Otobiyografi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Otobiyografi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ağustos 2021 Cuma

Leylâ'ya bir aşiyan

Buraya yazmayalı çok zaman oldu. Aslında yazmayalı çok zaman oldu. Kendime ait, kendimle ilgili herhangi bir şey. Arada geçen zaman boyunca, kaybedeceğimi bildiğim savaşlara girip kaybetmekten başka bir şey yapmamışım gibi geliyor. Ama bunun hakkında yazmayacağım.

Çok daha klişe bir şey var aklımda. Korku. Sevme korkusu. Önümüzdeki ay 36 yaşımı dolduracağım. Yaşlandıkça güçleneceğimi düşünüyordum, bir bakıma güçlendim de. Öte yandan, eskisine kıyasla daha kırılganım. Sevgiyi ifade etmede açık yürekli ve imtinasız görünsem de gerçekten bir şeyler hissedeceğim diye ödüm patlıyor. Odaklanmamaya, düşüncelerimi dağıtmaya çalışıyorum. 

Kaburgamı bugünlerde yeniden zedelemiş olmam da tuz biber ekti. Her nefes alış verişte duyduğum acı, o ilk kırıldığında duyduğum acıyı geri çağırıyor. Kemik ikiye ayrılmıştı ve elbette batmadığı halde kalbime battığını hissediyordum. Kalbimi zedeleyen kırık kemik değildi. Sevebilmem için başını göğsümün kırık olmayan tarafına yaslamasını istediğim adamdı. İstemeden de olsa kıran o olduğu halde. Kemik zamanla iyileşse de acının ara ara kendini hatırlatacağını biliyordum. Öyle de oluyor. 

Yapma, uzaklaş diyor acı. Oysa aynı şeyi yaşamam mümkün değil, biliyorum. Kimse o değil, ben de o kadın değilim artık. Daha mı iyi daha mı kötü bilmiyorum ama başka bir kadınım. Gönlünce sevmek isteyen bir kadın hâlâ, sevilmeye de itirazı olmayan. Bunun için yine bir mülkiyet ilişkisine girebileceğimden, girmek istediğimden emin değilim yalnız. Yeniden güçlü hisler duymak kadar bu ihtimal de o eski firariliğimi uyandırıyor. Olabildiğince uzağa kaçmak istiyor, sonra yine gönlümün çektiğine dönüyorum. İçeride dönen şey halat yarışından farksız. Her şey ne kadar da olması gerektiği gibi rahat ve sakin oysa. İçime çöreklenmiş bu korkunun farkına ancak şimdi varıyorum. 

Doğum günümde yalnız olacağım galiba. Balkonda asılı duran kuş yuvasına girebilseydim keşke. Leylâ'ya doğum günü için bir aşiyan... İçine girip kapısını kapatabilseydim. Yaptığım, yapmaya çalıştığım odur belki de. Acıma ve korkuma sarılıp oturmak içeride. Yapamam. Yaşamayı hep fazla sevdim ben. Aşkla, tutkuyla. Aşiyanım da bunların yuvası olabilir ancak. Böyle olmalı. 

14 Aralık 2020 Pazartesi

Aşiyan

4 yıl önce yarın, Beşiktaş'ta yeni açılan bir tiyatronun yer altındaki ufacık salonunda tek kişilik bir oyun izlemiş, vurulmuştum.  Oyun daha adından başlayarak inanması güç derecede kişiseldi. Geçmişim, henüz farkında olmasam da geleceğim, benliğim sahnedeydi. 

Genç bir kadın, dışarıda bir patlamaya tanık olduktan sonra kaygıya kapılmış ve evden hiç çıkmaz olmuştu. Çiçeklerini sularken onlarla konuşuyor ve pikaptan musiki dinliyordu. Bir zalimi sevmiş yanıyor, hatıralarla yaşıyordu. Kimseyle konuşmuyordu. Kurduğu aşiyan çok tanıdıktı. Kadın çok tanıdıktı. Korkunç derecede. Şimdi, daha da tanıdık. 


Her zamankinden çok o kadınım, her zamankinden çok o olmaya ihtiyacım var. Düzenli Aşiyan ziyaretlerime devam edebilseydim, o birkaç mezarın başında kimse duymadan ağlayıp içimi akıtabilseydim... En tepede, serviler ve erguvanlar arasından boğazı seyrederken o hışırtıyı dinleyebilsem; o yumuşacık esintiyi yüzümde, boynumda duyabilseydim...

Dışarıda ölümcül bir salgın var, ben hep dışarıdayım. İçeride Müjgan, asla yalnız değilim. Ne vakit, hocanın anlattığı gibi pencere kenarına kurulup bulutları kuşları izlesem ayağımın dibinde kuzum. İç çekişlerine gülüyorum ama böyle iç çekmeyi benden öğrendi sanırım. 

Sardunyalarım, taş plak cızırtısı, ağladığım filmler, beslediğim kumrular, çok sevdiğim o tütsünün kokusu, bir köpek, birkaç kitap, kırık bir sevgi; aşiyanım. 


16 Kasım 2020 Pazartesi

Vapura Doğru

Eğer aşk yoksa, benim içimde küçücük bir kızkenden beri var olan o duygu neydi?

                                                                                                                                            Leyla Erbil


Sabahları vapura doğru yürürken, sol yanımda, karşı kıyının tepeleri üzerinden güneş doğuyor. Koşmuyorum vapura, telaşı sevmediğimden. Sakin, hatta dışarıdan bir göze vakur görünebilecek bir sükunetle arşınlıyorum iki iskele arasındaki o kısacık yolu. Hoş, vapuru ucu ucuna kaçıranlara sormak gerek kısa mı. Kimi zaman henüz motor bile kalkmamış oluyor önünden geçerken, binmiyorum. 

Güneş, vapur iskelesinin içine doğuyor. Doğmak ne kelime, yangın gibi bir ışık huzmesi derince yarıyor zemini, içerisi turuncu bir alev topuna dönüyor her sabah. Biz hep aynı insanlar hazır bulunuyoruz orada. Güneşin girdiği kapıdan çıkıp, kısa bir beraberliğin ardından kendi yollarımıza gitmek için.

Brief Encounter (1945)
Belli ki daha fazlasını isteyemeyiz bundan sonra. Doğrusu yanlışı yok. Anlam hiç yok. Tuhaf bir rahatlık var bu yoklukta, bir tür hafiflik. Yürüdüğüm yolda huzurluyum. Yürümeyi seviyorum, etrafıma bakarak yürümeyi. Serçelere, kedilere, köpeklere, bu mevsimde çınar yapraklarının rengine, doğan güneşe... Gülümsüyorum.

Ne mutlu paylaşabilmek. Paylaşmayınca? Hâlâ güzel. Hayat boktan genel olarak. O yüzden kısacık anlara yuva yapıyorum. Enkazlarını ziyaret ettiğim de oluyor sonra. Değil mi ki onlar da benim.




8 Temmuz 2020 Çarşamba

Hayatımın Kadını

Müjgan'ı gezdirip tam vaktinde işte olmak için sabah 6 buçukta kalkmam gerek.

Bense gece 11'de salonun bir kenarında ütü yapmakla uğraşıyorum. Elde yıkadığım çamaşırlar ancak bitti. Ütüyü kumaşın üzerinde gezdirirken Akasya Kokulu Sabahlar çalıyor. Ne severdim. Hâlâ seviyormuşum. Müjgan tam karşımda, pikabın yanındaki koltukta pamuktan bir bulut gibi kıvrılıp uyumuş. Sesimin ona ninni gibi geldiğini düşünmek istiyorum. 

Sonra birden, dışarıdan göründüğü kadar acıklı olmadığını düşündüm halimin. Hatta hiç aklıma gelmeyecek kadar iyi bir 35 yaş sürüyor olabilirim. İlk defa tohumdan sardunya yetiştiriyorum, balkondaki saksıda günbegün büyümekte. Her sabah yataktan kalktığımda ilk iş perdeyi açıp ona bakıyorum. Sonra ismiyle müsemma, dünyalar güzeli bir köpeğim var. Şarkı söylememe aldırmıyor. Bundan beş yıl önce hayal dahi edemeyeceğim bir projenin parçasıyım, çıkabilecek her türlü terslik çıkmışsa da parçasıyım ve çok şanslıyım. Gecenin bir yarısı ütü yapıyorum ama ütülediğim kendi giysilerim, bir adamın gömlekleri değil. On numara sevgilim var ve kendi hayatımın kadınıyım. Daha iyi bir 35 yaş düşleyemezdim. 


