22 Ekim 2021 Cuma
27 Ağustos 2021 Cuma
Leylâ'ya bir aşiyan
Buraya yazmayalı çok zaman oldu. Aslında yazmayalı çok zaman oldu. Kendime ait, kendimle ilgili herhangi bir şey. Arada geçen zaman boyunca, kaybedeceğimi bildiğim savaşlara girip kaybetmekten başka bir şey yapmamışım gibi geliyor. Ama bunun hakkında yazmayacağım.
Çok daha klişe bir şey var aklımda. Korku. Sevme korkusu. Önümüzdeki ay 36 yaşımı dolduracağım. Yaşlandıkça güçleneceğimi düşünüyordum, bir bakıma güçlendim de. Öte yandan, eskisine kıyasla daha kırılganım. Sevgiyi ifade etmede açık yürekli ve imtinasız görünsem de gerçekten bir şeyler hissedeceğim diye ödüm patlıyor. Odaklanmamaya, düşüncelerimi dağıtmaya çalışıyorum.
Kaburgamı bugünlerde yeniden zedelemiş olmam da tuz biber ekti. Her nefes alış verişte duyduğum acı, o ilk kırıldığında duyduğum acıyı geri çağırıyor. Kemik ikiye ayrılmıştı ve elbette batmadığı halde kalbime battığını hissediyordum. Kalbimi zedeleyen kırık kemik değildi. Sevebilmem için başını göğsümün kırık olmayan tarafına yaslamasını istediğim adamdı. İstemeden de olsa kıran o olduğu halde. Kemik zamanla iyileşse de acının ara ara kendini hatırlatacağını biliyordum. Öyle de oluyor.
Yapma, uzaklaş diyor acı. Oysa aynı şeyi yaşamam mümkün değil, biliyorum. Kimse o değil, ben de o kadın değilim artık. Daha mı iyi daha mı kötü bilmiyorum ama başka bir kadınım. Gönlünce sevmek isteyen bir kadın hâlâ, sevilmeye de itirazı olmayan. Bunun için yine bir mülkiyet ilişkisine girebileceğimden, girmek istediğimden emin değilim yalnız. Yeniden güçlü hisler duymak kadar bu ihtimal de o eski firariliğimi uyandırıyor. Olabildiğince uzağa kaçmak istiyor, sonra yine gönlümün çektiğine dönüyorum. İçeride dönen şey halat yarışından farksız. Her şey ne kadar da olması gerektiği gibi rahat ve sakin oysa. İçime çöreklenmiş bu korkunun farkına ancak şimdi varıyorum.
Doğum günümde yalnız olacağım galiba. Balkonda asılı duran kuş yuvasına girebilseydim keşke. Leylâ'ya doğum günü için bir aşiyan... İçine girip kapısını kapatabilseydim. Yaptığım, yapmaya çalıştığım odur belki de. Acıma ve korkuma sarılıp oturmak içeride. Yapamam. Yaşamayı hep fazla sevdim ben. Aşkla, tutkuyla. Aşiyanım da bunların yuvası olabilir ancak. Böyle olmalı.
30 Mayıs 2021 Pazar
14 Aralık 2020 Pazartesi
Aşiyan
4 yıl önce yarın, Beşiktaş'ta yeni açılan bir tiyatronun yer altındaki ufacık salonunda tek kişilik bir oyun izlemiş, vurulmuştum. Oyun daha adından başlayarak inanması güç derecede kişiseldi. Geçmişim, henüz farkında olmasam da geleceğim, benliğim sahnedeydi.
Genç bir kadın, dışarıda bir patlamaya tanık olduktan sonra kaygıya kapılmış ve evden hiç çıkmaz olmuştu. Çiçeklerini sularken onlarla konuşuyor ve pikaptan musiki dinliyordu. Bir zalimi sevmiş yanıyor, hatıralarla yaşıyordu. Kimseyle konuşmuyordu. Kurduğu aşiyan çok tanıdıktı. Kadın çok tanıdıktı. Korkunç derecede. Şimdi, daha da tanıdık.
