İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ocak 2013 Cuma

İstanbul'a Bakmak

İstanbul'a baktım. Burada her şey İstanbul'a bakmakla başlar. Sen fark etmesen de, hatta istemesen de bu şehir -bence her şehirden biraz daha fazla- izini bırakır yaşanan hayatlarda.

Bir öykü yazmaya oturacakken kalkıp bir kadeh rakı koydum kendime. "Kızım Leyla" dedim buzdolabının kapısını kapatırken, "27'sin. Bir bu kadar daha yaşasan 54. İster misin o kadar yaşayasın!"

Rakıdan okkalı bir yudum alıp kadehi çalışma masamın üstüne bıraktım usulca. İstanbul'a yeniden baktım. Tanık olduğu onca katliamı, bir kerede öldürülen binlerce insanı, doğranıp parçalanarak öldürülen insanların cesetlerini düşündüm. İpek kordonla boğdurulanlar nedense yalayıp geçti aklımı. Yanmış insan eti kokusu ve insan yağının ateşte çıkardığı cızırtı sesini düşündüm. Çok değil 200 yıl önce, bu şimdi bakmakta olduğum şehirde.

İstanbul'un yakılan, sonra yerine yenileri yapılan binaları ve bu sonsuz görünümlü döngüyü düşündüm. Eski şehri sarmış yangınların aydınlattığı denizin suyu kan kırmızı; üstünde insan ölüleri yüzüyordu. 

Surların içine kaçanları takip ettim. Canları pahasına kaçıyorlardı ama nafile. Yirmi yedi yılın kimi anılarını sur içinde kıstırdım. Uzun kılıçlarla parçalara ayırıp yaktım. Toplasan bir yığın etmezdi ama çıkan ses ve koku surların içini dolduruyordu. Yanma sesi ve yanık kokusundan başka hiçbir şey duyulmuyordu. 

Gül Camii'ye gidecekken Çemberlitaş'a doğru seyirttim. Çemberlerin sardığı sütun ile kaide arasındaki biçimsiz betona tünemiş kumru ve güvercinleri ürkütmeden kapağını açtım gizli geçitin. Karanlıkta aşağı inerken adımlarım yankılandı soğuk taş merdivenlerde. 

Theodosia beni beklemiyordu. "Ne o, bir ikona koruyucusu kendini mi belledin" diye efelenecektim ki durdum. Ensesine bir boynuz saplanarak öldürülmüş ve kemikleri köpeklere atılmış bu kadına efelenmek gelmedi içimden. "Yer var mı?" diye sordum onun yerine. Yüzündeki katı ifade silinir gibi oldu, eliyle gönülsüzce bir yer gösterdi kutsal emanetlerin yanında. İncitmek istemez gibi nazikçe bırakıverdim elimdekileri. 

Neden diğerleri gibi parçalayıp yakmadığımı düşündüm onları da. "Kül yanar mı, su yanar mı?" diye sordu bana. 

Kül yanar mı, su yanar mı? "Yanmaz" dedim, "ama denize attım, o da almadı". 

"Kül uçar, su yüzer, deniz almaz" dedi. 

"Alma içeri kimseyi" diye tembihledim. "Sen bize emanetsin, bunlar sana emanet". 

Soğuk taş merdivenlerden çıkarken gözüm karanlığa alışmıştı artık. Yine de cilası gitmiş ahşap trabzana tutundum. Evin çelik kapısını açarken epey gürültü çıkardı anahtarlar. Herkes uyumuştu. Anahtarları sessizce kenara koydum, ayakkabılarımı çıkardım. Çalışma masamın üstünde duran kadehi alıp pencerenin önünde durdum. Haliç de durdu. Yalnız ışıkları göz kırpıştırmaya devam ediyordu. Kadehin dibinde az bir rakı duruyordu, içtim.

Dedim ya, burada her şey İstanbul'a bakmakla başlar.



*Bir kadeh rakı içimlik yazı

 

19 Ocak 2012 Perşembe

Vaha Aile Çay Bahçesi

On altı Ocak Pazartesi sabah dokuz buçukta İstanbul Fatih'te, Karagümrük Atikali'de yürüyordum. Geniş caddenin aşağısından yukarı vuran sabah güneşi gözümü alıyordu. Cadde ışığa boğulmuş da ben içine batmış gibiydim. Ters yöne yürüsem de gözümü almaya devam edecekti sanki. 


