İşsizlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İşsizlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2011 Perşembe

İşsiz

Boka sarıyor. Durum hiç iyi değil. Annemin bir arkadaşının oğlu vardı. İki yabancı dile hakim, iyi bir lise ve üniversiteden mezun, yüksek lisanslı ve 30’una geldiğinde hala işsizdi. O zamanlar bu duruma pek anlam veremiyordum. Yalnız inceden küçümseyici bir tavrım olduğunu anımsayıp utanıyorum şimdi. Bir yandan onun için üzülüyor, bir yandan ben de böyle olur muyum diye korkuyor ama buna pek ihtimal vermiyordum. Ne oldu? Şiştim.


Tezi teslim edeli tam bir yıl oldu. Minik bir çeviri işi ve proje bazlı bir araştırma işi dışında elimi bir şeye sürmedim. Vefat eden hocama söz vermiş bulunduğum için -yaşasaydı içine hiç sinmeyecek- bir üniversitenin doktora programına hazırlandım, olmadı zira hazırlanmak kafi gelmiyor, insanlarla irtibata geçmek şart. Doktoraya hazırlanmak deyip geçmemek lazım, o da tam zamanlı bir iş. O sınavı bu sınavı, tez önerisi derken başlı başına bir mesai. Yine de koca bir yılı böyle harcadığıma inanmakta zorlanıyorum bazen. Ömrümden bir sene gitti.

Akademi mi piyasa mı kariyer ikilemimde “para kazanmam gerek” ağır bastı. Ayrıca herkes doktora yapacak diye bir kaide yok. Beni liseden, hatta ilkokuldan tanıyanlara sorsanız onların da modacı olacağımdan en ufak bir şüphesi yoktu. Yine de, eski zamanların on parmağında on marifet (matematikçi/felsefeci/mimar/kimyacı vb) aydınlarına gıpta etsem de, sanat mı bilim mi ikileminde kalsam sanat derdim. İnsan her ne kadar kendini ikilemler içine sokmamaya muktedir olsa da (çocuk da yaparım, kariyer de?) birkaç tanesinin içinde buluveriyor kendini.

Hindistan’dan döndüğümde kariyere dair bir ikilem kalmamıştı. Proje bazlı çalıştığım şirket tam bana göre olduğu için orada hem para kazanıp hem de mutlu olabileceğimi düşündüm. Yani tam zamanlı, her gün sabah-akşam filan. Genç patronlarıyla aynı ekolden gelmemiz, az sayıdaki çalışanının kafa insanlar olması, pazar araştırmaya akademik yaklaşımlarıyla pazar araştırma pazarındaki diğer şirketlerden farklı olmaları ve tabi ki ofisin evime yakınlığı çok cazipti. Hindistan dönüşü tekrar görüştüğümüzde hislerimizin karşılıklı olduğunu öğrenmek beni çok mutlu etti, onlar da beni istiyordu. En yakın zamanda işe başlayacaktım ama o zaman düşündüğümüz kadar yakın değilmiş. Bekledim, bekledim, bekledim. Beklerken küçük bir iş bile yaptım. Kesin konuşulduğu için başka yerlere hiç başvurmadım, nice pozisyonlar açılıp doldu.

Dönüp dolaşıp yine şu iş arama sitesine geldim. Burada şu anda 78.956 üye firmanın toplam 548.623 pozisyon ilanı bulunuyor ama seçtiğiniz kriterlere uygun ilan bulunamadı, nasıl kriterleriniz varsa artık! Bulsak da beğendiremiyoruz. Bu kafayla bir yere varamazsınız, bizden söylemesi! Sitenin mor rengi git gide anlam kazanıyor. Mor, mosmor…

Bir işe bu kadar bel bağladığım için kendimi biraz aptal gibi hissetmekle birlikte hala umudumu kesmek istemiyorum. Birazdan da fazla aptal sayılabilirim bu yüzden. Biraz inatçılık da var tabi. Para kazanma gerekliliği karşısında inatçılığımın fazla şansı yok gerçi. Sadece para da değil, bir düzene ihtiyacım var. Bütün gün kitap okumak, dizi ya da film izlemek, scrabble oynamak, bitki çayı ya da şarap içmek, yemek yapıp yemek yemek, evi temizlemek de kendi içinde bir düzenlilik arz ediyor etmesine ama çok cansıkıcı. En üretken çağımda, bir çok şey yapabilecekken hiçbir şey yapmadan oturuyor olmak canımı çok sıkıyor. Dahası insanı aşağı çeken bir şey. Bir şey yapmadıkça yapmayasın geliyor, hareketsizleşiyorsun. Oysa benim harekete ihtiyacım var. Kafa patlatmaya, araştırmaya, yazmaya, üretmeye ihtiyacım var. Var oğlu var ama gözümü sağ alttaki küçük beyaz baloncuğa dikmiş, içinde küçük kırmızı bir M harfi belirmesini bekliyorum.

