Rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2024 Pazar

Yılmaz Güney

Rüyamda Yılmaz Güney'i gördüm. Fazla gerçekçi bir şekilde. Uyandıktan sonra bir daha uyuyamadım o yüzden.  

1984'ün 9 Eylül'ünde ölmüştü, evet, ama bizi görmek için gelmişti. Annem, babam, en yakın arkadaşım ve Agâh Bey vardı evde. Yılmaz Güney'i çağırmış filan değildik, filmlerini anıyorduk sadece. Eskiden rüyalarımı sık sık rüya olduklarının bilincinde görür, böylece onlara dilediğim gibi yön verirdim. Artık nadiren oluyor. Bunu gerçek gibi yaşadım. Yine de ona paranormal şeylere inanmadığımı, bunun gerçek olamayacağını söyledim. Gülümsedi. Ben de inançsızlığımı bir kez dile getirmenin rahatlığıyla ânın tadını çıkarmaya koyuldum.

Bilge Olgaç'ı sordum ona. Duvardan duvara kitaplık olan evdeki kitaplara göz gezdiriyordu gezerek, sakin, telaşsız. Trençkotunu portmantoya asmıştı. Giyimi sade, saçı henüz kırlaşmakta ve sesi tam da kayıtlardan duyduğum gibiydi. Vedat Türkali'nin romanında tasvir ettiği inci dizisi dişleriyle göz kamaştırarak gülmedi hiç. Ağırbaşlı bir gülümsemeyle durdu hep, kalender bir duruşu vardı. Koltukta oturuşu, bize ve etrafa bakışı, konuşması...

Biraz sohbetten sonra ayrılık vakti geldi. Hafif bir ayazın dolandığı sokağın ortasına kadar geçirdik onu. Herkesle birlikte vedalaştım ben de. Sonra tam giderken dayanamayıp koşup sımsıkı sarıldım, ağladım. Ayrılmak istemiyordum. Çok küçükken de böyle yapardım. Katıksız sevgimi katıksız bir şekilde gösterirdim, korkmayı veya çekinmeyi bilmezken. "Şimdi nereye gidiyorsun?" diye sordum, hadsizliğimden hızla utanıp özür diledim, ağlarken güldüm. Ağırbaşlılıkla yatıştırdı beni. Ve yürüyerek uzaklaşıp gitti.

Sonrasında kendi aramızda oturup konuşurken "Gerçek değildi, olamazdı" dedim. Yine de çekilen fotoğrafları Agâh Bey'e telefondan göndermek yerine çıktılarını alıp öyle vermenin daha iyi olacağını söyledim. Eski adamdı ne de olsa. Onu da iki yıl önce kaybettiğimizi hatırlamıyordum. 

Uyanıp annemle babama anlattım rüyamı. Dinlediler. Bu da gerçek değildi. Henüz uyanmamıştım. Gözümü açtığımda serin sabah yeli tepemdeki cevizin yapraklarını hışırdatıyor, beni ürpertiyordu. Mazı'daki evimizin damında, pike ve battaniyemin altındaydım. Sabah 5'ti. Bir daha uyuyamadım. Bu rüyayı neden nasıl gördüğüme dair bir açıklama bulmam gerekiyordu.

Son bir ayda yoğun bir şekilde, Yılmaz Güney'e ait efemeranın arşivlenmesiyle uğraşmıştım. Çoğu lobi kartı, kartpostal ve fotoğraftı. Dolayısıyla görüntüsü sürekli benimleydi. Dün akşamüstü soğan ekmek için toprağı hazırlarken babama bir sandalye çekmiştim bir yandan sohbet edelim diye. Halil Amca'nın dizi oyuncusu olarak tanınmasından girdik; kaybettiklerimizden söz açılınca Yavuzer'i, Yavuz Özkan'ı, Bilge'yi andık. Yılmaz Güney'i andım ben de. Père Lachaise'deki mezarı geldi aklıma, taze çiçekleri eksik olmayan. Başka birkaç akıl kârı sebep daha buldum rüyama girmesi için. Bugün eylülün ilk günüydü ve 9 Eylül 1984'te öldüğünü hep biliyordum. Cenazesinde, anmalarında okunan metinlerin elle düzeltilmiş daktilo hâlleri de efemeralarımız arasındaydı; serbest bırakılması için düzenlenen kampanya haberleri de... 