26 Ağustos 2018 Pazar

Le Péché Originel

Boş evin içinde manasızca etrafıma bakındıktan sonra bir cevap, bir çözüm, bir çare bulurum umuduyla içime döndüm. Bugün ihtiyacım olan bilgiyi en iyi bildiğim tarihte, kendi geçmişimde aradım. Kesin söylemek gerekirse 10 Temmuz ve 14 Temmuz 2007’de, yani kişisel tarihin karanlık görünümlü aydınlatıcı sayfalarında. Cevap kabak gibi oradaydı, oturmuş beni bekliyordu. Gelecekteki ben tarafından geçmişe yerleştirilmiş gibi.

Oradan sekip lise son yazımda buldum kendimi. Arkadaşımın aşkına âşık olduğum yaz. Öğrenilen ve doğru bellenilen davranış kodlarının, etiğin gotiğin ne denli havada kaldığını o yaz öğrenmiştim; insanın başına henüz gelmemiş, hiç yaşamamış olduğu şeyler hakkında sıraladığı tumturaklı cümlelerin, sözleri bir anlam ifade etmese de tekrarlaması kulağa hoş gelen tekerlemelere benzediğini de. Ta ki bizzat takılıp tökezleyene dek. Ancak ondan sonra ayağa kalkıp kendi cümlelerini kendin kurmak zorunda kalıyormuşsun. Bunun için önce yeni bir dil bulman gerekse bile…

Yazmak, dünyayı her seferinde yeniden kurmak biraz. Okura anlaşılmaz gelse bile kendin için biraz olsun anlaşılır kılmaya çalışmak. En iyi yazarak çalışılır derler ya, o hesap herhalde.

2007’de henüz blog yazmıyordum. Eteğimdeki taşları dökmek, yükümü hafifletmek için duyduğum yazma ihtiyacı dayanılmaz bir hal almamıştı henüz. Üç yıldan kısa bir süre vardı bir blog açıp adının “leyla-gündüz düşleri” olmasına karar vermeme.

22 yaşındaydım. Kimseyi öldürmediğin müddetçe büyük hatalar yapmanın serbest olduğu o ferah yaşlardan birinde. Yaralamak serbestti, yara almak da öyle. Yani tam öğrenme çağları.

Yıkıcılığımı öğreniyordum ben de. Mutluydum, huzurluydum ve bu bana doğru gelmiyordu. Tamamlanmış, bütün gibi hissetmek için çok erkendi. Yersizdi, zamansızdı. Tamam demek nokta koymaktı ve nokta koymanın düşüncesi bile nefessiz kalmama yetiyordu. Yaşadığımı hissetmek için meydan okumaya, meydan okunmaya ihtiyacım vardı. Ben de iyiliği, güzelliği, huzuru, mutluluğu alaşağı edip parçalayarak engebeler yarattım kendime. Rahatladım, nefes aldım. Belki de zaten en baştan hak etmiyordum. Benim asıl layığım oydu, o engebelerdi. İşin doğrusu hepsi birbirini besliyordu. “Ben neden böyleyim” diye kendime kızıyor ve kendimi cezalandırmak için her şeyin içine ediyordum. O zaman kendime daha çok kızıyor ve… öyle gidiyordu. Bundan tuhaf bir zevk de alıyordum. Acı vermenin korkunç bir tadı vardı.

O yıl bitti. Cemreler düşmek üzereydi. Ben onca zaman hiçbir şey düşünmeden yaşamayı, sadece yaşamayı başarmıştım. Özlemini çektiğim ne varsa yapmıştım, en çok da dans etmiştim. Metafor filan değil, basbayağı dans. Sonra cemreler düşmeye yakın ayaklarım yorulmuş olacak, bir gün durduk yere deliler gibi ağlamaya başladım. Düşündüm, düşündükçe ağladım. Güzel olan ne varsa yıkıp devirdiğim gün ve aradan geçen mevsimler boyunca her gün aslında daha çok bağlanmıştım. Ben kopmak için elimden geleni yaparken o gelip en derinime yerleşmişti. Böylece, alaşağı ettiğim her şeyin altında kaldım. Yıktığım kendi hayatımdı. Yeniden yapmak istedim, harç tutmadı. Sil baştan kurmak zorundaydım. Belki zorunda kalmasam, güçlü olmayı öğrenemezdim. Yine de öğrenmenin daha kolay bir yolu olsun isterdim.

Neden yaşadım yaşadıklarımı? Sevgim mi azalmıştı? Hayır, sevgiden yana hiç eksik olmadım. Bir an bile. Tek bir an bile. Hep fazlasından mustariptim. Kim bilir belki bunun da etkisiyle şaşırdım, ne yapacağımı bilemedim, korkup kaçtım galiba. Kaçarken geçtiğim yerlerdeki her şeyi devirerek. Sonra dönüp de kırıklar ayağıma battığı vakit anladım. Neyi? Epey bir şeyi. Bugün beni ben yapan şeylerin birçoğunu.

İlk günahı işledim. Çarmıha gerildim, bedelini ödedim. Elmanın tadını sevdim, tatlıydı. Kesmedi, yılanı da kızartıp yedim. Bedelini ödedim. Cennetten kovulmadım, ben istifa ettim. Ödedim. Cenneti hep özledim. Cehennemde oh kemiklerim ısındı. Cehennemim anlamak oldu. Dişimde yılan derisi kalmıştı, tanrıdan bir kürdan rica ettim. On kere daha düştü cemreler. Yeniden doğdum.


Mythology fixed. Medusa holding the head of Perseus.

11 Ağustos 2017 Cuma

Dâmbovița

On gün öncenin aksine varlığından haberdarım artık. Ajandamın kimi günlerine adını yazıyorum el rahatlığıyla. Halbuki henüz  seslenmiş değilim adıyla. Evin hangi odasına gidiyorsam külliyatını da alıp taşıyorum. "Kim bu?" sorusunun cevabını bulmak için dizelerini, yüzünü okumaya çalışıyorum. Bazı bazı dikkatle bakmam ondan. 

"Yol arkadaşım" diyorum "Neler oluyor?" diye soranlara, "Yol arkadaşı buldum". "Sofya'da yalın ayak yürüdü benimle, Bükreş'te nehir kenarında oturdu sigara sardı elleriyle, Varna'dan ılık Karadeniz'e bıraktık kendimizi." Bıraktık kendimizi. Hiç beklemezken, umut dahi etmezken akıl almaz bir rahatlıkla bıraktık. Meşe ağacıyla müsemma bir nehrin kıyısında "Ne çıkar" dedim içimden. "Biraz da tek başıma değil seninle birlikte yürüsem ne çıkar? Uzakuzun yollara düşsek ne fenalık var bunda?"

Balkan kentlerinin ışığa bulaşık göklerinde yıldızlar bir bir kayarken koruyorum sükunetimi. Görünen o ki meşrebim değişmiş yalnızlığımda. Temkinli olmaya çalışmadan temkinliyim. Biraz da kuşkucu bir midyeyi andırıyorum muhakkak. Âşık değilim; derinlerini, kuytu dehlizlerini görmedim henüz. O da başka türlü bir midye de ondan. Yollar çözer bizi, yollarda çözülürüz. Belki de düğümleniriz hepten. Onu da yolda göreceğiz. 


