30 Aralık 2013 Pazartesi

27 Kasım 2013 Çarşamba

Ankara Revisited

...
Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.

Melih Cevdet Anday, "Anı" şiirinden


Bundan 4 yıl önce ılık bir akşamüstüydü. Boş evimizin her odasına son kez bıraktım gözlerimi, sonra kapıyı arkamdan usulca çekip kapadım. Kapı tokmağında asılı duran küçük süsü alıp çantama attım anı olsun diye. Koca bir kentin başlı başına anı olacağını bildiğim halde, alıp attım çantama.

Bahçeli 3, nam-ı diğer Azerbaycan Caddesi’ne açılan apartman kapısından önce annem çıktı. Ben onu biraz gönülsüzce, arkadan izliyordum. Arkamdan gönülsüzce sürüklenen orta boy valizi ve de ayaklarımı sürüyerek yürüyordum. Yağmur çiselemeye başladı. Yağmur sevdiğim bir semboldü o zaman. Gözlerim dolmuştu.

Ankara’yı terk etmek yalnızca Ankara’yı terk etmek değildi. Kayıp bir aşkı ve geri gelmeyecek bir gençliği geride bırakmaktı. Okumak için bu şehre geldiğimde yepyeni bir şeylerin başladığını biliyordum. O an ise, başlayıp biten her şeyi geride bırakıyordum işte. Bu boktan şehre aşkla bağlanmıştım, bir otobüsle terk edebileceğime inanamıyordum. En boktan yanı da İstanbul’a dönmesiydi. Bozkırı olmayan şehre.

3 yıl önce bir bahar şenliğiydi. Akşam yaklaşırken çimenlik bir tepede durdum, biraz aşağıda birbirine hararetle kenetlenmiş bir kızla oğlanı izledim. Buz kesti içim. Ankara beni o gün orada terk etti. Bahar da şenlik de bitmişti. Bir daha bahar şenliğine gitmedim.

2 yıl önce lanet bir kış günüydü. Hocamın cenazesi için gittim Ankara’ya. Kalmadım. Ölüm vardı. Hatırladım.

1 yıl önce çene takırdatan bir kış günüydü. İş için Ankara’da olmak da vardı, güldüm. İzmir Caddesi’ndeki otel odamın penceresinden bulvara düşen karı izledim. Bir gece kaldım yalnız. Otel odasından iş dışında hiç çıkmadım. Ankara’ya hala küstüm ve nezaketen kondurduğum gülümseme idareten duruyordu yüzümde.

Geçen hafta İstanbul’da kapalı bir sonbahar günüydü Ankara’ya doğru arabayla yola çıktığımızda. Anterior servikal diskektomi için revan olmuştuyola. Ziyaretçi değil refakatçi olmaya gidiyordum bu defa. Ankara’nın beni nasıl karşılayacağını bilmiyordum. Beyaz bir sayfa gibiydi içim. Arka koltukta sol yanıma devrildim, yarin kucağına bıraktım başımı.

Ankara’ya yaklaştıkça içim şenlendi, bahar geldi sanki, güneşler doğdu içimde. Üstündeki ağaçları tek tek sayabileceğim kuru düzlükleri izledikçe içim yeşerdi, Doğu Karadeniz ormanları bitti gözlerimin içinde.

Bu şehre okumak için elimde valizimle gelmemden tam 10 yıl sonra elimde bir elle geldim Ankara’ya. İlk defa görüyordum sanki. Sanki gözlerimle değil de ellerimle görüyordum şehirleri ve elimdeki elle Tunalı, Kızılay, Olgunlar, Esat ve hatta Söğütözü bile bambaşka görünüyordu gözüme. Bambaşka, Umutlu...