Aranan sebepleri bulunca rahatladım. Yine de üzerinde sabah yeli esen örtülerin altında bu ürpertiyle daha fazla gözüm açık yatmak istemediğim için yatağımı toplayıp indim aşağı. Bunu yazmam gerekiyordu. 

24 Kasım 2016 Perşembe

Oh Be, Öldüm de Kurtuldum

İki gece önce on, on beş kişilik bir kafileyle tropik bir adadayım. Kumları incecik bir sahile inşa edilmiş birkaç bungalov var, oralarda kalıyoruz. Sonra kafiledeki insanlardan birinin bir gün adanın diğer tarafında kafileden on kişiyi bıçakla paramparça ettiğine tanık oluyorum. Öldürürken söylediklerinden faşist olduğunu anlıyorum (1900'deki (1976) Donald Sutherland'in etkisi olabilir). Çalıların arkasındayım, o beni görmüyor. Görürse beni de öldürür diye korkuyorum. Sonradan hiçbir şey olmamış gibi bungalovların orada karşılaştığımızda beni eşyalarımı toplarken görüyor. "Otobüsümüz yarın dörtte, neden şimdiden toplanıyorsun?" diye soruyor (Otobüs işini hiç sormayın, öyle). "Bugün dörtte de bir tane varmış, onunla gidiyorum" diyorum yüzüne bakmadan. Hem korkudan, hem tiksintiden bakamıyorum. 

Dün akşam büyük perdede Salvatore Giuliano (1962) izlemek kesmedi, geldim bir de yatmadan Scarface (1932) izledim. Sonra bütün gece vızır vızır uçuşan mermilerin, parça tesirli bombaların parçaları arasında ölmemeye çalışarak geçti. Yine adadayım. Mekan olarak adadan vazgeçmeyen yönetmen karakterin derinden duyduğu klostrofobiyi seyirciye aktarmayı hedefliyor olsa gerek. Bununla da yetinmiyor puşt. Hani Mayaların piramit gibi, taraçalı yapıları vardır ya. İşte o üç boyutlu şekli alın, içini boşaltın, tepesi magmaya bakacak şekilde adaya gömün. Ada aslında taraça taraça aşağı inen ve her taraçasında insanların yaşadığı bir yer, etrafı okyanusla dolu derin bir delik. Yani bu defa kaçamayacağımı bilmekle kalmıyorum, yapabileceğim tek şey de dibe inmek. Al sana klostrofobi, al sana kapana kısılmışlık. Daha kötüsü olamaz mıymış, al daha kötüsü.

Bu defa annemle babam yanımda. Mermilerden ve bombalardan birbirimizi zor duyuyoruz ama onlara sırtlarını duvara vermelerini, başlarını kollamalarını söylüyorum. İşe yaramaz, hatta kötü tavsiyeler elbette. Nitekim sonra kendim patlayan bir bombanın parçasının sırtımdan girip göğsümden çıkmasıyla ölüyorum. Ölünce uyandım. Aklım hâlâ annemle babamda ama uyanıp o cehennemden kurtulduğum için de çok mutluyum, uyuyup yeniden aynı rüyaya dönmektense dehşet korkuyorum. "E tabi, ölmeden kurtulamazdım. Oh, öldüm de kurtuldum" diye diye uyudum. 

Sonra yine kabus gördüm ama "lan bu ne ki, ben neler gördüm" diye burun kıvırıp korkmadığımı hatırlıyorum o kadar. 

