Ayrılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ayrılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2019 Cuma

Kayıp

Bugün, teklif edildiği zaman korkudan geri çevirmemem, kabul etmem için beni yüreklendirdiğin işim gereği elime koca bir kutu dolusu, Yılmaz Güney’le ilgili arşiv malzemesi geçti. Orijinal film afişleri, fotoğraflar, baskıdan daha dün çıkmış gibi canlı gazete kupürleri, cinayet haberleri, hapislik yazıları, sevgilileri, fotoromanları, ilk defa gördüğüm fotoğraflar… Her birini tek tek incelerken nasıl heyecanlandım anlatamam, anlatmama gerek yok. “Keşke şimdi tam şurada olsaydı” dedim, “benden daha çok heyecanlanır, gözleri ışıl ışıl parlardı”. O yüzden parlayıp parlayıp söndü gözümdeki ışık. Bir iki saatin sonunda kutuya her şeyi sırasıyla geri koyup kapağını kapattım, kutuyu da masamın hemen yanına, yamacıma koydum. Yılmaz Güney’e biraz benzediğini söyledi arkadaşım. Dün akşam Süleyman’ın barındaki Sadri Alışık fotoğrafına yine gözüm dalmıştı. Bir de Fikret Hakan var... Ama seni en çok Pütün mutlu ederdi. Eğer öyle bir kabiliyetin varsa tabi. Benim vardı, kayıp. 



24 Nisan 2019 Çarşamba

Yapboz

Hiçbir zaman tamamlanmayan bir yapboz gibi. Eksikliğiyle malûl değil. Aksine, onunla var. Tamlık daha tanımlandığı andan itibaren gerçekleşmesi beklenmeyen bir ideal, bir referans noktası ancak. Çok yaklaşılabilen, vardım sanılabilen hayalî bir ülke. Yetişkinlikte de inanmaya devam etmek acı verici. Bir başkasıyla tamamlanmayı beklediğim zamanlar oldu, olmuştu. Karşında duran insana korkunç ağırlıkta beklentiler yüklemek anlamına geliyor bu. Büyük haksızlık. Sonra baktım ki iş öyle değil, mesele benimle ilgili. Her şey değişti o zaman. Sevmek büsbütün yeni bir şey oldu. Yine emek kaldı ama başka türlü. Ayakları toprağa bastı sanki. Daha sevecen, daha dingin, daha hakiki. 

Hiç tam olmadım, olmayacağım da. Fakat neden yalan söyleyeyim, hiç bu kadar eksik hissetmedim.

Yap, boz, yap, boz, yap.

21 Nisan 2019 Pazar

Yük

Hiç yaşayasım olmuyor bazı günler. Yük geliyor devam etmek. Yürürken bir ayağımı diğerinin önüne koymak, bir sonraki nefesi almak, akbil basmak, hatta şarabı açmak. Her şeyi bırakıp bir anda katıla katıla ağlamaya başlayasım var hâlâ. 

Bu bahar tomurcuklanmadan kuruyan lalelerime serçeler konuyor. Müjgan terk edilmiş, mahzun, uysal bir köpek de olsa bir çocuk en nihayetinde. Evde canı sıkılıyor. Pencerenin önündeki kanepenin sırtına ön ayaklarını dayayıp yükselerek dışarıyı izliyor. Kumruları takip ediyor çocuksu bir şaşkınlıkla. Hepsi birden havalanınca ödü patlıyor. Adını Müjgan koydum; mahzunluğu, kirpiklerini kırpıştırması da adına uygun ama öyle çocuk, öyle günahsız ki birlikte ağlaşmaya el vermiyor gönlüm. Yine de ister istemez ortak ediyorum koyu kederime. Bende yaşam izine rastlayamayınca o da iç çekip kıvrılıyor bir köşeye. 

Günler geçiyor, birbirinin aynı. Müjgan'a rağmen aynı. Ülke olanca ağırlığıyla üzerime geliyor, tek başıma karşılamak zorundayım. Boğazda gördüğüm yunusları, balkonda gün batımını, linççi güruhları; tüm güzellikleri ve tüm çirkinlikleri tek başıma karşılamalıyım, "Bak" diyemeden. 

Tek tesellim bir işe yaradığına inanmak. Her şeyin yoluna girdiğine, en azından artık biraz olsun rol yapmak zorunda kalmadığı için aklının rahatlamış olduğuna, harikulade bir kadınla tanışmış olduğuna, öyle ki gülünce gözlerinin içinin güldüğüne... Buna değmesi için en azından birimizin gülüyor olması gerek çünkü. O da ben değilim. Birlikte yaparken mutlu olduğum ne varsa tek başıma yapmaya çalışıyor, her birinden ölesiye nefret ediyorum. 