Her zamankinden çok o kadınım, her zamankinden çok o olmaya ihtiyacım var. Düzenli Aşiyan ziyaretlerime devam edebilseydim, o birkaç mezarın başında kimse duymadan ağlayıp içimi akıtabilseydim... En tepede, serviler ve erguvanlar arasından boğazı seyrederken o hışırtıyı dinleyebilsem; o yumuşacık esintiyi yüzümde, boynumda duyabilseydim...
Dışarıda ölümcül bir salgın var, ben hep dışarıdayım. İçeride Müjgan, asla yalnız değilim. Ne vakit, hocanın anlattığı gibi pencere kenarına kurulup bulutları kuşları izlesem ayağımın dibinde kuzum. İç çekişlerine gülüyorum ama böyle iç çekmeyi benden öğrendi sanırım.
Sardunyalarım, taş plak cızırtısı, ağladığım filmler, beslediğim kumrular, çok sevdiğim o tütsünün kokusu, bir köpek, birkaç kitap, kırık bir sevgi; aşiyanım.
16 Kasım 2020 Pazartesi
Vapura Doğru
Eğer aşk yoksa, benim içimde küçücük bir kızkenden beri var olan o duygu neydi?
Leyla Erbil
Sabahları vapura doğru yürürken, sol yanımda, karşı kıyının tepeleri üzerinden güneş doğuyor. Koşmuyorum vapura, telaşı sevmediğimden. Sakin, hatta dışarıdan bir göze vakur görünebilecek bir sükunetle arşınlıyorum iki iskele arasındaki o kısacık yolu. Hoş, vapuru ucu ucuna kaçıranlara sormak gerek kısa mı. Kimi zaman henüz motor bile kalkmamış oluyor önünden geçerken, binmiyorum.
Güneş, vapur iskelesinin içine doğuyor. Doğmak ne kelime, yangın gibi bir ışık huzmesi derince yarıyor zemini, içerisi turuncu bir alev topuna dönüyor her sabah. Biz hep aynı insanlar hazır bulunuyoruz orada. Güneşin girdiği kapıdan çıkıp, kısa bir beraberliğin ardından kendi yollarımıza gitmek için.
Belli ki daha fazlasını isteyemeyiz bundan sonra. Doğrusu yanlışı yok. Anlam hiç yok. Tuhaf bir rahatlık var bu yoklukta, bir tür hafiflik. Yürüdüğüm yolda huzurluyum. Yürümeyi seviyorum, etrafıma bakarak yürümeyi. Serçelere, kedilere, köpeklere, bu mevsimde çınar yapraklarının rengine, doğan güneşe... Gülümsüyorum.
Brief Encounter (1945)
Ne mutlu paylaşabilmek. Paylaşmayınca? Hâlâ güzel. Hayat boktan genel olarak. O yüzden kısacık anlara yuva yapıyorum. Enkazlarını ziyaret ettiğim de oluyor sonra. Değil mi ki onlar da benim.
8 Temmuz 2020 Çarşamba
Hayatımın Kadını
1 Mayıs 2020 Cuma
26 Ağustos 2018 Pazar
Le Péché Originel
![]() |
| Mythology fixed. Medusa holding the head of Perseus. |
11 Ağustos 2017 Cuma
Dâmbovița
![]() |
| Darüzziyafe |
9 Nisan 2017 Pazar
Minnet
27 Temmuz 2016 Çarşamba
İnsan Yaşar ve Ölür. Bunu Nasıl Unutabiliyoruz?
Tek sorumlusu olduğum hayatımı değiştirmek için eyleme geçmekten, "yeter!" demekten beni alıkoyan ne? Alışkanlık mı, sevgi mi? İkisi birden mi? Yoksa hepsinden ölümcülü umut mu? Fakat beni güzel yaşamak için bir karar almaya iten de umut değil mi?
Bir şeylerin değişebileceği umuduyla eylemsiz kalmak bir yanda, bir şeylerin daha güzel olabileceği umuduyla eyleme geçmek bir yanda. Bir yanda alışkanlıklar ve bağımlılıklar, diğer yanda bağımsızlığın açtığı güzel yaşam olasılıkları. Nefes alabilmek, net görebilmek, iyi uyuyup iyi uyanabilmek, ferah ferah üretebilmek, ciğerlerine doldurarak sevebilmek... insanları kaybetmemek, kazanabilmek.
