Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2018 Cuma

İstanbul'daki Sır* (1936, Andrew Marton)




The Secret of Stamboul 1936 tarihli bir İngiliz yapımı. The Spy in Black'in (1939, Michael Powell) gişedeki başarısından sonra 1939'da The Spy in White adıyla yeniden gösterime sokulmuş. Başrollerde 27 yaşında bir James Mason, 19 yaşında bir Valerie Hobson var. Mason'ın sinemada henüz ikinci yılı. Taze bitmiş gibi duran ince bıyıklarıyla ilk arzı endam edişinde hemen tanıması biraz güç. Fakat o sesi bir başkasının sesiyle karıştırmak daha da güç. (Gerçi Youtube'daki kaydın ses kalitesi nedeniyle maalesef arada kaynayıp giden çok replik oluyor. Bir yerlerde restore edilmiş veya hiç değilse altyazı döşenmiş bir versiyonu olduğunu ve er ya da geç bir gün kavuşacağımızı umuyorum.)


---SPOILER---

Olay İstanbul'da geçiyor :) Film macera-polisiye olduğu için konuyu anlatmak istemezdim fakat anlatılmayacak gibi değil. Her şey, İstanbul'da tütün fabrikası bulunan bir İngiliz iş adamının yatırımını korumak istemesiyle başlıyor. Adam orada ters giden bir şeyler olduğundan şüpheleniyor ve ne olup bittiğini anlaması için Larry'yi (James Mason) İstanbul'a gönderiyor. Sene 1936, Atatürk henüz yaşıyor, cumhuriyet tazecik, jet hızıyla modernleşme sürüyor. 

Devrik hanedan üyesi Ali rahatsız, darbe yapıp ülkenin sultanı olmayı planlıyor. Bu amaçla gizli bir örgüt kuruyor, örgütün üyeleri de eski rejime özlemli vatandaşlar. Ali'nin sağ kolu Kazım (Frank Vosper) eski harem ağası. Vosper 37 yaşında ölmeyeymiş daha nice kötü adama müthiş hayat verirmiş. Rolünü keyfini çıkara çıkara oynuyor, keyfi seyirciye kadar geliyor.

Tebaasının tekrar başına geçmeyi kuran devrik hanedan üyesi Ali aynı zamanda genç cumhuriyetin ordusunun da yüksek rütbeli bir mensubu. Amacı doğrultusunda ordu içinde bir grubu örgütleyerek gizlice silahlandırıyor ve Rauf karakterinin diyeyazdığı üzere "to make Turkey great again" "devrim" yapacağı günü bekliyor.

"Alt tarafı muhasebe defterlerini kontrol edecektim, neyin ortasına düştüm lan ben" diye düşünse de çaktırmamaya çalışan Larry'nin bu keşmekeşte en büyük yardımcısı sürgün Rus barones Tanya (Valerie Hobson). Ve olaylar gelişiyor. 

---SPOILER---

Boğazın ortasından izlediğimiz cami silüetleri olmasa film sanki İstanbul'da değil Venedik'te geçiyor. Film boyunca ulaşım için kara yolundan ziyade deniz yolu kullanılıyor. Bir yerden bir yere mi gidilecek, hop atlıyorsun motorlu küçük bir tekneye. Oh ne âlâ memleket. (Dönemi anlatan romanlarda okuması başka, görmesi başka oluyormuş.) 

İç mekan dekorları Ninotchka'nın (1939) İstanbul'da geçen son sahnesindeki dekorları andırıyor, ziyadesiyle Arabesk. Dekorlar neyse de, hazır İstanbul'a gelmişlerken keşke birkaç dakikacık olsun İstanbul'un sokaklarını, gündelik yaşantısını gösteren belgesel tadında görüntüler alsalarmış dedim. Şimdi Facebook'ta bol bol dolanır, hava alırlardı.

Son olarak, İstanbul'da yoldan çevirdikleri herkes sular seller gibi İngilizce konuşsa da Türkçeler biraz Google Translate. Olsun. James Mason'ın bir "Canım..." deyişi var, o yeter. 





Filmin Youtube bağlantısı: https://www.youtube.com/watch?v=TObol_M8wq4 


* Film Türkiye'de oynadı mı, oynadıysa hangi isimle oynadı bilmiyorum. Başlıktaki isim benim çevirim -ç.n.

26 Aralık 2016 Pazartesi

Les Enfants du Paradis (1945)




Tür: Romantik dram
Yönetmen: Marcel Carné
Senaryo: Jacques Prévert
Yıldızlar: Arletty, Jean-Louis Barrault, Pierre Brasseur, Marcel Herrand, Louis Salou
Kısaca: 1830lar Paris’inde yaşayan Garance adında bir kadının hikâyesi.



Bu yazıyı yazıyorum çünkü Jean-Louis Barrault’nun canlandırdığı Baptiste karakterine âşık oldum. En son beyazperdede gördüğüm bir karaktere âşık olduğumda yıl 1998’di. Bu nedenle tarihe kayıt düşmem gerektiğini hissediyorum. Bunu elimden geldiği kadar derli toplu yapmaya gayret edeceğim. 




"Dekorları yemeyiniz!"
Fransa’nın Rüzgâr Gibi Geçti’si (1939) olarak kabul edilen Les Enfants du Paradis veya Cennetin Çocukları Fransız film eleştirmenleri tarafından yirminci yüzyılın en iyi Fransız filmi seçilmiş. Ayrıca yapım süreci de en az kendisi kadar efsaneleşmiş filmlerin başında geliyor.