Hiç tanımadığım biriyle görüşme yapmak için gitmiş ama geç kalırım korkusuyla erken varmıştım. Dün yediğim Ali Nazik, hayatımın erkeği olmanın sorumluluğuyla baş edememiş, beni bir an önce terk etmenin yollarını arıyordu. Ayrılığın iyisi olmaz, sabah sabah sıkıntı olmuştu içimde. Rastgele bir yere girdim, herkes kendi yoluna gitti. Oradan, yeni doğmuş gibi çıkıp yeni doğmuş gibi davranan güneşin aydınlattığı caddeye katıldım yeniden. Sırtımı güneşe vermiş yürürken, Karagümrük durağıyla Atikali durağı arasında kalan bir yerde sağa doğru çıkan taş merdivenler gördüm. Sayıları çok değildi ve yeşillik bir yere çıkar gibiydiler, merdivenleri izledim. 


Sıradan bir nargileciden farkı yoktu. Hasır sandalyeler, basit ahşap masalar ve hiçbir masada eksik olmayan büyük plastik şekerlikler. Gösterişe önem vermeyen, mütevazı bir özen vardı sanki, emin olamadım. Sağda, çay ocağının ve daha bir çok masa sandalyenin bulunduğu yere geçtim camlı kapıdan girip. Her bir camın üzerinde ıssız adadakilerdekine benzer yeşil bir palmiye vardı ve "Vaha Aile Çay Bahçesi" yazıyordu kırmızı harflerle. İçeride, eski bir soba yanıyordu orta yerde. Beyaz saçlı, mavi gözlü, kot pantolon ve kot ceket giyen bir adam umursamaz ama saygılı bir tavırla -nasıl beceriyordu bunu?- buyur etti beni. Alçak hasır tabureye oturmadım, iliştim. Bir çay istedim, kendine koyar gibi telaş etmeden getirip koydu alçak masanın üstüne: "Buyurun küçük hanım". Aslında açtım da ama adamı yorma düşüncesi açlığımı bastırıyordu. Çayı verdikten sonra iki yanımdaki tabureye ilişti o da. Öksürüğüne bakılırsa yıllardır iki paketin altına düşmemişti. Karşı masamda bir adam ve bir kadın eminim kendilerine çok anlamlı gelen ama benim için hiçbir şey ifade etmeyen şeylerden bahsediyorlardı. Bizi birleştiren çok önemli bir ortak nokta vardı işte: birbirimizi umursamıyorduk.


Ne kadar aç olduğumu düşünmemeye çalışırken pıtır pıtır bir ses işittim. Sesin geldiği yöne baktım bir şey yoktu. Ses yere yakın bir yerden geliyordu. Bir kedinin fayans zemin üzerinde çıkardığı pati sesleri olabilirdi ama bir kedi kadar ağır değildi. Ses yaklaştı, yaklaştı...en nihayet bir masanın kenarından ortaya çıktı. Sol kanadı kırılmış yere değen, tombul mu tombul bir güvercindi bu. Kocaman gıdısı pembe, mor, yeşil parlıyordu. Sobanın ısıttığı geniş çay ocağında bir oraya bir buraya yürüyordu. Ara sıra boyundan biraz yüksek bir yere çıkmaya yelteniyor ama bu çabaları sonuçsuz kalıyordu. O kanat ve o cüsseyle yerden fazla uzaklaşması mümkün görünmüyordu. 


"Kanadı iyileşsin salacağım dışarı ama şimdi kediler yer diye korkuyorum." 


Ben ikinci çayı içmekle içmemek arasında gidip gelirken adamla kadın hesabı ödeyip Alaaddin Amca'ya hayırlı işler diledikten sonra gitmek için ayaklandılar. Çıkarlarken kadın camlı kapıyı açık unutunca kanadı kırık tombul güvercin önce biraz ürkek, sonra pıtır pıtır dışarı çıktı yürüyerek. İnsanlarla birlikte ışıklarda beklemeyi öğrenip, yeşil yanınca insanların peşine takılarak karşıdan karşıya geçen sokak köpeklerini anımsadım. Kapı açılınca yürüyerek çıkıp gitmişti hayvan. Vapura binerken farklı bir şey yapmıyoruz ki biz de.