Yaşıyor ve ölüyorum. İçinden geçip gitmek için gelmedim hayata. Düşünmeyi ne kadar seviyorsam, sevmeyi de o kadar seviyorum. Bazen düşünmeyi unutacak kadar. Eylemsizleşecek, suskunlaşacak, bile isteye ben olmaktan çıkacak kadar. O zaman ne kalıyor geriye? Ne kaldı?
Ne bir insana, ne bir maddeye, hatta ne de bir oyuna bağımlılığı hiçbir zaman sevmedim, hayatıma sokmadım. Özgürlüğüme, irademe fazla düşkündüm. Beni zincirleyecek hiçbir şeye yanaşmadım. Şimdiye kadar.
Ne yapmalı Ayşec.? Neyi umut etmeli Leyla? Kim olduğunu hatırlıyor musun Pelagia? Bir şey yapmalısın Nora. Bugüne kadar hangi ismi benimsemiş olursan ol; ruhun içre adını hatırlamalısın.
Yalnız ben değil herkes yaşıyor ve ölüyor. Herkes özgür bu işi nasıl yapacağında. Ne sevgim ne mutsuzluğum bunu değiştiremez. Kimse kimseyi değiştiremez. İnsan kendini değiştirir eğer isterse. Ben, olmadığım bu kadını istemiyorum. İçinde bağımlılıklara yer olan bir sevgi istemiyorum. Ben, gücümü hatırlayabileceğim ve küllerinden doğurabileceğim yaştayım.
Yeter.
10 Şubat 2016 Çarşamba
hayat kısa, iletişim kurmalıyız
İnsan en yakın çevresi, en sevdikleri tarafından anlaşılamadığında, derdini anlatmakta başarısız olduğunda bu bir tür nefes alamama duygusu yaratabilir. Herkesle anlaşabilmeyi ummayız ama yakınımızdakilerin yakın olmalarının bir sebebi vardır. O sebep aşındığında yalnızlık baş gösterebilir. Dilini bilmediğiniz bir ülkede bir cinayete tanık olup bunu yetkililere bir türlü anlatamadığınızı hayal edin. Çaresizliği hissettiniz mi?Bu yüzden ortak referanslarımız ve sözlüklerimiz var. İletişim emek isteyen meşakkatli bir iş. "Benimle aynı şeyi düşünmüyorsan çok yanılıyorsun", hatta daha iyisi "yanlış düşünüyorsun" zaten böyle bir derdi olmayan insanların kendilerine sarf ettikleri sevgi sözcükleri.
"Veritabanı" genişletme işini bir canlının büyümesine benzetebiliriz. Acı verici, gerginleştirici, akıl karıştırıcı olabilir. Bir önceki halinden farklıdır artık, bulunduğu yer değişmiştir, farklı bir görüş açısı edinmiştir vs. Düşünme eylemi gül bahçeleri vaat etmez. Düşününce sorgulamaya başlarsınız. Her şeyin sorgulanabileceği fikri o güne kadarki diğer bütün fikirlerinizin ve inançlarınızın bir çırpıda altını oyar. Tarihi figürler, siyasi liderler, sosyal normlar, ahlak değerleri, dini inançlar, tarih algısı, okuduğunuz gazete, izlediğiniz tartışma programı veya sinema filmi. Birden masumiyetlerini, kendiliğindenliklerini, kendihalindeliklerini, öyleoluvermişliklerini kaybeder. Ayağınızın altındaki halı çekilmiştir bir kere. Sendelersiniz. Söylenirsiniz, küfredersiniz.
Dindarlar herkesin inanma ihtiyacı olduğunu savunur. Bir bakıma doğru. Herkes yolunu kaybetmemek için bazı sabitlere ihtiyaç duyuyor. "Bu iyi, bu da kötüdür" diyen bir şey, bir güç, bir sistem. Yoksa ne yöne döneceğimizi, ne halt edeceğimizi bilemeyiz. Belki de o zaman her yöne dönüp bakma, her yeri kurcalama özgürlüğümüzü kazanırız? Çok pahalı bir özgürlük.