O, benim geldiğim yaşta terk etmişti Ankara’yı. Onun İstanbul’da yaşadığı gençliği ben Ankara’da yaşamıştım. Hızla geride kalan gençliğime selam çakar gibi tavaf edesim vardı bildiğim anlamda Ankara’yı. Seri halde mekan ismi sayıyordum. Sorsalar, İstanbul’da bu kadar mekan bilmiyordum. Ankara, Limon’la başlamıştı benim için; Gölge ile devam etmişti. SSK’dan çıkıp Sakarya’da köfte veya kokoreç yerdik. Rumeli’de tuzlama, biraz sonra. IF her yolun çıktığı, her gecenin bittiği yerdi. Overall’da düşünmezdik eğlenirken, bodyguardları sapır sapır öldürülürdü halbuki. Su’dem vardı, Aylak Madam ve Sakal. Olgunlar’daki o binayı olduğu gibi yıktılar sonra. Çok üzülmüştüm önce. Şimdi biraz hoşuma gidiyor. Tamtam’ın mekanı Soul Pub Olgunlar’da şimdi. “Çekmiş yine converseleri, 20 yaşından farkın yok” diyebilen eski bir tanıdık. Rembetiko’da yaptığım gibi bar taburesine tüneyip kalabildiğim mekanlar açan adam Tamtam. Hoş, 3-4 yaşımdan beri severim barda oturmayı. Huyum kurusun.

IF’le hasret giderdikten sonra yeni açılan bir yere gittik. En iyi orada dank etti zamanın geçtiği. 18-20 yaşındaki kızları izlerken buldum kendimi. Onlar bendim ama artık değildim. Genç bedenlerinin doyasıya tadını çıkarıyor, bütün dünyanın da onları görmesini ve beğenmesini istiyorlardı. Kendilerini dünyanın hâkimi gibi hissediyorlardı. Biliyordum. Yeni mekanda takılmamız yalnız bir bira sürdü. Rumeli’nin kapısını açıp da sarımsak kokulu bir sıcaklık içinde tuzlamamızı, kelle paçamızı beklemek ise bir ömür sürdü sanki. Ama sarımsak tabağıyla birlikte gelen o saadet… “Hayır, almayın. Kalsın.”

Devrez’de yediğimiz gün kalp krizi geçiriyordum az daha. Tavukçu’da yiyip içtiğimiz gün ise ölmezdik, biliyordum. Café des Cafés hala keyifli, Ezgi Çayevi’nde hala küçük taburelere oturuluyor ve Siyah Beyaz’a gitmediğim için pişmanım hala.

Ankara’daki ilk göz ağrım Mülkiyeliler’di. Amma keyif alırdım tek başıma gidip şarap içerek kitap okumaktan. Okuduğum kitabı da anımsıyorum: Tutunamayanlar. Unutmak mümkün mü? Yıllar sonra tezimi ithaf edeceğim ve teşekkür mail’ini aldıktan yalnız birkaç gün sonra cenazesine katılmak için apar topar Ankara’ya geleceğim hocamı ilk orada tanımıştım. Bir konudan bahsederken zarafetle kullandığı ellerini izlerken duyduğum hayranlık bakidir. Ankara’nın beyaz saçlı güzel adamları ekseriyetle Mülkiyeliler’de rakı içer akşamları ve kanserlerine de birer kadeh doldurur fakat kadehlerini hayata kaldırıp içerler.

Dost’a uğradım. Birkaç kitap aldım gitmişken. Karakter Aşınması /Richard Sennett, Kahkahanın Zaferi /Barry Sanders ve Cogito’nun Heidegger: Varlığın Çobanı sayısı. “Dost’un önünde buluşalım. Büyük Dost.”

Ankara’da yaşama fikri peyda oldu ilk defa. Daha önce düşünmemiştim çünkü hatırlayış ve özleyişin dokunmadığı kaldırımı yoktu. Şimdi ne olmuştu da… Çok sevişin ama vazgeçişin başkenti değil artık Ankara. Benim gençliğim, en güzel hislerimle dolu sayfaların ardından Ankara bembeyaz bir sayfa şimdi. Parkın kuğuları, düşen ilk kar kadar beyaz.

Kurtuluş’ta bir evi ekledim Ankara’da sevdiğim yerlere, bir anne ve anneanneyi ekledim Ankara’da sevdiğim insanlara. Elini tuttum bir adamın, sıcacıktı. Avucuna bıraktım yüreğimi, ne isterse yapsın. Emanet değilim onda, ne olacaksa olsun. Kimse gelip beni almayacak, Ankara artık surat asmayacak.