18 Mart 2014 Salı

Seçim Yasağı

             "Yavaş yavaş delirdim, kimse fark etmedi." (İpek Ertürk, Avukat, 2006)
                 "Çok acı var, dayanamıyorum." (Dicle Koğacıoğlu, Akademisyen, 2009) 

Birkaç gün önce hiddetimin muhatabı olmayan iki kişiyi esir alıp sinir krizi geçirdikten sonra bıraktım. Tape okumayı/ses kaydı dinlemeyi, günümün yarısını Twitter'da gördüğüm yazıları okuyarak geçirmeyi, hatta Facebook'a bakmayı (kim bilir kaç düğün nişan tebriği oldu bu yüzden atladığım), hatta gazete okumayı, gazetem Birgün'ü bile okumayı bıraktım. Televizyonu açmayı hepten bıraktım. Seçimle ilgili ne bir muhabbet dinlemek, ne de muhabbet etmek istiyorum. "Muhabbet" köken itibarıyla sıcak, güzel bir kelime zaten; bunca pisliğe ilişkin yapılan konuşmalara muhabbet demek etimolojiye hakaret sayılır.

Velhasılı kelam, bununla pek gurur duymamakla birlikte seçim yasağı koydum kendime. Aksi takdirde aklımı kaçıracağıma ve buna değmeyeceğine kanaat getirdim. Gündemi kaçırdığım için üzgünüm ama aklımı kaçırmadığım için de memnunum.

Ağzını her açtığında zehir saçıyor sanki. Salya değil pislik saçıyor, hem de öyle yalnız çamur falan değil. Yalnız dinlemekle, hatta okumakla bile kirlendiğimi, yavaş yavaş zehirlendiğimi hissediyorum. Dayanamıyorum. Dayanamadım. 

Nasıl olsa üzerinde serinkanlı analizler yapabileceğimiz rasyonel bir düzlem falan kalmadı. Kalmışsa da kendimi hiç aklıselim sahibi hissetmiyorum. Hissetmiyordum. Üç günde biraz olsun temizlendim, kendime geliyorum. İktidar zehirlenmesi deniyor. Doğrudur, katılıyorum. İktidar zaten zehirli bir şey de bu kadar kendinden geçeni görmemiştik. Aklına fikrine güvendiğim insanlar da "daha önce bu kadarını" görmediklerini söylüyor. Tarihe tanıklık ettiğim için sevineceğim neredeyse. Şaka maka kuşaklar sosyolojisi aklıma gelmiyor değil. Bizim kuşağın belleğindeki birleştirici unsur da bu oldu, iyi mi? Bundan 20 yıl sonra, bugün oluşturduğumuz dili kullanarak konuşsak çocuklar bir halt anlamazlar, anlamayacaklar. "Anlayamazsınız" desek, onu da anlamayacaklar. 

Esasen bir 'tek adamın' saltanatını oylayacağımız gayrimeşru yerel seçimimize 12 gün kaldı. Biliyorum, erken pes ettim. Canım da pek tatlıymış zahir, sinirlerim de pek narin. Elbette kızıyorum kendime, ne olup ne bittiğini deli gibi merak ediyorum ama bu siyaset değil artık, safi pislik. Kendi kaderini ülkenin kaderiyle özdeşleştirmiş hazret. Siyasetin tansiyonunu yükseltiyorum diye yükselttiği de benim tansiyonum ama. Onu ne yapacağız?

Gündemi takip etmeyi bırakma şeklindeki pasif aklıma-mukayyet-olma tekniğine ek olarak bir de aktif aklıma-mukayyet-olma tekniği buldum: Paris'te kalacak yer bakıyorum. Fotoğraflara bakarken biraz olsun huzur buluyorum. Sonra yine kahroluyorum. Memleketini, kentini bu kadar seven ben ne hale geldim böyle? Münferit bir vaka da değilim üstelik. Kimle konuşsam bazen şakayla karışık, çoğu zaman ciddiyetle ülkeden gitmeyi hayal ediyor. Gitsem ne yer ne içerim, nasıl geçinirim bilmiyorum ama kaçmış gibi hissedeceğimden şüphem yok. Kalıp da ne yapıyoruz, ne yapacağız? İşte bu yanım karamsarlığa teslim, diğer yanım umutlu. 

