı! Bir teorim var: Genç yaşta anne olmuş, boşanmış, erkek annelerinde ayrı bir güzellik oluyor. Yazık ki oğullarında gözüm olmayan kadınlar bunlar. Olsa ne olacak, "annemi benden çok seviyorsun" diye kavga sebebi mi olur?! Bari yalan söylemeyi becerebilsem.


"Film seçmek çok zor" diye üfleyip püflerken tam dayaklığım. Şaka maka, film festivalinde bir kere daha dank edecek artık İstanbul'a döndüğüm, İstanbul'da yaşadığım. Bazen hala Ankara'nın hava durumuna bakıyorum alışkanlıkla. Bir yanım dönemedi Ankara'dan, il sınırından bile çıkamadı. İyi olacak bu festival, iyi. Eve kapandım kaldım. "Hadi,  kitapçığı almaya gidiyoruz, biletler de satışa çıkmış" diye tutup sürükleyen arkadaş da en güzel bir şey. Hele ki beş dakika mesafede oturan arkadaş konseptine bayılıyorum. Umarım bu vesileyle evden çıkacağım artık. İster Taş Cafe'de bira içip scrabble oynamak için olsun, ister sahilde banklara kurulup çay içmek için. Yalan değil, ev üstüme geliyor bazen. Tek başıma çıkıp Beyoğlu'ndaki kitapçıları, sahafları turlamak da mutlu etmiyor her zaman. Şımarıklıksa şımarıklık. Şu yalancı kış bir geçse, güneş açsa, benim de yüzüm gülecek biliyorum. En azından öyle olmasını umuyorum. Kimse bu kadar uzun süre somurtamaz. Hem Galata Köprüsü soğuk soğuk essin istediği kadar, Eminönü'nde burnuma balık ekmek kokusu gelince içim içime sığmıyor. İnanmıyorum ama bir mutluluk var.



Mesela Sherlock ve Doctor Who bir arada...lan?!!