Barbie'lere çok düşkündüm. Otuz küsur bebeğim vardı. Anneannemin terziliğinden arta kalan malzemelerle onlara kıyafetler dikmeyi, hikayelerde roller verip oynatmayı çok severdim. Vücut yapılarını hiç sorgulamadım. Benimkiyle uzaktan yakından alakası olmadığı açıktı ama bunu düşünmek aklıma gelmezdi. Halimden çok memnundum.
Bebeklerimle 11-12 yaşıma kadar oynadım. Bu sırada yine anneannemin inkar edilemez etkisiyle televizyonda deliler gibi eski Türk filmleri ve eski Amerikan filmleri izliyordum. Sonra Türk filmlerinin kaynağını keşfedip bütün Kerime Nadir ve Muazzez Tahsin Berkand'ları okudum. Korkunç romantik, "aşka aşık" bir çocuktum. Bu tür kültürel öğeler kimliğimi inşa ediyor, kişiliğimi pekiştiriyordu. Bu kitaplardaki ve filmlerdeki eşitsizlikleri; güçlü ve kahraman erkekleri, namuslu ve fedakar kadınları hiç sorgulamadım. Kavuşamayanlara gözyaşı dökmekle meşguldüm.
13-14 yaşında bu dönemle çakışan başka bir döneme girdim: mizah dergileri okurluğum. Kendi adıma, Huysuz Virjin'in açtığı çatlaktan sızıp algımı genişlettiler. Küfür dilime o dönem yerleşti, cinsellik kavramı o dönemde normalleşti (müteşekkirim). Erkek çocukların dikkatini çekebilmek için resim yeteneğimi seksi kadınlar çizmeye yöneltmem, o zamanlar kıvrak olan zekamı da bel altı espriler yapmak için kullanmam gerektiğini o zaman keşfettim. Güzel bir kız olmadığım için başrol kadın oyuncu olmayacağım belliydi, ben de erkeklerin konuşabildiği, dertleşebildiği, yanında kendileri olabildikleri "delikanlı" kız, "harbi" kız oldum. İstediğim toplumsal kabulü elde ediyordum. İçimdeki Kerime Nadir'le dışımdaki harbi kızın kuyrukları birbirine değmiyordu. Şikayetim yoktu.
18 yaşımda ODTÜ'deki ilk sosyoloji dersim için bir amfinin en arkasına oturmuştum. Hoca "insan doğası var mıdır?" dedi. Ne saçma bir soruydu. Kendimden çok emindim. Ara olduğunda gidip hocayla konuştum (çünkü onlarca kişinin ortasında söz alacak cesaretim yoktu). Üniversite hayatım boyunca kendimden o derece emin olduğum son an o andı. Hiçbir şeyi sorgulamadan kabul etmemeyi öğreten lise eğitimimin üstüne ODTÜ Sosyoloji (ve Tarih) cuk oturdu.
O güne dek kimliğimin kurucu öğesi olmuş bütün kültür öğeleri ışıltılarını ve dokunulmazlıklarını bir bir yitirdiler. Akıl Oyunları filmindekini andırır biçimde ilişkisellikler bir bir görünür olmaya başladı. Aldığım düşünsel haz ve doyum, inandıklarımın sarsılmasından duyduğum rahatsızlığı katbekat aşıyordu. Olduğunu sandığımdan çok daha fazlası vardı. Evrensel ahlak, ulussuz devlet, masum popüler kültür öğesi, nötr dil, tarihte lineer gelişim, politik olmayan herhangi bir şey yoktu. Çok heyecanlıydım. Devamlı okumak, araştırmak, sorgulamak istiyordum. Doyurulamaz bir açlık hissi gibiydi. Hiçbir zaman varamayacağım, varılması mümkün olmayan bir yere yaklaştığımı duyuyordum.