Ben bilmiyorum artık. Gitmek istiyorum sadece. Valla çok kalmam, dönerim hemen. Bi tanecik hayat bu da. Ulan insan Cumartesi akşamı arkadaşlarıyla dışarı çıkarken "ne olur ne olmaz" diye gaz maskesi, havuz gözlüğü alır mı yanına? "Ne olur ne olmaz, polis kovalarsa" diye rahat koşabileceği ayakkabı giymeyi tercih eder mi? Lan beni niye her gece rüyamda polis kovalıyor? Geçen gece rüyamda oy kullandım lan, oy! 

Ama şu üç günün sonunda nihayet bugün yarım saat kestirmek için uzandığımda okuluma gittim. Yemekhanenin kütüphane tarafından fakülte yoluna çıkarken bir ağacın dibinde kocaman beyaz yumurtalar gördüm. Devekuşu yumurtası kadar büyük neredeyse, birkaç tane dağınık vaziyette duruyor öylece. Eğildim, hatta galiba hemen yanındaki basamaklara oturdum. Bir tanesi çatladı, kırıldı, açıldı ve büyükçe bir güvercin havalandı içinden. Kanatlarındaki pembe, yeşil, mavi parıltıları bile seçtim o kanatlarını çırparken. Tam o sırada tanımadığım, gözlüklü, asık yüzlü genç bir çocuk geldi arkamdan "ne oldu?" dedi. Ona "çok güzeldi" derken gözlerim doldu. Beni aldı evine götürdü, kanepeye yatırdı, uyudum. Sonra da kendi kanepemde uyandım işte. 





8 Temmuz 2013 Pazartesi

Dün Gece Rüyamda Karadeniz'i Gördüm

Uzun bir otobüs yolculuğu yapıyoruz. Gece vakti bir tesiste mola veriyoruz. Dalgaların sesini, kokusunu duyunca yerimde duramıyorum. Çakıllı sahilde koşarak deniz kıyısına iniyorum hemen. Ufacık bir koy burası. Gece karanlık; hiçbir yerde ışık yok. Deniz kara, gözüm kara. Deniz sakin sayılır, dibine kadar yanaşıyorum. Garip bir şey fark ediyorum sonra. Denizin bir ileri bir geri okşadığı yerde kum ve çakıl yerine parke var. "Benim salonun parkelerine benziyor" diye geçiriyorum içimden. Sonra kıyı boyunca bir kaç adım atıyorum, bu defa arnavut kaldırımları görüyorum. "Bizim Beşiktaş'ın arnavut kaldırımlarına benziyor". Sonra denize doğru bir adım atmak için karşı konulmaz bir istek duyuyorum içimde. Dalgaların yalayıp durduğu parkenin üzerine basıyorum. Sert bir zemin değil bu. Sanki uyumakta olan dev bir balinanın üzerinde duruyorum. Duramayıp düşüyorum kaygan parkenin üzerine. Denize doğru hafif bir eğim var, soğuk ve karanlık suya doğru çekiliyorum. Bir yandan bırakmak istiyorum kendimi, bırakayım otobüs bensiz devam etsin. Bir yandan kendimi bırakmamam gerektiğini biliyorum ve gereklilik icabı kaygan parkeye tutunmaya çalışarak kıyıya atıyorum kendimi. Denizin içinde ışık var, o zaman fark ediyorum. Dalgaların parkeye vurduğu yerde beyaz pırıltılar oynuyor. Sanki arkadan bir sokak lambasının ışığı vuruyor ama küçücük koyda hiç ışık yok. Islanmış ve üşümüş vaziyette kıyıya oturup bacaklarımı kendime doğru çekiyorum. Otobüs kalkacak, yolcular hareketleniyor. Hiç gidesim yok.  