2013’ün Kasım ayında Tunalı’da el ele yürümüş olmanın mutluluğu ve içime dolan huzur aklımdan hiç çıkmayacak.





13 Kasım 2013 Çarşamba

Asılacak Soru

-Yok bir şey. 

Buna kendi de inanmadı. İnsan hiç düşünebilirdi ama bir şey hep vardı. Gözlerini, zeytin tabağındaki zeytinlerden birine, onun da üzerinde duran kekiklerden yalnız birine mıhlamış çayını karıştırıyordu. Oysa esmer şeker tavşanın kanına karışalı epey olmuştu. Çay kaşığının geniş fincan içinde çıkardığı hafif ses gürültülü sükuneti için bir metronomdan farksızdı. 

Ağrı adamı ele geçirmiş gibiydi. Uykuları huzursuzdu. Uyandığında ise acı içinde kıvranmak üzere uyanıyordu. Ağrıyı bastırmak için biraz daha uyumak istiyor ama ağrı buna da izin vermiyordu. Hiçbir madde ağrıyı kesmiyordu. İki ayın sonunda ağrı, bir varoluş biçimi halini almıştı. Nefes alıp vermek bile canını acıtıyordu. Hayat, dinmek bilmeyen yekpare bir ağrı gibi gelmeye başlamıştı. Kalbi nasıl atıyorsa göğsü de öyle ağrıyordu. 

Kadın adamdan geç yattığı halde ondan erken kalkmıştı. Adam kadından erken yattığı halde ondan az uyumuştu. Adamın gece boyu acı içinde uyanışları kadını da uyandırıyor ama elinden bir şey gelmeyeceğini bilerek çaresizlik içinde yeniden uykuya dalıyordu. Adam ise çektiği acıyı hafifletecek bir konum kollayarak dönüp durmaya devam ediyordu. 

Yüzünü yıkadıktan sonra bilgisayara bir Hindi Zahra koydu kadın. Sesini, mutfaktan duyabileceği fakat adamı uyandırmayacak kadar açtı. Tam mutfağa giderken duraksadı. Çay suyunu koymakla çiçeklere su vermek arasında kalmıştı. İkilemin güzelliğini sevdi ayak üstü. Gözlerini nasıl kırpıyorsa hayattan da öyle keyif alıyordu. 

Mutfağa gidip eski cam sürahiye musluktan su doldurdu. Yere su damlamaması için bir elini altında tutarak çiçeklerinin yanına geldi. Her zamanki gibi önce minik mor menekşesinin tabağına su koydu. Ayrımcılık yaptığı için içi sızladı her zamanki gibi ama yine bir tek onunla konuştu. 

-İyi misin güzelim? Bakayım n'olmuş o yapraklara öyle...

Sonra sıklamenin toprağına döktü suyun birazını. Balkon kapısını açmasıyla güneşli serin hava dokundu yüzüne. Gözlerini yumarak gülümsedi bir an. İçinde sarı lale soğanları bulunan ve ağzına kadar yalnız toprakla doluymuş gibi görünen üç saksıya baktı. Önce küçük olana su verdi. O daha yeni gelmişti; küçücüktü, bir başınaydı, hiç çiçek vermemişti daha. Sonra diğer iki büyük saksıya boca etti kalan suyu. Onlara kırgındı biraz. Geçen bahar o kadar soğan yalnız iki yaprak vermiş, çiçeklerini göstermemişti. Dargınlığını belli etmemeye çalışarak kalan suyu boca etmek yerine usulca dökerek bitirdi. 

Balkon kapısını kapattığında içeriden horlama sesi geliyordu hala. Horlama az sonra kesilecek, iniltiyle uyanan adam isteksizce giyinerek işe gitmek üzere evden çıkacaktı. Kadın bu defa gelişi güzel bir kahvaltı etmek istemedi tek başına. Demlik poşetler yerine Karadeniz'den hediye gelen iyi çaydan koydu demliğe. Tek kişilik çayın kokusunu içine çekip öyle kapattı kapağını. 