Bu süre zarfında yapabileceğim tonla şey var. Hiçbirini yapmıyorum. Fotoğraf çekebilirim, karakaleme dönebilirim, yazı yazabilirim. Arkadaşım abartıp kitap yaz dedi de yarışmalar düzenlenmiyor mu bu memlekette, kısa öykü yazıp gönderebilirim. İşsizlik benim suçum olmayabilir ama her şeyi yapabilecekken hiçbir şey yapmamakta kabahatli benim. Kabahatin çoğu onun olan güzel kardeş benim. Hiçbir şey yapmasam daha çok kitap okuyabilirim.

Bir de “şehre inat dert üstüne dert koymayalım” diyor Candan. Aklımda sürekli bu şarkı dönüyor. Hep mi ben koyuyorum, ortada bir kabahat var mı, varsa da hepsi mi benim soruları dolanıyor şarkıya. Tezel’le konuşmaya çok ihtiyacım var. Hadi kalk Gar Lokantası’na gidiyoruz. Uzun etme, hadi dedim. Nihilizmini dinlemeye ihtiyacım var. Biraz erken gidersek birlikte bir büyük devirip, çok az yalpalayarak çıkmayı bile başarabiliriz meyhaneden. Çıkar çıkmaz yüzümüze vuran soğuk deniz havası çok geçmeden ayıltır zaten. Dolmuşlara yürümeden evvel deniz kıyısında birer sigara içer, biraz daha ayılırız. Çok değil tabi, kararında. Yoksa ayılmak için içmiyoruz herhalde. Birkaç dakikaya kalmaz dilimiz daha iyi dönmeye başlar; sesimizdeki coşku, yerini, bozguna uğramış ordu komutanlarının surat ifadesindeki tona bırakır. Sesimiz düşer, yüzümüz düşer, süngümüz düşer. Rahat kahkahalarımız buruk gülümsemelere döner yine. İkimizin de bildiği bir şeyi birbirimize çaktırmak istemeyiz.

-Hadi yürü, üşüdüm.
-Nereye be?
-Üşüdüm, birer konyak içip ısınalım. Sonra siktir olup gideriz nereye gideceksek.
-Nerede içeceğiz peki?
-Ne bileyim, bar mı yok Kadıköy’de! Şu şömineli olana gidelim. Şöminenin tam önündeki masaya gider kuruluruz, ayaklarımızı da uzatırız ateşe doğru. İyi konyakları yoktur ama bize ne!
-Biraz çikolata da alırız köşedeki bakkaldan, iyi gider. O değil de amma kızarmışsın sen.
-Sus da yürü hadi.




Hazır işsizken bu kitabı da okuyayım en iyisi!

11 Şubat 2011 Cuma

"Arayışınız hala sürüyor mu?"

Dün, yıllar sonra ilk iş görüşmeme gittim. Akşamında ise uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımla Beşiktaş Balık Pazarı'ndaki Turgut Vidinli'de iki tek atarken dramatize ederek anlattığım seri sarışınlıklarıma gülerken nefesimiz kesilecek gibi oldu. Ayşec. Maslak Plazalar Diyarı'nda adlı kısa film, odamda süper ince siyah çorabın inceliğine homurdanmamla başladı. Güzel olmasına güzel. İnsan kendi bacağını rontlarken yakalıyor kendini ama kaçtı kaçacak. Kesin bu kadınlar yanlarında ekstra çorap taşıyorlar. İş görüşmesi üniformam olması için yeni aldığım hanım hanımcık elbiseyi giydikten sonra yakanın pek öyle cık'lık bir tarafı olmadığını fark ettim zira yakaya, göğüsleri korseyle tepsi gibi bastıran bir 18. yüzyıl Fransız kadını havası hakimdi. Böylece elbiseden "hanımcık" gitmiş "hanım" kalmış oldu. İK'cı arkadaşımın hatırlatmasıyla da az bir makyaj yapıp çıktım. Aksi takdirde kuaförden çıktığımda ABBA yerine Cher tadı yakalamış olabilirdim. Benden baskın olacağından tat beni yakalamış olurdu ya, neyse. Üç santimlik topuklu ayakkabılarımdan çıkardığım yedi santimlik topuk sesiyle vardım Plazalar Diyarı'na. Hazır üst geçitte kimsecikler yokken bılendaks kızlığımın zirvesine ulaştım. Ben takkada takkada yürüyerek, artık yavaş yavaş belime doğru meyleden saçım ise kâh zıp zıp zıplayarak kâh rüzgarla sağa sola savrulup dudağıma yapışıp kalarak hedefe doğru ilerledik. Baktım kafayı kaldırıp plazaların adını okumaya çalışırken ya araba çarpacak ya ben arabaya çarpacağım, sora sora sora sora buldum hedef plazayı. 