Darüzziyafe

9 Nisan 2017 Pazar

Minnet


Güneşli bir aralık günü, sere serpe bir Marmara sahiline serpiştirilmiş bankların birinde yan yana otururken, ceketinin yakasının içine kıvrılmış olduğunu fark ettim. Elimi atıp düzeltmemek için dakikalarca tuttum kendimi çünkü gamzelerinin derinliğine rağmen iyi tanıdığım biri değildi ve iyi tanımadıklarımızın ceket yakaları yamuk dursa da olur. Bir an geldi ki dayanamayıp düzelttim yakasını. Gülümsedik. Gamze farkıyla açık ara öndeydi tabi onun gülümsemesi, onunki yanında benimki tuzsuz yemek gibiydi. Dakikalar sonra kalkmış yürürken o anı hep hatırlayacağını söyledi. Tanıdığımız insanlara dair yalnızca belli başlı anlar kalıyordu aklımızda ve bu da benim kokumun sindiği o an olacaktı. İyi de bu çok sıradan bir andı? “Daha iyi ya.”

Son haftalarda, aynı sıradanlıkta bir an meşgul ediyor hayalimi. Yazarsam, buraya bırakırsam çıkıp gider diye umuyorum. Bundan yıllar önce yine bir kış, vakit gece yarısını geçmiş. Şehir kar altında, herkes evinde. Ben değilim. Ben geniş bir caddenin karşısına geçebilmek için trafik ışıklarının yanmasını bekliyorum uysalca. Kendimi gülmekten alıkoyamayalı on dakika olmuş. Yanaklarım ağrıyor, gözlerim doluyor gülmekten. Görünürde hiçbir şey yok, katıksız mutluluktan gülüyorum. “Hayır, hiçbir şey içmedim. Neden, sarhoş gibi mi görünüyorum?”  

Kaldırımlar neredeyse dize varasıya kar altında, araç yolunu dahi tuzlamaya vakit olmamış. Yok, yanmayacak bu ışık… Bir el kavrıyor elimi, yolun karşısına doğru koşmaya başlıyor, ben de onla beraber çünkü elim onda ne yapayım, aksi yöne mi koşayım? İşte o geniş caddenin tam ortasındayken indi deklanşör. Ne bu kaldırımda, ne o kaldırımda; tam ortasındayken. En az, bir ceketin yakasını düzeltmek kadar sıradan o an, göğe yükselebilecek kadar mutlu hissettiğim bir andı. Her şey yanlıştı oysa. Zaman yanlıştı, mekân yanlıştı; elimdeki el, dilindeki söz yanlıştı. Fakat tüm bunlara karşın, belki de tüm bunlar sayesinde, çok doğru hissediyordum kendimi. Soğuktan perçemlerim buz tutmuştu ama içimde bir cemre yanıyor, yalazı yanaklarıma vuruyordu sanki. Dedim ya, “her hücremin kendi kalbi varmış da her biri ayrı atıyormuş gibi”. Kış günü ışıyordum be.

Vecdi andıran, buna benzer birkaç an var hatırımda. Çoğu, doğanın şiddetlendiği günlerden çalınmıştır. Bir kar fırtınası, bardaktan boşalan bir yağmur, deli dalgalar veya güçlü bir rüzgâr ve ben, tutkusunu bu şiddete katık edip büsbütün koyultan kadın, son şarkının kırık güftesi. Bir güç var içimde. Saçımın telinden ayağımın ucuna dek hissettiğim. Bir güç. Aşk olduğunu düşünmeyi sevdiğim. Mayası mayamla bir; yolum yoluna, yolu yoluma çıkmış az insan var içimdeki cemreyi alevlendiren ama her kimse onu bir mecra kılıyorum içimdeki aşkı özgürleştirmek için. Kaçaklık ruhumda var, onu topraklıyorum.


Vazgeçtim, hiç silinmesinler hafızamdan. Yaşadım diyebileceksem bu anlar sayesinde, ve mevsim, ben böyle olduğum için bahar. Bahar da… bu minnet duygusu yeni peyda oldu. Belki herkes böyle şeyler hissetmiyordur, belki yollar yollara her zaman çıkmıyordur, belki yaşamak kendisini herkese hep böyle duyurmuyordur. Belki de yorulmuş, yaşlanıyorumdur ve kıymetini anlamaya başlıyorumdur bu anların. Belki de sahiden özlemişimdir. 


27 Temmuz 2016 Çarşamba

İnsan Yaşar ve Ölür. Bunu Nasıl Unutabiliyoruz?

Nasıl yaşamak istediğimi bildiğim ve buna uygun koşulları da yaratmaya muktedir olduğum halde beni bu derin mutsuzluğa iten benden başkası değil. 

Tek sorumlusu olduğum hayatımı değiştirmek için eyleme geçmekten, "yeter!" demekten beni alıkoyan ne? Alışkanlık mı, sevgi mi? İkisi birden mi? Yoksa hepsinden ölümcülü umut mu? Fakat beni güzel yaşamak için bir karar almaya iten de umut değil mi?

Bir şeylerin değişebileceği umuduyla eylemsiz kalmak bir yanda, bir şeylerin daha güzel olabileceği umuduyla eyleme geçmek bir yanda. Bir yanda alışkanlıklar ve bağımlılıklar, diğer yanda bağımsızlığın açtığı güzel yaşam olasılıkları. Nefes alabilmek, net görebilmek, iyi uyuyup iyi uyanabilmek, ferah ferah üretebilmek, ciğerlerine doldurarak sevebilmek... insanları kaybetmemek, kazanabilmek.

Yaşıyor ve ölüyorum. İçinden geçip gitmek için gelmedim hayata. Düşünmeyi ne kadar seviyorsam, sevmeyi de o kadar seviyorum. Bazen düşünmeyi unutacak kadar. Eylemsizleşecek, suskunlaşacak, bile isteye ben olmaktan çıkacak kadar. O zaman ne kalıyor geriye? Ne kaldı? 

Ne bir insana, ne bir maddeye, hatta ne de bir oyuna bağımlılığı hiçbir zaman sevmedim, hayatıma sokmadım. Özgürlüğüme, irademe fazla düşkündüm. Beni zincirleyecek hiçbir şeye yanaşmadım. Şimdiye kadar. 

Ne yapmalı Ayşec.? Neyi umut etmeli Leyla? Kim olduğunu hatırlıyor musun Pelagia? Bir şey yapmalısın Nora. Bugüne kadar hangi ismi benimsemiş olursan ol; ruhun içre adını hatırlamalısın. 

Yalnız ben değil herkes yaşıyor ve ölüyor. Herkes özgür bu işi nasıl yapacağında. Ne sevgim ne mutsuzluğum bunu değiştiremez. Kimse kimseyi değiştiremez. İnsan kendini değiştirir eğer isterse. Ben, olmadığım bu kadını istemiyorum. İçinde bağımlılıklara yer olan bir sevgi istemiyorum. Ben, gücümü hatırlayabileceğim ve küllerinden doğurabileceğim yaştayım. 

Yeter. 

10 Şubat 2016 Çarşamba

hayat kısa, iletişim kurmalıyız

Her zaman iletişimin esas olduğuna inandım. Sorunların temelde iletişimsizlikten kaynaklandığını ve açık bir iletişimle büyük oranda giderilebileceğini düşünüyorum. Elbette iletişim hiçbir zaman iki insanın konuşması kadar basit, bundan ibaret bir şey olmamıştır. İki insan iki farklı hayat ve iki farklı set deneyim anlamına geldiğinden "veritabanları" da haliyle farklıdır. Bu da kusursuz bir iletişim kavramını en baştan imkansız kılar ve daha ziyade "ben ne diyorum, sen ne anlıyorsun"la özetlenebilecek bir eylem haline getirir.

İnsan en yakın çevresi, en sevdikleri tarafından anlaşılamadığında, derdini anlatmakta başarısız olduğunda bu bir tür nefes alamama duygusu yaratabilir. Herkesle anlaşabilmeyi ummayız ama yakınımızdakilerin yakın olmalarının bir sebebi vardır. O sebep aşındığında yalnızlık baş gösterebilir. Dilini bilmediğiniz bir ülkede bir cinayete tanık olup bunu yetkililere bir türlü anlatamadığınızı hayal edin. Çaresizliği hissettiniz mi?


Bu yüzden ortak referanslarımız ve sözlüklerimiz var. İletişim emek isteyen meşakkatli bir iş. "Benimle aynı şeyi düşünmüyorsan çok yanılıyorsun", hatta daha iyisi "yanlış düşünüyorsun" zaten böyle bir derdi olmayan insanların kendilerine sarf ettikleri sevgi sözcükleri.