Alaaddin Amca endişelendi, hatta kadının düşüncesizliğine biraz sinirlenir gibi oldu. Neyse ki çıkan adamla kadın bir iki hamlede içeri yönlendirmeyi başardılar güvercini. Çıktığı gibi pıtır pıtır içeri girdi. Alaaddin Amca rahat bir nefes aldı. Kırık bir kanadın kendi kendine iyileşme ihtimalini uzaklaştırmaya çalıştım aklımdan. O zaman ben de rahat bir nefes aldım. 


Kim bilir belki Alaaddin Amca bir müddet sonra eşinin üstüne böyle titremeyi bırakmıştı. İki paket sigaranın yanında her gün bir büyük içiyordu belki. Gençken yakışıklı olduğu belliydi, evlenince de can yakmaya devam etmiş miydi acaba? Belki de hiç evlenmemişti. Ya sevdiğini vermemişler ya da o kimseyi sevmemişti. Yok, herkes birini sever. Ömrü billah kanadı kırık bir güvercinin peşinden koşmamıştır ya. Onun da kolunu kanadını kıran ya da üzerine kol kanat geren, onu kollayan birileri olmuştur elbet. 


Bozuk parayı masanın üstüne koyup çıkarken gülümsedim, "güle güle küçük hanım" dedi. Yine küçük hanım deyince güldüm, güle güle gittim sahiden. Yaşama sebebimsiniz dedim içimden, siz ve sizin gibi insanlar...

9 Aralık 2011 Cuma

Much ado about nothing #16












Birkaç gündür İstanbul’da güneş çok güzel batıyor. Bense kapıyı en son birkaç gün önce kilitlemiştim, öylece duruyor. Bugün bir çaldı, aşure getirdiler sanırım. Açmadım, kapıyı açmamayı kendime hak gördüm. Hem duşta ya da tuvalette de olabilirdim. Belki de öyleydi. Açmadım.

Bu böyle gitmeyecek dedim, nefes almaya ihtiyacım var. Hem ne güzel bir gün. Son yazımı okuyup, üzülmeme gönlü razı olmayan bir arkadaşım mail atmış. Blog açmak için beni teşvik eden arkadaşım bu, şimdi de bundan para kazanabileceğimi söylüyor ama aklıma hiç yatmıyor. Önerisi girişkenlik gerektiriyor. Bir ara girişebilmek adına cesaretimi toplamaya koyuldum. Sonra aklıma başka bir fikir geldi, dün de yazdığım bir fikir aslında. Neden olmasın deyip biraz araştırdım, şartlar uygun. Hem heyecanlandım hem hayıflandım: Neden daha önce akıl etmedim ben bunu? Al sana sabahları uyanmak için bir sebep. İpek’in de parmağı var bu işte. Ben kendime güvenmezken bana güvenen insanlar topluluğu, arkadaşlarım.

“Tabi ya, tabi ya neden olmasın, ne kaybederim” diye sayıklayarak çıktım evden. Bir hafiflik, bir sevinç. Turist işi fotoğraf makinem bile yanımda, günbatımını yakalarım belki. Olmadı, kitabım yanımda. Bir yere oturur, onu bitiririm. Sonra şu dün bahsettiğim kitabı alırım. Kendi durumuyla ilgili inceleme okuyan bilinçli sosyolog, yesinler. “Türkiye’de beyaz yakalı işsizliğin sosyal-psikolojik yanına” odaklanan bir araştırma, tabi okuyacağım… ve muhakkak, “hayatla derdiniz neyse onu çalışın” diyen hocamı anacağım yine.

İki dakika sonra sahildeydim. Soğuk soğuk esiyor rüzgar, kulaklarım üşüyor. Sinüslerim bunu sevmeyecek, hiç sevmeyecekler: “Mahsus yapıyorsun değil mi, mahsus duş alır almaz kendini dışarı atıyorsun!”. Fotoğraf çekmeye çalıştım biraz. Ellerim üşüdü, titrediler. Titreyince üşümeleri de boşa gitti tabi. Yalnız birkaç tanesi idare eder.