İşte sarışınlığım tam burada, danışmadan aldığım ziyaretçi kartıyla başlıyor. O kadar dandik görünen bir kartta elektronik zımbırtı olduğunu ben nereden bileyim! Daha ilk kapıda çuvalladım. Tam kapının solunda yanan küçük ışığın ve altındaki zımbırtının bana bir şeyler anlatmaya çalıştığını düşünürken arkamdan gelen hafif tombalak bir beyaz yakalı imdadıma yetişti ve kartıyla kapıyı kahramanca açtı. Hedef firma (arada puan topluyorum sanki!) iki kat aşağıda olduğundan önüme çıkan bir sonraki kapının asansör olduğundan hiç şüphem yoktu. O derece ki sağıma soluma, yanıma yöreme bakmadan ve deminki teknoloji kabızlığımı telafi etmek istercesine basıverdim düğmeye. Asansör zanlısı kapının ardında bir ofis ve çalışanlar belirdi tabi. Neyse ki kahraman beyaz yakalının hedef firması orasıydı da "yok ya ben girmiyim, başka zaman işalla" diyerek soldaki daracık merdivenlere attım kendimi. 


Sonraki sahne focus grupların yapıldığı toplantı salonunda geçiyor. Danışmadan aldığım formu doldurdum, ebleh ebleh etrafa bakınıyorum. Sola bakınca kendi yansımamı gördüm ve refleksle ilk yaptığım şey, hafif renk veren sebzeli meyveli dudak nemlendiricimi çantamdan çıkarıp yansımama doğru ilerlemek oldu. Tam sürdüm düzeltiyorum ki birden bakış açım genişleyince duvarı bir uçtan bir uca kaplayan aynanın beni sadece bana değil, aynanın arkasındakilere de gösterebildiğini fark ettim. Durumu hafifletmek adına biraz "ehe"ledikten sonra aynanın diğer yanında tesadüfen kimse olmadığını umarak pıs pıs yerime oturdum.


Hikayenin geri kalanındaki tek sarışın, görüştüğüm İK'cı. Beni ikinci mülakata çağırmayı düşündüğü için kendisiyle pek alıp veremediğim yok. Doktora yapacağım için tam zamanlı düşünmüyorum dedikten sonra vaktini aldığım için kendisi benden kısa bir anlığına nefret etmiş olabilir, ona bir şey diyemem. Nitekim gemileri yakmadık. Yaşasın büyümekte olan kalitatif departmanlar! Pazar araştırmaları için aynı şeyi söyleyemem tabi. Kapitalizm beybi.


Gözüme başka bir firmayı kestirdiğim için de rahattım. O firmaya da "sizi gördüm beğendim, beni tanısanız siz de beni çok seversiniz" kabilinden bir mail attım şimdi. Onlar görüşmeye çağırırsa bu sefer elim ayağıma iyice dolanabilir, bir size-kalmadım tavrı sergileyemeyebilirim. Belki de çağırmazlar. Keşke çağırsalar. Henüz bilmiyorlar ama bence beni arıyorlar. 


Bugün ilk defa başvurmadan iş teklifi aldım. Lakin CV'me fotoğraf ekledikten bir saat sonra aldığım bu müşteri temsilciliği teklifi beni kimi düşüncelere sevk etti. Fotoğrafçı fotoşopun gözünü çıkardı da elim yüzüm düzgün mü çıktı acaba diye tekrar baktım CV'deki fotoğrafa. Yoo, basbayağı armuda benziyor kafam. Komedyen kadın fizyonomimle tezat teşkil eden zorlama bir gülüş eşlik ediyor bu kaş göz çizilmiş armuda. Hem sen o kadar siyasi temsil bok püsür diye tartış, ondan sonra İK'cılar arasın müşteri temsilcisi olman için. Peeh...