Bugüne gelelim. İletişim kurmakta zorlandığım zaman boğuluyormuş gibi hissediyorum, fikrim ehemmiyetsiz addedildiğinde ise üzerime basılıyormuş gibi. Kimlik inşası sürecinde herhangi bir kırılma yaşamamış, sabitlerine tutunarak rahatlık bölgelerini terk etmek konusunda istekli olmayan ve kendilerini bambaşka alanlarda geliştirerek bambaşka veritabanlarına sahip olmuş insanları gerçekten anlamaya çalışıyorum. Yalnızca karşımda aynı çabayı görmemek, emeğin hiçe sayılması, bilgiye değer verilmemesi, insanın köşesini tutmak adına farklı bir şeyi kafasında evirip çevirmeyi reddetmesi bana çok üzücü geliyor. Üzücü çünkü iletişim kuramazsak kendi içimize hapsoluruz.
Dünya çok büyük, tarih çok uzun, hayat çok kısa. Haklı olmaktan çok daha önemli şeyler var.
16 Ağustos 2015 Pazar
küçük burjuva iç döküntüsü
30 Ocak 2015 Cuma
Sarahaten
5 Kasım 2013 Salı
Kıskançlık
![]() |
| "Aşk kitapları" |
![]() |
| Roland Barthes. 2005. "Bir Aşk Söyleminden Parçalar". Metis Yayınları: İstanbul |
http://www.youtube.com/watch?v=1Jh4aGQBUZM
17 Mart 2013 Pazar
Kadın Hikayeleri
Hışımla kapadı televizyonu. Kumandayı tiksintiyle kanepeye fırlattı. Sözümona bir yarışmanın jüri üyesi ünlü bir kadın, yarışmacılardan küçük bir çocuğu masaya yatırmış poposunu mıncıklıyor ve herkes gülmekten kırılıyor. Duyduğu tam olarak öfke ve mide bulantısıydı.
5 Mart 2013 Salı
Koku Hafızası
"Koku hafızası çift taraflıdır" dedi, "kokular hatıraları tetikleyebildiği gibi hatıralar da kokuları tetikleyebilir". Hangi hatıramı anımsamış olabilirim ki? Hem de fark etmeden? Üstümde siyah bir bluz, saçlarımı toplamış, kırmızı rujumu sürmüşüm her zamanki gibi. Hayır yalan, her zamankinden biraz daha özenmişim nasıl göründüğüme. Sevdiğim meyhanelerin birinde karşımda oturmuş, birlikte rakı içtiğim adamın beni çok, daha çok sevmesini istiyorum çünkü. Şımarmak için fazla gururlu fakat yine de arsız çocuklar gibiyim. Eğer bu an bana 20 yaşıma girdiğim günü geri getirdiyse vay halime, hayatım esaslı bir köşeyi daha dönüyor demektir. Kırmızı rujumu sürdüm, hazırım.
26 Ocak 2013 Cumartesi
Bir Gün
Şifonyerin üstünde duran telefonu elime aldım, saat 8:30. Radyo Eksen'i açıp şifonyerin üstüne koydum. '80'ler çalıyordu.
Yarı açık gözlerle banyodan önce mutfağa sürükledim kendimi. Kettle'ın içinde su olması ve su koymak zorunda olmamak küçük bir mutluluktu. Su kaynarken bu sefer de banyoya sürükledim kendimi. Kirli sepetinin üstünde duran saç bandımı taktım ki masal kulelerini çevreleyen dikenli çalıları andıran sabah saçım ıslanmasın yüzümü yıkarken. Kuruladıktan sonra yüzüme baktım aynada. Bu anlarda niyeyse bir yeni doğan tazeliği buluyorum yüzümde. Sağlık, gençlik ve hafif bir pembelikle parlıyormuş gibi yüzüm.
Bandı çıkarıp kirli sepetinin üstüne attıktan sonra gözlerim biraz açılmış olarak mutfağa seyirttim yine. Camlı dolabı açıp kupalara baktım. Pembe çiçekli beyaz olana gitti elim. Bir sevgilimin annesi hediye etmişti, ikimize bir örnek. Kahveyi koyarken çocuğun bana bağırışını anımsadım: "Benden çok annemi seviyorsun sen!". "Saçmalama" diyebilmiştim ancak. Külliyen yalandı. Suyu kupaya koyarken gülümsedim. Çocuk kız arkadaşıyla birlikte yurtdışına taşındı. Ben annesiyle nadiren de olsa haberleşiyorum. Kendi annemden sonra en sevdiğim annedir hala. O yüzden şu kupanın başına bir şey gelecek diye ödüm patlıyor. Oysa tek hediyesi bu değildi. Olsun.