13 Nisan 2019 Cumartesi

Baharçalan

Nisan yağmurlu geçiyor. Serin ve yağmurlu. Şikayet etmiyorum bundan, aksine memnunum havanın bana ayak uydurmasına. Oysa ilk iş perdeleri açardım evi mağara gibi bulunca. Yine de kapatmıyorum perdeleri. İçerim, dışarım, her yer karanlık nasıl olsa.

İlaç, sandığımdan çok işe yarıyormuş. Bir gün almayınca dengem şaştı. Acıma aydım daha doğrusu. Dün yeniden başladım o yüzden. Antidepresan mı, uyku ilacı mı, yoksa iddia ettiği üzere psikosomatik düzenleyici mi anlamadım ama her ne ise işe yarıyor demek ki. Gün içinde sersem gibi oluyorum, kafam pek çalışmıyor ama önemi yok. 

Nisan, mayıs... Bir yıl, sonra bir yıl daha... Beline kadar uzanan bembeyaz saçları örgülü bir kadın olacağım. Yine de yüzüme bakıp dehşet içinde "Hiç göstermiyorsunuz!" demeye devam edecekler. İçimde kalan sevgileri de göstermiyorum, görmek ister misiniz, dayanabilir misiniz? 

Dışarısı serin ve yağmurlu. Bu durum hiç ırgalamıyor beni. Bahara inanmıyorum çünkü. Ara sıra güneş açıyor, o arayla sıraya sarılıp "bahar" diyoruz bence. Bahar yok. Yalnızca duyduğum bu üşüme ve iç ürpertisi. Gün gelir farklı şeyler yazarım belki, o gün gelir umarım. Öfke ve merhamet doldurur içimi, başka hiçbir şeye yer bırakmaz. Değil mi ki ömür geçiyor, o gün de gelebilir pekâlâ. Fakat bu serin, yağmurlu nisan ayında üşüdüğüm kalacak. 

24 Mart 2019 Pazar

Sürgün

Sürgün verebilecek her şey sürgün vermiş gibi burada. Benden beklenen de bu şimdi. Gözleri aşka gülen taze bir bahar dalı gibi geniş bir gülümsemeyle yüzümü güneşe dönmem. Oysa sürgün verecek gibi değil de sürgün edilmiş gibi hissediyorum. Bana ev gelen bir göğüs kafesinden sürüldüm. Her iki sürgün de yaşamı sürdürmekle yüklü. Hele bazı bitkiler var, taşı delip çıkıyorlar yaşamak için. Utanıyorum onlardan.


Kör oldum sanki. Güzel bir şeye baktığımı biliyor, göremiyorum. Oysa gözlerimden birini sen al istiyordum, benim gözümle de gör dünyayı, kıymetini bilmediğin küçük güzellikleri gör. Ciğerimin yarısını alsaydın da koklayabilseydin, içine çekebilseydin portakal çiçeğinin şekerli kokusunu. Burnumun yarısını veremezdim yalnız, o zaman bana kalmazdı biliyorsun. Küçük şeylerden mutluluk devşirebilmemi kıskanırdın. Kendinle birlikte onu da alıp gittin.

Acılaştım. Daha da acılaşmaktan korkuyorum.

Ölmeyeceğim. En kötüsü de bu. Yaşam, bitene dek sürmekle malûl. Çok acı.
İsyan aşamasını bir türlü geçemiyorum. Saçmalık, haksızlık, mantıksızlık bu durum, baştan aşağı yanlış. Öte yandan bir ülke seni istemediği için sürülürsün oradan. "Ben buraya aitim" desen de nafile, bura "hayır değilsin" dedikten sonra...

Bu yoksunluk sendromu bir gün biter mi, bitecek mi bilmiyorum. Bitene kadar benden geriye ne kalacak?

Kim enkaz şimdi?

Bak, limon ağacının arkasındaki bizim ev.

Yıldız çiçeği adı.

Ağa yakalanmış yıldızlar gibi görünmüyorlar mı ama?