18 ay süren çekimler Nazi işgali altındaki Fransa’da, 1943 ve 1944 yıllarında gerçekleştiriliyor. O dönemde değil Rüzgâr Gibi Geçti’yle kıyaslanabilecek bir set inşa etmek için gerekli malzemeleri bulmak, bütün ekibin karnını doyurmaya yetecek kadar yiyecek bulmakta bile güçlük çekiliyor. Mesela bir sonraki planda görüntülenmek üzere masaya bir tabak meyve, birkaç somun ekmek yerleştiriyorsunuz diyelim. Arkanızı dönmenizle, ekibin “dekor”u mideye indirmesi bir oluyor (true story).

"Buyrun, dekorları yiyenlerin listesi hocam"


Herkes sahnede
Söz konusu ekibe 1.800 figüran dâhil. Bu çok büyük bir sayı, teker teker kim olduklarını bilmek çok zor. Gerçi Nazilerin, filmin yapımcılarını, Nazi işbirlikçilerini kadroya dâhil etmeye mecbur bıraktıklarını biliyoruz. Peki Naziler veya işbirlikçileri, figüranlardan pek çoğunun Direniş savaşçısı olduğunu ve gündüz sette figüran kılığında çalışıp geceleri özgür Fransa için mücadele verdiklerini biliyorlar mıydı?



Tehlikede olan yalnızca “figüranlar” değildir. İtalya Nazilerin eline geçtiğinde İtalyan yapımcılar projeden çekilmek zorunda kalır, ilk baştaki Fransız yapımcı da Naziler tarafından soruşturmaya tabi tutulunca projeden çekilir. Yapım ekibinden tasarımcı Alexandre Trauner ve besteci Joseph Kosma Yahudidir ve filmde farklı kimliklerle çalışmak zorunda kalırlar. İsimleri ancak Fransa özgürlüğüne kavuştuktan sonra jenerikteki yerini alır. Tüm bunlara yönetmenin eşcinsel olduğunu ve eşcinsellerin de Nazilerin kara listesinde bulunduğunu eklemekte fayda var.

Sevgi neydi, sevgi emekti tiradıyla bir yere varamazsın Nathalie (Maria Casares)


Yapımın derdi bitmiyor
Tüm imkânsızlıkların üstesinden gelinerek Nice’te 400 metre uzunluğunda bir set inşa edilir, 19. yüzyıl başı Paris’indeki Boulevard du Temple’a benzeyen bir bulvardır bu. Perspektif vermek için gerilere gittikçe dekorların yükseklikleri büyük oranlarda azaltılır, o uzaklıklarda cüceler minyatür at arabaları kullanır, her şey derinlik için. Bir ara güvenlik sebebiyle Nice terk edilip Paris’e geçilir. Ekip Nice'e geri döndüğünde, güç bela inşa edilen seti fırtınalar yüzünden yerle bir olmuş halde bulur. Set sil baştan, yeniden inşa edilir.

Naziler 90 dakikadan uzun filmleri yasakladıklarından, 3 saat 10 dakikalık film iki bölümden oluşuyor. Yönetmen, savaş bittikten sonra filmini tek parça halinde gösterebileceğinden eminmiş, nitekim öyle de olmuş.


Jean Renoir ve Marcel Carné
Yönetmen Marcel Carné “Yapımcı olmak için kumarbaz olmak gerek, en büyük Fransız yapımcılar kumarbazların arasından çıkmıştır” diyor. Carné’ye inanıyorum fakat kendisine ne demeli bilmiyorum. Kumar demişken… Carné’nin akranı sayılabilecek Fransız yönetmen Jean Renoir 1940’ta işgalin başlamasıyla birlikte Amerika’ya kaçıyor ve kariyerine Hollywood’da devam ediyor. Marcel Carné ise işgal altındaki ülkesinde kalıyor ve orada çalışmaya devam ediyor. Bu tür bir kıyaslamada (maalesef var) Renoir’ın hain, Carné’nin kahraman ilan edilmesini anlamlı bulmuyorum. Benim için anlamlı olan, Carné’nin karşılaşabileceği neredeyse bütün zorluklarla karşılaştığı halde hepsinin üstesinden gelerek bu filmi ortaya çıkarmış olması, filmin de yetmiş yıl sonra gelip bana dokunmuş olması.




Marcel Carné & Jacques Prévert işbirliği
Şiirsel gerçekçi yönetmen Carné ve gerçeküstücü şair Prévert’in işbirliği Jenny (1936) filmiyle başlıyor ve gişede fiyasko yaşayan Les Portes de la Nuit (1946) ile son buluyor. Bu sondan on yıl ileriye saralım. Yıl 1956. François Truffaut henüz 24 yaşında. 400 Darbe’yi (1959) çekmesine daha 3 yıl var. O yıl film eleştirmeni kimliğiyle Cahiers du Cinéma’da şöyle yazıyor: “Marcel Carné ne bir senaryoyu nasıl değerlendireceğini ne de nasıl konu seçeceğini asla bilmiyordu. Yıllarca, Marcel Carné tarafından görüntülere tercüme edilmiş Jacques Prévert filmleri izledik.” 

Marcel Carné ve Jacques Prévert

Ateşli genç eleştirmen yalnız değil. O sırada dergide yazan, kendisi gibi genç eleştirmenler (müstakbel yönetmenler) arasından yükselmekte olan Fransız Yeni Dalgası Carné’nin temsil ettiği filmlerin tam karşısında yer alıyor. Ne o öyle edebiyatçıların kaleme aldığı, suya sabuna dokunmayan, yapmacık setlerde strafor dekorlar arasında geçen edebi dönem filmleri! Genç ikonoklastlar huzursuz; onlar gerçek mekânlarda çekim yapmak ve toplumsal sorunları seyircinin doğrudan yüzüne çarpmak istiyorlar. Gelgelelim François Truffaut 1984 yılında Carné’ye “Cennetin Çocukları’nı yönetmiş olmak için bütün filmlerimden vazgeçerdim” diyerek itirafta bulunuyor. Truffaut aynı yıl vefat ediyor.


