16 Ağustos 2018 Perşembe
Bu Anda Ne Düşmek Dalgalara
11 Temmuz 2014 Cuma
Kimse Ölmemiş Gibi
Birkaç gün sonra Mazı'ya gidiyorum. Gidiş bileti, dönüş bileti her şey hazır. Eskiden ne güzel, nereye gidilecekse anan baban paketler götürürdü seni. Yanıma ne alacağım, kaçta çıkarsam yetişirim derdi yok.
Mazı'ya gidiyorum. Demin bu şarkı çaldı radyoda. Dinlerken dinlerken başka türlü gitmek geldi içimden. Ne bileyim işte. Eskiden nasılsa öyle gitmek. Yok, paketlenerek değil de... Kimse ölmemiş, kimseyi kaybetmemişim gibi işte.
Taşla toprakla saatlerce oynayıp da sıkılmayan o çocuk gibi. O yaz en değerli şeyi bileğindeki halhalı olan. Yalınayak oradan oraya koşuşturan ve oradan oraya koşmayı çok eğlenceli bulan. Kıçının başının nasıl göründüğünü dert etmeyen. Bütün bebeklerini taşımaya üşenmeyen (taşıtmaktan utanmayan). Büyüklerin türkülü rakı sofrasının kenarındaki iki sandalye üzerinde dünyanın en rahat uykusuna dalan. Ana babası henüz altmış beş yaşında olmayan.
O zaman henüz bir otel ateşe verilip yakılmamıştı insanlar. Sabah evden çıkıp arabasına binen bir adam arabanın havaya uçmasıyla ölmemişti. Henüz kimse ölmemişti. Benim için. Ruhi Su ölmüştü bir tek ama o da hep var gibiydi. Çok sevilen bir aile büyüğü gibi hep bir parçamız olmuştu. Su Dede sayılmaz o yüzden.
Bodrum yine Bodrum'du, kalabalıktı, sıcaktı ama Zeki Müren'i görebiliyordun Penguen'de dondurma yerken. Babam, on sekizime gelince Halikarnas Disko'ya gideceğimizin sözünü veriyordu. İnanıyordum. Ama zaten babam ne derse inanıyordum ben. Baba dediğin öyle bir şey. Ay'a gittim dese inanırım. Şimdi dese şimdi inanırım.
Her yaz sonu Mazı'dan, daha doğrusu İnceyalı'dan ayrılırken kan ağlıyordu içim. Hayat orası kadar, o kadarcık, o insanlarla birlikte olsun istiyordum. Daha fazlasına ihtiyacım yoktu, istemiyordum. Küçük bir bir pet şişeye deniz suyu, kum, çakıl filan dolduruyordum yola çıkmadan önce.
İstanbul'a döndükten birkaç hafta sonra su iyice bulanıklaşmış ve şişenin kapağını açmak istemeyeceğim kadar kötü kokmuş oluyordu. Mecbur döküyordum. Dökerken de kan ağlıyordu içim. Mazı'ya, Mazı'daki mutlu günlere tutunmak istiyor, bir türlü beceremiyordum. Kayıp gidiyordu. Çok küçüktü ellerim.
Zaman benden büyüktü. Annemden babamdan bile büyük. Ölüyorduk. Yavaş yavaş. Hepimiz. Küçük bir pet şişeye koyup saklayamıyormuşuz hiçbir şeyi, hiçkimseyi. Yine de her gittiğim yere beraberimde götürmeyi öğrendim. Pet şişesiz.
Ömür geçiyor, ömrümüz. Ölmekten dehşetli korkuyorum hâlâ, hatta üzülüyorum öleceğim için, kederleniyorum. Bazen, artık daha fazla sevdiğimin ölümünü görmeden ölmek istiyorum. O iş öyle olmuyor, biliyorum.
