Bodrum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bodrum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ağustos 2018 Perşembe

Bu Anda Ne Düşmek Dalgalara


                                    Sert bir gerçekliği göğsümde yumuşatıyorum. Göğsüm kanıyor, umurum değil.

Mazı’ya geldim. Fakat bu defa evimize değil, hikâyenin başladığı yere, çocukluğumun ve ilk gençliğimin tüm yazlarının geçtiği pansiyona. Tek başıma. Saymış, insanın doksan dokuz farklı yalnızlığı olduğunu söylüyor şair. Dün bir iki tanesinin daha kilidini açtım sanırım.

Küçük valizim ve sırtımda bilgisayar çantamla odaya girip de mini buzdolabında Leyla şarabı ve soğuk kadehler bulmak güzeldi (Teşekkürler baba). Bu odada ilk defa kalıyorum. Otuz yıl önce çadırla gelmeye başladığımızda, mutfağın üstündeki bu kat yoktu. Bungalovlar da yoktu. Çadır kurulacak mandalina ağacı gölgeleri ve üç ön oda vardı yalnızca. Bir de biz. Birkaç ulusun, eşit ve hür bir dünyaya inananları ve onların çocukları olan bizler.

Ayağıma halhaldan başka şey takmadan ve âşık olacak yer arayarak geçirdiğim yazların mekânı burası. Şu an Leyla yudumlamakta olduğum odanın üç metre ilerisindeki denizin suyunu, yaz bitiminde küçük pet şişelere doldurur, birkaç dal da (sırf böyle bir şey olduğunu yeni öğrendiğim için “gelin çiçeğim” dediğim) mimoza koparıp alırdım yanıma. Bunu yapmaktaki tek amacım zamanı durdurmaktı. Alt tarafı zamanı durdurmak. Gitmek istemezdim hiç. İstanbul'a döndükten kısa süre sonra, şişeye hapsettiğim su dayanılmaz kokular salmaya başlar, lavabo giderini boylardı. Mimozalar hep kurudu. Zaman geçti, benim boyum biraz uzadı. Pek fazla değil ama olsun.

Dün akşamüstü denizi izlerken düşündüm de… Zamanı durdurmak istemiyorum artık. Geri dönmek de istemiyorum. Anne babamın yaşlanması sinirimi bozuyor ama ona da alıştım galiba. Her şey, her yer, herkes değişiyor, evet. Bunu idrak etmekle kabullenmek aynı anda oldu, ikisi aynı şeymiş gibi. Hâlbuki yaşayanlardan çok ölenlerimizi andım orada otururken. Salt katıksız sevgiyle andım. Özlem veya burukluk dahi duymadım. Katı bir idrak ve kabulleniş oldu galiba. Nostalji-geçirgen değil. 

Oysa deniz kıyısına çömelmiş, kendi kadar bir pet şişeye dalgaları sığdırmaya çalışan sekiz yaşım şu. Her yaz olduğu gibi o yaz da hayattaki tek dileğini, yani ileride çok âşık olmayı dileyerek halhalını çıkarıp denize atan on iki yaşım. On dört yaşım bir gece yarısı herkes yattıktan sonra oturmuş, hayatının ilk rakısını yudumluyor, oysa babası söz vermiş dört yıl sonra karşılıklı içeceklerine. Bekleyemez on dört yaşım, o kadar uzun yaşayacağının garantisi yok. On yaşım heyecan içinde makarena yapıyor Niccolo ve yirmi çocukla daha. Giderayak eline, zorla İtalyancaya çevriltilmiş bir aşk mektubu tutuşturuyor. Hâlbuki çocuğun tek numarası içine kapanık ve suratsız olması. Belki bir de dikdörtgen gözlük çerçeveleri. Yirmi yaşım âşık olmuş, yirmi ikim savrulmakta. Bu küçük koya baktığım zaman hepsini birden aynı anda görebiliyorum. Hepsi bendim. Hepsi hâlâ ben. Zaman ve mekân geçişli, tüm benlerim aynı anda yaşanmakta. Belki de o yüzden geriye dönme ihtiyacı hissetmiyorum. Buradayız işte, kimse bir yere gitmiyor. Otuz üç yaşımın ise tek tabak-tek çatal-tek bıçaklı masasında kendisine bir rakı koyuşu var, Grace Kelly pes derdi bu mağrurluk karşısında.

***

Akşam yemeği biraz zor başladı. Mekânın en uzak ucundaki büyük masada, nefis deniz levreğiyle bakışırken buldum kendimi. Üç adım ötemde kırılan akşam dalgaları, mimoza ağacının arasından kırpışan yıldızlar… Bu iş böyle olmayacaktı. Rakı aldım. Ve daha dudağıma değmeden güzelleşti her şey. Kulağıma kulaklıkları takıp sanat müziği çalan bir radyo açtım. İnanılmaz bir keyifle koyduğum rakıdan bir yudum aldım. Tam levreğe dalmışken Kahraman geldi, burnunu koydu kucağıma. Levreği bölüştük. Radyoda “Mihrabım diyerek” çaldı. Altında yemek yediğim ağaca gözüm daldı, buradaki her ağacın her dalının her kıvrımını ezbere bildiğimi fark ettim.

En önemlisi Didem Madak vardı masada. Bana yeni bir yalnızlığın kapısını aralayan o oldu. Can sıkıcı bir yalnızlık değildi birlikte içtiğim, hayır. Didem Madak vardı. Etrafıma pek aldırış etmeden Kahraman’la konuşuyor, kulağımdaki şarkıya eşlik ediyor, bir yudum alıp on satır daha okuyordum. Dünyaya gülümsüyordum. Kendimi hatırladım. Aslım esasım buydu, doğru ya. Buydum ben. Ne iyi. Hiç fena olmamışım. Masamın yanından yalın ayak koşarak geçen sekiz yaşındaki ben görse öyle derdi. “İyi, hiç fena olmamış”. “Yaşlı ama genç gibi yaşlı” diye içinden geçirir ama söylemezdi bücür. Yüzüme yerleşmiş acılığı ve suskunluğu seçebilir miydi acaba o keyif ve huzur dalgaları arasından? Seçebilirdi. Nedenini bilebilir miydi? Bilemezdi. O bilmesin.