Filmin konusu
Film 1830lar ve 1840larda Paris’te geçiyor. Boulevard du Temple veya yoksul tiyatrolarında popüler suç melodramları sergilenmesi nedeniyle Boulevard du Crime olarak anılan bulvar genellikle alt sınıfların eğlence mekânıdır. Toplumun her kesiminden seyirciyi ağırlayan bu tiyatroların en ucuz koltukları en yüksek balkonda yer almakta ve bu balkona Fransızcada paradis, İngilizcede ise the gods (tanrılar) denmektedir. Asıl önemli olan seyirci onlardır. En uzaktaki fakat en talepkâr.

Cennetin çocukları

Bir tiyatro perdesinin açılmasıyla başlayan film yine aynı perdenin kapanmasıyla son bulur. Filmde ilk gördüğümüz şey, birkaç kuruş karşılığında içeri girerek “Çıplak Gerçek”i görebileceğimizi söyleyen bir çığırtkandır. Çıplak gerçek Garance adında bir kadındır (Garance bir çiçek adı, aynı zamanda kökboyası, kızılkök anlamına geliyor. Bir nevi "Bir kızıl goncaya benzer dudağın"). 

Pierre Brasseur ve Arletty

Film boyunca Garance’ın hayatına giren ve ona o veya bu şekilde talip olan karakterler gerçek kişilere dayanıyor. Jean-Louis Barrault’nin canlandırdığı Baptiste karakteri gerçekten de hayatı boyunca Théatre des Funambules’de sahne almış pantomim sanatçısı Jean-Gaspard Deburau’ya (1796-1846) dayanıyor. Pierre Brasseur’ün hayat verdiği Frédérick Lemaître (1800-1876) oyuncu ve oyun yazarı; Marcel Herrand’ın oynadığı Pierre-François Lacenaire (1800-1836) ise katil ve şair. Louis Salou’nun canlandırdığı kasıntı aristokrat Édouard Comte de Montray ise III. Napolyon’un üvey erkek kardeşi Morny Dükü Charles Auguste’ten esinlenilmiş.

"Ben daha ne yapayım?" Şu kadının ağzından çıkanlarla kulağının duyduğu bir olsun mesela.


Dört adamın da aklını başından alan Garance’ı oynayan Arletty ne genç sayılabilir ne de alışılageldik bir güzelliğe sahip. Arletty film gösterime girdiğinde 47 yaşında, Baptiste’i oynayan Barrault ise 35. Bana kalırsa Garance’ın güzelliği ve cazibesi bilgeliğinden ve özgürlüğünden geliyor. Sevgisini kimseden sakınmıyor ama onu kimsenin tekeline de bırakmıyor. Bir kadın hiç kimseye ait olmadığı zaman kıskançlık herkesin payına düşüyor. Garance, kendisine elmastan bir nehir verilmesini, bunun için sel gibi kan dökülmesini filan istemiyor. Sevilmek istiyor ve istediğini de elde ediyor. Kadının bu ele geçmezliği adamların hınç duymasına sebep oluyor, kendilerini oraya buraya atıp duruyorlar. Ve tüm bu olup bitenler aslında “cennetin çocukları”nın gözleri önünde yaşanıyor.

Marcel Herrand ve Louis Salou

Fransa'nın Rüzgâr Gibi Geçti'si
O güne dek çekilen en pahalı Fransız filmi olma özelliği taşıyan Cennetin Çocukları’yla Rüzgâr Gibi Geçti arasında kurulan benzerliklerden biri başroldeki güçlü kadın karakterler. Fakat bana kalırsa Garance, Scarlett’ı bir cebine sokup diğerinden çıkarırdı. Garance Rüzgâr Gibi Geçti’den olsa olsa Belle karakteriyle oturup doğru düzgün muhabbet edebilirdi. Roger Ebert iki film arasında daha ilginç bir benzerlik kuruyor ve bulvarı dolduran coşkulu insan selinin, Rüzgâr Gibi Geçti’de Atlanta tren istasyonunda metrelerce uzanan yaralı askerlerin görüntüsüyle rekabet ettiğini söylüyor. İki sahnedeki yaşam ve ölüm tezadı düşünüldüğünde Roger Ebert’ın kurduğu bağlantı daha da güzelleşiyor.

Pierrot karakterinin tarihi 17. yüzyıl sonlarına, Commedia dell'Arte'a dayanıyor. 


Filmin akıbeti
İşgalden kurtulmuş, özgür Fransa’da gösterime giren film tam 54 hafta gösterimde kalıyor ve Fransa halkına moral oluyor. 
Pathé’nin 35mm’lik kopyasının restorasyonlu versiyonu Criterion koleksiyonuna katılmış durumda ve Ebert’ın dediği gibi film muhtemelen prömiyerinden beri bu kadar iyi görünmemiştir.