8 Temmuz 2018 Pazar


4 Şubat 2018

Derdim nice bir sînede pinhân ederim ben /Bir âh ile bu âlemi vîrân ederim ben. Bu mısraları okuyup yazabildiğim noktada bırakmıştım Osmanlıcayı. Varmak istediğim yer, söylemek istediğim söz buydu. Chagrin’i çok sevmek gibi biraz. Şimdi hepsi dinmeyen bir ağrı yumağı gibi hayatımın orta yerinde duruyor.

Sevdiğim; aradığım lisan-ımahsusu bulmaya vaktim yetmeyince, sînemdeki dert misali pinhân bir lisan aradım fakat biliyorsun ketum değilim sen gibi, hele böylesini sarahaten söylemekten başkası gelmiyor elimden.

İnan ben de beklemiyordum böyle olacağımı. Fakat sen daha da beklemiyordun, malum. Yokuşun aşağısında sağa dönüp gözden kaybolurken hiç bu denli sevilmeyi bekleyen bir adama benzemiyordun. İzledim, evet. Bunu tahmin etmiş olmalısın.

Hani çocukken bütün saflığımızla inanarak tekrar tekrar izlediğimiz filmler var ya. Beni yaralayacağından endişe ettiğin gelenekselliği ben yıllar boyunca o filmlerden zehir misali tatlı tatlı içtim. Doğu toprağında Batı kültürüyle yetişirken bir sen bocalamadın. Bir sen bastırmadın, bir sen ehlileştirmeye çırpınmadın ki bu iki değirmen taşı arasında un ufak olurken elekte kalan marazlarını. Sana dair, yalnız olmadığımı hissettiren bir sürü şeyden biri de bu arada kalmışlığın. Haksızlığa da uğrasan, araya ayrılık hatta ömür de girse yıllar boyunca içinde yaşamaya devam edecek aşklara, iki insan arasında kuruldu mu bir daha kopması mümkün olmayan bağlara bütün kalbimle inanmaya devam ederken eyvallahı olmayan bir insan, kendi gücünden gayrısına güvenmeyen bir kadın olmayı öğrenmek kolay mıydı sanıyorsun?

Şimdi bu satırları yazıyorsam, biraz da o filmlere hâlâ inandığımdan. Görünürde inanılabilecek hiçbir şey olmayınca, kendime aşktan sevdadan daha inanılası bir şey bulamadığım için. Lütfen tek inancımı alma elimden.

Kirpiklerim günlerdir gözyaşı harcıyla tutunuyor birbirine ama önemli bir farkım var ağlamaklı Türkân’dan: Arzuma ket vurmamayı öğrendim ben. Hani şu meşum uygarlığımızın üzerine basarak, bastırarak üzerinde yükselmek için yüz yıllardır çabaladığı o dehşet verici dişil güç. Kadının ürkek bakışlarının gerisinde saklaması, fazlasının erkekte bulunması makbul sayılan arzu. İşte ben gücümü, onurumu, bedenimi geri aldım o filmlerden. Öte yandan bir adamı aşkla sevdayla, yıllar boyu döner mi dönmez mi, seviyor mu sevmez mi bilmeden sevmek, beklemek bende kaldı. Bu adanmışlıktan daha geleneksel bir şey geliyor mu aklına sevdiğim? Yoksa tutkumun, arzumun şiddeti bunu göremeyecek kadar dehşete mi düşürüyor seni? Düşme ne olursun.

Kaldı ki bunu ben tek başıma var etmedim. Sen de bu işin içindesin. “Aşk, sizde olmayan bir şeyi, onu istemeyen birine vermektir” diyordu Lacan. Sana verebilmek için böylesi çırpındığım aşk seni tanımadan önce bende yoktu. Onu, kendinde var olduğunu bile bilmediğin aşkla sen var ettin. “Onu istemeyen birine” vermeye çalışır insan çünkü aşkta asimetri esas. Kusurluluk gibi olmazsa olmaz. Kusurlarımız, daha doğrusu kusur saydıklarımız… çok dahası var, biliyorum, öyle ha deyince dökülüvermeyen cinsinden. Çok daha derin, çok daha karanlık, belki çok daha çiğ, çok daha acı muhtemelen. O yüzden en çok ağlarken yaklaşıyoruz birbirimize. Yoksa ne ben Leylâyım, ne de sen Mecnun. Biliyorum. Hiçbir şeyi sakınmadım, saklamak istemedim senden. Sen de saklanma istedim… Sense isminden, sesinden, nefsinden ve nefesinden eyledin beni.