"Veritabanı" genişletme işini bir canlının büyümesine benzetebiliriz. Acı verici, gerginleştirici, akıl karıştırıcı olabilir. Bir önceki halinden farklıdır artık, bulunduğu yer değişmiştir, farklı bir görüş açısı edinmiştir vs. Düşünme eylemi gül bahçeleri vaat etmez. Düşününce sorgulamaya başlarsınız. Her şeyin sorgulanabileceği fikri o güne kadarki diğer bütün fikirlerinizin ve inançlarınızın bir çırpıda altını oyar. Tarihi figürler, siyasi liderler, sosyal normlar, ahlak değerleri, dini inançlar, tarih algısı, okuduğunuz gazete, izlediğiniz tartışma programı veya sinema filmi. Birden masumiyetlerini, kendiliğindenliklerini, kendihalindeliklerini, öyleoluvermişliklerini kaybeder. Ayağınızın altındaki halı çekilmiştir bir kere. Sendelersiniz. Söylenirsiniz, küfredersiniz.



Dindarlar herkesin inanma ihtiyacı olduğunu savunur. Bir bakıma doğru. Herkes yolunu kaybetmemek için bazı sabitlere ihtiyaç duyuyor. "Bu iyi, bu da kötüdür" diyen bir şey, bir güç, bir sistem. Yoksa ne yöne döneceğimizi, ne halt edeceğimizi bilemeyiz. Belki de o zaman her yöne dönüp bakma, her yeri kurcalama özgürlüğümüzü kazanırız? Çok pahalı bir özgürlük. 

Barbie'lere çok düşkündüm. Otuz küsur bebeğim vardı. Anneannemin terziliğinden arta kalan malzemelerle onlara kıyafetler dikmeyi, hikayelerde roller verip oynatmayı çok severdim. Vücut yapılarını hiç sorgulamadım. Benimkiyle uzaktan yakından alakası olmadığı açıktı ama bunu düşünmek aklıma gelmezdi. Halimden çok memnundum.



Bebeklerimle 11-12 yaşıma kadar oynadım. Bu sırada yine anneannemin inkar edilemez etkisiyle televizyonda deliler gibi eski Türk filmleri ve eski Amerikan filmleri izliyordum. Sonra Türk filmlerinin kaynağını keşfedip bütün Kerime Nadir ve Muazzez Tahsin Berkand'ları okudum. Korkunç romantik, "aşka aşık" bir çocuktum. Bu tür kültürel öğeler kimliğimi inşa ediyor, kişiliğimi pekiştiriyordu. Bu kitaplardaki ve filmlerdeki eşitsizlikleri; güçlü ve kahraman erkekleri, namuslu ve fedakar kadınları hiç sorgulamadım. Kavuşamayanlara gözyaşı dökmekle meşguldüm. 



13-14 yaşında bu dönemle çakışan başka bir döneme girdim: mizah dergileri okurluğum. Kendi adıma, Huysuz Virjin'in açtığı çatlaktan sızıp algımı genişlettiler. Küfür dilime o dönem yerleşti, cinsellik kavramı o dönemde normalleşti (müteşekkirim). Erkek çocukların dikkatini çekebilmek için resim yeteneğimi seksi kadınlar çizmeye yöneltmem, o zamanlar kıvrak olan zekamı da bel altı espriler yapmak için kullanmam gerektiğini o zaman keşfettim. Güzel bir kız olmadığım için başrol kadın oyuncu olmayacağım belliydi, ben de erkeklerin konuşabildiği, dertleşebildiği, yanında kendileri olabildikleri "delikanlı" kız, "harbi" kız oldum. İstediğim toplumsal kabulü elde ediyordum. İçimdeki Kerime Nadir'le dışımdaki harbi kızın kuyrukları birbirine değmiyordu. Şikayetim yoktu. 



18 yaşımda ODTÜ'deki ilk sosyoloji dersim için bir amfinin en arkasına oturmuştum. Hoca "insan doğası var mıdır?" dedi. Ne saçma bir soruydu. Kendimden çok emindim. Ara olduğunda gidip hocayla konuştum (çünkü onlarca kişinin ortasında söz alacak cesaretim yoktu). Üniversite hayatım boyunca kendimden o derece emin olduğum son an o andı. Hiçbir şeyi sorgulamadan kabul etmemeyi öğreten lise eğitimimin üstüne ODTÜ Sosyoloji (ve Tarih) cuk oturdu. 

O güne dek kimliğimin kurucu öğesi olmuş bütün kültür öğeleri ışıltılarını ve dokunulmazlıklarını bir bir yitirdiler. Akıl Oyunları filmindekini andırır biçimde ilişkisellikler bir bir görünür olmaya başladı. Aldığım düşünsel haz ve doyum, inandıklarımın sarsılmasından duyduğum rahatsızlığı katbekat aşıyordu. Olduğunu sandığımdan çok daha fazlası vardı. Evrensel ahlak, ulussuz devlet, masum popüler kültür öğesi, nötr dil, tarihte lineer gelişim, politik olmayan herhangi bir şey yoktu. Çok heyecanlıydım. Devamlı okumak, araştırmak, sorgulamak istiyordum. Doyurulamaz bir açlık hissi gibiydi. Hiçbir zaman varamayacağım, varılması mümkün olmayan bir yere yaklaştığımı duyuyordum.



Bugüne gelelim. İletişim kurmakta zorlandığım zaman boğuluyormuş gibi hissediyorum, fikrim ehemmiyetsiz addedildiğinde ise üzerime basılıyormuş gibi. Kimlik inşası sürecinde herhangi bir kırılma yaşamamış, sabitlerine tutunarak rahatlık bölgelerini terk etmek konusunda istekli olmayan ve kendilerini bambaşka alanlarda geliştirerek bambaşka veritabanlarına sahip olmuş insanları gerçekten anlamaya çalışıyorum. Yalnızca karşımda aynı çabayı görmemek, emeğin hiçe sayılması, bilgiye değer verilmemesi, insanın köşesini tutmak adına farklı bir şeyi kafasında evirip çevirmeyi reddetmesi bana çok üzücü geliyor. Üzücü çünkü iletişim kuramazsak kendi içimize hapsoluruz. 

Dünya çok büyük, tarih çok uzun, hayat çok kısa. Haklı olmaktan çok daha önemli şeyler var.





16 Ağustos 2015 Pazar

küçük burjuva iç döküntüsü

Bir tuhaf kadın oldum, anlatması zor. Görsen tanıyamazsın beni. Kendimin kötü bir taklidinden ibaret hissediyorum kendimi. Nasıl anlatmalı bunu? Anlatmalıyım çünkü anlatmadıkça daha beter oluyorum. Çok mutsuzum mesela, neresinden bakarsan bak mutsuzum. Kuzeyimden, güneyimden, batımdan, doğumdan bak, aç içimden dışıma doğru bak, aynı kuru karanlığı göreceksin. Karanlığı hiç bağdaştıramazsın benimle, anladın mı şimdi işin vahametini? 

Nasıl anlatmalı? Koyu bir karanlık büyüyor içimde, her yanımı sarıyor. Sürekli bir ağlama isteği duyuyorum, bazen ağlıyorum da durup dururken. Gülecek bir şey bulmakta zorlanıyorum. Koca yeryüzünde yapayalnızım sanki. Konuşmaktan nefret eder oldum çünkü ağzımı açtığımda hep bir mücadele, daha ikinci cümleye geçemeden birincisini savunmam gerekiyor. İkinci cümleye hiç geçemiyorum. Üçle dördü var sen düşün. Kendimi ifade edemiyorum, inanır mısın? İnan. Belki de edebiliyorumdur da ifade ettiğim şeyi sevmiyordur kimse. Çok bilmiş, isterik, kuruntulu... bir tane de sen yapıştır, yabancı değilsin.