Pierre Brasseur ve Jean-Louis Barrault


Zor Zamanlarda Film Çekmek ve Film İzlemek
Cennetin Çocukları korkunç şartlar altında, akıl almaz zorlukların üstesinden gelinerek kotarılmış bir film. Yetmiş yılı aşkın bir süre sonra biz de ileride tarihin en parlak dönemi olarak anmayacağımız zamanlar yaşıyoruz. Hayır, talihsiz tarihsel kıyaslamalar yapmayacağım. Olsa olsa mutsuz ve umutsuz ruh hali bakımından bir akrabalık görüyorum. Fakat işte o ruh hali ve o imkânsızlıklar içinden böyle bir film çıkıyor ve yetmiş yıl sonra, başka türlü bir zor zaman ve coğrafyada, anlattığı hikâyeyle yüreğimi avucunun içine almayı başarıyor. Git gide daha az insanı, kimi zaman yaşamayı bile zar zor sevebildiğim bir dönemde bir hikâyenin karakteriyle özdeşlik kuruyor ve bir diğerineyse yoğun, derin bir sevgi duyuyorum. İşte sırf bu yüzden bile vive le cinéma 

Garance'ın filmde mırıldandığı şarkının sözleri de Jacques Prévert'e ait:

je suis comme je suis
je suis faite comme ça
quand j'ai envie de rire
oui je ris aux éclats
j'aime celui qui m'aime
est-ce ma faute à moi
si ce n'est pas le même
que j'aime à chaque fois
je suis comme je suis
je suis faite comme ça
que voulez-vous de plus
que voulez-vous de moi
(…)
Jacques Prévert



Neysem oyum
Yaradılışım böyle
Gülesim geldiğinde
Evet basarım kahkahayı
Beni seveni severim
Benim mi suçum
Aynı insan değilse
Her defasında sevdiğim
Neysem oyum
Yaradılışım böyle
Daha ne istiyorsunuz
Ne istiyorsunuz benden
(…)
Jacques Prévert
Çeviri: Ayşecan Ay



Kaynaklar
Sinema Kitabı. Kolektif. Çeviren Ayşecan Ay. Alfa Yayınları. 2016. s.80-83
Filmler Hayatımızı Nasıl Etkiler. David Thomson. Çeviren Ayşecan Ay. Alfa Yayınları. 2015. s.218

3 Ekim 2016 Pazartesi

"Kitapsız İlim, Ahmet Tarık Tekçe'siz Filim Olmaz!"



4 Ekim Ahmet Tarık Tekçe'nin ölüm yıl dönümü. 

Yeşilçam'a "Kitapsız ilim, Ahmet Tarık Tekçe'siz filim olmaz!" düsturuyla ismini kazıyan bu güzel adam 1964'ün 4 Ekim'inde, son filmi Yankesici Kız'ın galasına katılmak için eşi ve Filiz Akın'la birlikte Karabük'e gitmektedir. Safranbolu yolunda bir kamyon aniden önlerine çıkar. Otomobilin şoförü ve Tekçe oracıkta hayatını kaybeder, arkada oturan eşi ile Filiz Akın sağ kurtulurlar. Boğulmaktan çok korkan Natalie Wood'un bir tekne gezisinde boğularak ölmesi misali Ahmet Tarık Tekçe de en korktuğu biçimde, araba kazasında can verir. Sonrasında "filim"ler isteseler de istemeseler de Ahmet Tarık Tekçe'siz kalırlar. (Fakat öncesi, yani yaşam hikayesi de bir hayli ilginçtir. Bir googlelayıverip okumanızı tavsiye ederim.)






Yukarıdaki videonun çekip alındığı Bekarlık Sultanlıktır (1963) filmini henüz izlemedim, Ahmet Tarık Tekçe'nin gözlerimi ışıldatan performanslarından birine kesinlikle benzemiyor. Fakat Vahi Öz ile Hüseyin Baradan arasında geçen laf dalaşının hikayesini anlatmazsam dilim şişer. Atıştıkları esnada Vahi Öz "Allah cezanı versin Osman Bey!" diyor, Hüseyin Baradan da ona "Erkeklik öldü mü Atıf Bey!" diye çıkışıyor. Burada geçen "Osman", Osman Fahir Seden; "Atıf" ise Atıf Yılmaz Batıbeki. İki büyük yönetmenin film afişleriyle kavga ettikleri bir iki yıl öncesine atıf yapılıyor.

Atıf Yılmaz 1961 yılında, senaryosunu Vedat Türkali'nin yazdığı, "Allah Cezanı Versin Osman Bey" adında bir film çeker. Bu isme ayar olan Osman Seden 1962 yılında, senaryosunu Bülent Oran'ın yazdığı, "Erkeklik Öldü mü Atıf Bey?" adında bir filmle karşılık verir. Bu arada her iki filmin başrolünde de erkek güzeli Orhan Günşiray oynamaktadır. İşte 1963 tarihli Bekarlık Sultanlıktır filmindeki Vahi Öz-Hüseyin Baradan atışması da aslen bu atışmaya dayanıyor. [önemli edit: Bugün (11.10.2016) Sinematek 50. Yıl kapsamında düzenlenen MAFM'deki Adı Vasfiye filminin gösteriminden sonra Deniz Türkali'ye bu muhabbetin aslı astarı olmadığını sordum. Yokmuş, bizimle eğlenmişler o kadar. İnternet sayesinde hepten yayılma fırsatı bulan bu şehir efsanesini de burada sonlandıralım. MYTH BUSTED. Eğlenceli mit ama, hakkını yiyemem.]

Ahmet Tarık Tekçe'yi anmak için başlayıp, yüreğim kaldırmayınca cıvıttım. Affola. 


Not: "Kim bu bağıran?" sorusu üzerine Aziz Basmacı'nın "Rıfat diye biri!" dediğini şimdi fark ettim. Rıfat Diye Biri (1962) de başrollerinde Ayhan Işık ve Semra Sar'ın oynadığı, senaryosu Attila İlhan'a ait çok sevdiğim bir Ertem Göreç filmidir. Kim bilir kaçırdığım daha kaç referans var...