Dışarıda kendinden emin adımlarla yürürken tek yaptığımız saklanmak değil mi? Hâlbuki başımızı yastıklara koyup yorganı da başımıza çektiğimizde kurulan o iki nüfuslu, ılık, güzel dünyanın tek sakini ben değildim, biliyorum. Dışarıda başı bulutlara değen adamın âşık olduğum başını sînemde sevdim ben, yanağımla öptüm perçemine takılmış bulutları, dudaklarımla okşadım. Gözlerini gördüm. İçi gülen, içi dolan, içi yanan gözlerini. Beni yaralayacağını sandığın hırçınlığını da sevdim. Bana bunu yapmaya gücü yeten olmamıştı; gücünü sevdim, güçsüzlüğünden geldiğini bilerek. Her şeyin gibi kendimden bilmem gereken firarîliğini göremedim bir tek. Bizi bırakıp gideceğini hiç düşünmedim. Ne yapayım, sen de kırk, ben diyeyim otuz yıl, yerimi hiç böylesine sevmedim. Doğrusu, bir yerim olduğunu bile hiç düşünmedim. Bu kadar güzelini hayal edemezdim.

Sînende sakladığın bir derdin var, biliyorum, çözmeye ne benim ne bir başkasının gücü yeter. Çözüp çözememenin bir önemi yok bu bahiste. Çözmek istiyor musun, istemiyor musun; salt bunu düşünmek için bile yalnız kalmalısın, biliyorum. Fakat yalnızlığını ihlal etmeyi aklımdan bile geçirmedim. Biliyorum sen çözmek, çözülmek isterken ancak izin verdiğin müddetçe, izin verdiğin kadar yaklaşabileceğimi. Bilmediğimi düşünecek kadar tanımamış olamazsın beni. Baktığımız zaman… pek de tanımadın. Ne kendine fırsat tanıdın, ne bana. Oysa yirmi küsur yıldır içinde büyüttüğün, gittikçe ağırlaşıp yüzüne sinen, içine yuvalanan, bakışlarını kekreleştiren, seni hep ayrı ve uzak kılan o duyguyu tanıyorum. Bırak konuşayım onunla, bırak susalım birlikte.

Geçmişte verdiğin yanlış kararlardan bahsedip onlara bir yenisini ekliyorsun. Asıl geç kaldığını söylerken göz göre göre geç kalıyorsun. Hikâyelerinin ortak noktası sensin, düğüm senin içinde. Bunun senden başka kimseyle ilgisi yok, olmayacak. O yüzden, birini senden az seviyor diye, birini senden çok seviyor diye kendinden uzaklaştırmaya devam edemezsin. Olmayan bir simetriyi arayarak ömrünü tüketemezsin. Bırak içindeki düğümle seveyim seni. Çözmeye çalışırken ya da onunla birlikte yaşarken yanında olayım. Yeterince acı var zaten. Bir de biz birbirimize acı vermeyelim ne olur. Yokluğumuz değil varlığımız acı vermeye başladığı zaman ayıralım yollarımızı. Birlikte mutluyken ve birbirimizi seviyorken değil. Bu acıyı çekmek zorunda değiliz. Kendine de, bana da izin ver. Bu acıya bir son ver. Yaşayacak günümüz varken bırak paylaşalım. İçimizdeki şeytanlara karşı savaşırken yalnızız zaten, bırak dışarıya karşı birlikte savaşalım. Çirkinliğe, hoyratlığa, yaşadığımız her günü bize zehir eden, dört yanımızı saran o pişkin kötülüğe karşı beş vakit hiç usanmadan küfredelim, okuyalım, yazalım, üretelim, güzel olan neyimiz varsa çoğaltalım, burada böyle debeleniyor olmanın kederine kadeh kaldıralım, güzelleşelim, birbirinden kötü espriler yapalım birbirimize, inceliklerden, iyilikten, sevgiden güç alalım. Rüyamız bir, dünyamız bir… Sana bu karanlık bu gürültü içinde ellerimi uzatıyorum.