Tesadüf bu ya, çeyrek asır önce sahilde yaktığımız ateşin etrafında üç dilden Enternasyonel söylediğimiz İtalyanlara rastladım. Yaşlanmışlar. Yaşlanmışız. Hepimiz birbirimize bakınca geçmişi anımsadığımız için mutlu oluyoruz belki. “Hiç değişmedin” dedi bir tanesi. “Sizi yalnız bırakmamak, size destek olmak için buraya gelmeye inatla devam ediyoruz” dedi diğeri. “Eksik olmayın” dedim uyduruk bir İngilizceyle, “ama yalnızız”. Masanın soru sorulup uzun uzun cevap vereni, gözünün ağzının içine bakarak dinleneni olmak canımı sıktı. Rakımın son yudumunu da aldıktan sonra bardaklarımı parmaklarımın arasına sıkıştırıp “Sıktım sizi de” diyerek izin istedim. Canı burulan bendim.

***

Bodrum’a girerken sağda, etrafından döndüğümüz iri bir kaya kütlesi vardı. Oraya yaklaşırken “Şimdi bütün dertlerimizi burada bırakıyoruz, dönerken alacağız” derdi babam, inanır bırakırdım ben de. Derdim hep dağlardan büyüktü ne de olsa, âşıktım. Bu defa tek başıma yola çıkıyordum. Uğurlarken öyle demedi de “Bu iki gün çalışma, bilgisayarını açma, tatil yap” dedi. Otuz üç değil de yine sekiz yaşımdaymışım gibi dinledim sözünü. Bilgisayarı açmadım, ay sonu teslim etmem gereken çevirinin yüzüne bakmadım. Başıma kalan aşkı bile düşünmedim, aklımın uzağında tuttum. En çetin mücadele de o oldu ama başardım. Bu iki günü yalnızca kendime ayırdım. İki kitaba birden başladım: Türklük Sözleşmesi ve Erkeklik: İmkânsız İktidar. Birinin dipnotlarında diğerine atıf yaptığını görünce sevindim. Doğru ikiliyi seçmişim. Akşam yemeklerini ise Didem Madak’la yiyorum, rakıyı bölüşüyoruz. Karşımdaki muhayyel gözlerinin içine bakarak gülümsüyorum. Kırk bir yaşında göçüp gitmiş. Dizeleri sayfalara mıhlıyor beni, kıpırdayamıyorum. Onu okurken şeffaf gibiyim, kim kimi okuyor belli değil.

Akşamüstü denizden çıktım. Odaya çıkmadan bir bira kaptım aşağıdan. Odaya girdim, içinde kitapların makalelerin olduğu bez çantayı yatağın üzerine atıp balkona kuruldum. Tepenin ardında batmakta olan güneşin menevişlendirdiği denize uzattım ayaklarımı. Kulağımda radyo. Soğuk birayı açtım. Yirmi yıl önce kömür kalemle çizdiğim tepeleri, denizi izledim. Yitip giden yeteneğime ağlamadım bu defa, sızlanmaktan da sıkılmışım demek. Bir hafiflik geldi ki anlatmalıyım. Hani açık mavi gökyüzünde tek başına minicik bir bulut olur ya bazen, o bulut gibi oldum. Tek bir an. Geçecek biliyorum. Ne kadar hızlı içsem de bira ısınacak. Teslim tarihleri kovalayacak peşimden. Sevdiğim insanlar ölecek veya öldürecekler kendilerini, belki ben ölüvereceğim. Olacak bunlar, adımdan daha eminim çünkü adımın Leylâ olma olasılığı daha yüksek.

Vedalaşmadım. İçimden gelmedi. Başlangıç ve bitiş noktasını artık seçemiyorum zira. Sürekli bir akış hali yalnız. Mesela dilediğim an Merih’teyim. Aşktan neredeyse ışıyarak, dolup dolup taşarak bakıyorum ömrümce özlediğime. Sonra Şile’de, yine pet şişeye doldurduğum bir iki gün var.

Vedalaşmak zorunda olduğum bu denizin dibinde onlarca halhalım var benim. Her birini bileğimden kendi ellerimle çıkarıp attım denize. Hiç inancım olmadı. Dileğe adağa, nazara hızıra hiç inanmadım. Yalnız sevgiye inandığım için ritüel edindiğim bir iki pratik oldu diyelim. On beş yıldır parmağımdan çıkarmadığım labradorit yüzüğümü Şile’de kaybettiğim zaman üzüntüden ölmediysem, onu gerçekleştirilmiş bir adak saydığım için. Aslında yokluğunun acısını her gün duyuyorum ama daha önemli bir yokluğa karşı adadım varlığını. Yüzüğüm kadar olmasın halhallarımı da severdim. Yani acaba kısaca, en değerli gördüğüm her ne ise, onu dilerken, o an sahip olduğum en değerli şeyden vazgeçme âdetim olduğunu söyleyebilir miyiz? Böylece dileğimin gerçekleşmesini ne denli çok istediğimi mi kanıtlamış oluyorum acaba?

Velhasıl, İnceyalı denizinin dibi aşka adanmış halhallarla dolu. Bir de meteor yağmuru olurdu her Ağustos. Buradaki son gecemde odamın balkonuna çıkıp oturmamla birlikte bir yıldız Datça’nın üzerinden denize balıklama dalınca yine o yağmura denk geldim sandım. Dakikalarca bekledim, yağmadı. Yine de başka hiçbir yerde göremediğim gece göğünü izlemekten alamadım kendimi. Koyun karanlığına gözün alıştıkça sayıları sürekli artan milyonlarca yıldız ve Datça’dan Mazı’ya bir yorgan gibi uzanan Samanyolu. Varsın yıldızlar da halhalım da dursunlar yerinde. Dileyecek bir şey gelmiyor aklıma.







11 Temmuz 2014 Cuma

Kimse Ölmemiş Gibi

Bazen tek bir şarkı yeter. Ama bunu siz de biliyorsunuz zaten. 