Uzun zamandır dinlemediği şarkıların nakaratlarına anımsayabildiği kadar eşlik ederek, anımsamadığı yerde uydurarak hazırlamaya koyuldu kahvaltılık küçük tabakları. Tek bir tabağa yiyebileceği kadar alabilirdi hepsinden. İstemedi. Özendi bu sabah. Kabuğunu soyduğu domatesleri nar ekşisi, zeytin yağı ve taze nane yaprakları ile şımarttı. Yanında duran diyet peynire nispet yaparcasına yavaş yavaş döktü zeytin yağını. Banacağı ekmeğin hayaliyle keyiflendi. Bir de güzel Türk filmi bulsa daha ne isterdi!

İçeriden gelmeye devam eden horultuya bakılırsa adam işe gidemeyecek kadar kötüydü. İçi burkuldu kadının. Küçük sofrasına bir servis daha serdi; bir tabak, bir çatal bıçak ve bir çay kaşığı daha koydu. Dilimlediği sosisleri sarımsak, salça ve kekikle şenlendirdi. Şen sosislerle buluşmayı bekleyen çırpılmış yumurtalara bir yenisini daha ekledi. Küçük mutfak taze demlenmiş çayın kokusu ve çaydanlıktan çıkan ses ile sımsıcak olmuştu. 

Sofranın nihayet hazır olduğuna ikna olunca adamı uyandırmaya gitti. Uykusunun derinliğinde bile ağrı onu bulmuş, kaşlarını birbirine çatmıştı. Öperek uyandırmak istese de salkım saçak dalgaları kendinden önce davrandı. Adam, ışık görmüş tavşan misali şaşkınlık ve tedirginlik içinde açtı gözlerini. 

-Kahvaltı hazır.

Acı içinde yeniden kapayıp horlamaya devam etti. Kadın iliştiği kenardan kalkıp çıktı odadan. Sofraya oturdu, çayına şeker atıp karıştırmaya başladı. Yumurtadan bir yudum aldı, nefis olmuştu. Neden sonra adam kalkıp geldi, oturdu sofraya. Göğsüne sağından solundan bastırarak acısını dindirmek için çırpınıyordu. Dakikalarca ne kadının ne de kahvaltının yüzüne baktı. Çünkü adamın mutlulukla bir ilgisi yoktu. İlgisizliğinden de mutsuzdu ama elinden bir şey gelmiyordu. Ağrı hayatı olmuş, hayat ağrıdan ibaret kalmıştı. Bezgin yüzü daha da bezmiş, yere düşüp kırılmıştı.

-İlaç alacak mısın, su getireyim mi?
-Hemen çıkmayacaksan bir çay daha koyayım mı?

Kadının sorduğu bütün sorular havada asılı kalıyordu. En sonunda bıraktı asılacak sorular sormayı. Her şeyden ardı ardına lokmalar alarak sofranın tadını çıkarmaya koyuldu. Çayını bir yudumda bitirdi. Güzel film de yoktu zaten. Çok geçmeden bıraktı yemeği. Adam elini bile sürmemişti sofraya. Kadın çayını karıştırırken gözlerini zeytin tabağındaki zeytinlerden birine, onun da üzerinde duran kekiklerden yalnız birine mıhlamış bakıyordu. Zeytin küçülürken üzerindeki kekik tanesi büyüdükçe büyüdü. 

Çay kaşığından metronomu düşüncelerine ritm tuttu. Bu ritmle ağrımaya başladı kalbi. Gözlerini bu ritmle kırptı. Göğüs kafesi içinde yankılandı ağrı. İyi etmeye yetmeyen sevgisi acıdı. Kulaklarıyla duydu acının tadını. Havadaki sıcak çay kokusu soldu. Soğuktan sızladı elleri ayakları. Sevgisinden daha fazla hiçbir şeyi yoktu ve hiçbir şeyi yetersiz olmamıştı sevgisi kadar. Hepi topu bu kadardı, buncağızdı kadın. O da bir halta yaramıyordu. Kekiğin içinde kaybolduğunu fark edince kadının kolundan tuttu adam. Günlerdir savrulduğu fırtınalı denizin koynunda yitip gidecekken son gücüyle çapa atar gibi tutup sordu. 