Gittiğinden beri pek bir şey yemedim. Ya içiyor ya uyku hapı alıyorum. Onulmaz acılar içinde kıvranan hayvanlar gibi uyutuyorum kendimi. İkişer hap da uyutmaz olunca hapı bıraktım gerçi. Dudaklarımı, parmak uçlarımı uyuşturuyor. Kalbim de ağrıyor ama haptan mı emin değilim. Kaburgam fena değil, yataktan daha kolay kalkıyorum artık. Sağ kolum hâlâ güçsüz, sol kolumdaki ağrı artıyor. Kontrole gitmedim, devam ederse gideceğim. Senin yerine ben antidepresana başlayacağım belki. Bunları üzülesin diye demiyorum. Aksine. Ne yaparsan yap benim için üzülme. Er ya da geç bir yolunu bulurum yaşamanın, hiç ağlamadığım günler olmaya başlar yeniden. Yalnızlığımla ezelden beri barışığım. Bugüne dek sensiz olduğumu bilmiyordum yalnız. Sensiz olduğumu bilmezken sadece yalnızdım. Zaten bunca yılın sonunda bulup da kaybettiğimiz şeye ağlıyorum sadece. Ayrılık sevdaya dâhil filan değil, senin de benim de içten içe müptelası olduğumuz ıstırap pekâlâ aşka dâhil yaşanabiliyor. Bu çektiğim ıstırap değil başka bir şey. Kopkoyu bir yas. “Karanlık bir gece, yol görünmüyor, yürüyorum dikenlerin üstünde” hafif kalıyor.

İçi boş bir kabuk gibiyim. İfadem yüzümde katılaşıyor. Senin o meftun olduğum acılığın sirayet ediyor her zerreme. Hayatın her veçhesini doyasıya paylaşabileceğimizi fakat bunun için azıcık uğraşmak yerine birbirimizden kilometrelerce ötede, önümüzde duran ekranlara bomboş baktığımızı bilerek yaşıyorum. Evin her eşyasına, her köşesine nefretle bakıyorum kaç gündür. Seni çok, çok fazla özlüyorum. Bir tek kapı ziliyle mesafeli bir ilişkim var. Ne gidişin gitmeye, ne ayrılık ayrılığa benziyor; sen ne gidebildin, ne kalabildin sevdiğim. O yüzden beni suçlayamazsın kapının çalmasını beklediğim için. Bir şey bildiğimden değil. Hiçbir şey bilmediğim, anlayamadığım için de bu haldeyim biraz. Tek bildiğim, hayatın ne kadar zor olduğu. Severek ayrılmanın ondan da zor olduğu. Hem sevip hem de hayatı paylaşabilmenin bu kadar kolay vazgeçilebilecek bir şans olmadığını biliyorum. Kapı çalarsa, kim olduğunu sormayacağım bile. Seni adımlarının basamaklarda çıkardığı tok sesten tanıyorum.

İkimiz birlikteyken başımızdan ne geçerse geçsin, birlikte hangi süreçlerden geçersek geçelim, sen bana aklına gelebilen en büyük kötülüğü de etsen ama en affedilmez saydığını, yine de şu an olduğumdan daha vîrân olmayacaktım. Eğer bunun kararını, böylesinin daha iyi olacağı kararını benim adıma da vermişsen o zaman öfkelenirim sana. Birlikteyken uzaklaşıp yakınlaşarak, susarak ve paylaşarak üstesinden gelebileceğimiz bir şeyi kendini koparıp atarak çözdüğüne gerçekten inanıyorsan, öfkelenirim. Beni sevdiğini, özleyeceğini, benimle mutlu olduğunu, hiç böyle sevilmediğini söyleyerek gittin. Bana ve kendine ettiysen bir bu kötülüğü ettin. Bir de hesabın yanlıştı, eksik ömür biçtin.

Çok özlüyorum seni. Sen de beni özlediğin için delilik gibi geliyor bu çektiğimiz. Bensiz daha mutlu olacağını bilseydim yazmazdım, inan. Eğer biraz olsun özlüyorsan, lütfen özlemeyi bırak ve acımıza bir son ver. Dayanamıyorum.


9 Şubat 2012 Perşembe

Yalnızca Ben Olmak


Çalışmayı seviyorum. Düşünmeyi engelliyor. Çok çalışmayı daha çok seviyorum. Boş kalmak kötü. İnsan düşünüyor. Yine yalnızım. Nerede hata yaptım yine, çok sevdim halbuki. İyi bir ikiliydik. Bence hala öyleyiz, bunu hiçbir şey değiştiremezmiş gibi geliyor. Biz -de'leri -da'ları ayrı yazarız; mönüye menü, makineye makina deriz. Dinle milliyetçilikle işimiz olmaz. Yiyip içmeyi, yollara düşmeyi ve çocukları severiz. Bir de kitap okumayı severiz ki bizi birleştiren budur esasen. Yazmayı da severiz ama farklı tellerden çalarız. Ben içimde ne var ne yoksa dökerim, o müstehzidir. Hani istihzayı da yakıştırır kendine. Bazen çok konuşur ama ağzından çıkıp da katılmadığım az şey olmuştur; sen getir ben altına atayım imzamı, öyle o derece. Kurcalamanın hayır getirmeyeceğini bildiğimiz şeyleri kurcalamaktan, sorgulamak ve eleştirmekten kendimizi alamayız. Kısmet lafını günahımız kadar sevmeyiz. Zaten günaha da inanmayız. Kıskanç olmamakla övünür ama kıskanç olduğumuzu biliriz. Birbirimizi hiç kaybetmek istemez ama kaybederiz. Şimdi o -de'ler -da'lar gibiyiz... 