Birkaç gün sonra Mazı'ya gidiyorum. Gidiş bileti, dönüş bileti her şey hazır. Eskiden ne güzel, nereye gidilecekse anan baban paketler götürürdü seni. Yanıma ne alacağım, kaçta çıkarsam yetişirim derdi yok. 

Mazı'ya gidiyorum. Demin bu şarkı çaldı radyoda. Dinlerken dinlerken başka türlü gitmek geldi içimden. Ne bileyim işte. Eskiden nasılsa öyle gitmek. Yok, paketlenerek değil de... Kimse ölmemiş, kimseyi kaybetmemişim gibi işte. 

Taşla toprakla saatlerce oynayıp da sıkılmayan o çocuk gibi. O yaz en değerli şeyi bileğindeki halhalı olan. Yalınayak oradan oraya koşuşturan ve oradan oraya koşmayı çok eğlenceli bulan. Kıçının başının nasıl göründüğünü dert etmeyen. Bütün bebeklerini taşımaya üşenmeyen (taşıtmaktan utanmayan). Büyüklerin türkülü rakı sofrasının kenarındaki iki sandalye üzerinde dünyanın en rahat uykusuna dalan. Ana babası henüz altmış beş yaşında olmayan.

O zaman henüz bir otel ateşe verilip yakılmamıştı insanlar. Sabah evden çıkıp arabasına binen bir adam arabanın havaya uçmasıyla ölmemişti. Henüz kimse ölmemişti. Benim için. Ruhi Su ölmüştü bir tek ama o da hep var gibiydi. Çok sevilen bir aile büyüğü gibi hep bir parçamız olmuştu. Su Dede sayılmaz o yüzden. 

Bodrum yine Bodrum'du, kalabalıktı, sıcaktı ama Zeki Müren'i görebiliyordun Penguen'de dondurma yerken. Babam, on sekizime gelince Halikarnas Disko'ya gideceğimizin sözünü veriyordu. İnanıyordum. Ama zaten babam ne derse inanıyordum ben. Baba dediğin öyle bir şey. Ay'a gittim dese inanırım. Şimdi dese şimdi inanırım. 

Her yaz sonu Mazı'dan, daha doğrusu İnceyalı'dan ayrılırken kan ağlıyordu içim. Hayat orası kadar, o kadarcık, o insanlarla birlikte olsun istiyordum. Daha fazlasına ihtiyacım yoktu, istemiyordum. Küçük bir  bir pet şişeye deniz suyu, kum, çakıl filan dolduruyordum yola çıkmadan önce. 

İstanbul'a döndükten birkaç hafta sonra su iyice bulanıklaşmış ve şişenin kapağını açmak istemeyeceğim kadar kötü kokmuş oluyordu. Mecbur döküyordum. Dökerken de kan ağlıyordu içim. Mazı'ya, Mazı'daki mutlu günlere tutunmak istiyor, bir türlü beceremiyordum. Kayıp gidiyordu. Çok küçüktü ellerim. 

Zaman benden büyüktü. Annemden babamdan bile büyük. Ölüyorduk. Yavaş yavaş. Hepimiz. Küçük bir pet şişeye koyup saklayamıyormuşuz hiçbir şeyi, hiçkimseyi. Yine de her gittiğim yere beraberimde götürmeyi öğrendim. Pet şişesiz. 

Ömür geçiyor, ömrümüz. Ölmekten dehşetli korkuyorum hâlâ, hatta üzülüyorum öleceğim için, kederleniyorum. Bazen, artık daha fazla sevdiğimin ölümünü görmeden ölmek istiyorum. O iş öyle olmuyor, biliyorum. 

Bu yaz Mazı'ya öyle bir gitmek istiyorum ki 30'uma merdiven dayamış gibi değil de bu şarkı çıktığındaki gibi (Sezen, bizim Sezen'imiz iktidara göz kırpmamış daha o zaman).Kuaför koltuğuna oturtulmuş, ayakları havada sallanan ve elindeki kasetin kapağını kuaförün burnuna sokup "böyle, bir tarafı kısa bir tarafı uzun" diyen çocuk gibi gitmek istiyorum. Halhalımı her gördüğümde ilk defa görmüş gibi mutlu olmak, annemle babamı rakı içerken izlemek, annemin yeniden türkü söylediğini duymak istiyorum. Bunu da okuyorsun değil mi anne? Senin türkü söyleyen sesin benim bugüne kadar duyduğum en güzel ses. 

Ve elbirliğiyle hazırladığımız o güzel rakı soframızda kötü adamları konuşmayalım bu yaz. Ömür geçiyor, ömrümüz. Ben sizi güldürecek bir şeyler illaki bulur anlatırım. Bahsetmeyelim kötü adamlardan. Kaybettiklerimizin her birine birer kadeh kaldıralım ama. Ne olur, bu yaz yalnız güzellikler içine saklansak... Ölmek bilmeyen çirkin adamları değil de hayatımıza güzellik katıp aramızdan ayrılmış güzel adamları, güzel kadınları ansak yalnız. 

Sonra hep birlikte gülümseyelim işte. Hadi gülümseyelim, n'olur! 


17 Temmuz 2013 Çarşamba

Bezgin

Eli kalem tutan her insanda tasvir etme isteği uyandırabilir. İlk tanıştığımız zaman bende uyandırdığı istek tanımaktı. Yan yana bar taburelerinde otururken adımı sorduğunda “Leyla” demiştim; ona gayri ihtiyari gerçek adımı söylemiştim. Ne de olsa loş barların tabureleri kafası dumanlı sakinlerine sınırsız isim özgürlüğü tanıyan adacıklar. Bense ona kim olduğunu ancak birkaç satır sonra ve kabaca, neredeyse kızgınlıkla sormuştum: “Sen kimsin?”. Aramıza iki tabure arasındaki mesafeden fazlasını koymak istediğim için kızgın görünmeye çalışmış olabilirim. Veyahut artık biriyle tanıştığımda, hatta ilk göz göze geldiğimde dahi hayatımda bırakacağı etkiyi az çok kestirebiliyorumdur. Bir iz bırakacaktı, sezmiştim. Hem merak hem de öfkeyle sorulan “sen kimsin” sorusu içinde “hiç zamanı değil, sen de nereden çıktın” sorusu uyukluyordu. Sorumun cevabını yavaş yavaş alıyorum.