Kahvemi alıp odama geldim. Bu sefer daha önce hiç duymadığım bir şarkı çalıyordu radyoda. Sesi biraz sinir bozucu geldi, melodi desen romantik komedi filminde hayata yeniden başlayan karakterin fon müziği. Kilo vermenin bana verdiği yetkiye dayanarak yeni sayılabilecek birkaç parça şey giydim. Labrodorit küpelerimi taktım. Umutsuz gözlerle saçıma kısa bir bakış atıp tarağı elime aldım. Takriben bir dakika sonra lastik toka ve firketelerle zapturapt altına alınmıştı saçım.
Makyaj yapmaya koyuldum. Bu halimle 24'ten fazla göstermiyorum. Kapatıcıyı aldım elime ama cildime kıyamadım. Kapatacak bir şey yoktu. Plastik bir görüntüden başka getirisi yok bana, deli miyim ben! Onu bırakıp koyu bir far aldım elime, onu sürdüm. Rimel, allık derken sıra en sevdiğim kısma geldi. Bu dudaklara ruj sürmemek ayıp olur. Allahın narsisti! Radyoda çalan şarkı tanıdıktı. Aynadaki yansımamdan bile tanıdık.
Küçük yudumlar ala ala yarılamışım kahveyi. Kahveye süt ve şeker koyan insanları düşündüm. Salonun geniş penceresinden dışarıyı izlerken içmeye devam ettim zifir gibi kahvemi. Çiselemeye mi başladı ne? E ama makyaj yapmıştım ben! Mantonun kapüşonu yeter mi ki? Ölsem almam şemsiyeyi, elimde taşımayı sevmiyorum. Altı üstü yağmur.
Bir elimde bilgisayar, diğer omzumda çanta apartmandan çıktım. Saat tam 09:00, mükemmel. Yağmurun çiselemesi durmuş. Bulutların arasından sızan günışığı gözümü aldı. Güneş gözlüğümü çıkardım çantadan. Hah işte tam yetişkine benzedim şimdi, aferin bana. Apartmandan dışarı çıkarken Candan Erçetin dinlemeyi seviyorum aslında. Genelde neşeli şarkılarını ama bu sabah havadan mıdır nedir başka bir şarkısı geldi aklıma. Amma hatırlayamamıştım adını da kıvranmıştım.
Yokuştan aşağı denize doğru yürürken neşeli bir şarkı çalıyordu yine de. Rüzgar yüzüme vurdu. İçime işlemedi ama irkildim, kendime geldim. Hala Ocak ayındayız değil mi? Ocak ayı kayıp ayı, bitmedi, bitmiyor. Çocukça bir inanışla bu ay bitince artık kimseyi kaybetmeyiz diye düşündüm. Ocak ölüm demek oldu benim için. Başka aylarda kimse ölmüyormuş ya da o ölenler insan değilmiş gibi. Ne gerizekalısın dedim. Haziran'da ölenler de Ocak'ta ölmüş sayılıyor artık.
Yokuş boyunca bakkalların dışarıda duran gazetelerine takıldı gözüm. Bazen merakla göz atıyorum. Utanmadan ilk sayfayı okuyup geri koyduğum bile oluyor bazen. Bu sabah çarşaf çarşaf devlet terörünü aç karnına midem kaldırmayacak. Kahvaltı ederken internetten okurum. Mide bulantısı baki ya neyse.
İskeleye indim, Harbiye dolmuşlarına doğru deniz boyunca yürüdüm . Günün en güzel parkuru şu 30 metre. Dalgalı deniz, motorlar, vapurlar, martılar, güvercinler, yosun kokusu içindeyken dolmuş kuyruğunda beklemek fazla koymuyor insana. Yalnız 08:45 vapuru Beşiktaş'a intikal etmişse o fena. Harbiye dolmuş kuyruğu uzuyor ha uzuyor o zaman. Şimdi ise 12 kişi var önümde. Gelecek ikinci dolmuşun dördüncü yolcusuyum yani. Twitter'da bir şarkı paylaşmış AMT. İyi gitti bu.