1 Ekim 2016 Cumartesi

The Miracle of Morgan's Creek (1944, Preston Sturges)



Filmin Ocak 1944'te gösterime girmesinden yola çıkacak olursak sene 1943. Hiroşima ve Nagazaki henüz yalnızca yer isimleri. Ankara'da Gençlik Parkı açılıyor. İsmet İnönü, Churchill ve Roosevelt'le görüşme halinde. Varlık Vergisi'ni ödeyemeyenler Aşkale'ye gönderiliyor. İstanbul'da tifüs salgını var. Kapalıçarşı yanıyor. 

Aralık ayında Şehir Tiyatrosu'nda Reşat Nuri Güntekin'in romanı Yaprak Dökümü sahneye konuyor. Türkiye sineması savaş koşulları nedeniyle o yıl yalnızca iki film çıkartabiliyor. Savaş her şeyi olduğu gibi ülke sinemasını da etkiliyor. Öncesinde Avrupa ve Amerikan filmleri ülkeye eşit sayıda gelirken Avrupa filmleri gelmez oluyor. Amerikan filmleri ancak Mısır yoluyla Türkiye'ye girebiliyor ve Mısır sinemasını da peşlerine takıp getiriyorlar. Halk kendisine "Holivut"tan daha yakın bulduğu bu sinemayı bağrına basıyor (Nijat Özön, Türk Sineması Tarihi 1896-1960). Böylece Mısır sineması; Türkiye sineması, televizyonu ve dizileri üzerinde yıllarca etkisini sürdürecek bir iz bırakıyor. 

---SPOILER---

O sırada Preston Sturges "acaba şöyle bir film çeksem nasıl olur" diye düşünüyor: Cepheye gidecek genç ve yakışıklı birlikler, hemen öncesinde küçük bir kasabada konaklamış olsunlar. Eh askerlerimizi eğlendirmek, savaşa moralli yollamak vatan borcu. Sabaha kadar dans etmeli, hepsini öpücüklerle uğurlamalıyız. Hah işte, bu kasabada bir de büyük kızı Trudy (Betty Hutton) ve küçük kızı Emmy (Diana Lynn) ile birlikte yaşayan bir Mr. Kockenlocker (William Demarest) var. Emmy 14 yaşında, bilgiçliğiyle biraz Lisa Simpson'ı andırıyor (o da müzik aleti çalıyor). Trudy yaşça büyük ama bir reşit değil. Trudy'nin birlikte büyüdüğü Norval Jones (Eddie Bracken) ona kendini bildi bileli aşık ama Trudy oralı değil. Sonuçta Norval, Sean Penn'i andırsa da bir Clark Gable değil, o yüzden batasıca dünyamızda sevilmeye layık olduğunu kanıtlamak için bir şeyler yapması gerekiyor.



Filmin başında Betty Hutton'ın bir şarkıya play back yaptığı güldürüklü sahne

Trudy bir gece vatani görevini yapmak bahanesiyle bir katalog dolusu üniformalı askerle dans ederken hem içmenin hem de kafasını avizeye vurmanın etkisiyle gecenin bir kısmını hatırlamıyor. Seyircinin görmediği bir noktada kim olduğunu hatırlamadığı bir askerle evlenmiş, sevişmiş, sen bir de hamile kalmış mı! Ortada bir evlilik var ama belgesi yok (kendi ismini de gırgırına yanlış söylediği için kaydı bulunamıyor (evet, yanlış isimle de olsa evlilik akdi geçerliymiş)). Belge yok, çocuk var. Norval bunu bir kahramanlık fırsatı, aşkını ve yüce gönüllülüğünü ispat etmek için bir şans bilerek onu "kurtarmaya" çalışıyor ama işler iyice sarpa sarıyor. Zaten filmdeki bütün parlak fikirler her nasılsa hep erkeklerden çıkıyor.

"Şşş... Ne sen prenssin, ne de ben prenses. Pelerinini de alıp şuradan git" diyemedi ya la.

Sonra inanmazsınız her şey tatlıya bağlanıyor. Yani savaşın olanca hızıyla sürdüğü bir yılda bir kadın savaşı açıkça bahane ederek sayısız oğlanla eğleniyor (neticeyi saymazsak baya da güzel eğleniyorlar bu arada) ve bir noktada hamile kalıyor. Birincisi, tecavüzü ima edecek bir ipucu veriliyor mu diye dikkat ettim ama yoktu (Sonuçta tecavüz 2016'da bile bir güldürü unsuru olarak kullanılabiliyor). Yani Trudy'nın basbayağı keyfe gelip seviştiğini anlıyoruz. İkincisi, evlilik konusu olay örgüsünü çetrefillendirmeye yaramış ama olmasa da olurmuş. Muhafazakarların gazabına karşı bir salvo olabilir. Kocasız belgesiz evlilik, alın bunu gidin uzakta oynayın kendi kendinize.


"Her şeyi anlatacağım ama yemin et kimseye demeyeceğine. İki gözüm önüme aksın ki de."
Bana kalırsa filmde çok vurgulu bir ana fikir var: İkiyüzlülük. Hem de kendisini birden fazla şekilde ifade eden bir ikiyüzlülük. Filmi istediğin kadar evir çevir, her yerden ikiyüzlülüğe çarpıyor. Trudy'nin askerlere veda dansına gitmek için attığı tirat mesela. Hatun savaş halini açıkça kendi çıkarına kullanıyor. Fakat burada Trudy'yi vatan hainliğiyle suçlamak yerine savaş halini kendi çıkarına kullanan ve tirat bakımından Trudy'den geri kalmayan liderlere odaklanmak gerektiğini düşünüyorum. Sonuçta Trudy kimseyi öldürmüyor.