Yolun yarısında bir adam. Hayatımda gördüğüm en bezgin adam belki de. Leman okuduğum ortaokul yıllarıma götürüyor beni. Bezgin Bekir kupam var o zaman, iki şekerli çayımı en çok o kupayla içmeyi seviyorum. Yıllar sonra, çay içtiğim kupadaki adam karşımda duruyor. Kahve dolu bir kupa uzatıyor bana. Bendeki kupanın aynısı.

Bezgin olduğu kadar yorgun da. Genç yaşından beri çalışan insanlara has bir yorgunluk taşıyor içinde. Bezginlik ise tüm bedenini sarmış gibi. Başlangıç meridyeni yüzünün orta yerinden geçiyor sanki, doğusunda ve batısında kalan bütün yüz şekilleri güneye iniyor. Yanakları yer çekimine teslim. Yalnız bir kere gördüğü memleketinin en heybetli izi, yüzünün tam ortasında, başlarda hafif bir çöküntüyle de olsa kuzeyden güneye doğru yükseliyor. 

Teni öyle beyaz ve solgun ki herhangi biri bile hayatının bir noktasında veremin bu bedene uğradığını kestirebilir. İnce hastalık, ince bedenindeki izlerini hala koruyor. Hele yağdan parlayan kavruk bedenlerin salındığı Bodrum sokaklarında bir akyuvar gibi gezinirken solgun teni daha da soluyor. Bakışları bile solgun ve bezgin. Gözleri açık kalmak için insanüstü bir çaba sarf ediyor sanki. Gülümseyince insanın içini ısıtan bir ışıltı gelip geçiyor. Gözlerine bakınca, birini hiç tutkuyla sevmiş midir acaba diye düşünmeden edemiyorum. Düşünür düşünmez utanıyorum düşüncemden. Sanki tutku benim tekelimde ve bezgin bakan adamlar tutkuyla sevemez sanki.

Beyaz ve ince, solgun ve bezgin bedeni itinayla güneşten gölgeye kaçıyor; akciğerinin klimaya tahammülü yok ama paketlerce sigaraya bana mısın demiyor. İnce sigarası kalın parmaklarına yakışıyor doğrusu. Ayak başparmağı yan komşusundan kısa. Dünya üzerinde milyonlarca insanın da öyledir eminim ama milyonlarca kişiden bir tanesinin bu özelliğini bilmek ve ona “bak benim orta parmaklarım da bitişik” diyerek ayak parmaklarımı göstermek hoşuma gidiyor.

Atkuyruğu yaptığı uzun saçları ve tek küpesi aşinadan da aşina. Öte yandan, güzel başı kuzey kutbunun iki yanından kelleşmekle iştigal. Alnına komşu bölge inatçı görünse de hinterlandı inat etmeyi bırakmış çoktan. Yolun yarısı kuzey kutbuna illa ki uğruyor demek. 

Yollar ne denli kolay kesişiyor ve ne denli zor oluyor yeniden ayrılmaları. Kesişmek için doğru zamanı kollamadıkları muhakkak. Yol boyunca anlamak ve anlatmak istiyorum. Oysa ekseriyetle susuyor ve yazmak için bekliyorum. Kim olsa tasvir etmek ister onu. Bir kısmını kendime sakladığım için eksik ve ismiyle müsemma bir adam olduğu için isimsiz bir tasvir bu. Bana müsemma olduğum isimle hitap ettiği için içten içe bir teşekkür belki de.  

14 Temmuz 2013 Pazar

Neler Oluyor Hayatta?

Bir gün o çok sevdiğin işi bırakıyorsun mesela. Tam çaresizliğe kapılırken hiç beklemediğin kadar iyi bir iş teklifi alıyorsun. Apışıp kalıyorsun. 
Mesela bir adamdan ayrılıyorsun. Artık kimseyi istemezken biri çıkıp gözlerinin içine bakarak gülümseyiveriyor. İnanmakta güçlük çekiyorsun.
Ya da birini seviyorsun mesela; çok seviyorsun, hep seviyorsun... ama o seni hiç şaşırtmıyor. 

Neler olmuyor ki!


21 Temmuz 2011 Perşembe

Bik Bik #7


 “Alo ayşec., şimdi okudum blogunu. Lan resmen serenat yapmışsın adama, iyi misin sen? Bak senin blogunun konsepti bu değil…”

“Ne abi benim blogumun konsepti? Çok mutsuzum, hayat çok boktan… ergen mi oynuyor lan burada?! Mutluyum, yazıyorum işte…”

Bu konuşmanın üstünden bir iki hafta geçti. Hala kulakmemesi kıvamındayım. Daha bugün “bir dur, yeter bu kadar minnoşluk” dedim kendi kendime. Önünü alamazsak Sınır Tanımayan Minnoşlar’a katılıp ortadan kaybolacağım. Yüzümdeki gülücük, telefonla konuşurken yaptığım küçük dans filan hiç hayra alamet değil. Telefonu kapattığımda karşılaştığım bakışlar bunu destekler nitelikte: “Sen demin ne yaptın orada öyle?!”


“N’aber ayşec.?”

“İyidir abi, yuvarlanıp gidiyorum.”

Delikanlı adam mecaz yapmaz usta, harbiden yuvarlandım geçen gün. Merdivenin en üst basamağından başladım, en altta buldum kendimi. Kafa göz ne varsa yardım. Yani yarmadım da epey örselendim diyelim. Delikanlı adam hastaneye gitmez. Gitse ölür çünkü. Ha baktı ki gitmese de ölecek sağlık karnesini de kaptığı gibi tıpış tıpış… Geçici görme kaybı yaşa da sıkıyorsa gitme. Arkadaşımla birlikte acil kapısından bir girişim var. Ne rujum eksik ne parfümüm, gözümde güneş gözlüğü pıtır pıtır girdim. Durumu açıklayınca “hiç merdivenlerden düşmüş gibi bir haliniz yok” dediler şaşkınlıkla. “Umarım nöroloji de sizin gibi düşünür” dedim. Tomografi, ultrason, film…allah ne verdiyse çektirdim valla. “Hamile misiniz ya da hamilelik şüpheniz var mı?” O kadar çok sordular ki “lan?!” dedim en son. Olmadı mini mini tosbağalar getiririm dünyaya. Rafael, Mikelanjelo filan. “Hamile misiniz” neyse de “iyi misiniz” diye soran doktor neydi öyle? He, iyiyim. Geçerken uğradım, sizden naber? Ölüyorum lan, bir şey yapın!