Şu kitabı almak için Kabalcı’ya gittim sonra. Onu da alayım, öyle oturur bitiririm kitabımı. Alıp kasaya indim ki cüzdan yok. Fotoğraf makinesi var, kitap ve kurşun kalem var, ruj, kağıt mendil ve hatta kullanmaktan da taşımaktan da nefret ettiğim şemsiye bile var ama cüzdan yok. Kös kös çıktım kitapçıdan. Yapacak bir şey yok, doğruca eve. Şu hep bira içip scrabble oynadığımız cafe’ye gitsem otursam sorun etmez “sonra verirsin” derler ama olsun, rahat edemem şimdi. Halbuki çok seviyorum bu güveni. Fotokopicimle kuaförüm de öyle. İnsanı Perihan Abla zamanlarına götüren, mahallelilikten kalma sıcak bir his. Sadece bir his, rahat edemem. Dosdoğru eve geldim o yüzden. Bütün apartman kuş üzümü kokuyordu, gelen sahiden aşureymiş. 

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Le Bruit De La Ville

İstanbul'u sevmek bazen sadece şiirlerde ve şarkılarda kalıyor (filmleri dahil etmiyorum, edemem). Gene de İstanbul'dan nefret eden insanları anlamakta güçlük çekerdim. Özellikle 40 yaş üstü çalışanların İstanbul'dan mide bulantısına benzer bir yüz ifadesiyle bahsettiğine eskiden beri tanık olurdum. Sanırım bunların ilki babamdı. Çoktan klişeleşmiş olan "Ege'de bir sahil kasabasına yerleşip domates yetiştirme" hayalini gerçekleştirebilmiş bir adam benim babam. Bir çok şeyin yanı sıra domates de yetiştiriyor tabi ama rakısı için kavun baş rolde. Bu şehrin kültür-sanat hayatını, tarihini, tadını, kokusunu alamayacak bir adam olmaktan çok uzaktır, demek ki bu işte bir iş var. Demek ki insanı bunlardan vazgeçirebilecek bir yüzü var bu şehrin. Sanki bugüne kadar hiç iş çıkışı Maslak ya da Mecidiyeköy trafiğinde takılmamış gibi konuşuyorum, değil mi? Halbuki burada yaşayıp da mümkün olabilir mi trafiğinden kaçmayı başarmış olmak?

Geçen günlerden birinde, Göktürk Kemerburgaz'daki saha çalışmamdan dönüyorum. Bütün gün ayakta dikildikten sonra gene ayakta geldiğim ıkış tıkış 48'le en az 1 saat süren otobüs yolculuğu sonunda havası kararmakta ve çiselemekte olan Mecidiyeköy'e varıyorum. Ne akla hizmet bilmiyorum -işgüzarlık zahir- o aptal AVM'ye girip mutfak alışverişimi yapayım diyorum zira buzdolabı tamtakır. Çıkışta adeta taksiye atlayıp evimin önünde inecekmişimcesine ağır ağır şeylerle dolduruyorum torbaları. Litrelik şarap bile var, öyle diyeyim. Öyle öyle 4 tane torba. Bir çıkıyorum ki yağmur bastırmış. "Erimem ya" deyip atıyorum kendimi otobüs duraklarına doğru ki hepsi tıklım tıkış dolu. Başlıyorum yağmurun altında 30A ya da 30M'yi beklemeye. Elimin kopması varken torbaları yere koymama ne hacet. Neyse ki 15 dakika sonra geliyor otobüs ama o otobüse nasıl koştum, o torbalarla merdivenleri nasıl çıktım bilmiyorum. Bir saat sonunda Beşiktaş'ta inip evimin yokuşunu çıkarken gelen deli kuvvetine benzer bir şey gelmiş olacak. Yağmur dinmişti ama benimki de inada binmişti artık. Sadece akbil mukabilinde bitirecektim bu zorlu yolculuğu. Hayatımda ilk defa "hanımefendi, yukarı kadar yardım edeyim isterseniz" diyen bile oldu. Yurtta yaşarken anımsıyorum da bilgisayarın kasasını taşımıştım öyle yokuş yukarı, ta Çarşı'dan bizim yurda kadar. Artık sonuna geldiğimde biri yardım teklif etmişti de burnumdan soluduğum için terslemiştim. O nikah davetiyesinin üstünde adımın yanında "yalnız ve güçlü birey" yazmıyor boşuna. Güçlü mü bilmem ama yalnız olduğum kesin. İnadım da inat. Geyiğe geldi mi "aman bir işe yarasınlar" deriz demesine ama hakikat öyle değil, kendi işimizi kendimiz görürüz. Di mi lan Scarlet!