Menekşem sayısız tomurcuk verdi, biri açtı bile. Çok bağlandım ona. Bir çiçek insanı nasıl mutlu edebilir? Ediyor işte. Elinde karton bir torbayla geldiği akşamı anımsıyorum. Biz henüz tanışmazken -daha doğrusu birbirimizi yazdıklarımızdan tanımaktayken-menekşemin ölümüne ne kadar üzüldüğümü okumuş, aylar sonra aklına gelmiş. Çiçek almaktan yana hiç şansı olmayan bir kadına tutmuş bir saksı çiçeği almış... Şimdi bu adamı sevmeyecek kadının ben alnını karışlarım. Ha sevecek olanın da alnını karışlamak isterim ama o hakkımdan feragat ettim. Yok be ne karışlayacağım, medeni insanlarız şurada (gizli kıskançlık). 


Aynı sektörde sayılırız. Hatta bu işi bu kadar istememde onun payı çok. Şimdi işle ilgili en ufak bir gelişme olduğunda arayıp paylaşmak istiyorum hemen. Ama o hakkımdan da feragat ettim, içimde patlıyor. Çizdiği resmi babasına gösteren çocuklar gibi "bak bunu ben yaptım" diye göstermek istiyorum, biraz da böbürlenerek tabi ama aklımca çaktırmadan. Bir şeyi yapamayıp "bilemedim ben onu" diye suratımı astığımda nasıl yapacağımı göstersin istiyorum ama çok da ukalalık etmeden. Dışarıya ukalayız zaten biz. Tabi biz artık bir biz değiliz. Bu kalıpla düşünmeyi bırakmalıyım artık ama gitmiyor nedense. Biz olmak öyle zor iş ki dağılınca hemen sen ve ben olamıyor insan. Yeniden yalnızca ben olmakla iştigalim bu ara. 


Bir caddede karşılıklı ofislerde çalışmak zor. Her sabah izlediğimiz ev-iş rotasının tam olarak hangi köşede kesiştiğini bilmek ve her sabah ve her akşam "acaba bugün kaç dakikayla teğet geçtik birbirimizi" diye düşünmek de zor. Saniye olduğunu düşünmek bile istemiyorum. Aslında ben bunları hiç ama hiç düşünmek istemiyorum. Çok çalışmak harikulade o yüzden, bayılıyorum. Bir de işi kaptım mı tam işkoliğe bağlayacağım yemin ederim. Böyle şeyleri düşünmenin ucu bucağı yok çünkü. Yıllarca düşündüm, oradan biliyorum. Tatsız.


İki ay sonra nereden çıktı şimdi bu bilmiyorum. Kar yağdı böyle oldu zaar. Yazmasam iyiydi de burası benim içimi döktüğüm yer. Bundan feragat edemem. Yazdığım ne aptalca, ne değil bilirim ama yazmadan edemem, olmuyor. Böyleyken böyle. Yarından sonra sekiz gün boyunca blok halde saham var, o sekiz günü şimdiden seviyorum. Bu karda kışta Erzurum'a gidecek olmayı seviyorum. Karın yağışını tek başıma izlemeyi sevmiyorum. Engel olamadığım, gücümün yetmediği duygularımı sevmiyorum. Özlemek değil, bunlar başka. -De'yi -da'yı sözcükten ayıranlar bunlar, birleşseler anlam kayar (hay sokayım anlamına). Ulan ne var şunların hepsi birleşse... dünyanın bütün -de'leri -da'ları, birleşin! Öyle olmuyor değil mi? Olmuyor tabi. Olsaydı... keşke olsaydı.


http://fizy.com/#s/12sjh4 (candan)
http://fizy.com/#s/1aimf2 (zuhal)