İtinayla zedelediğim kaburgam yüzünden yüzemiyorum tabi şimdi. Yazlık teyzesi oldum çıktım. Yan evdeki ailenin gürültücülüğünden yakınıp duruyorum. Kadınlarından ayrı, çığlıkla iletişim kuran çocuklardan ayrı… Gerçi geçen gün iki süper veletle tanıştım. Yaşları olsun 5-6. Bruce Springsteen, Queen, Bon Jovi filan söylüyorlar. Daha doğrusu kız rock seviyor, oğlan klasik. Seviyor dediğim Mozart filan takılıyor oğlan, piyano çalıyor. Kızın bir yemek yiyişi var, elle dalıyor. Nasıl iştahlı, nasıl aşkla yiyor. Çocuklara mı bayıldım yoksa Amerikan tipi çocuk yetiştirmeyi mi çok tuttum emin değilim fakat yaptın mı böylesini yapacaksın. Bir şey yapıyorsun tam yap.

“Dediş, dediş!” diye bir koşuşları vardı zaten. “Yemişim doktorayı” dedim, “şunlardan yapsam ya bir iki tane”. Nereye yapıyorsun, yavaş yap. Düzenli bir işin, bir gelirin olacak da o birikecek de…ölme yumurtalarım ölme. Onu geç, hem kariyer hem çocuk yapan kadınlara hayranım. Bahsettiğim çocukların annesi Harvard’da öğretim üyesi, gencecik bir kadın. Kendi güzel, kariyeri güzel, çocukları güzel… her dalda birinci olmak bu işte. Bonus olarak eş de öyle, o da öğretim üyesi filan. Doktor ebeveynler mesela, hastasıyım. Ya insanların hayatları parlıyor, gözümü alıyor resmen.

Boris Vian okuyorum ikidir. İster istemez hayatına takılıyor gözüm çıkasıca. 26 yaşına geldiğinde en sağlam üç romanını yazmış bitirmiş adam. Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaşı hiçbir zaman pek sallamadım ama bu baya koydu. Ben de 26 yaşındayım ve hiçbir yere varabilmiş değilim. Genç ölmüş ama tek saniyesini boşa geçirmemiş adam. Deli gibi yaşamış. Ben mıy mıy mıy. Bir şey yapmalı değil mi Cahit Abi?

Bir durun ya, valla çok acayip şeyler yapacağım ben de. Çok süper projelere imza atacağım, hissediyorum. Azıcık hırsım da olaydı iyiydi. Bu kafayla şu hayatta ne hırsım olabilir ki diye düşünüyorum, iyi yaşamaktan başka bir şey gelmiyor aklıma. La dolce vita lan. İşi amaç haline getirmeden, “kendi işim gibi” palavrasını yiyip yutmadan çalışıp iyi yaşamak lazım. Bunları da bir kenara koyan insanlara hipi diye burun kıvırıyorlar ya o burunlarına bir tane geçiresim geliyor. Takım elbise giydim, plazada çalışıyorum; işim, eşim, arabam hepsi on numara. Hayat bu mu lan, gerçekten bu mu? Bu kadarcık mı? Kapitalizmi de bozdunuz yemin ederim, doyumsuz olmanız gerekmiyor mu sizin? Aklının alabildiği en çılgın şey güvenli ekstrem sporlar mı gerçekten, güvenli adrenalin? Bok atar gibi oldum biraz ama düşünüyorum gerçekten. Bu türden kravatlı bir hayatın prestijli olduğunu kurgulayıp bu kurgu içinde nefes almadan böbürlenen insanları izlerken “bu mu” diye soruyorum, ne yapayım. Benim için bu değil, onu biliyorum…ama ne, bilmiyorum.

Daha bik bikleneyim mi? İstek üzerine bu kadar. Gidip bikini izlerimin kontrastını arttırmaya devam edeceğim şimdi. Hem Bodrum kanunlarına aykırıdır burada dertlenip tasalanmak. Güneş kreminin kokusu, kekik kokusu ve ağustos böceklerinin sesi de bana katılıyorlar. Kendi bahçesinin domatesi, salatalığı, zeytiniyle kahvaltı edip, akşam üstü kendi bahçesinin yeşil mandalinasıyla cin tonik içen insanın herhangi bir şeyi dert etmesi çok zor be. Merdivenlerden yuvarlandığım halde kafam gözüm hala sağlam; sevdiklerim iyi ya, her şeyin çaresi bulunur.

Ayşec. begonvilli günler diler.

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Beynimi yediniz cır cır cır!

Bodrum, Turgutreis’teyim. Burası İstanbul’a çok uzak. Ankara-İstanbul yolunun uzayıp kısaldığına çok şahit olmuştum ama Bodrum’dan bakıldığında İstanbul ve ona dönme vakti hiç bu kadar uzak görünmemişti gözüme. Oysa çok güzel burası. Hele uçaktan iner inmez rakı masasında bana ayrılmış olan yere kurulmak harikuladeydi. Rakı masası kumların üstüne, dalgaların bittiği yere kurulmuş; ben rakı masasına, yıldızların bittiği yere kurulmuşum. Kadıkalesi’ndeki Körfez Restoran’da, tam sevdiğim gibi bir masanın (uzun, kalabalık) ucundayım. Başımı kaldırınca yıldızları görebiliyorum. Masamız denize ayağının ucuyla dokunup geri çekiliyor haspam. Halbuki su nasıl da ılık olur geceleri, anlatamıyorum ki.