Neyse, ne diyordum... ha, anladım. İnsan İstanbul'dan nasıl soğur anladım. Mecidiyeköy başlı başına yeterliyken ona iş çıkışı trafiği ve yağmur da eklenince...fakat hepsi bu değil. İnsan, çok insan, çok fazla insan. Bu kadar çok insanın olması çılgınlık. 

Bu uzun yolculuklarda telefonumun radyo özelliğini keşfettim. Yalnız iyi mi oldu kötü mü oldu bilmiyorum zira Türkçe popa hızlı bir giriş yaptım. Ne Atiye'si kaldı ne Sinan Akçıl'ı. "O ne biçim manita, 35'inde lolita" diye şarkı sözü var, yemin ederim var. Gece adlı grubun "Öldüm" diye bir parçaları var, eğlenceli gibi. Sonra Sıla "Kafa" diye şarkı yapmış, "kafa nereye biz oraya" diyor. Kedi diye yeni bir grup var, "Aptal" adlı şarkılarının klibi tam benlik; retro. Bir de "Milat" var, Yonca Lodi'nin. Onu baya baya seviyorum. "Düştüysek kalkarız, daha ölmedik ya" diyen de aynı kadın olacak. 

Cover'lara denk geldim sonra. Malum, sevmem. Fakat yol uzun, iç sesin geyik yapması kaçınılmaz. Yeniden başlanan ilişkilere benzettim cover'ları. Yani orjinalinden iyi hatta farklı olması çok ama çok düşük bir ihtimal. Öte yandan, o düşük ihtimal gerçekleşirse muhteşem bir şey. Mesela Gülşen "Sarışın"ı söylemişti bundan birkaç yıl önce, hayır neden ki? Halbuki ne güzeldir onun "Be Adam" şarkısı, isteyince kıvırıyor yani bu işi. "Öte yan"ı da -hep verilen örnektir- Duman'ın "Her şeyi yak" cover'ı. Gene bir Sezen Aksu ama adamlar yaptı işte, oldu. Demem o ki bir şarkı yapılmış bitmişse rahat bırak kurcalama orasını burasını. Ha yok illa kurcalayacağım, bir kere de ben deneyeyim diyorsan acayip bir güvenin olacak kendine. Öyle.

Ha Türkçe pop repertuarımı bu kadar güncelledim güncelledim ne oldu? Artık ters mi tepti bilmem gittim özüme döndüm. Hatta neredeyse sığındım. Bir anda bu kadar fazla aşk meşk kisvesi altında kaba saba söz ağır gelmiş olacak ki biraz incelik, biraz zarafete özlem duyup sanat müziğinde aldım soluğu. Ne bileyim işte Zeki Müren dinledim biraz, sonra yine Zeki Müren dinledim. Ne zamandır izlemiyordum, Türk filmi izledim üst üste. Bugün "Beyoğlu Güzeli"ni izledim mesela. 1971'de çekmiş Ertem Eğilmez. Senaryo Sadık Şendil diyor ama bildiğimiz Love Story. Oyuncu kadrosundan müziğini yapan Yalçın Tura'ya kadar her isim bir isim filmde. Yemeğimi yaptım, şarabımı koydum...bir yiyor bir ağlıyorum. Üstüne o kadar Doctor Who izledim de bana mısın demedi, aklım hala "hadi git artık Ferit, hayır gel, biraz daha göreyim seni" diyen Hülya Koçyiğit'le "fakülteyi bitirmeme az kaldı, seni deli gibi seven bir doktorun eşi olmak istemez misin" diye soran Tarık Akan'da. Hmm, bir düşünelim Ferit (?!)

Ondan sonra bütün akşam Le Bruit Des Glaçons'daki adam gibi elimde şarap kadehimle dolaştım evin içinde. Gerçi o buz kovasını da ayırmıyordu yanından. Zaten abartıyorum, masraf listesi yapmam gerekiyordu, onun için gene istikrarlı fakat insan gibi içtim. Uyku hapı yerine de bir kadeh yuvarlayacağım şimdi. Burnumun ucu buz tutmuş ve küçük elektrikli ısıtıcım bir halta yaramazken soğuk beyaz şarap mükemmel bir seçim gerçekten. 