İyi şeyler, güzel şeyler olsun istiyorum ama hiçbir şey olmuyor. Kendiliğinden olmasını beklemiyorum, saçmalama. Hayatımdan endişe ediyorum bazen. Beklenmedik bir anda sona ermesinden ziyade yaşadığımın bir hayat olmadığından endişe ediyorum. Bunu nasıl anlarsan anla. Toplumsal ve bireysel dertler iç içe geçti çoktan. Ne yalnız kendin için üzülebiliyorsun ne de yalnız toplumlar için. Ama sanırım en münasebetsiz zamanda ben, kendi mutsuzluğuma da üzülüyorum. Dönüştüğüm kadını görünce daha da artıyor mutsuzluğum. Karşımdakini vargücümle itip, yüksek bir tepeye sığınmak istediğim o halimi iyi bilirsin sen. Dokunduğum her şey canımı yakıyor. Dilimi kesip atmak, bir daha kimseyle göz göze gelmemek istiyorum. 

Hayattan daha çok şey bekliyordum düne kadar. Şimdi hiçbiri kalmadı neredeyse. Hatta belki hiçbir zaman bir çocuğum olmayacağını da bir ihtimal olarak tanımalıyım artık. Dramatik bir örnek benim için. Ne kadar çok istediğim malum çünkü. Ona bakarsan özgürlük ve barış da istiyorum. 

Hep aynı hikaye aslında. Ölmekten değil de yaşamamış olmaktan korkuyorum. Zamanı boşa geçirmekten, geçip gitmekten. Son haftalarda beş altı kitap birden okudum, iyi hissettim mesela kendimi. Her sabah aynı kişi olarak uyanmak canımı sıkıyor çünkü. Halbuki okuyunca, bir şeyleri araştırıp yeni bir şeyler öğrenince aldığım nefes bile çoğalıyor sanki. Ama işte çok kısa sürüyor bu durum. Sonra yine aynı derin mutsuzluk. Bir başıma çoğalıyorum, çok oluyorum. Bir başıma.

Yok be, depresyon desen değil. Yaşadığım hayatı yaşamak isteyen zilyar tane insan var, biliyorum. Hiç fena bir hayat değil çünkü sürdüğüm. Bu yazdıklarım, o hayatın birkaç katman altı. Aşağıdan yukarıya basınç yapıyor, biliyor musun? Biliyorum hayatta iyi şeylerin de olduğunu falan filan. Teşhis, tedavi değil aradığım. Gittikçe derinleşen mutsuzluğumu şuraya döküp kendimin kötü bir taklidi olarak gülümsemeye ve konuşmaya devam edeceğim. Simulacra and simulation, beybi. 

Hep de en sevdiklerimi üzüyorum en çok, değil mi? Bu da iyi bildiğin şeylerden biri olmasaydı keşke. Sevmeye devam ediyorum, o konuda endişelenilecek bir durum yok. Eskisi kadar iyi değilim ama bu konuda. Mutluluktan çok mutsuzluk veriyormuşum gibi geliyor. Buna muktedir olduğumu bal gibi biliyorsun. Farkına vardığım zaman kendi kendimi feshettiğimi de. Diyorum ya tuhaf bir kadın oldum, duygusal olarak gücüm kalmamış gibi hissediyorum hiçbir zorlukla baş edecek. En korktuğum, en tiksindiğim şeyi yapıp, geçip gidiyorum sanırım. Ya da öylece duruyorum, mal gibi. İkisi aynı şey zaten.

İlyas'ın Asya'nın elini kavradığı bir sahne vardır. Filmin daha başlarında. Nedense o sahne düştü aklıma. Herifin biri gelip elimi kavrasın, çeksin götürsün demiyorum. Valla çakarım ağzına iki tane. Öyle değil, bir erkekten ya da aşksal bir durumdan bahsetmiyorum. Soyut düşün bunu. Ay aman düşünme ya da. Belki de sadece beş bininci kez izleyesim gelmiştir filmi, hepsi bu. 

Bir de artık mektup yazılmıyor diyorlar. Halt etmişler. Bak ne güzel konuşuyorum kendi kendime. İçimi döktüm, rahatladım biraz. Onat Kutlar'ın mektuplarını okuyordum, ondan canım çekti sanırım. Tamamen biçimsel bir özenti yani, bir derinliği yok. Hadi eyvallah.

30 Ocak 2015 Cuma

Sarahaten

Aşiyan'ı yuva belleme sebebim şarkı. Sözlerinde hep bir gel beni dramatize et çağrısı duymuşumdur. Metin Akpınar bu çağrının hakkını vermiş. 



5 Kasım 2013 Salı

Kıskançlık

Günlerdir kafamı kurcalıyor. İlkin ne olduğunu bile anlamadım. Yalnızca birkaç kez uzaktan gördüğüm ama gidip tanışmadığım, adını sormadığım, bilmediğim biri gibi. Hem tekinsiz hem de aşağılık bir şey. Tanımıyor, tanışmak da istemiyorum. İstemiyordum. Kendimle verdiğim savaşlarda hep yenilirim.

Vücudumun gözle görülür bir yerinde büyükçe bir sivilce baş göstermiş, ardından patlamış ve hızla akan cerahatin önünü alamamışım gibi. “Önünü alamamak” ifadesini tercih etmem bunu irademe bir tehdit olarak gördüğüme işaret ediyor. Her şeyden önce bu bir irade meselesi ve iradem bununla baş etmekte yetersiz kalıyor.

Cerahat demişken… Tiksinme eşiğim oldukça yüksektir fakat bu cerahat, kendi bedenimden çıkan bu pis kokulu yapışkan sıvı midemi bulandırıyor. Uzun zaman kapalı kalan bir ceset gibi kokuyor. Tiksinti dolu bakışlarımla karşılaşınca gözlerimi kaçırıyorum aynadan. Bu ben olamam.

Lise bitene kadar ilişkim olmadı. Bu, ortaokul ve lise hayatım boyunca sınır tanımayan çılgın bir aşk hayatım olduğu anlamına gelmiyor. Olanlar vardı. Benim yoktu. Derslerde kitap okuyan ve resim atölyesinden çıkmayan kızdım ben. Hiç çekici değildim, oğlanların beni sevmemesine şaşmamalı. Oysa ben tanıdığım bazı oğlanları kafamda kura kura kahramanlara dönüştürüp onları çok sevdim. Bu benimle ilgili bir şeydi, bilmelerine ve her şeyi bozmalarına ihtiyacım yoktu.

İlk sevgilimden bu yana tam on yıl geçmiş. Bu on yıl içinde akmaz kokmaz platonik aşkları özlediğim zamanlar oldu ama arzu edilme arzusu hep baskın çıktı. Yani hayatımın ilk on sekiz yılı sevmekle, izleyen on yıl ise sevilmenin tadını çıkarmakla geçti. Baktım çıkmıyor, sevgi arsızı oldum çıktım. Sevilmeyi çok sevdim ama ilişkideki mülkiyet esasından, sahiplenmelerden hiçbir zaman hoşlanmadım. Birine ait olmak, birinin olmak fikri hiç de romantik gelmedi. Zilyon tane açık ilişki yaşamadım ama iyelik kipini güvenli bir mesafede tutmaya çalıştım.

Kısaca kıskanmadım, kıskanılmaktan da hoşlanmadım. Kıskanmak fiili bana kıskacı çağrıştırıyor ve mülkiyet esasının bir uzantısı olduğunu düşünüyorum. “Bana aitsin ve öyle kalmalısın” gibi bir şey söylüyor. Ben de o duyguya dönüp “değilim ve olsam bile bu konuda senin yapabileceğin hiçbir şey yok” diyorum.

Şimdi görüyorum ki aslında ben de herkes gibiyim. Oysa bugüne kadar değildim. Bu denli su yüzüne çıkan, yüzleşmem gereken bir şey olmadı bu. Güvenli bir derinlikte tuttum, hatta tamamen boğulup gitmesi için kafasına bastırdım. Ehlileştirdim. “Modern”, “geniş” ve “rahat” tabir edildim. İşin doğrusu kıskançlığa kafam basmadı pek. Birini kıskanmak için kişinin özsaygısı, özgüveni yerlerde olmalıydı; kendiyle bir sorunu olmalıydı. Yediremedim kendime, yakıştıramadım.