İkinci ikiyüzlülük evlilik. Kiminle olduğu belli değil, belge yok. Öyleyse bu evlilik namus kurtarmaya yeter mi yetmez mi? Namusa halel gelmemesi için tam nasıl evli olmak gerek? Bir kasaba halkının çenesini kapatmak için nasıl evlenilmesi gerekiyor? Hangi format sizi mutlu eder?

Kasaba halkının ikiyüzlülüğünün yanı sıra kızların babası kızlara ar namus nutukları atmaya çalışıyor ama onlara 'gitmeyin' dediği yerlere kendi gidiyor. Bu arada film bekleneceği üzere cinsiyetçi "esprilerle" bezeli, hatta bir açıdan "kız çocuğunu başıboş bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya" sonucu bile çıkarılabilir ama bana öyle geliyor ki o dangozluğun altında bir katman daha var. Demarest'in oynadığı "kız babası", kızlarına "sert baba"yı oynamaya çalışıyor ama örneğin ne zaman Emmy'yle çatışsa kıç üzeri düşen kendisi oluyor. O sahnelerde rasyonaliteyi temsil eden Emmy karakteri. Baba ise höt zöt yapayım derken ancak gülünç duruma düşüyor. Film sona yaklaştıkça iki karakter de (Emmy ve baba) olgunlaşarak uzlaşıyorlar ama sonuçta Sturges'ın çizdiği bu baba karakterini önemli buldum ben. Baba sürekli "kızın mı var derdin var" modunda gezse de eylem düzeyinde terör estirmiyor, iktidar anlamında -elinde tabanca tutarken bile- kendini kızlardan yukarıya koymuyor. Bir ana karakteri bu şekilde oluşturunca araya serpilen cinsiyetçi replikler de göstermelik gibi kalıyor (ya da ben öyle olduğuna inanmak istiyorum).



Filmdeki en bangır bangır ikiyüzlülük toplumun ve politikacıların ikiyüzlülüğü. Filmin sonunda artık her şey boka sarmışken Trudy'nin doğuma girmesiyle siyah beyaz film şeker pembesine dönüyor. Teoride evli de olsa ne idüğü belirsiz bir adamdan hamile, toplum baskısı nedeniyle kasabadan taşınmak zorunda kalmış ve ne idüğü belirsiz babanın peşine düşüp onu 6 ay aradıktan sonra bulamayıp geri dönen Norvalcığı yine gerisin geri hapsi boylayan Trudy altız doğurunca her şey birdenbire "mucizevi" bir şekilde değişiyor. Sanırsın ilk çağ, bir şenlik ateşleri eksik. Belediye reisi devreye giriyor, bu büyük olay şerefine Norval'ın cezası affedilmekle kalmıyor hayali olduğu üzere sırtına janjanlı bir de üniforma geçiriliyor (çünkü yaşasın militarizm), Trudy'nin teorik evliliği bir çırpıda iptal ediliveriyor, Norval'la evlendiriliveriyor, Trudy'nin babası terfi ettiriliveriyor ve bunların hepsi, karakterlerin başarmak için haftalar aylar yıllar boyunca uğraştıkları şeyler. Demek ki aslında her şey yalnızca önemli bir adamdan gelecek bir telefona bakıyor? Demek ki çektiğimiz onca çilenin anahtarı birilerinin iki dudağı arasında saklı? Demek uğruna cinayetler işlenen o genel ahlak, gücü elinde tutanın işine geldiği gibi yoğurabildiği bir oyun hamuru. Bak sen. 


Eddie Bracken (1915-2002) çekimler sırasında Betty Hutton'dan rol çalmak için epey uğraşmış diyollar.
Ahlak bekçisi ikiyüzlü toplum da sanki 20 yıllık komşusu Kockenlocker ailesini bir çırpıda silip atmamış, kasabadan kovmamış gibi onları bağrına basıyor, ulusal kahraman ilan ediyor. Toplumsal hafıza bir çırpıda yeniden yazılıyor. Aslında Trudy çok eğlendiği bir parti gecesinde hamile kalmadı, o Norval'ın iffetli eşi. Hem içinden 6 çocuk çıkarınca bonus olarak yüzüne nur da indi, kutsal Meryem'e bağladı. Hepimiz rahatladık. 


"Işık şefi nerde olm? Hangi açıdan inecek bu nur?"

Buradan film triviasına yumuşak geçiş yapabilirim. O sırada nüfuzu olan Catholic Legion of Decency, filmin reytingini "Olmaz olsun böyle film"den "Bazı yerlerde gözünüzü kulağınızı kaparsanız izleyebilirsiniz"e çekmek için değişiklik talep ediyor ve yönetmen bir gün boyunca revizyonları çekmekle uğraşıyor. 

Filmin sonunda vargücüyle devreye giren siyasi oportünizm, altız doğumunu yalnız ulusal değil uluslararası düzeyde bir reklam aracı olarak kullanıyor. Çeşitli ülke gazetelerinde haber manşetten veriliyor. Hatta haberi duyunca öfkeden kuduran, saçını başını yolan bir Mussolini ve bir Hitler görüyoruz çünkü Faşist İtalya ve Nazi Almanya'sı, ülkelerinin nüfuslarının artması için anneliği, doğurganlığı, doğurmayı teşvik etmekle meşguller (tanıdık geldi mi?). Savaş koşulları da olsa Allah rızkını verir. Artık karneyle marneyle. Sen fazla düşünme, doğur sadece. E bu durumda altız doğurmak büyük olay tabi. 