Erbil'den gelen arkadaşım evimin balkon kapısında durup "bir Zeki Demirkubuz, bir Nuri Bilge Ceylan manzarası gibi" demişti. Biraz öyle sahiden. Görkemli değil mütevazı fakat geniş ve şehir. Belki her gün çeksem o eziyeti soğuyabilirim ben de ama bu önizleme açıklayıcı oldu sadece. Ne kadar yorgun, bitkin ve sinirli de olsam eve gelince bir kadeh şarabımı koyup içinde debelendiğim bu şehri uzaktan izleyebileceğimi bilmek, bunu yapabilmek beni yatıştırıyor şimdilik. Bir canavarı uyurken izlemek gibi. Ertesi sabah nefesimi tutup yine çok fazla insanın arasına karışabilmem için şimdilik yeterli bu. Şimdilik.

27 Şubat 2011 Pazar

Kayıp Aranmıyor

“Başkalarını da arasanız sizin yeriniz burası!” (GSM operatörü)


O sırada bulvarı ya aşağı ya yukarı arşınlamakta olan hiç kimse havada patlayan sese aldırış etmedi ilkin. Şehrin alışılageldik uğultusunu delip geçen her sese kafamızı çevirip bakarak yaşayamayız çünkü. Her şey ve herkes gibi havada patlayan seslerin de şehrin uğultusuna karışmalarına izin vermekten başka çaremiz yok. En ufak dikkat dağınıklığımızın bile akıntının armonisini bozma tehlikesi var. Bunu göze alamayız. Almıyoruz.

Bulvarı çıkıyordum. On adım sonra sağdaki trafik ışıklarından karşıya geçecektim. Ses, o on adım ötemden geldi. İlkin ben dahil kimse aldırış etmedi. Yüksekten ağır bir şey düşmüş ya da biri vurulmuş olabilirdi. Hiçbir şey durmamızı gerektirmez. Hele ki durmamız hiçbir şeyi değiştirmeyecekse tamamen gereksiz. Birkaç saniye içinde sesin nereden geldiği anlaşıldı. Düzgün giyimli, on altı-on yedi yaşlarındaki simitçinin yere düşerken onunla birlikte düşen simit tablasının yere çarptığında çıkardığı metalik, mütevazı ve boğuk sesti havada patlayan. Önünde düşüp bayıldığı dükkanın kuryeleri koşup geldi yanına. Yoldan geçmekte olan bir iki kişi de onlara katıldı.

Doğa dostu bez alışveriş torbama doluşturduğum nevalenin ağırlığı altında ezilerek bıkkınca trafik lambasına meylettim. Karşımızdaki trafik lambası, oraya geçmek için bekleyenlerin yaklaşık bir dakikası olduğunu bildiriyordu. Arkamıza dönüp endişeli bakışlar atabilmemize; ilgilendiğimizi, umursadığımızı kendimize kanıtlamamıza yetecek kadar çok saniyemiz vardı. Ne olup bittiğine dair merakımızın canlı kalabileceği fakat giderilmesinin mümkün olmayacağı güvenli bir mesafede durmuş, yağmurda ıslanmış bir kedi yavrusunu izler gibi izliyorduk yerde yatan çocuğu. Çok üzülüyorduk. Kim bilir, açlıktan bayılmıştı belki. Belki bir hastalığı vardı.

Tabla düşmemiş de bırakılmış kadar usturuplu boylamıştı yeri. Bilinci kapanıp da gözleri kararmadan önceki son düşüncesi, tablasındakileri düşürmemesi gerekliliğiydi belki. Onun sorumluluğunu alacak kimse olmadığı için tablasının sorumluluğu bu denli işlemişti içine. Gene de bir simit ve iki poğaçanın dışarı fırlamasına engel olamamıştı. O simit ve poğaçalara ne olacak? Bu şehrin kedisi, kuşu, köpeği eksik olmaz. Elbet memnuniyetle sebeplenir, sahiplenirler kimsesiz kalan simit ve poğaçaları. Peki ya o çocuk ne olacak? Yeşil yandı. Bize ayrılan süre doldu. Onu, etrafındaki kalabalıkla bu tarafta bırakıp karşıya geçmeliyiz artık. Birinin elinde cep telefonu var, ambulansı aramış olmalı. Karşıya geçerken içimiz rahat. Bizim yapabileceğimiz bir şey yoktu zaten. Endişeli bakışlarımızı esirgemedik ya. Kimse vicdanımıza hesap soramaz.  