Tiksintiyle baktığım cerahati tanımlamaktan bile aciz olduğumu fark ettim. Daha ne olduğunu bile tam bilmiyordum. Evrimsel psikolojik açıklamasını az çok tahmin eder gibiydim. Genç ve doğurgan kadın, imkânlara sahip erkek ve türün devamlılığı vs. Karanlık ya da yükseklik korkusu gibi hayatta kalmamızı sağlayan bir şey işte. Öte yandan psikolojiden aldığımız gazla evrensel olduğu sonucuna varamayız. Kültürel olarak belirlendiği muhakkak. Bunu karşılayan tek bir sözcük bile barındırmayan diller olduğuna eminim. Ekonomik olarak ise gayet tutarlı. Aile sosyolojisinde yaptığımız Lenin okuması geldi aklıma. Türün devamlılığını sağladıktan sonra aile kurumunu ayakta tutabilmek için de son derece işlevsel.

Tamam da ne bu? İlk yaptığım, hakkında yazılmış tezlere göz gezdirmek oldu. Sonra makaleler. Ardından Türkçe ve İngilizce etimoloji sözlükleri. En son da kütüphanemde bulunan ve en son üniversitedeyken kapağını açtığım “aşk kitapları”.

"Aşk kitapları"

Çok geçmeden, bu konulara kafa patlatmanın da ötesinde, incelemeye ve irdelemeye neden bir son verdiğimi hatırladım. Zarar vermişti. O zaman çok daha gençtik. Tıkır tıkır işleyen radyoların, televizyonların nasıl işlediğini görebilmek için açıp incelemek gibi bir şeydi ilişkilerimize beşerici gözüyle bakmak. Tam on yıl sonra bir mühendis kafalıya, bir Düz adam Sami’ye, benim Sami’me hak vereceğim aklımın ucundan geçmezdi: “Çalışıyorsa dokunma.”

Yazıya başlarken niyetim küçük literatür taramamdan süzülen ilginç noktaları paylaşmaktı. Vazgeçtim. Kaldı ki psikoloji camiası da net bir kavramsallaştırmada uzlaşmış değil. Eh ben de Othello vakasından fersah fersah uzağım… Ortalığı velveleye verecek bir durum yok.

Ben anlayacağımı anladım. Hala kıskanç bir insan değilim. Yalnızca, 28 yaşında kıskanma duygusuyla barışmış bir kadınım. Bundan önce hiç mi sevmedim de kıskanmadım? Eşşek yüküyle sevdim. Bunun daha çok benle ilgisi var. Kurguladığım ideal bende böylesi ilkel duygulara yer yoktu. Bundandır ki baş etmek için de rasyonel açıklamaların dibine vurdum.

 
Roland Barthes. 2005. "Bir Aşk Söyleminden Parçalar". Metis Yayınları: İstanbul 


http://www.youtube.com/watch?v=1Jh4aGQBUZM

17 Mart 2013 Pazar

Kadın Hikayeleri


Hışımla kapadı televizyonu. Kumandayı tiksintiyle kanepeye fırlattı. Sözümona bir yarışmanın jüri üyesi ünlü bir kadın, yarışmacılardan küçük bir çocuğu masaya yatırmış poposunu mıncıklıyor ve herkes gülmekten kırılıyor. Duyduğu tam olarak öfke ve mide bulantısıydı.

Hikâyeler anlatılmak içindir. Er geç anlatılır. Anlatılmadan önce uzun bir suskunluk gerektirir kimi. Özellikle de kadın hikâyeleri. Kadınların birbirlerine bile anlatmak istemedikleri tatsız ve rahatsız edici hikâyeler. Ama er ya da geç anlatılır…çünkü hikayeler, tatsız ve rahatsız edici olanları bile –en çok da onlar- anlatılmak içindir. 

Bu hikâyenin geçtiği zamanda Turgut Özal cumhurbaşkanı, bütün televizyonlar renkli değil, Berlin Duvarı henüz yıkılmadı ve Körfez Savaşı henüz yaşanmadı. Hikâyenin geçtiği yer bir ev. Bir örgüt olmasından şüphe edilebilecek sayıda insan bir araya gelmiş, yemek yiyor masanın etrafında. Belki on kişi var. Hepsi iyi, güzel, doğru insanlar. Kimi evli, çocuklarını da alıp gelmişler. Şimdi salonda koşturan çocukların hiçbiri darbeyi görmedi. Kiminin anne babası henüz tanışmamıştı bile. Anne-baba değil kadın, erkek, mühendis, doktor ve avukatlardı sadece. 

Çocuklardan en küçüğü kız. Pamuklu kumaştan kısa, çiçekli bir elbise var üstünde. Kısa saçları lastik tokalarla iki yandan atkuyruğu yapılmış. Pamuklu kumaştan fitilli, beyaz bir donu var. Donun iki yanından çıkan bacakları boğum boğum. Bir bebeği andırıyor hala. Kısa beyaz çoraplarının dışarıya kıvrılınca görünen beyaz fırfırları var. Çorapları çok küçük. Ayakları da öyle. Ev tanıdık. Her oda bir keşif alanı, her eşya bir oyuncak burada. Büyükler ise konuşmaya dalmış masanın etrafında. Mevzu derin olmalı.

Ev tanıdık. Kapıdan girince hemen karşısı salon. Yemek masasını geçince karşıda koltuklar ve kanepe. Masanın üstüne düşen ışık, masaya iyice yaklaşınca açılmış bir çiçeği andıran avizeden geliyor. Başka her yer karanlık. Hol, tuvalet, odalar. Küçük kız çocuğu hem korkak, hem meraklı. Korkusu ağır basıyor. Hem salon da büyük. Açılmış çiçekten sızan ışık hole vuruyor. Küçük kız için sınır, ışığın bittiği yer.

Ev sahibinin çocuğu küçük kız çocuğundan büyük ama bir çocuk kadar küçük. Odasının kapısı kapalı. Biraz büyük çocuklar, biraz küçük çocuklara oyuncaklarını vermek istemez. Küçük kızda sezgisel bir gurur, odaya girmese de olur. Kapısında bir amca duruyor odanın. Gözlükleri var. Kareli bir gömlek giyiyor. Saçı biraz uzun, sakalı daha uzun. Biraz beyaz sakalı, çok değil. “Gel” diyor sessizce, “odada ne var”. Küçük kızdan başka kimse duymuyor bu çağrıyı. “Orada ne var? Ne var orada?”

Odanın buzlu camdan kapısı sessizce kapanıyor ardından. Kapının sağı aynalı gardırop, tam karşısında bir çocuk yatağı. Gardıropta çocuklar tırmanabilsin diye basamaklar var. Gardırop bile oyuncak. Bir de amca var odada, bir de kız. Halıfleks olan yere önce bağdaş kuruyor amca, yüzü kapıya dönük. “Gel” diyor kıza, “oynayalım”. Kızın boyu yerden dize kadar, oda kocaman, amca büyük. İnsanlar iyi ve oyun oynamak güzel. 

Kız çocuğu fazla küçük. Bir yudum su kadar bir şey. “Gel” diyor amca, “yat kucağıma”. Ev tanıdık, insanlar iyi, oyun oynamak güzel. Gülerek sırt üstü yatıyor amcanın kucağına. Amca gülerek yüzüstü çeviriyor onu kucağında. Bu nasıl bir oyun? Elbisesini sıyırıp donunu aşağı indiriyor kızın. Açıkta kalan küçük popoyla oynamaya başlıyor. Gıdıklamadan, okşar gibi. Kızın bildiği hiçbir oyuna benzemiyor bu. Nedenini bilmediği halde içi ürperiyor. Rahatsızlık ve korku doluyor içine. Neden korktuğunu bile bilmediği halde, orada olmak istemiyor. Halbuki zarar gelmez büyüklerden. Gelmez. Gelmemeli. Gelmemeliydi.