Zaten hasta oluyorum bu giriş cümlesine: "Arayışınız hala sürüyor mu?". O kadar felsefi bir soru ki bir iki saniye kitlenip kalıyorum. Arayış derken? Aradığım ne ki, neyi bulmayı umuyorum? Aramak hiç biter mi ki? "E-evet, sürüyor... Hmm...ilgilenmiyorum, teşekkür ederim". İş aramıyor, iş reddediyorum adeta. Jennifer Lopez'in konuk oyuncu olduğu How I Met Your Mother bölümüne benzedi. Hayır, hayır, hayır...buna da hayır. Tam küfrü basmalık. Havan kime yabancı? Havam batsın da müşteri kimdir, nasıl temsil edilir...ne bilem ben. Gözü çıkasıca kapitalizm. Gerekirse onu da yapacağım tabi. Ama gönül istiyor ki kendi işim olsun. Vay efendim bir saha, bir etnografi, analiz et, rapor yaz filan. Gönül neler istiyor be İK'cı abla, arayış hiç biter mi? Hiçbir şey olmamış gibi boşlukta kaybolup gider mi?


O değil de ben bugün bu satıcıyı gördüm: "Çantanıza koyun isterseniz. Torbaya koyarsam eliniz üşür." Üsküdar'daki taksiciyi andım. Kalbimin kırılmasını istemiyordu o da. Fakat ellerim? Üşümesin? Vay başıma. 


Mübarek Cuma (temsili resim)



7 Şubat 2011 Pazartesi

Unemployment&PhD Blues

Ah İstanbul İstanbul olalı hiç görmedi böyle doktora kıtlığı. Yok arkadaş! Memlekette (Türkiye), memleketimde (İstanbul) mumla arayıp ancak bir iki tane bulabiliyorsun dişe dokunur sosyoloji doktora programı. Ben bir tane bulabildim, diğeri tarih adeta. Hafızası olmayan insandan tarih doktora öğrencisi olur mu? “Lisans üstü adayları için sınav okuma önerileri” adlı listeyle bakışıyoruz kaç gündür. 29 tane kitap, dile kolay. İsimlerin, başlıkların hepsine aşinayım fakat uzaktan sevmek aşkların en güzeli. Ben bu 29 kitabı…ya da gerçekçi olalım, bana daha bir hitap eden 20 tanesini gerektiği üzere Haziran’a kadar okumasına okurum, hiçbir şey de kaybetmez, aksine kazanmış olurum. Fakat tünelin ucu az çok belli: Benim yapmak istediğim bu değil ki, diyeceğim. Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın, öyle değil. İlgimi çekmiyor. Okulu da programı da istediği kadar afili olsun, ilgisini çekmeyen, kendisini heyecanlandırmayan alanda doktora yapar mı insan? Yapabilirse başarıdır ama…hayat kısa be.

Diğer yandan 1192 sayfalık ALES’e hazırlık kitabıyla bakışıyoruz. Telefon rehberi gibi, canım benim. Kapağındaki espresso fotoğrafının yanına sigara ve küllük de ekleseler daha bile gerçekçi olacakmış. 8 yıl sonra oturup test çözeceğim, şık işaretleyeceğim filan. Çok acayip. “Kaç yaşıma geldim, n’apıyorum lan ben” arada bir yokluyor elbette. Duymazdan geliyorum yoksa işim zor. Gir bir işe çalış. İş yok değil, var. Madem akademisyen de olmayacaksın, bu ne şımarıklık. Sanki bir Blair Waldorf, bir Serena Van Der Woodsen’ım lan…şımarıklığım doktora yapmak. O da kıçımı kırıp şurada bir yerlerde işte, ilkokul mesafesinde. Yokuşun altında 2, üstünde 1 üniversite olunca insan ister istemez giriyor ilkokul havasına: Aman yakın olsun. Olsun bebişim, suyundan da koy tam olsun.

Kaydolduğum iş arama/bulma sitesi en yakın arkadaşım. Bir nevi çöpçatanlık aslında. Ben böyleyim, şöyle birini arıyorum. Ah o da beni mi arıyormuş, mükemmel. Ücreti konuşalım. Hmm, işin içine ücret girince o başka bir şey oluyor değil mi? Neyse olduğu kadar. Resmen işsizim şu anda. Olayım bu. Şu doğum sonrası sendromumu atlattığım gün tezimi önüme alıp kendisinden nasıl bir makale çıkabileceği üstüne düşüneceğim. Fani dünyada bilimsel bir yayınım olsun, dikili ağaç yerine. Ağaç da olur. İşte onun canına okur, o kağıttan da benim makaleyi basarız. Basar mıyız hakikaten? Yazarsam basarız bence.