Bu yaz Mazı'ya öyle bir gitmek istiyorum ki 30'uma merdiven dayamış gibi değil de bu şarkı çıktığındaki gibi (Sezen, bizim Sezen'imiz iktidara göz kırpmamış daha o zaman).Kuaför koltuğuna oturtulmuş, ayakları havada sallanan ve elindeki kasetin kapağını kuaförün burnuna sokup "böyle, bir tarafı kısa bir tarafı uzun" diyen çocuk gibi gitmek istiyorum. Halhalımı her gördüğümde ilk defa görmüş gibi mutlu olmak, annemle babamı rakı içerken izlemek, annemin yeniden türkü söylediğini duymak istiyorum. Bunu da okuyorsun değil mi anne? Senin türkü söyleyen sesin benim bugüne kadar duyduğum en güzel ses.
Ve elbirliğiyle hazırladığımız o güzel rakı soframızda kötü adamları konuşmayalım bu yaz. Ömür geçiyor, ömrümüz. Ben sizi güldürecek bir şeyler illaki bulur anlatırım. Bahsetmeyelim kötü adamlardan. Kaybettiklerimizin her birine birer kadeh kaldıralım ama. Ne olur, bu yaz yalnız güzellikler içine saklansak... Ölmek bilmeyen çirkin adamları değil de hayatımıza güzellik katıp aramızdan ayrılmış güzel adamları, güzel kadınları ansak yalnız.
Sonra hep birlikte gülümseyelim işte. Hadi gülümseyelim, n'olur!
17 Temmuz 2013 Çarşamba
Bezgin
14 Temmuz 2013 Pazar
Neler Oluyor Hayatta?
Mesela bir adamdan ayrılıyorsun. Artık kimseyi istemezken biri çıkıp gözlerinin içine bakarak gülümseyiveriyor. İnanmakta güçlük çekiyorsun.
Ya da birini seviyorsun mesela; çok seviyorsun, hep seviyorsun... ama o seni hiç şaşırtmıyor.
Neler olmuyor ki!
21 Temmuz 2011 Perşembe
Bik Bik #7
20 Temmuz 2011 Çarşamba
Beynimi yediniz cır cır cır!
11 Ekim 2010 Pazartesi
Med Cezir
Taş evin içi Kasım'da Ankara. Dışı sükunetle karşılıyor kışı. Sessiz sedasız serinliyor. Önce hava kırıldı, med cezirden sonra da su. Akşamüstleri hüküm süren Mayıs ılıklığı yerini belli belirsiz bir ürpertiye bırakıyor yavaşça. Direnmenin anlamı yok, mevsimler geçiyor.
Yirmi yıldır Mazı'ya gelmediğim yaz olmadı. Burası köyün Hurma sahili. Ben İnceyalı'da büyüdüm. Her yaz sonu, tatilin bittiğine değil Mazı'dan ayrıldığıma ağlardım. Elime geçirdiğim bir pet şişeye biraz çakıl taşı ve deniz suyu doldururdum. Aklım sıra Mazı'yı yanımda götürecek, ayrılığı hafifleteceğim. Birkaç haftaya kalmadan kokmaya başlayan suyu sonunda dökmek zorunda kalırdım. Daha az çocukça görünse bile dalgaların sesini kaydetmem de bundan farklı değil. Belki daha uzun ömürlü ama ayrılığa çare yok. Çocukluğumdan beri öğrenemedim bunu.
Ölümün de bir tür ayrılık olduğunu düşünüp teselli bulmaya çalışırken fark etmiştim, aslında ayrılığın bir tür ölüm olduğunu. Her kopuş, telafisi olmayacak bir şeyler kopartıyor insandan. Pet şişeye koyup saklayamıyorsun. Tahir ile Zühre Meselesi demiş ya üstat, biraz da o hesap işte... Yani insan saklayabiliyor isteyince. "Yani yürekte". Hatta ne diyordu Piraye, "her kadın saçmadır sevdiği zaman. Bırak da içimden seveyim seni, açığa vurmadan".
5 Ekim 2010 Salı
Keyif
Oda arkadaşım semirgen sivrisineğe rağmen sabah 10 gibi kalkıp annemle denize gitmeyi başardım. Sahilde kimsecikler yok, deniz neredeyse çarşaf gibi. Sintinesini boşaltmaktan çekinmeyen birkaç hıyarın pisliğini saymazsak da tertemiz. Halbuki Gökova’nın mavi tur koyları buralar. Her yazım bu koylarda, bu köyde geçti benim.