5 Mart 2013 Salı

Koku Hafızası

Bir an deliriyorum sanmadım değil. Burnuma gelen kokunun burnuma gelmesi imkansızdı. Yıl hesabıyla arı mayalı silgilerden, kokulu defterlerden daha yakın olsa da yol hesabıyla ışık yılı uzak bir kokuydu. Duyduğum yılı, günü ve yeri hiç unutmadığım bir koku. O gün 20 yaşıma giriyordum. Hayat her an değişiyor, evet, ama o günden sonra bir daha eskisi gibi olmadı. Biraz da o yüzden sanırım 23 Eylül gerçek bir doğum günü benim için. Parfüm kokusu değildi hayır. Belki biraz ama çokça insan -gerçek insan-, gri üstüne beyaz çizgilerden kareli gömlek kumaşı ve yağmur kokusunun birbirine karışmış hali idi duyduğum. Yıllar var ki duymadım bu kokuyu, nereden duyacağım ki zaten.


"Koku hafızası çift taraflıdır" dedi, "kokular hatıraları tetikleyebildiği gibi hatıralar da kokuları tetikleyebilir". Hangi hatıramı anımsamış olabilirim ki? Hem de fark etmeden? Üstümde siyah bir bluz, saçlarımı toplamış, kırmızı rujumu sürmüşüm her zamanki gibi. Hayır yalan, her zamankinden biraz daha özenmişim nasıl göründüğüme. Sevdiğim meyhanelerin birinde karşımda oturmuş, birlikte rakı içtiğim adamın beni çok, daha çok sevmesini istiyorum çünkü. Şımarmak için fazla gururlu fakat yine de arsız çocuklar gibiyim. Eğer bu an bana 20 yaşıma girdiğim günü geri getirdiyse vay halime, hayatım esaslı bir köşeyi daha dönüyor demektir. Kırmızı rujumu sürdüm, hazırım. 

26 Ocak 2013 Cumartesi

Bir Gün

Cinnet vatanımda yeni bir güne daha uyandım. Burnumu yorganın altından çıkarmadan dışarı baktım. Artık rengi solmuş, 30 yıllık tül perdenin aralığından görebildiğim kadarıyla hava açmaya teşne kapalıydı. Boşver bugün de etek giymeyiver, kotunu giy çık işte.

Şifonyerin üstünde duran telefonu elime aldım, saat 8:30. Radyo Eksen'i açıp şifonyerin üstüne koydum. '80'ler çalıyordu. 

Yarı açık gözlerle banyodan önce mutfağa sürükledim kendimi. Kettle'ın içinde su olması ve su koymak zorunda olmamak küçük bir mutluluktu. Su kaynarken bu sefer de banyoya sürükledim kendimi. Kirli sepetinin üstünde duran saç bandımı taktım ki masal kulelerini çevreleyen dikenli çalıları andıran sabah saçım ıslanmasın yüzümü yıkarken. Kuruladıktan sonra yüzüme baktım aynada. Bu anlarda niyeyse bir yeni doğan tazeliği buluyorum yüzümde. Sağlık, gençlik ve hafif bir pembelikle parlıyormuş gibi yüzüm. 

Bandı çıkarıp kirli sepetinin üstüne attıktan sonra gözlerim biraz açılmış olarak mutfağa seyirttim yine. Camlı dolabı açıp kupalara baktım. Pembe çiçekli beyaz olana gitti elim. Bir sevgilimin annesi hediye etmişti, ikimize bir örnek. Kahveyi koyarken çocuğun bana bağırışını anımsadım: "Benden çok annemi seviyorsun sen!". "Saçmalama" diyebilmiştim ancak. Külliyen yalandı. Suyu kupaya koyarken gülümsedim. Çocuk kız arkadaşıyla birlikte yurtdışına taşındı. Ben annesiyle nadiren de olsa haberleşiyorum. Kendi annemden sonra en sevdiğim annedir hala. O yüzden şu kupanın başına bir şey gelecek diye ödüm patlıyor. Oysa tek hediyesi bu değildi. Olsun.

Kahvemi alıp odama geldim. Bu sefer daha önce hiç duymadığım bir şarkı çalıyordu radyoda. Sesi biraz sinir bozucu geldi, melodi desen romantik komedi filminde hayata yeniden başlayan karakterin fon müziği. Kilo vermenin bana verdiği yetkiye dayanarak yeni sayılabilecek birkaç parça şey giydim. Labrodorit küpelerimi taktım. Umutsuz gözlerle saçıma kısa bir bakış atıp tarağı elime aldım. Takriben bir dakika sonra lastik toka ve firketelerle zapturapt altına alınmıştı saçım. 

Makyaj yapmaya koyuldum. Bu halimle 24'ten fazla göstermiyorum. Kapatıcıyı aldım elime ama cildime kıyamadım. Kapatacak bir şey yoktu. Plastik bir görüntüden başka getirisi yok bana, deli miyim ben! Onu bırakıp koyu bir far aldım elime, onu sürdüm. Rimel, allık derken sıra en sevdiğim kısma geldi. Bu dudaklara ruj sürmemek ayıp olur. Allahın narsisti! Radyoda çalan şarkı tanıdıktı. Aynadaki yansımamdan bile tanıdık. 

Küçük yudumlar ala ala yarılamışım kahveyi. Kahveye süt ve şeker koyan insanları düşündüm. Salonun geniş penceresinden dışarıyı izlerken içmeye devam ettim zifir gibi kahvemi. Çiselemeye mi başladı ne? E ama makyaj yapmıştım ben! Mantonun kapüşonu yeter mi ki? Ölsem almam şemsiyeyi, elimde taşımayı sevmiyorum. Altı üstü yağmur.

Bir elimde bilgisayar, diğer omzumda çanta apartmandan çıktım. Saat tam 09:00, mükemmel. Yağmurun çiselemesi durmuş. Bulutların arasından sızan günışığı gözümü aldı. Güneş gözlüğümü çıkardım çantadan. Hah işte tam yetişkine benzedim şimdi, aferin bana. Apartmandan dışarı çıkarken Candan Erçetin dinlemeyi seviyorum aslında. Genelde neşeli şarkılarını ama bu sabah havadan mıdır nedir başka bir şarkısı geldi aklıma. Amma hatırlayamamıştım adını da kıvranmıştım. 

Yokuştan aşağı denize doğru yürürken neşeli bir şarkı çalıyordu yine de. Rüzgar yüzüme vurdu. İçime işlemedi ama irkildim, kendime geldim. Hala Ocak ayındayız değil mi? Ocak ayı kayıp ayı, bitmedi, bitmiyor. Çocukça bir inanışla bu ay bitince artık kimseyi kaybetmeyiz diye düşündüm. Ocak ölüm demek oldu benim için. Başka aylarda kimse ölmüyormuş ya da o ölenler insan değilmiş gibi. Ne gerizekalısın dedim. Haziran'da ölenler de Ocak'ta ölmüş sayılıyor artık. 

Yokuş boyunca bakkalların dışarıda duran gazetelerine takıldı gözüm. Bazen merakla göz atıyorum. Utanmadan ilk sayfayı okuyup geri koyduğum bile oluyor bazen. Bu sabah çarşaf çarşaf devlet terörünü aç karnına midem kaldırmayacak. Kahvaltı ederken internetten okurum. Mide bulantısı baki ya neyse.

İskeleye indim, Harbiye dolmuşlarına doğru deniz boyunca yürüdüm . Günün en güzel parkuru şu 30 metre. Dalgalı deniz, motorlar, vapurlar, martılar, güvercinler, yosun kokusu içindeyken dolmuş kuyruğunda beklemek fazla koymuyor insana. Yalnız 08:45 vapuru Beşiktaş'a intikal etmişse o fena. Harbiye dolmuş kuyruğu uzuyor ha uzuyor o zaman. Şimdi ise 12 kişi var önümde. Gelecek ikinci dolmuşun dördüncü yolcusuyum yani. Twitter'da bir şarkı paylaşmış AMT. İyi gitti bu.

Yerdeki su birikintisine takıldı gözüm. Gece yağmur yağmış demek. Bir uçak geçti su birikintisinden. Ağacın sudaki dallarına değmeden hafif dalgalı ama sessizce geçip gitti. O uçakta olsaydım diye düşündüm. Nereye gidiyor, niye gidiyor olurdum? Yalnızca gidiyor olsam bile yeterdi. Gitmek ne güzel şeydi. O uçakta olmayı hayal ettim Harbiye dolmuş kuyruğunda beklerken. Klibini Tim Burton'ın çektiği şarkı çalıyordu. Harbiye'de Beşiktaş dolmuşunu beklerken dinlemiştim ilk defa. Bunu fark edince bir an kıstırılmış hissettim. Sonra... sonra geçti. Su birikintisine dalıp gitmiş olan gözlerimi alıp denize verdim. Lodosun delirttiği dalgalar patlayarak yükseliyordu kıyıda. Bütün pisliğini bize iade etmiş gibi görünüyordu bankların bulunduğu alan. Et tabi, reva mı bizim sana ettiğimiz.