Şehrin uğultusuna karışmak zorunda her şey. Her aykırı sesin kafasını kaldırıp, yüzünü gökyüzüne çevirebilmek için tek bir anı var yalnızca. Bir an ve sonra şehrin. Kedileri, köpekleri, kuşlarından farkımız yok İstanbul’un. En az onlar kadar aidiz buraya. Hayatta kalmak ve birlikte yaşamak zorundayız. Kuşlar gibi başka iklimlere uçabilir, kediler gibi başka evler arayabiliriz fakat köpekler gibi buraya döneriz en sonunda. Uğultusundan kaçar, aynı uğultunun rahatlığı içinde kaybolmak için geri geliriz. Kendini bulmak isteyen Ankara’ya gider. Biz burada kaybolmayı ve kaybetmeyi severiz.

4 Aralık 2010 Cumartesi

Yaşantına, ismine, beni çağıran sesine

İstanbul’un insanı delirten bir havası vardır ya, gene onu çalıyordu bugün. Ne sıcak ne soğuk, insanın yüzünü okşayarak eser. Öğleden sonra üç güneşi bal misali akar insanın içine. Yüzünü küçük küçük öper. Dudaklarının bitip yanağının başladığı yeri; gözlerinin gülerken kırışan deltasını; alnının bitip saçlarının başladığı yeri ve saçlarını en ucuna kadar öpüp koklar. Mahzun ama munis; ılık, yumuşak ve sevecendir. Hiç beklenmediği için de bu denli güzeldir belki. Aralık ayında bahar. Kadıköy-Beşiktaş vapurunun kalkmasına daha var diye içeri girmeyip sahil boyunca yürürken içine çektiğin bir nefesle İstanbul’un bütün klişeleri ve daha fazlası dolar içine: martılar, vapurlar, bulutlar, dalgalar…bu havalarda çektiğin nefesle hepsi, her şey dolar. Genişçe gülümsememekte zorlanır insan. Yalnız, kontrol grubu adına konuşuyorum (n=1) bu durumun aşık olmakla hiç mi hiç ilgisi yokmuş, bir tarafınızdan element uydurmayın. Meteoroloji, aşıkların romantik emellerine kurban edilmesin artık. Yeter. Yağmur ıslak, kar soğuk, bahar da ılık bir şey. Bitti gitti. “Bahar geldiğinde mi ben böyle olurum/ Yoksa böyle olduğumda mı gelir bahar?”. Cevap veriyorum: Ne alakası var! Bahar da yaz da, yağmur da aşk da insanın içinde. Varsa var, yoksa havayı sıkıp suyunu çıkarmanın alemi yok.

***

Yolda bir şarkı dinliyordum ki aydınlandım. Ben de böyle yazıyorum diye düşündüm, haklı olabilirler. Şarkıda kız mektup yazıp, adamı bırakıp gidiyor ki gidemiyor, gerisin geri dönüyor. Bir adet “git..git..git..me dur!” hali. Düşününce garip gelmedi böyle yazmam. Şarkıda adam kızın bıraktığı mektubu bulmadan geri dönüyor kız. Benimki bulunmuştu, öyle diyelim. Bedenini bir yerden söker gibi, koparır gibi alıp sürüklerken ruhunun da er ya da geç kendisini izleyeceği yanılgısına düşen kadınların tipik dalgalanma durumları. Bu dalgalanmalarımın en nihayet yazım stilime sirayet etmesi ilginç geldi. Mesela şakıyarak başlıyorsun yazmaya ama için ağlıyor aslında. Yazarken yazarken bir de bakıyorsun kelimelerinin de gözleri dolmuş. Yahut tam tersi, için loş, soğuk ve rutubetli o gün ama içinde buna direnen bir gülücük var. Yazının sonlarına doğru kelimeler kikirdemeye başlıyor. Gitmek isteyip de gidemeyen ya da gitse de gidemeyen bir kadın gibi…gitmesi de gerçek, kalması da. Gülmesi de gerçek, ağlaması da.