Filmde ülke gazetelerinin tepkileri montajlanırken Kanada başbakanına da yer verilmiş. Onun da nedeni şu: 1940ların en sansasyonel haberlerinden biri, Kanadalı bir ailenin beşiz sahibi olması. Doğal olarak altız haberi pabucunu dama atıyor. Kanada başbakanı da bunun üzerine "Possible, but not probable" ("Mümkün fakat muhtemel değil") diye demeç veriyor. Mesela yani. 

Filmin ilk dakikalarında beni en çok eğlendiren şey Sturges'ın eski filminden karakterlere çapraz referans yapması oldu. The Great McGinty'deki (1940) McGinty (Brian Donlevy) ve the Boss'un (Akim Tamiroff) o filmdeki rolleri aynen buraya taşınmış. Referans sevdiğim için çok eğlendim.




Konu gereği karakterler çoğu zaman gergin, Sturges karakterlerin birbirleriyle konuşurken sokak boyunca yürümelerini göstermeyi belki de bu sinirli ruh halini seyirciye vermek için istemiştir. Nedeninden emin değilim ama sonuçta o dönem için hayli zahmetli olan uzun takip planları ekibin canını çıkarmış. Altı kişi rayların üzerindeki kamerayı çekiyor, ses ekibi elinde mikrofonlarla onların peşinden koşuyor, ekibin bir kısmı da 300 metrelik kablo, ışık ve reflektörü taşımakla uğraşıyor. Sturges daha en başta, bu konularda kimseye sil baştan dert anlatmamak için, Sullivan's Travels'da (1941) birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni John Seitz'ı filme transfer etmiş. 


William Demarest (1892-1983) yönetmenin gedikli kadrosundan.

Filmin yapım aşamasına dair en ilginç şey temposu. Preston Sturges normalde çok mükemmeliyetçi bir yönetmen ama bu film çok fazla işin arasına sıkıştığı için çekim esnasında Sturges'ın stres seviyesi baya yüksekmiş. Stüdyonun sıkıştırmasına ek olarak mükemmeliyetçiliğinden ödün vermemesi de stresini artırmış olmalı. Hiç yapmadığı bir şey yapıp çekimlere yalnızca 10 sayfalık bitmiş senaryoyla başlamış (neden? çünkü çekime gününde başlanacak!). Her gün, gündüzleri 8 saat çekim yapıyor, geceleri de senaryoyu yetiştiriyormuş. Bir yandan başka işlere de yetişen Sturges'ın sinirleri en sonunda harap olduğundan sette en ufak şeylere patlar olmuş. Kız kardeşleri oynayan oyuncuları birkaç defa ağlattığı söyleniyor. 


Betty Hutton (1921-2007)
Diana Lynn (1926-1971)





















Zamanla yarışıyor ama mükemmeliyetçiliğinden de ödün vermiyor dedim ya. Mesela bütün günü kamerayla prova yaparak geçirmesine ve öğleden sonra 4.00'te elinde çekilmiş tek bir kare olmamasına stüdyo deli oluyormuş ama Sturges 4.00-6.00 arasında 11 sayfalık senaryoyu tak diye çekebiliyormuş ki bu NŞA 3 günlük çekim süresine denk geliyor imiş. IMDB Trivia'nın yalancısıyım, bana olabilir gibi geldi. 

Filmin "mucizesi" son anda belirlenmiş. Hikayeye hem bir anlatı çerçevesi vermesi hem de siyasi oportünizme geçirmek için McGinty'deki karakterlerini oturtmuş telefon başına. Evet, biraz aceleye getirilmiş duygusu geçiyor ama mesajı da alıyorsunuz. Hikaye de çözülüyor mu çözülüyor. Dahası durum evlilikle ne kadar çevrilmeye çalışılsa da "iffetsizlik" eden kadın "cezasız" kalıyor ki bu çok şaşırtıcı. Geçmiş geçmemiş yerli sinemamızda da, sansürcülerin gönlünü etmeye uğraşan eski Hollywood'da da "ahlaksızlığın cezasız kalmadığının gösterilmesi böylece halkın genel ahlakının güçlendirilmesi" esastır. Fakat görüldüğü gibi her zaman değil. 

"Israr etme Norval, seninle evlenemem. Ölürüm daha iyi."
"Gazı açıp intihar edeyim diyorum, ne dersin Norval?"
"Balım, ağzından yel alsın. İki eşliliğin nesi var allasen!"

Preston Sturges'ın filmlerinde kendi kişisel tarihinin izlerini sürmek mümkün görünüyor. Sistem eleştirilerini ince bir alaycılıkla döşerken evlilik-boşanma mevzuları (yine Reno muhabbeti oldu mesela, kendisinin de hızlıca boşanmak için gittiği yer) kendini tekrar ediyor. Altıncı filmde artık adını koyalım: Preston Sturges'ın evliliğe yaklaşımını beğeniyorum. Dönemin sansürcüleri, Katolikleri o kadar beğenmemiş ama bence dalgasını çok iyi geçiyor. Bigami (iki eşlilik) ile ilgili repliklerde baya baya "aman canım çok da şey yapmamak lazım" noktasına varılabiliyor. Sene 1943 diyorum. Bu adam bu filmleri nasıl yedirmiş hâlâ şaşıyorum. Kaliteli komedi yapması sayesinde olabilir. 