Yazları herkesin benim gibi yemeni takmadığını sonradan öğrendim. Sinüzitim olduğu için ıslak başımı yemeniyle korurdu annem. Sonra sonra ıslak saçla yatar olduğum halde yemeniden hiç vazgeçmedim. Bahçede börülce toplarken ya da dağı aşıp yan koya yürürken şapka takmayı bir türlü sevemedim. Bu akşam da maaile yürüyüşe çıkarken düşünmeden bağlayıverdim annemden ödünç aldığım yemeniyi. Babam sayesinde dağ bayır yürüyerek geçti çocukluğum. Yamaçlarda keçi gibi sekmeyi nasıl özlediğimi fark ettim bu akşam üstü. Gün batıyordu.
Burnun tepesine gelince durduk. Bir cebinden viski, diğer cebinden de kanyakla çikolata çıkardı babam. Karşımızda boylu boyunca uzanan Gökova’da gün batıyor, kuru kuruya olmaz. Annem kanyağını sahiplendi, biz viskimizi paylaştık. Gün battı. Dönüşte al al olan yanaklarım, karadan denize doğru esen rüzgarlar sayesinde aşikar olmadı.
Hatırlayış bu değil mi, on sene evvelki yılbaşı geldi aklıma. Gene biz çekirdek maaile, Concorde Meydanı’ndayız. İyi güzel, yeni bin yıla girdik rahatladık. İnce ince yağan yağmur durmak bilmiyor. İnsanın içine sinsice işleyen bir soğuk var. Üçümüz de üşüyoruz. Ertesi günü uçağımız var, döneceğiz ama biz daha otele dönemiyoruz. Zira hiçbir ulaşım aracı çalışmıyor. Taksi desen ön koltuklarına eşler kurulmuş. Bir de haritayı ters okuyunca kaldık mı kentin ortasında. Babamı öyle küfrederken hiç görmemiştim. “Kabus gibiydi” diye anılası bir gece olabilirdi, eğer yanımızda cep kanyağı ve nane dolgulu o nefis kare çikolatalardan olmasaydı.
Yanaklarımı al al edebilir ama içimi ısıtan şey yalnız içki değil. Hiçbir şeye değişmeyeceğim bu keyif.
4 Ekim 2010 Pazartesi
Bodrum Notları
Önceki aylarda muhteva ettiğimin kat be katı stres yapmam gerekirken tez bitmiş de geçmiş gibi rahatım. Sanki kendi kendini düzeltecek düdük makarnası. Birkaç gün daha kusuruma bakmasın, aylak madamlık peşindeyim. Çok basit ama kıymetli hayallerim var. Bahçeye dalıp dalıp, her bir şeyi dalından kopardığım gibi yemek mesela. Rüzgarda hışırdayıp bir o yana bir bu yana yatan mısır koçanlarının arasında yürümek, ya da topladığım naneyle reyhanın, onları sıkı sıkı tutan elime karışarak sinen kokusunu içime çekmek. Sonracığıma, sevip de adını getiremediğim şarkılar mırıldanarak sırt üstü yatmak denizde. Bir yandan gökyüzünü seyretmek. Az şey değil. Sonra, asmanın altında kitap okumak. Bir de çay demlenirmiş mesela, keyfe bak hocam. Bir sessizliği, bir de dalgaların sesini dinleyeceğim. Bırak insan sesini, müzik bile duymak istemiyorum. Kendimi değil kafamı dinleyeceğim bu defa. İçine kaçasıca bıdırdak iç sesim hele bir gıkını çıkarsın. Yazmak serbest, o ayrı.
Gündüz düşlerimin Bodrum katında kimsecikler ilişmesin bana. Müebbet bir mesai sarf ettiğim leylalığa müsaadenizle bir müddet ara veriyorum. Vay aşkmış, vay sevdaymış...yok arkadaş, aklımın ucuna yanaştırmam. Her Aşkın Sonu Hicran Partisi kapatıldıktan sonra aldığı Ben Böyle Aşkın Istırabını Partisi adıyla katılacak bir dahaki seçimlere zaten. Neyse, ne diyordum? Ha evet, ayşec. Bodrum'dan bildiriyor.

Hayal (temsili)