Deniz börülcesi, ahtapot salatası, çiçek dolması, patlıcan…ana yemek lahos buğulama, çünkü öyle yazmışım. Sadece hayal kuruyordum oysa. Bir dönem yasaktı, hayal kurmam yani. Kendime totaliterim, kimseye bir zararım yok. Kendini hayalini kurmaktan bile alıkoyduğu şeylerin gerçekleşmesinin de önüne geçiyor insan. Hayal bile edemeyeceğimiz halde gerçekleşen şeyler yok mu, var, onlar da var. İyi ki varlar.

Çok seviyorum şu yukarıdan sallanan renkli lambaları. Ferzan Özpetek filmlerindeki sofraları anımsatıyorlar bana. Vitraylı da olur ama bu yüksek bir beklenti. Işığın fazlasını sevmiyorum, hele geceleri. Işık dediğin gündüz olur. Geceleri loş hatta bazen zifiri karanlık olmalı. Yoksa insan nasıl yakamoz görür, ayın tadına nasıl varır?

Bizim orada daha güzel yaparlar lahos buğulamayı. Defnesi, baharatı eksik olmaz. Yeşil biber konmaz en basitinden, tadını acıtmaktan başka işe yaramamış burada da. Güzeldir bizim oralar. Hayal edilmeyecek gibi değil.

Mesafe ve zaman sıcaktan esneyip uzuyor sanki. Burası ne kadar güzel, keyfim ne kadar yerinde olursa olsun özlemeye çare yok. Yine de beklediğim gibi değilim. Garip bir dinginlik kök salıyor içimde. İçimde büyüyen özleme sarılmış onu sakinleştiriyor sanki. “Güzel günler göreceğiz” deyince “yemezler” demiyorum çünkü bana da öyle geliyor şimdi. 

11 Ekim 2010 Pazartesi

Med Cezir


Taş evin içi Kasım'da Ankara. Dışı sükunetle karşılıyor kışı. Sessiz sedasız serinliyor. Önce hava kırıldı, med cezirden sonra da su. Akşamüstleri hüküm süren Mayıs ılıklığı yerini belli belirsiz bir ürpertiye bırakıyor yavaşça. Direnmenin anlamı yok, mevsimler geçiyor.

"Keşke yazar olsaydım" dediğim anlar, "keşke sesim güzel olsaydı" dediğim anları açık ara farkla geçmek üzere. Hayatı algıladığım gibi anlatabilmeyi çok isterdim. Bu sessizliği, bu ürpertiyi, huzuru ve huzursuzluğu. "Hanımlar, beyler" derdim o zaman, "benden çok, benden güzel yaşadınız muhakkak. Fakat hiçbiriniz görmedi dünyayı benim gözlerimden. Duydunuz ama benim kulaklarımla değil. Sırf bu yüzden kulak verin şimdi bana, söyleyeceklerim var". "Güneşin altında söylenmedik söz kalmadı" derlerdi belki,"geç kaldın". "İyi ya, aynı hikayeyi bir de benden dinleyin". İçimdekileri karşılayacak kelimeleri bulup çıkarabilseydim böyle olmazdı derdim hep çaresizliğimde. Kimse gitmezdi o zaman, gitsem bırakmazdı. Geniş zamanlar ummadım halbuki, dar vakitler de pekala güzeldi sevgileri söylemek için. Yine de burun kıvırdım kelimelerime, az buldum, söylemedim. Boş bir teneke kadar boş gururum da elvermedi. Oysa şimdi, sevip de kaybetmekten çok daha fazla anlatacaklarım var. Misal, hayatın devam ediyor olması başlı başına büyüleyici.


Dilimin dönmediği yerde şarkılardan, şiirlerden, suretlerden medet umuyorum. Kenarında bir başıma oturduğum sahilin sessizliğini, gürültüyle demir alan tekneyi ufukta kaybolana kadar izlediğimi, derinlerdeki suyun yeşim berraklığını ve ben yüzerken bana eşlik eden balıkları, çıkınca ıslak ayakları sıcak taşlara basmanın keyfini ve hatta tuzun tadını anlatmak istiyorum fakat kayıp bir anahtar bu anda sözlerim, dilimin dönmediği ne varsa kilit altında tutuyorum. Dalgaların sesini esir ediyorum ben de.


Yirmi yıldır Mazı'ya gelmediğim yaz olmadı. Burası köyün Hurma sahili. Ben İnceyalı'da büyüdüm. Her yaz sonu, tatilin bittiğine değil Mazı'dan ayrıldığıma ağlardım. Elime geçirdiğim bir pet şişeye biraz çakıl taşı ve deniz suyu doldururdum. Aklım sıra Mazı'yı yanımda götürecek, ayrılığı hafifleteceğim. Birkaç haftaya kalmadan kokmaya başlayan suyu sonunda dökmek zorunda kalırdım. Daha az çocukça görünse bile dalgaların sesini kaydetmem de bundan farklı değil. Belki daha uzun ömürlü ama ayrılığa çare yok. Çocukluğumdan beri öğrenemedim bunu.

Ölümün de bir tür ayrılık olduğunu düşünüp teselli bulmaya çalışırken fark etmiştim, aslında ayrılığın bir tür ölüm olduğunu. Her kopuş, telafisi olmayacak bir şeyler kopartıyor insandan. Pet şişeye koyup saklayamıyorsun. Tahir ile Zühre Meselesi demiş ya üstat, biraz da o hesap işte... Yani insan saklayabiliyor isteyince. "Yani yürekte". Hatta ne diyordu Piraye, "her kadın saçmadır sevdiği zaman. Bırak da içimden seveyim seni, açığa vurmadan".

5 Ekim 2010 Salı

Keyif

Oda arkadaşım semirgen sivrisineğe rağmen sabah 10 gibi kalkıp annemle denize gitmeyi başardım. Sahilde kimsecikler yok, deniz neredeyse çarşaf gibi. Sintinesini boşaltmaktan çekinmeyen birkaç hıyarın pisliğini saymazsak da tertemiz. Halbuki Gökova’nın mavi tur koyları buralar. Her yazım bu koylarda, bu köyde geçti benim.