Yolda ne oldu bilmem Radyo Alaturka'yı açtım. Yıllar var ki dinlemediğim bir şarkı çalıyordu. Aşiyan'a yürümeyeli nice oldu. Bir sabah evden çıkıp bacaklarımı hissedene kadar kaptırıp yürüsem yine. Mezarlığa uğrasam, ne zamandır ziyaret etmiyorum. Orhan Veli'ye "ben gene gelirim" dedim, gidiş o gidiş. Özledim.

"Işıklarda inebilir miyim?" İnerim elbet. Işıklardan Valikonağı'nın sonu iki şarkı mesafesi. Köşedeki eczaneyi henüz birkaç metre geçmişken Yıldırım Gürses'in sesini duyunca ister istemez bir gülümseme yerleşti yüzüme. Somurtuk insanlar selinin arasında gülümseyerek yürümemeye çalışıyorum ama elimde değil. Caddeyi dik kesen sokaklardan caddeye inen arabalara önce ben yol veriyorum, sonra onlar bana yol veriyor. Ben gülümsediğim için mi gülümsüyorlar, kulağımda Yeşilçam olunca hayat da mı Yeşilçam oluyor anlamadım ama herkes bir kibar bu sabah. 

Yolu yarılamışken Handan Kara başladı bu sefer. Değme keyfime. Türkan Şoray-Kadir İnanır'ın oynadığı "Sevemedim Karagözlüm"'ün (1970) müziği. O film sayesinde mi öğrenmiştim Chopin'i, yoksa biliyordum da iyiden iyiye sevmeme mi neden olmuştu emin değilim. Nişantaşı'nın köpek gezdiren kapıcılarını geçiyorum bir bir. Hangisi hangi köpeği gezdiriyor az çok biliyorum artık. Kimi zaman bir kenarda ayaküstü toplanıp gezdirdikleri "itlerden" yakınıyorlar. Ofise varmama az kalmışken 50 cm uzunluğunda bir şeyin bana doğru koştuğunu gördüm. Apartmanın girişindeki basamağa oturmuş adamın oğlu muhtemelen. Kocaman gözleri var. Gülümsüyor, gülümseyince daha da büyüyorlar sanki. Şu an dünyadaki en büyük eğlencesi 5 santimlik ayaklarıyla ve ayak mesafesinden uzun olmayan adımlarıyla kaldırımın bir o yönünde bir bu yönünde 1 metre kadar koşturup geri dönmek. Beni görünce gülümsüyor, ben de ona gülümsüyorum. Bu sefer daha çok gülümsüyor. "Yolculuk nereye" deyip geçiyorum yanından. Arkamdan koştuğunu duyuyorum. Bir metre kadar koşup duruyor ve aksi yönde koşmaya devam ediyor. Ofise girerken Behiye Aksoy çalıyor. 

Sonra tüm gün Radyo Eksen dinlemeye devam ediyorum. Sürekli bir şeyler yazmam gerek, oluşturmam gereken metinler var. Kendi sesimden başka ses duyunca kafam karışıyor. Salak mıyım neyim. Radyonun sesini sonuna kadar açınca duymuyorum. Bir süre sonra çalan şarkıları da duymuyorum. En fazla odaklanmam gereken metinlerin arkasında çalanlar Slayer, Iron Maiden, Metallica vb. Bugünlerde Radyo Eksen kafi. Ara sıra transtan çıkmama neden olan bir iki şarkı çıkıyor, "bu neymiş" diye bakıyorum, iyi oluyor. Hem hakkını yemeyeyim, Ağustos'taki The Wall turnesini radyodan öğrendim.

Akşamı ediyorum. Mesai bitimi 18:30. Çıkışım nereden baksan 20:00'ı bulur. Kimi zaman 23:00, kimi zaman da gece ertesi sabaha bağlanır. Bugün fazla iş kalmıyor akşama, 19:00 gibi çıkıyorum. Telefonu çıkarıp saate bakıyorum, 19:04. Çeyreği kaçırdım ama vitrinlere baka baka yetişirim 19:45 Kadıköy vapuruna. Eksen mi, Alaturka mı? Havaya bakalım. İnsanlara bakalım. Trafiğe bakalım. Hayır hayır, göğe bakalım. Ne o, ne o. Frekanslar arasında gezineceğim. Yine de kendimi alamıyorum Eksen'de ne çaldığını merak etmekten. Sevdiğim bir şarkı denk geliyor, sonuna kadar dinleyip öyle değiştiriyorum. Bitmeden değiştiremem, cinslik işte. 

Bilgisayarı yanıma almak zorunda hissetmediğim nadir akşamlardan biri bu. Bir elim cebimde, diğer elim telefonda. Hiç bakmadan frekanslar arasında geziniyorum. Fulya'ya inerken, iş çıkışı trafiğinde ömür geçiren araba ve sürücülerinin yanından yürüyüp gidiyorum. Aradığım şarkıyı bulunca telefonla birlikte sağ elimi de cebime atıyorum, zira hava soğuk.

"İyi akşamlar, bu ayakkabının 35'i var mı acaba? Yok yok, süet olanın. Şu..." Elbette yok. Böyle böyle yoluma devam edip denize vardığımda saat 19:34. Kulağımda eski bir şarkı. Eskiler iyidir. Hepsi değil. Portishead? Geç, kaldıramayacağım akşam akşam. Duydunuz akbilin sesini. Vapur dalgalar ile, ben radyo dalgaları ile boğuşuyorum. En sonunda alıyorum sazı elime. Ne dinlemek istiyorum? Nasıl diyeyim böyle Cem Karaca, Erkin Koray gibi. Yok yok, Tülay German dinleyesim var. Dalgalar vapuru, vapur beni sallarken Tülay German'ın beni hep ağlatan o türküsü düşüyor aklıma. Türküdeki Ayşe benim sanki. Beni en güldüren türküyü de yine Tülay German'ın söylemesi ne güzel tesadüftür. Gerçi tesadüf müdür? Bilemem. Türkü dinlediği için kıkırdar mı insan, ama aksi ne mümkün!

Yol boyunca gün içinde okuma fırsatı bulamadığım haberlere göz atıyorum. Ara ara gözüm karşımda oturan orta yaş üstü kadına takılıyor. Düz, siyah şeyler giymiş. Ayakkabısı bile düz ve siyah. Büyük bir ciddiyetle okuduğu kitabın adını göremiyorum ama YKY'ndan belli ki. Onun kitap okuduğunu görünce elimde telefonla utanç içinde kalakalıyorum bir süre. Sonra haber okuduğumu düşünerek avutuyorum kendimi. Günlerimizden bahsediyor Tülay German. Şarkı biterken iskele babalarına bağlanıyor halatlar. İskelelerin atıldığını duyuyorum. Çantamdan cep aynamı çıkarıp şöyle bir bakıyorum kendime. İdare ederim. Vapur biraz boşalmaya başlayınca ben de kalkıyorum. Merdivenlerden inince en son 20 dakika önce duyduğum soğuk hava vuruyor yüzüme. Soğuktan gözüm doluyor biraz. Zuhal söylüyor radyoda. 

Yıllanmış iskeleden atlayıp Kadıköy'e ayak basıyorum nihayet. Hava soğuk, ellerim ceplerimde. Bir türkü tutturmuşum ama içimden. Kafam hafif yukarıda, gözlerim fötr bir şapka arıyor. Şapkayı görünce yüzüm gülüyor, bütün gün taktığım kulaklığı çıkarıp boynuma indiriyorum. Küçük bir öpücükle son buluyor müzik. Kadıköy'ün sesini, sesimizi, suskunluğumuzu duyuyorum şimdi. 



Temsili fotoğraf şuradan