Yerdeki su birikintisine takıldı gözüm. Gece yağmur yağmış demek. Bir uçak geçti su birikintisinden. Ağacın sudaki dallarına değmeden hafif dalgalı ama sessizce geçip gitti. O uçakta olsaydım diye düşündüm. Nereye gidiyor, niye gidiyor olurdum? Yalnızca gidiyor olsam bile yeterdi. Gitmek ne güzel şeydi. O uçakta olmayı hayal ettim Harbiye dolmuş kuyruğunda beklerken. Klibini Tim Burton'ın çektiği şarkı çalıyordu. Harbiye'de Beşiktaş dolmuşunu beklerken dinlemiştim ilk defa. Bunu fark edince bir an kıstırılmış hissettim. Sonra... sonra geçti. Su birikintisine dalıp gitmiş olan gözlerimi alıp denize verdim. Lodosun delirttiği dalgalar patlayarak yükseliyordu kıyıda. Bütün pisliğini bize iade etmiş gibi görünüyordu bankların bulunduğu alan. Et tabi, reva mı bizim sana ettiğimiz.
Yolda ne oldu bilmem Radyo Alaturka'yı açtım. Yıllar var ki dinlemediğim bir şarkı çalıyordu. Aşiyan'a yürümeyeli nice oldu. Bir sabah evden çıkıp bacaklarımı hissedene kadar kaptırıp yürüsem yine. Mezarlığa uğrasam, ne zamandır ziyaret etmiyorum. Orhan Veli'ye "ben gene gelirim" dedim, gidiş o gidiş. Özledim.
"Işıklarda inebilir miyim?" İnerim elbet. Işıklardan Valikonağı'nın sonu iki şarkı mesafesi. Köşedeki eczaneyi henüz birkaç metre geçmişken Yıldırım Gürses'in sesini duyunca ister istemez bir gülümseme yerleşti yüzüme. Somurtuk insanlar selinin arasında gülümseyerek yürümemeye çalışıyorum ama elimde değil. Caddeyi dik kesen sokaklardan caddeye inen arabalara önce ben yol veriyorum, sonra onlar bana yol veriyor. Ben gülümsediğim için mi gülümsüyorlar, kulağımda Yeşilçam olunca hayat da mı Yeşilçam oluyor anlamadım ama herkes bir kibar bu sabah.
Yolu yarılamışken Handan Kara başladı bu sefer. Değme keyfime. Türkan Şoray-Kadir İnanır'ın oynadığı "Sevemedim Karagözlüm"'ün (1970) müziği. O film sayesinde mi öğrenmiştim Chopin'i, yoksa biliyordum da iyiden iyiye sevmeme mi neden olmuştu emin değilim. Nişantaşı'nın köpek gezdiren kapıcılarını geçiyorum bir bir. Hangisi hangi köpeği gezdiriyor az çok biliyorum artık. Kimi zaman bir kenarda ayaküstü toplanıp gezdirdikleri "itlerden" yakınıyorlar. Ofise varmama az kalmışken 50 cm uzunluğunda bir şeyin bana doğru koştuğunu gördüm. Apartmanın girişindeki basamağa oturmuş adamın oğlu muhtemelen. Kocaman gözleri var. Gülümsüyor, gülümseyince daha da büyüyorlar sanki. Şu an dünyadaki en büyük eğlencesi 5 santimlik ayaklarıyla ve ayak mesafesinden uzun olmayan adımlarıyla kaldırımın bir o yönünde bir bu yönünde 1 metre kadar koşturup geri dönmek. Beni görünce gülümsüyor, ben de ona gülümsüyorum. Bu sefer daha çok gülümsüyor. "Yolculuk nereye" deyip geçiyorum yanından. Arkamdan koştuğunu duyuyorum. Bir metre kadar koşup duruyor ve aksi yönde koşmaya devam ediyor. Ofise girerken Behiye Aksoy çalıyor.