2 Nisan 2011 Cumartesi

Much ado about nothing #14

* Yağmurlu İstanbul. Bunun üstüne bir şey yazmaya lüzum yok. Yağmurlu İstanbul kendini anlatacak kadar güçlü bir imge. O derece kendiliğinden anlamlı ki densizin biri bir anlam daha yüklemeye kalksa taşar. O zaman da yerler batar, her taraf anlam olur. Kim temizleyecek onu? 


* Artık yaklaşımım bu: "Bu nasıl temizlenir?". Çok tasarım mobilya fotoğrafları görüyorum mesela, aklıma gelen tek şey o köşelerin tozunun nasıl alınacağı. Bunun imkansızlığını düşünüp üzülüyorum. Geçen gün otobüsle Körfez'deki bir fabrikanın yanından geçerken "dış cephesi ne kadar tozlanmış" diye içlendim. Yıkayıp paklamak geldi içimden. Öte yandan çamaşır suyuna aşığım. Mümkün olsa yemeğime katacağım. 


* Hayal kırıklığı takdire şayan bir anlatım ama hazır cisimleştirmişken kırıklıktan daha iyisi yapılabilirmiş. Ne bileyim, hayal yıkıntısı ya da hayal enkazı gibi. Kırılan hayalın ikamesi olabilirmiş gibi geliyor çünkü. Oysa kalem ucu değil ki bu, hayal. 


* Boş şeyler yazınca utanıyorum. Ağır şeyleri daha yazmadan utanıyorum, yazmıyorum. Yazmayı bıraksam olmaz, onu da biliyorum. Ne bok yiyeceğimi bilmiyorum.


* Bilim insanları beni incelesin lütfen. Böyle rüya mesaisi olmaz. Düpedüz yoruluyorum, yorgun uyanıyorum. Dün iyice saçmaladı. Skeç gibi onlarca rüya. Hepsinin de ardından bir uyanıyorum. Bir tanesinde Ece ajandama "bunun bir rüya olduğunu biliyorum" yazdım, sarstım kendimi ama gene de uyanamadım. Bir tanesinde avazım çıktığı kadar bağırdım, sesin dışarıya gittiğine de adım gibi eminim, "iyi ki duyacak kimse yok" diye geçirdim içimden. Bir tanesinde merdivenlerden düşüyorum ama trabzanlardan kayarak. Kelalaka bir lise arkadaşım da beni tutmak için çırpınıyor. Elimi uzatıyorum tutsun diye. Düşüyorum, düşüyorum, tam yere çakılacakken yakalıyor. Bir diğerinde ise gece Asmalı'da yürüyoruz ama Asmalı Eminönü'ndeymiş meğersem. Babam arkadaşlarıyla beni bir meyhaneye götürüyor. Yürürken yanından geçtiğimiz bir barın önünde genç Marlon Brando'yu görüyorum. Taş çatlasa otuzlarında. Çaktırmadan babama gösteriyorum. Gösterene kadar "siz gidin, ben birazdan geliyorum" desene akıllım. Madem rüya, git konuş işte. Şaka maka dün baya gözden kaybettim rüyayla gerçek arasındaki çizgiyi. Inception'dan ben etkilenmeyeyim de kimler etkilensin.