Yazları herkesin benim gibi yemeni takmadığını sonradan öğrendim. Sinüzitim olduğu için ıslak başımı yemeniyle korurdu annem. Sonra sonra ıslak saçla yatar olduğum halde yemeniden hiç vazgeçmedim. Bahçede börülce toplarken ya da dağı aşıp yan koya yürürken şapka takmayı bir türlü sevemedim. Bu akşam da maaile yürüyüşe çıkarken düşünmeden bağlayıverdim annemden ödünç aldığım yemeniyi. Babam sayesinde dağ bayır yürüyerek geçti çocukluğum. Yamaçlarda keçi gibi sekmeyi nasıl özlediğimi fark ettim bu akşam üstü. Gün batıyordu.

Burnun tepesine gelince durduk. Bir cebinden viski, diğer cebinden de kanyakla çikolata çıkardı babam. Karşımızda boylu boyunca uzanan Gökova’da gün batıyor, kuru kuruya olmaz. Annem kanyağını sahiplendi, biz viskimizi paylaştık. Gün battı. Dönüşte al al olan yanaklarım, karadan denize doğru esen rüzgarlar sayesinde aşikar olmadı.

Hatırlayış bu değil mi, on sene evvelki yılbaşı geldi aklıma. Gene biz çekirdek maaile, Concorde Meydanı’ndayız. İyi güzel, yeni bin yıla girdik rahatladık. İnce ince yağan yağmur durmak bilmiyor. İnsanın içine sinsice işleyen bir soğuk var. Üçümüz de üşüyoruz. Ertesi günü uçağımız var, döneceğiz ama biz daha otele dönemiyoruz. Zira hiçbir ulaşım aracı çalışmıyor. Taksi desen ön koltuklarına eşler kurulmuş. Bir de haritayı ters okuyunca kaldık mı kentin ortasında. Babamı öyle küfrederken hiç görmemiştim. “Kabus gibiydi” diye anılası bir gece olabilirdi, eğer yanımızda cep kanyağı ve nane dolgulu o nefis kare çikolatalardan olmasaydı.

Yanaklarımı al al edebilir ama içimi ısıtan şey yalnız içki değil. Hiçbir şeye değişmeyeceğim bu keyif.

4 Ekim 2010 Pazartesi

Bodrum Notları

Bodrum’u hiç böyle görmemiştim. Sıradan bir Ege kasabası görünümüne bürünmüş. Hani neredeyse “biz burada yabancıları sevmeyiz” diyecek ellerini arkasında kavuşturarak nalbur dükkanının önüne çıkan terlikli, göbekli dükkan sahibi. Her ne kadar garaja intikal edenler hala bir fıkra popülasyonu teşkil etseler de yaz döneminin o kımıl kımıl atmosferinden eser yok. Köy minibüsünü beklerken oturduğum büfede çayımı seri yudumlarla yiyip bitirdikten sonra “oh içim ısındı” dedirtecek kadar serin dokunuyor yüzüme rüzgar, aynı soğuk parmaklarıyla saçlarımı dağıtıyor.

Önceki aylarda muhteva ettiğimin kat be katı stres yapmam gerekirken tez bitmiş de geçmiş gibi rahatım. Sanki kendi kendini düzeltecek düdük makarnası. Birkaç gün daha kusuruma bakmasın, aylak madamlık peşindeyim. Çok basit ama kıymetli hayallerim var. Bahçeye dalıp dalıp, her bir şeyi dalından kopardığım gibi yemek mesela. Rüzgarda hışırdayıp bir o yana bir bu yana yatan mısır koçanlarının arasında yürümek, ya da topladığım naneyle reyhanın, onları sıkı sıkı tutan elime karışarak sinen kokusunu içime çekmek. Sonracığıma, sevip de adını getiremediğim şarkılar mırıldanarak sırt üstü yatmak denizde. Bir yandan gökyüzünü seyretmek. Az şey değil. Sonra, asmanın altında kitap okumak. Bir de çay demlenirmiş mesela, keyfe bak hocam. Bir sessizliği, bir de dalgaların sesini dinleyeceğim. Bırak insan sesini, müzik bile duymak istemiyorum. Kendimi değil kafamı dinleyeceğim bu defa. İçine kaçasıca bıdırdak iç sesim hele bir gıkını çıkarsın. Yazmak serbest, o ayrı.

Gündüz düşlerimin Bodrum katında kimsecikler ilişmesin bana. Müebbet bir mesai sarf ettiğim leylalığa müsaadenizle bir müddet ara veriyorum. Vay aşkmış, vay sevdaymış...yok arkadaş, aklımın ucuna yanaştırmam. Her Aşkın Sonu Hicran Partisi kapatıldıktan sonra aldığı Ben Böyle Aşkın Istırabını Partisi adıyla katılacak bir dahaki seçimlere zaten. Neyse, ne diyordum? Ha evet, ayşec. Bodrum'dan bildiriyor.

Hayal (temsili)