-Neyin var?





12 Kasım 2013 Salı

"Phalanges! Phalanges!"*

Şurup gibi bir hava var İstanbul'da. Kasım'ın ortası demezsin. 
Eve tıkılıp kalmış olmanın acısını en çok bu öğleden sonra, balkonu mesken belleyen siyah küçük küllüğü boşaltmak için elimi uzatınca duydum. Güneşten ısınmıştı. Oysa ben içeride hırkayla oturuyor, günün sonunda ne olduğunu bile hatırlayamadığım şeylerle geçiriyorum günü. 
Ayak serçe parmağımı kenara köşeye vurup bir dakika kadar acıdan kitlenmek yeteri kadar iyi değildi benim için. Hızla vurup kırmayı tercih ettim. Doktora gitmediğim için kırdığımı varsayıyorum tabi. İki hafta sonunda hala şiş ve zonkluyor olmasına bakılırsa başarmışım. Kaynasın dursun şimdi. Kemik bu, işi ne.
Eve tıkılmak kötü işte. Hele de işsizsen ve şehrin olanca güzelliği ve pisliğiyle yalnızca bir akbil mukabilinde senin olduğunu bilirken. 
Bu ara tek düşünebildiğim işsizliğim zaten. İşi bıraktığım için bir an bile pişman olmadım. İşsizliğimi daha iyi değerlendiremediğim için biraz oldum. Şimdi ise ne halt edeceğimi düşünüyorum kara kara. Aksi gibi tam da bu dönemde bastırdı dünyayı gezip görme isteğim. Güzel şeyler satın almak için değil gitmek, gezmek için para biriktirmek istiyorum şimdi. Malum, bir hayat planım var artık. 
Freelance çeviri ve redaksiyon ile olursa proje bazlı araştırma işleri beni ayakta tutar mı diye merak ediyor, tutsun istiyorum. 
Bir ara da yazacaktım ben. Sahi ne oldu o iş?
Hay bin kunduz, hava da şurup gibi hala. 



*Bildiğin parmak

5 Kasım 2013 Salı

Kıskançlık

Günlerdir kafamı kurcalıyor. İlkin ne olduğunu bile anlamadım. Yalnızca birkaç kez uzaktan gördüğüm ama gidip tanışmadığım, adını sormadığım, bilmediğim biri gibi. Hem tekinsiz hem de aşağılık bir şey. Tanımıyor, tanışmak da istemiyorum. İstemiyordum. Kendimle verdiğim savaşlarda hep yenilirim.

Vücudumun gözle görülür bir yerinde büyükçe bir sivilce baş göstermiş, ardından patlamış ve hızla akan cerahatin önünü alamamışım gibi. “Önünü alamamak” ifadesini tercih etmem bunu irademe bir tehdit olarak gördüğüme işaret ediyor. Her şeyden önce bu bir irade meselesi ve iradem bununla baş etmekte yetersiz kalıyor.

Cerahat demişken… Tiksinme eşiğim oldukça yüksektir fakat bu cerahat, kendi bedenimden çıkan bu pis kokulu yapışkan sıvı midemi bulandırıyor. Uzun zaman kapalı kalan bir ceset gibi kokuyor. Tiksinti dolu bakışlarımla karşılaşınca gözlerimi kaçırıyorum aynadan. Bu ben olamam.

Lise bitene kadar ilişkim olmadı. Bu, ortaokul ve lise hayatım boyunca sınır tanımayan çılgın bir aşk hayatım olduğu anlamına gelmiyor. Olanlar vardı. Benim yoktu. Derslerde kitap okuyan ve resim atölyesinden çıkmayan kızdım ben. Hiç çekici değildim, oğlanların beni sevmemesine şaşmamalı. Oysa ben tanıdığım bazı oğlanları kafamda kura kura kahramanlara dönüştürüp onları çok sevdim. Bu benimle ilgili bir şeydi, bilmelerine ve her şeyi bozmalarına ihtiyacım yoktu.