5 Şubat 2012 Pazar

Güneşli Pazarlar

Kara kışın ardından gelen -en azından rahat bir nefes almak için bize izin verecek olan- bu güneşli Pazar'a hiç yakışmayacak kadar çok istiyorum, roman kahramanı bir kadın gibi güçlü durabilmeyi bugün. Bu halimle, bir erkeğin tanıdığı en güçlü kadınlardan biri nasıl olabilirim? Öyle miydim gerçekten; şimdi niye böyleyim? Bugün çok zorlanıyorum. Hava bu kadar güzel olduğu içindir belki; ılık, güneşli, mutlu. Havanın dayattığı mutluluk eşiğinin altında kaldım, eşikle aramda kalan mesafe ağırlık olup içime çöküyor. Ayrılıkların da karakteri var. Kiminin acısını yıllar boyu her an her saniye cebinde taşıyor, gittiği her yere götürüyor insan; kimininki ise vur-kaç taktiğini benimsemiş, vurup kaçıyor, vurup kaçıyor, vurdukça vuruyor. Başka şeyler yazıyor olmalıydım şu an çünkü artık bir işim var ve işim bu, yazmak. Bense oturmuş, hiç yazmamam gereken bir yere hiç yazmamam gereken şeyler yazıyorum. İşte buna karşı koyamadığım için kendimi güçsüz, aşağılık ve bir böcek kadar küçük hissediyorum. İşte bu yüzden, roman kahramanı bir kadın olmaktan fersah fersah uzağım. Olsa olsa bir roman kahramanı da benim gibi, küçük bir menekşenin yavaş yavaş açışını büyük bir keyifle izlerdi. Olsa olsa bu. Onun dışında, bu güneşli Pazar günü canıma okuyor.  

2 Eylül 2011 Cuma

Ne Malum?

"Umarım senden önce ölürüm" dedi.
Kendi ölümünden fütursuzca bahseden bir adama -hem de sevdiği, tarafından sevildiği kadına bundan fütursuzca bahseden bir adama- hem de kadının buna üzüldüğünü bildiği halde ölümünden fütursuzca bahseden bir adama söylenecek daha acımasızca bir şey gelmedi aklına. Varlığı sevilen, yokluğu ihtimalinden daha iyi neyle tehdit edebilir varlığını seveni? Her an yanında olmak istenenin artık bir an bile yanında olunamayacağını bilmek kadar ne koyar insana? Severken ayrı düşmekten büyük acı...yok.
İnsan insana alışıyor. İnsan insana ne çabuk alışıyor. Bir-varmış-bir-yokmuşluğumuza inat sanki. Yokluğun nihai ihtimal olduğu yerde varlığı bunca sevip ona bağlanmak...ne inat ne delilik, hatta hayranlık uyandıran bir iş var bu işte.
Nasıl da içten çıktı sesi. Kendi de beklemiyordu bunu. Ürktü, dehşete kapıldı. Öyle içten dilemişti ki gerçekleşmesinden korktu -önce ölmekten değil, ölmekten. Her içten dilek gerçekleşirmiş gibi. Öte yandan, gerçekleşen bir tanesi karşısında durmuş, kıvrık uzun kirpikli iri ela gözlerini dikmiş ona bakıyordu.


Hiç ölesim yok bu günlerde. Bir bankta ya da kanepede oturup başımı omzuna yaslayarak gözlerimi yumasım var en fazla. Hiçbir sonu düşünesim yok. Bu günlerde hiçbir anlam göremiyorum düşünmekte. Sonlu bir hayat bu ve ona dair her şey de bu sonluluğun izini taşıyor. Kabul etmesi zor kolay bir gerçek.


Sonu düşünmeyi severdim. Biteceğini bilmek rahatlatırdı. Yalnız beni rahatlatan bu gerçeği, hareketlerinin neticesini idrak etmekten aciz yaştaki çocukların acımasızlığıyla paylaşırdım. Bencil, tehditkar ve budalalığına bilgelik atfedecek kadar küçük bir budalaydım. Zaman geçti; anladım ki sonluluğu idrak edebildiğim için değil edemediğim için böyle çocuk kalmıştım. Bir insana bir gün öleceğini her gün söylemek ne işe yarar? Ölmek kolaylaşır mı ya da beklerken alışır mı insan? Sonluluk değil ama sonu kurup durmanın anlamsızlığı içimi burkuyor şimdi.