Hiç bilim insanı değilim, hiç. Sanat, edebiyat insanıyım ben. Bilim, bilimsellik benim neyime. Ne anlarım ben, kim ne yapsın benim analizimi. Çok pis yanlış yoldayım gibi geliyor ama dur bakalım. Doktorayı bitirip 30’uma geldiğim zaman Başka Türlü Bir Şey Benim İstediğim adlı şarkıyı söylüyor olabilirim. Doktorada alan değiştirmek de kolay bir spor değil ki…bilimsel hazırlık cart curt. Bilimsel hazırlık dediğin bir nevi “adama sorarlar şimdiye kadar aklın neredeydi diye”. Valla şuralarda bir yerlerdeydi ama bir hayrını göremedim. İki Birikim, bir NTV Tarih okuyunca iyice gözüme battı şuraya ne boş şeyler yazdığım. İstesem didaktiğin daniskasını yazarım ama üşeniyorum. Bıdırdamak işime geliyor. Bir duygusallıklar, bir şeyler. Çok lazımmış gibi.

Doğru işin gelip beni bulacağına küçüklüğümden beri inanırım nedense. Bir nevi doğru adam gibi. “Öyle bir şey yok” diyene “yoo, gayet var” derim, başka da bir şey demem. Birikim’de yazmam da teklif üzerine olmuştu mesela. O nazik mail’i okuduğumda gazinolar kralı tarafından keşfedilen Balıkçı Azize gibi hissetmiştim kendimi (en çok Chopin'i sevmem de o filmden dolayıdır). Çocukluğum boyunca evden hiç eksik olmayan dergide yazım çıkacaktı, boru mu? Bugüne bugün yegane başarımdır. Onu da yüzüme gözüme bulaştırdım ya neyse. İş diyorum. Sanki “tam da aradığımız kişisin” diyecekler ve sonsuza kadar birlikte çalışacağız. Araştırma ya da yayıncılık filan…boş mideye hayal kuracağına siteyi tara ayşec.

Benim yaşımdayken girdiği ilk işinde 58 saat uyumayıp deney başında bekleyerek yeni madde üreten annem var. Doktorasını yapmış, arada beni yapmış..hadi beni geçelim, doktora tezi muhakkak benden güzeldir. Ya ben? Doktorada neyi çalışmak istediğimi bilmiyorum, şuursuzum adeta. Freud ne der bilmiyorum ama bende anne kompleksi var. Hiçbir zaman başarı hırsım olmadı ama önümde o kadar güzeller güzeli bir rol model var ki ona tam bir haksızlık, tam bir hayal kırıklığıyım (iki tane rol model var elbette ama kadın olanla özdeşleştiriyorum kendimi, hele yaş ilerledikçe insan annesi oluyor malum). 25 yaşıma geldim, istese her şeyi yapabileceğini zanneden ve fakat hiçbir şey yapmayan saçma sapan bir insan oldum. Ülke ve dünya ekonomisinde sadece tüketiciyim. Bir numaram, bir şey ürettiğim yok, görülmemiş. Kendimi ekseriyetle böcek gibi hissediyorum bu aralar. Gregor Samsa falan değil basbayağı böcek. Hatta sivrisinek. Taze depresyon semptomları göstermeyi bırakıp bir şeyler yapmalı. Ama benim içimden fotoğraf çekmek, resim yapmak, heykel yapmak falan geliyor. Hayatın sunduklarının arsızıyım, yetinemiyorum. Eminim La Fontaine’in, her şeyi isteyip koca bir hiçle son bulan küçük tombul kuşu anlattığı hazin bir hikayesi vardır. İbretini yesinler, sırf ibret diye almam zaten. “Büyük konuşma”ya da sinir olurum. İnsanın suratını postalla ezen ikazlardan midem bulanıyor. Tutkularını, arzularını, hayal gücünü düzleştirip un ufak ediyorlar; sürekli “tamam” diyen kaderci ve ürkek insanlar oluyoruz. Büyük konuşma, küçük düşün.

2011, bombok bir sene olacağını gözümüze sokmak için çırpınıyor adeta. ’99 senesinde en çok dinlediğim kasetlerden biriydi…