İlk sevgilimden bu yana tam on yıl geçmiş. Bu on yıl içinde akmaz kokmaz platonik aşkları özlediğim zamanlar oldu ama arzu edilme arzusu hep baskın çıktı. Yani hayatımın ilk on sekiz yılı sevmekle, izleyen on yıl ise sevilmenin tadını çıkarmakla geçti. Baktım çıkmıyor, sevgi arsızı oldum çıktım. Sevilmeyi çok sevdim ama ilişkideki mülkiyet esasından, sahiplenmelerden hiçbir zaman hoşlanmadım. Birine ait olmak, birinin olmak fikri hiç de romantik gelmedi. Zilyon tane açık ilişki yaşamadım ama iyelik kipini güvenli bir mesafede tutmaya çalıştım.

Kısaca kıskanmadım, kıskanılmaktan da hoşlanmadım. Kıskanmak fiili bana kıskacı çağrıştırıyor ve mülkiyet esasının bir uzantısı olduğunu düşünüyorum. “Bana aitsin ve öyle kalmalısın” gibi bir şey söylüyor. Ben de o duyguya dönüp “değilim ve olsam bile bu konuda senin yapabileceğin hiçbir şey yok” diyorum.

Şimdi görüyorum ki aslında ben de herkes gibiyim. Oysa bugüne kadar değildim. Bu denli su yüzüne çıkan, yüzleşmem gereken bir şey olmadı bu. Güvenli bir derinlikte tuttum, hatta tamamen boğulup gitmesi için kafasına bastırdım. Ehlileştirdim. “Modern”, “geniş” ve “rahat” tabir edildim. İşin doğrusu kıskançlığa kafam basmadı pek. Birini kıskanmak için kişinin özsaygısı, özgüveni yerlerde olmalıydı; kendiyle bir sorunu olmalıydı. Yediremedim kendime, yakıştıramadım.

Tiksintiyle baktığım cerahati tanımlamaktan bile aciz olduğumu fark ettim. Daha ne olduğunu bile tam bilmiyordum. Evrimsel psikolojik açıklamasını az çok tahmin eder gibiydim. Genç ve doğurgan kadın, imkânlara sahip erkek ve türün devamlılığı vs. Karanlık ya da yükseklik korkusu gibi hayatta kalmamızı sağlayan bir şey işte. Öte yandan psikolojiden aldığımız gazla evrensel olduğu sonucuna varamayız. Kültürel olarak belirlendiği muhakkak. Bunu karşılayan tek bir sözcük bile barındırmayan diller olduğuna eminim. Ekonomik olarak ise gayet tutarlı. Aile sosyolojisinde yaptığımız Lenin okuması geldi aklıma. Türün devamlılığını sağladıktan sonra aile kurumunu ayakta tutabilmek için de son derece işlevsel.

Tamam da ne bu? İlk yaptığım, hakkında yazılmış tezlere göz gezdirmek oldu. Sonra makaleler. Ardından Türkçe ve İngilizce etimoloji sözlükleri. En son da kütüphanemde bulunan ve en son üniversitedeyken kapağını açtığım “aşk kitapları”.

"Aşk kitapları"

Çok geçmeden, bu konulara kafa patlatmanın da ötesinde, incelemeye ve irdelemeye neden bir son verdiğimi hatırladım. Zarar vermişti. O zaman çok daha gençtik. Tıkır tıkır işleyen radyoların, televizyonların nasıl işlediğini görebilmek için açıp incelemek gibi bir şeydi ilişkilerimize beşerici gözüyle bakmak. Tam on yıl sonra bir mühendis kafalıya, bir Düz adam Sami’ye, benim Sami’me hak vereceğim aklımın ucundan geçmezdi: “Çalışıyorsa dokunma.”

Yazıya başlarken niyetim küçük literatür taramamdan süzülen ilginç noktaları paylaşmaktı. Vazgeçtim. Kaldı ki psikoloji camiası da net bir kavramsallaştırmada uzlaşmış değil. Eh ben de Othello vakasından fersah fersah uzağım… Ortalığı velveleye verecek bir durum yok.