* Daha sık insan içine çıkartmalıyım kendimi. En temel becerilerim bile körelmeye yüz tutmuş. "Ayşec. çocuk harbiden yazıyor sana". "Yok abi ne yazması, geyik yapıyor". Hoşlanmadığımdan değil anlamadığımdan insan terslediğim günleri de gördüm ya... Neyse ki "iyi arkadaş olabiliriz aslında"yı yiyecek kadar ölmedim daha. "I think this is the beginning of a beautiful friendship" repliği Louis ve Rick arasında işler ancak. Rick dönüp de Elsa'ya böyle bir şey der mi? Demez. Gerçi, dese bir güzel yedirirdi. Ben de yerdim o zaman. Humphrey Bogart bu hamleyi yapacak da yemeyeceğiz. Olsa olsa tadından yenmez. Yani, yemediğini gösterip iyice değere binmek var ama tam bir oyun sever olmak lazım onun için de. Kim uğraşacak. Uğraştıracak adam lazım. Onu da kim kaybetmiş ki ben bulayım. 



* Gay'ler konusunda ayrımcıyım. Çekici olanlar bize kalsın, gerisi dünya ahret bacım olsun istiyorum. Geçen gün yeni tanıştığım çok tatlı bir çocuğa patladım öyle: "Zaten dar alanda kısa paslaşıyoruz, bir de siz havuzumuzdan çalıyorsunuz!" "Havuz mu?:)" "Havuz tabi, ne sandın". Aynı "havuz" olmadığını elbette biliyorum ama durumun geyiğini çevirebilecek olgunlukta birini yakalayınca bırakamazdım. Yaşadıkları toplumsal baskı ve sorunların ciddiyetini düşününce az buz bir olgunluk da değil. Gerçekten bir insanı sevmekle başlıyor her şey. "Ben senin düşmanın değilim" ve "sen de benim düşmanım değilsin"de mutabakata vardıktan sonra alınganlığa yer kalmıyor. Aynı çocuğu gözümüze kestirmediğimiz sürece tabi. Yoksa al sana havuz problemi. 


* Dizi tavsiye ediyorum: Rizzoli & Isles. Tess Gerritsen'ın kitaplarından uyarlanmış bir polisiye. Polisiye sevmezdim güya. Cold Case'ten sonra buna da sardırınca anladım ki cinayet masasında çalışan kadınlara inkar edilemez bir ilgi duyuyorum. Dedektif Rizzoli'yi canlandıran Angie Harmon, Ali MacGraw'a benzerliği ve en sevdiğim ses tonuna sahip olmasıyla; Sasha Alexander'ın canlandırdığı adli tıp uzmanı Dr. Isles ise google gibi kadın olmasıyla tavladı beni. Bölümleri birer saat olan diziyi izlerken hiç de bir saat gibi gelmiyor. Yalnız birinci sezon finali ömrümden ömür götürdü geçen gün. Bir saat boyunca gerim gerim gerdikten sonra muhteşem bir sahneyle bitirmişler. Belki de bu türe çok yabancı olduğum için kolay etkilendim, bilmiyorum. TNT, diziyi bir sezon daha uzatma kararı almış. İkinci sezonu 11 Temmuz'da başlayacakmış. 


Şu da çok hoşuma giden jenerik müziği:


* TNT'nin "We Know Drama" sloganına koptum yalnız. Sen mi ben mi TNT. Long live the queen bence. 

* ÖSYM uyuma, şu ÜDS sonuçlarını açıkla artık!

28 Kasım 2010 Pazar

Rüyalarda Buluşuruz

Eskiler itikat der. Bende pek rastlanmaz. Oysa anneannem, ölülerin ona sokak hayvanlarının suretinde göründüğüne inanır. Ben inanmam. Ama buna bu derece inanmak istemesi, inanmayı seçmesi neredeyse gerçekliyor inancını. Kumruları, güvercinleri ben de çok seviyorum. Sokak köpeklerini ve kedileri de öyle. Ama benim rüyalarım var.