30 Eylül 2016 Cuma

Kalandar Soğuğu (2015, Mustafa Kara)


Bazı filmler bittiğinde alkışlamamak için kendimi zor tutuyorum. Kalandar Soğuğu da bende aynı isteği uyandırdı. Filmi beyazperdede izleyebildiğim için çok şanslıyım çünkü neredeyse hiçbir yerde oynamıyor. Bilgisayar monitörlerine mahkum, izlendiğine şükretmesi beklenecek. Neticede biz Sinematek'i (artık) olmayan bir ülkeyiz, belki de sahiden şükretmemiz gerek. En başta da Macaristan-Türkiye ortak yapımı Kalandar Soğuğu gibi bir film çekilebildiği için. 

Film bende derin bir iz bıraktı. Bu pek sık olan bir şey değil. Başlı başına şükürlük bir durum. İyi bir sinema filminden beklediğim her şeyi buldum filmde. "Bu iş böyle yapılır" diye geçirdim içimden. Sektörün içinden olsam bu yargımın bir kıymeti bile olabilirdi. Olduğu kadar.




Antrenmansız sinema seyircisi için kesintisiz 2 saat 19 dakika göz korkutucu bir uzunluk ama yine aynı seyircinin tabiriyle söyleyecek olursak film kesinlikle "power point" değil, akıyor. Seyirciyi hikayenin içine çekmek için uzunca sekanslar var ama tam olarak amaçlarına varacak kadar uzunlar. Filmin ortalarına doğru sahiden de Mehmet'le Hanife'nin derdini dert edinmiş, şimdi ne olacak diye kaygılanıyordum. Hatta boğa dahi o kadar iyi görüntülenmiş ki hayvanın da derdini benimsedim. 

Trabzon'un başı dumanlı bir dağ köyünde yaşayan bu karı kocanın her ikisiyle de özdeşleştirdim kendimi. Karadeniz ne kadar uzak, dağ ne kadar yüksek, sürdükleri hayat bizimkinden ne kadar farklı olursa olsun karakterlerin derdini içimde duydum. Bunun tek nedeni Artvin'in dağ köylerinde bulunmuş olmam değil, hikayenin evrenselliğe dokunmayı başarması. 

Hikaye en kadimlerden biri: İnsanın doğayla mücadelesi (Kurosawa'nın Dersu Uzala'sını (1975) andım). Bir de onunla başa baş, insanın geçim mücadelesi ve beraberinde gelen çatışmalar. Hepi topu bu kadar aslında. Kadınla adam arasındaki çatışma, evinde mutsuz olan Mehmet'in kendini dağlara vurması, yoksulluk sarmalından çıkmak için bir umuda sonra başka bir umuda daha tutunması, yoksulluktan acılaşmış eşini umutlarına ortak etmek için çabalaması, bilakis kadının rasyonel tutumu, beklentileri ve toplumsal baskıyı üzerinde en fazla hisseden karakter olması, ninenin dilinden Karadeniz'in eski Rum sakinleri ve gidişleri... Aklımda kalan başlıklar. Bir de Vittorio De Sica'nın Bisiklet Hırsızları'nı (1948) görür gibi oldum filmde: Babanın hayatta tutunmaya uğraşırken oğlunun gözlerinde aşınan "baba" imajı. Oğul demişken filmde otizme yer verilmiş olması da az buz takdir edilecek iş değil. Oyunculuklara bir şepke: Haydar Şişman, Nuray Yeşilaraz, Hanife Kara, İbrahim Kuvvet, Muzaffer Şen... (edit: Oyuncuların eğitimli oyuncular olmadıklarını sonradan öğrendim ve inanmakta hâlâ zorlanıyorum. Bisiklet Hırsızları ile müthiş bir ortak yön daha.)




Bu kadar zor doğa koşullarında çekilmiş bir yerli film daha izlediğimi sanmıyorum fakat o zorluğa ancak bu kadar değebilirdi. O planların istisnasız her birini çerçeveletip evimin duvarlarına asabilirim. 

Ben seyirciyim ve basit bir seyirciyim. Bu filmde ana karakterlerin evrensel insani dertlerini dert edindim, onu bir kenara koyalım. Yakalanıp çerçevelenmiş görüntüler bana göre kusursuz görüntülerdi, onu da bir kenara koyalım. Fakat basit bir seyirci olarak filme dair beni en çok etkileyen şey kokusu oldu. Basbayağı burnuma koktu. Yağmurlu toprağı, dumanı tüten tezeği, çıtır çıtır yanan odunu, ıslak tahtayı, aile üyelerinin burunlarına kadar çektikleri eski battaniyeyi, her şeyi her şeyi duydum burnumda. Koku hafızamda "yağmurlu Karadeniz dağ köyü" diye bir dosya var, o açıldı belki de bilmiyorum. Nedeni ikinci planda kalıyor. Burnuma koktu diyorum, kokusunu duyurdu diyorum, bundan güzel şey var mı? 




Velhasıl, son yıllarda izlediğim en iyi hatta en güzel filmlerden biriydi. (Gönül isterdi ki Karadeniz'de madencilik konusunu sorunsallaştırsın, onu da dert edindirsin seyirciye. Tabi o zaman filmin süresi 3 saate yaklaşırdı ve öyle bir zorunluluğu da yok, kaldı ki öyle bir derdi de olmayabilir.) İmkanınız varsa lütfen beyazperdede izleyin, gösterimden kalktı kalkıyor. Yoksa DVD'si çıktığı zaman projeksiyonla ev sinemasında, olmadı bulabildiğiniz en geniş monitörde izlemenizi tavsiye ederim. Ben muhtemelen kalan hayatım içerisinde birkaç kere daha izleyip, bir izleyişim sonrasında da Artvin'e bilet bakacağım. 

Sinemayı seviyorsam, Kalandar Soğuğu gibi filmler sayesindedir.