Sonra tüm gün Radyo Eksen dinlemeye devam ediyorum. Sürekli bir şeyler yazmam gerek, oluşturmam gereken metinler var. Kendi sesimden başka ses duyunca kafam karışıyor. Salak mıyım neyim. Radyonun sesini sonuna kadar açınca duymuyorum. Bir süre sonra çalan şarkıları da duymuyorum. En fazla odaklanmam gereken metinlerin arkasında çalanlar Slayer, Iron Maiden, Metallica vb. Bugünlerde Radyo Eksen kafi. Ara sıra transtan çıkmama neden olan bir iki şarkı çıkıyor, "bu neymiş" diye bakıyorum, iyi oluyor. Hem hakkını yemeyeyim, Ağustos'taki The Wall turnesini radyodan öğrendim.
Akşamı ediyorum. Mesai bitimi 18:30. Çıkışım nereden baksan 20:00'ı bulur. Kimi zaman 23:00, kimi zaman da gece ertesi sabaha bağlanır. Bugün fazla iş kalmıyor akşama, 19:00 gibi çıkıyorum. Telefonu çıkarıp saate bakıyorum, 19:04. Çeyreği kaçırdım ama vitrinlere baka baka yetişirim 19:45 Kadıköy vapuruna. Eksen mi, Alaturka mı? Havaya bakalım. İnsanlara bakalım. Trafiğe bakalım. Hayır hayır, göğe bakalım. Ne o, ne o. Frekanslar arasında gezineceğim. Yine de kendimi alamıyorum Eksen'de ne çaldığını merak etmekten. Sevdiğim bir şarkı denk geliyor, sonuna kadar dinleyip öyle değiştiriyorum. Bitmeden değiştiremem, cinslik işte.
Bilgisayarı yanıma almak zorunda hissetmediğim nadir akşamlardan biri bu. Bir elim cebimde, diğer elim telefonda. Hiç bakmadan frekanslar arasında geziniyorum. Fulya'ya inerken, iş çıkışı trafiğinde ömür geçiren araba ve sürücülerinin yanından yürüyüp gidiyorum. Aradığım şarkıyı bulunca telefonla birlikte sağ elimi de cebime atıyorum, zira hava soğuk.
"İyi akşamlar, bu ayakkabının 35'i var mı acaba? Yok yok, süet olanın. Şu..." Elbette yok. Böyle böyle yoluma devam edip denize vardığımda saat 19:34. Kulağımda eski bir şarkı. Eskiler iyidir. Hepsi değil. Portishead? Geç, kaldıramayacağım akşam akşam. Duydunuz akbilin sesini. Vapur dalgalar ile, ben radyo dalgaları ile boğuşuyorum. En sonunda alıyorum sazı elime. Ne dinlemek istiyorum? Nasıl diyeyim böyle Cem Karaca, Erkin Koray gibi. Yok yok, Tülay German dinleyesim var. Dalgalar vapuru, vapur beni sallarken Tülay German'ın beni hep ağlatan o türküsü düşüyor aklıma. Türküdeki Ayşe benim sanki. Beni en güldüren türküyü de yine Tülay German'ın söylemesi ne güzel tesadüftür. Gerçi tesadüf müdür? Bilemem. Türkü dinlediği için kıkırdar mı insan, ama aksi ne mümkün!
Yol boyunca gün içinde okuma fırsatı bulamadığım haberlere göz atıyorum. Ara ara gözüm karşımda oturan orta yaş üstü kadına takılıyor. Düz, siyah şeyler giymiş. Ayakkabısı bile düz ve siyah. Büyük bir ciddiyetle okuduğu kitabın adını göremiyorum ama YKY'ndan belli ki. Onun kitap okuduğunu görünce elimde telefonla utanç içinde kalakalıyorum bir süre. Sonra haber okuduğumu düşünerek avutuyorum kendimi. Günlerimizden bahsediyor Tülay German. Şarkı biterken iskele babalarına bağlanıyor halatlar. İskelelerin atıldığını duyuyorum. Çantamdan cep aynamı çıkarıp şöyle bir bakıyorum kendime. İdare ederim. Vapur biraz boşalmaya başlayınca ben de kalkıyorum. Merdivenlerden inince en son 20 dakika önce duyduğum soğuk hava vuruyor yüzüme. Soğuktan gözüm doluyor biraz. Zuhal söylüyor radyoda.
Temsili fotoğraf şuradan.






