Bir gün biteceğinden fütursuzca bahseden bir kadını -hem de sevdiği, tarafından sevildiği adama bundan fütursuzca bahseden bir kadını, hem de adamın buna üzüldüğünü bildiği halde ona bir gün biteceğinden fütursuzca bahseden bir kadını bir gün biteceğinden fütursuzca bahseden bir adam -hem de sevdiği, tarafından sevildiği kadına bundan fütursuzca bahseden bir adam, hem de kadının buna üzüldüğünü bildiği halde ona bundan fütursuzca bahseden bir adamdan iyi kim paklar? Hayatın dili olsa da konuşsa "sen misin..." derdi muhakkak. "Sen misin öyle yapan" ya da "böyle söyleyen sen misin, al sana".


Malum-u ilam der ahkam kesmeyi sevenler. Ne malum? 

11 Ekim 2010 Pazartesi

Med Cezir


Taş evin içi Kasım'da Ankara. Dışı sükunetle karşılıyor kışı. Sessiz sedasız serinliyor. Önce hava kırıldı, med cezirden sonra da su. Akşamüstleri hüküm süren Mayıs ılıklığı yerini belli belirsiz bir ürpertiye bırakıyor yavaşça. Direnmenin anlamı yok, mevsimler geçiyor.

"Keşke yazar olsaydım" dediğim anlar, "keşke sesim güzel olsaydı" dediğim anları açık ara farkla geçmek üzere. Hayatı algıladığım gibi anlatabilmeyi çok isterdim. Bu sessizliği, bu ürpertiyi, huzuru ve huzursuzluğu. "Hanımlar, beyler" derdim o zaman, "benden çok, benden güzel yaşadınız muhakkak. Fakat hiçbiriniz görmedi dünyayı benim gözlerimden. Duydunuz ama benim kulaklarımla değil. Sırf bu yüzden kulak verin şimdi bana, söyleyeceklerim var". "Güneşin altında söylenmedik söz kalmadı" derlerdi belki,"geç kaldın". "İyi ya, aynı hikayeyi bir de benden dinleyin". İçimdekileri karşılayacak kelimeleri bulup çıkarabilseydim böyle olmazdı derdim hep çaresizliğimde. Kimse gitmezdi o zaman, gitsem bırakmazdı. Geniş zamanlar ummadım halbuki, dar vakitler de pekala güzeldi sevgileri söylemek için. Yine de burun kıvırdım kelimelerime, az buldum, söylemedim. Boş bir teneke kadar boş gururum da elvermedi. Oysa şimdi, sevip de kaybetmekten çok daha fazla anlatacaklarım var. Misal, hayatın devam ediyor olması başlı başına büyüleyici.


Dilimin dönmediği yerde şarkılardan, şiirlerden, suretlerden medet umuyorum. Kenarında bir başıma oturduğum sahilin sessizliğini, gürültüyle demir alan tekneyi ufukta kaybolana kadar izlediğimi, derinlerdeki suyun yeşim berraklığını ve ben yüzerken bana eşlik eden balıkları, çıkınca ıslak ayakları sıcak taşlara basmanın keyfini ve hatta tuzun tadını anlatmak istiyorum fakat kayıp bir anahtar bu anda sözlerim, dilimin dönmediği ne varsa kilit altında tutuyorum. Dalgaların sesini esir ediyorum ben de.


Yirmi yıldır Mazı'ya gelmediğim yaz olmadı. Burası köyün Hurma sahili. Ben İnceyalı'da büyüdüm. Her yaz sonu, tatilin bittiğine değil Mazı'dan ayrıldığıma ağlardım. Elime geçirdiğim bir pet şişeye biraz çakıl taşı ve deniz suyu doldururdum. Aklım sıra Mazı'yı yanımda götürecek, ayrılığı hafifleteceğim. Birkaç haftaya kalmadan kokmaya başlayan suyu sonunda dökmek zorunda kalırdım. Daha az çocukça görünse bile dalgaların sesini kaydetmem de bundan farklı değil. Belki daha uzun ömürlü ama ayrılığa çare yok. Çocukluğumdan beri öğrenemedim bunu.

Ölümün de bir tür ayrılık olduğunu düşünüp teselli bulmaya çalışırken fark etmiştim, aslında ayrılığın bir tür ölüm olduğunu. Her kopuş, telafisi olmayacak bir şeyler kopartıyor insandan. Pet şişeye koyup saklayamıyorsun. Tahir ile Zühre Meselesi demiş ya üstat, biraz da o hesap işte... Yani insan saklayabiliyor isteyince. "Yani yürekte". Hatta ne diyordu Piraye, "her kadın saçmadır sevdiği zaman. Bırak da içimden seveyim seni, açığa vurmadan".