***

Ben senin gibi açık yazamazdım deyince şaşırdım. Açık yazdığımın farkında bile değilim bazen. Farkına varınca tümden siliyor ya da kırpıyorum. Saklayacak neyimiz var halbuki, söyleyecek neyimiz? Bilmiyorum. Başkalarının sırları hariç neyi saklayabilmişim bugüne kadar, kendime dair neyi içimde tutabilmişim sanki. Suskunlaştıkça yazmaya verdim kendimi. Neyi nasıl hiç önemli değil. Hem saklayacak kadar önemli bir şeyim yok ki. Gücüm bu kadar, zayıflıklarım şunlar…kafamın içi aşağı yukarı böyle bir yer. Çok sevdiğim, çok sevildiğim oldu benim. Yanıldığım ve yanılttığım da oldu şüphesiz. Sevdim kaçtım, sevmedim kaçtım. Ağladım, ağlattım, ağladık. Beni benimle bırak diyordu şarkı, ben kendimi de bıraktım. Üstü kalsın. Yani bir hikaye ki herkesinkinden farksız. Bir hikaye ki benim ama bana özgü değil. O yüzden yazdıklarım parçalı bulutlu; yazdıklarım bir akşam üstü; iki şehrin ışıkları, sesi, kokusu yazdıklarım. Yolda yürürken bir şarkı tutturmak. Sesim kötü olmasına kötü ama önemli olan bir şarkısı olması değil mi insanın…


9 Haziran 2010 Çarşamba

İstanbul Sevgilim

Tam da şu an, kabiliyetli bir yazar olmak isterdim. Sırf bunu, şu anı anlatabileyim diye. Halbuki ne ben ne de sözlerim kafiyiz bu iş için. Kabil değil, kalkamayız altından. Gene de... ne çıkar.

Haziran'ın ortalarına yaklaşırken, bir sabaha karşı İstanbul. Koyu bir sis altında, sessiz ve ıpıslak.

İnsanın içini ürperten cinsten değil, tatlı bir serinlik var.

Tek tük duyulan araba sesleri, gecenin sessizliğinde biraz huzur bulan kulakları tırmalıyor. Yapacak bir şey yok, gün başladı başlıyor.

Neyse ki martı sesleri meydanı boş bırakmıyor. Her bir çığlıkları aynı şeyi söylüyor: İstanbul'dasın.

Şehri uyurken seviyorum. Sevgisini gösteremeyen babalar ya da sevmeye doyamayan sevgililer gibi.

Şehri yün yorgan gibi kaplayan yoğun sis renk değiştiriyor her geçen dakika. Az önce pembeydi, şimdi mora çalıyor. Her halükarda katran karası demek zor, insanın içini açan bir derinliği var. Huşuyla içine çekiyor ama boğmadan, nefessiz koymadan. Sarıp sarmalıyor bu gece.

İstanbul'un görebildiğim kadarı bu gece dehşetli güzel. Tam bu vakitte hiçbir sanata gereksinimi yok. Her edebi sanat akar gider üstünden. Öyle ıslak, öyle büyüleyici.

Kokusu, rengi, sesi... İstanbul'dayım.
İnsanlık trajedilerini ve şahsi hayat dalgalanmalarını dışarıda bırakmayan ama onları da içine alıp, onların da ötesine geçen bir bilinç var bunda. Durduk yere mutlu eden cinsten de değil, ölümlülüğünü teklifsizce fark ettiren de.

Küçük kuşlar ve çiseleyen yağmurun sesi de katıldı aramıza. Masamın üstündeki küllükten yükselen, söndürülmüş sigara kokusu bile bir parçası bu anın. Hepsi, her şey.

Bu anda ne düşmek dalgalara, ne tez, ne sevda...
Mutlu da denmez ya.. olduğum yerde ve olduğum anda olmakla alakalı -uyuyup uyandığımda geçeceğini adım gibi bildiğim- bir huzur kapladı içimi diyelim.

Sis, rengini aydınlık ferah bir maviye çalarken uykuya bırakıyorum kendimi. İstanbul'da.