Deniz kenarında salaş fakat çok katlı bir tesiste iki kişiyle paylaşıyorum odamı. Tam denize girmek için çıkacağım odadan, anahtarı bulamıyorum kapıyı kitlemek için. Bu sırada fırtına patlıyor. Kıyıyla bina arasında en az beş metre olmasına rağmen dalgalar pencereye vuruyor. Sağanak yağmur, gök gürültüsü, şimşek...korkuyorum. Sonra bir anda geçiyor, ben de anahtarı buluyorum ve çıkıyorum odadan. Kumsalda yürürken bir kızla iskeleye kadar yarışıyoruz, o kazanıyor. Deniz süt liman ama hava kararmış. İlk defa gireceğim için de dibinde ne var bilmiyorum, tedirginim. Hava da soğuk. Hafifçe çiseliyor hatta. "Ne zamandır yağmurda yüzmemiştim" diyorum, yağmurun hiç mi hiç sakıncası yok.


İskelede ilerlerken, takım elbiseli bir adam görüyorum daktilosunun başında. Yanında sevgilisi var, ikisinin de ayakları denizde. Yanlarına gelince sevgilisi ayağa kalkıp bana "neden gelmedin" diyor, "bak işte yok artık". Ne diyeceğimi bilemiyorum çünkü haklı. Bu yaz kaybettik onu. Sevgilisi kalkıp gidiyor, yanına oturuyorum. Bu hiç tanımadığım birinin suretinde o, gene de tanıyorum. Daktilodaki kağıdı çekip uzatıyor bana "bak ne yazdım" diye, "yalnız biraz fazla Platon var, zorlanabilirsin". Kağıdı elinden alıyor ama hiç bakmadan "boş ver Platon'u" diyorum, "çok özlüyoruz seni". Elimden bir şey gelmez der gibi bakıyor ama ben gelsin, hiç gitmesin istiyorum. 


Arkasını dönüp yürümeye başlıyor iskelede. Durduruyorum onu. Öyle bir sarılıyorum ki birine ancak böyle sarılınabilir, öpüp koklanabilir. "Ne olur gitme, seni çok özlüyoruz" diye yalvarıyorum. "Gerçekten işim vardı ama bu kadar erken ayrılacağını bilemezdim. Muhabbetlerini çok özlüyorum, gitme ne olur. Konuşacak daha öyle çok şeyimiz var ki, ne olur gitme..." Parmaklarımı, tırnaklarımı sırtına geçiriyorum neredeyse. Yüzüm boynuyla omzu arasına yerleşmiş, "ne olur"dan başka bir şey çıkmıyor ağzımdan. 


Gidip daktilosunun başına oturuyor. Denize girmeye hala kararlıyım. Ona dönüp "yosun var mı" diye soruyorum, "çünkü ayağıma değerse çığlığı basarım". "Yok" diyor hiç gülümsemeden, "hiçbir şey yok". Ona güveniyorum. Denize girmemle birlikte uyandım. 


Sersemlemiş halde uyanışlarımdan biri daha. Yorgunum. Bu ilk değil. Kaybettiğim sevdiklerimi ve onların ölümlerini de görüyorum rüyamda. Tam o anı. Sonra son bir veda şansı yakalar gibi ama sıradan bir günde. İnsan kaybettiği sevdikleriyle geçirdiği sıradan günlerin özlemini duyuyor zaten. Bunlar da veda sayılmaz o yüzden. Herhangi bir gün ve anda son kez sarıldığımı bilmek sadece. Çok yorgunum. Tutamadım onu. Gitti.


İtikat der eskiler, bende bulunmaz. Bazı insanları çok seviyor ve çok özlüyorum sadece. Yoklukları aklıma böyle oyunlar ediyor. Rüyalar neredeyse ikinci bir gerçeklik benim için. Ayrı bir şehirde kurduğum ayrı bir hayat gibi. Bir daha hiç göremeyeceğim insanların kokusunu içime çekebildiğim, doya doya sarılabildiğim bir yer. 


Sezgilerim kuvvetli bile değildir. Kuvvetli olan özleyişim. Bazen öyle çok özleyebiliyorum ki gerçeklik pes ediyor dolan gözlerim karşısında, esneyip bükülüyor hafifçe. Rüyalar gerçek olsa diyor şarkı ama rüyalar rüya olarak gerçek zaten.