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Summertime

90’ların başıydı, belki de 80’lerin sonu. Yazın başıydı orası muhakkak. Tıpkı şimdiki gibi o zaman da yol iz bilmezdim. Bilirdim de hissederek, tıpkı şimdiki gibi. Yolun kenarından yükselen kayayı da geçtiğimiz vakit sere serpe Bodrum’u göreceğimi adım gibi bilirdim mesela. Zeki Müren’den başka kimseyle özdeşleştirilmediği yıllardı. Tam o kayayı dönerken babam gülerek hep aynı şeyi söylerdi: “Evet şimdi herkes derdini tasasını burada bırakıyor, dönerken alacağız”. O yaşta ne derdim tasam olacak, en fazla “okumayı sökemiyorum, asla da sökemeyeceğim” diye dertleniyorumdur. O da okula başlamışsam. Onun dışında gene birine aşığımdır, aşkımdan ölüyorumdur. Her ne olursa olsun kayıtsız şartsız inanırdım Bodrum’a dertli girilemeyeceğine. Sanki buna cesaret edecek olsam bir sonraki dönemeçte polis çevirmesine yakalanacakmışım gibi ciddiye alırdım: “Üzgünüm ama o asık suratla buraya giremezsiniz”. Ve sahiden de ne derdim varsa oracıkta unutur, İstanbul’a dönüp de evimin kokusunu alana kadar hatırlamazdım.
Sezen Aksu’nun yeni kaseti çıkmışsa o alınırdı. Önceden alınıp bütün yol boyunca çevir çevir dinlenmediyse tabi. Bir çok şarkısını o yolda ezberlediğime eminim. Sonra Penguen’de karadutlu balbademli dondurma. Halbuki çocuğum ben, bana ne öyle alengirli işlerden. Sen ver bana oradan ikişer top çikolata kaymak. Bitti gitti. Hala da sevmem karadutu, balbademi. Neden sevildiklerini anlayabildim henüz. Beş yıla kalmaz roka, rus salatası ve turşuyla aynı kaderi paylaşır o da, yemeden duramam.
Göz ucuyla etrafa bakardım Zeki Müren’i görebilecek miyim diye. Yok be ne göz ucu, çocuğum ben kimden çekineceğim. Dosdoğru bakardım işte. Gördüm mü hatırlamıyorum. Aklımda, bir çay bahçesinde oturmuş kara gözlüklü, çok şişman adam ve etrafını sarmış kalabalık görüntüsü olduğuna göre görmüş olmalıyım. 96’da öldüğü zaman ne ağlamıştım. Herkes ağlıyor diye değil. O sırada henüz farkında olmadığım halde, sanat müziğini deli gibi sevdiğim için. O yaşa göre bu biraz delilik de sayılır hani.
Çerçi’ye gidilirdi sonra. O ufacık dükkanın içi büyülerdi beni. Çerçi demek, gümüş takının en iyisi, en güzeli demekti. Sahibi öldü, adı değişti fakat o ufacık dükkanın içi hala büyülüyor beni. Kapıdan içeri adımımı atmamla birlikte yirmi yıl önceki halime döndüğümü anlayacaklar diye işkilleniyorum bazen ama genç kadın taklidim her zaman işe yarıyor. Bir şey alıp çıkınca sevincimden zıplayarak yürümek istiyorum o meydanı. Genç hanımlar sırf canları öyle istiyor diye, durduk yere zıplamazlar yolun orta yerinde. Bazen sırf bu yüzden hasedimden çatlıyorum milletin içinde abidik gubidik hareketler yapan çocuk gördüğümde. Ben yapsam deli derler, o yapınca şirin oluyor. Hadi taş çatlasın sinir bozucu, şımarık. Ben de dünyalar güzeli, zarif takımı alıp edebimle çıkıp gidiyorum haliyle.
Bir keresinde çarşının başında bir Peter Pan kitabı alındığını hatırlıyorum. Bol resimli az yazılı olan çocuk kitaplarındandı. Bütün o yolu kafamı kitaptan hiç kaldırmadan yürümüş ve çarşının sonuna geldiğimizde bitirmiştim. Bitirdiğimde, istersem uçabileceğime dair sonsuz bir inanç edinmiş olduğumu söylememe gerek yok herhalde. Bu kol nasıl kırıldı.
Halhala eskiden de düşkün müydüm bu kadar yoksa ileriki yıllarda mı baş gösterdi emin değilim. Yıllar içinde semirip de bileklerim kalınlaştığı halde vazgeçmedim. Saçın dibine bağlanıp aşağı sarkıtılan o rengarenk örgülerin, boncukların tahtını kısa sürede aldı ve hiç bırakmadı halhal. Ergenlikten kalma bir yaz boyunca ise, bileğimden çıkardığım halhalı denize atıp dilek dilediğimi anımsıyorum. Ben uydurmuştum. O sırada anlamlı geliyordu. Dileklerim de aşağı yukarı aynıydı: “o da beni sevsin, n’olur n’olur n’olur”. Doğuştan aşık olmak zor zanaattır ne de olsa.
Birkaç gün oldu. O satırları okumadım tekrar. Okuyamadım. Acı vereceğini bildiğim halde yapacağımı da bildiğim bir şeyi sırf yasak olduğu için yapamadım. Aklımda evirip çevirirken yakalıyorum bazen, o zaman da hemen men ediyorum kendimi düşünmekten. Farkına bile varmadan bırakıvermişim o dönemeçte. Dönerken almak konusunda da isteksizim. Ne olur almasam? Kayıp eşya ofisinde fazladan birkaç kayıp acı yahut acı birkaç kayıp.
Bodrum demişken… D-Marin Turgutreis Uluslararası Klasik Müzik Festivali demeden geçemeyeceğim. Ballandıra ballandıra anlatmak isterdim ama gücüm yetmez. Bunu anlatabilmek için gerekli sayıda ve güzellikte kelime bilmiyorum maalesef. İlk gün İdil Biret, dün akşam Fazıl Say… bilinçli bir klasik müzik dinleyicisi değilimdir aslında. On kere öğrenip on kere unutmuşumdur adagio’nun andante’nin ne anlama geldiğini. Belli başlı birkaç eser dışında ne kimindir onu bile bilmem. Yol iz bulmama benzer biraz: Bu yoldan gidersem şu caddeye çıkarım dediğime az rastlanır, hele arabayla yirmi yıldır bildiğim yolları karıştırırım. Daha doğrusu adını koyamam, ama anlarım Chopin midir Wagner midir. Dün de öyle oldu işte. Fazıl Say çalmaya başladığında programa gitti elim, sonra vazgeçtim. Anısı, anlamı olan bir sokağı hiç unutmayan insanlar gibi buldum yolumu. Bach çalıyordu. Gülümsedim.
İnce, ılık rüzgar yüzümün önüne, yanına düşen perçemlerle oynuyordu. Piyanist gülünce gülüyor, kaş çatınca kaşlarımı çatıyordum. Film izler gibi sürekli değişiyordu yüz ifadem. Yaylılar da katılınca üzüm ihtiyacı hasıl oldu. Nedense kırmızı ruj sürdüğüm vakitler daha bir keyif alırım kırmızı üzümden. Misafirine, Melih Cevdet’in arzuladığı gibi mis kokulu, akça pakça yataklar yapmış ev sahibi gibi hissederim. İki kırmızı tamamlar birbirini. Tamamladı da nitekim. “Şu an ölsem de olur” anlarındandı. Halbuki atamam kendimi denize, dünya güzel, ağlarım.