Ben anlayacağımı anladım. Hala kıskanç bir insan değilim. Yalnızca, 28 yaşında kıskanma duygusuyla barışmış bir kadınım. Bundan önce hiç mi sevmedim de kıskanmadım? Eşşek yüküyle sevdim. Bunun daha çok benle ilgisi var. Kurguladığım ideal bende böylesi ilkel duygulara yer yoktu. Bundandır ki baş etmek için de rasyonel açıklamaların dibine vurdum.

 
Roland Barthes. 2005. "Bir Aşk Söyleminden Parçalar". Metis Yayınları: İstanbul 


http://www.youtube.com/watch?v=1Jh4aGQBUZM

21 Ekim 2013 Pazartesi

Dün Akşam Yine Benim Yollarıma Bakmışsın, Ne İş?

Mutfakta bir şeyler hazırlarken radyo dinliyordum yine. Bu şarkı çaldı. İlk defa duymuşum gibi hoşuma gitti. 


11 Ekim 2013 Cuma

Farketmeden



Günlerdir bu şarkıyı mırıldanıyordum içimden ama farkında değildim. Elbette Fikret Kızılok'un sesi çınlıyordu kulaklarımda. Malum, bazı şarkıları başkalarının söylemesinden hazzetmem. Misal, bir Tanju Okan şarkısını Tanju Okan söylemeli yalnız. Keza Fikret Kızılok.

Lakin Demet Evgar -özellikle Macbeth'te izledikten sonra- çok saygı duyduğum bir kadın. Hem, kadın sesi daha yakın geliyor. Hele içinden geçenleri anlatıyorsa şarkı, bir kadın seslendirsin istiyorsun içinden geçenleri. Kendi sesin güzel olmasa bile sen söylemişsin gibi gibi. 

Farkında olmadan bu şarkıyı mırıldanıyordum içimden günlerdir. 

Neden sonra... fark ettim. 


10 Ekim 2013 Perşembe

Huzura Doğru: Gülhane Parkı'nda Sonbahar









Beklenmedik güzel havalarda Gülhane'ye gitme isteği hasıl oluyor nedense. Ekseriyetle soğuk fakat güneşli günlerde. Dün gibi mesela. Hacı Bekir'den akide şekeri almakla görevlendirilmiş, Beyoğlu'na çıkmıştım. Bilerek mi bilmeyerek mi emin değilim önünden geçip gittim dükkanın. Geçip gittim dediysem öyle kolay değil. Sahil boyunca hattori hattori yürüyeceğim diye biseps tendonların canına okumuşum, her adımda acıyor sağ bacağım. Hava güzel, dayanabilirim bu acıya. Yürü kızım Leylâ. 

Karaköy, Galata Köprüsü derken Eminönü'ne geldim. Neredeydi bu Hacı Bekir? Neyse, bulurum nasolsa, biraz tadını çıkarayım deyip kafama göre sokaklara saparken önüne çıkıverdim dükkanın. Şaşırdım. Şu yol iz bilmeyip hissederek yönümü bulmalarım... Kavanozlardaki damla sakızlı, bergamotlu, menekşeli, tarçınlı, naneli, karanfilli akidelerde kaldı aklım. 

İş yok güç yok, adam Almanya'da, bacağım sakat... bir de üstüne yürüme yasağı. E ne yapayım ben şimdi, anamın evine gideyim madem. 


25 Eylül 2013 Çarşamba

Batumi, eh Batumi!



Hafta sonu Batum'a gittik. Çok önceden planlanmış bir seyahat olmamasına karşın daha yola çıkarken ikimizin de hasta olacağını öngöremezdik. Bu da yetmezmiş gibi kaldığımız üç gün boyunca hava çoğu zaman kapalı ve yağmurluydu. Aslında üç gün Batum'u gezip görmek için ideal bir süre. Tabi hasta ve halsiz değilsen, tüm gün yağmur yağmıyorsa ve gidiş dönüş yarımşardan tam bir gününü Batum ile Hopa arasında zikzak çizerek harcamak zorunda kalmıyorsan! 

Kısaca açıklayayım: Batum'a gitmek için Hopa'ya ve Batum'a bilet alınabiliyor. Hopa iç hatlar olduğundan daha ucuz, Batum ise dış hatlar olduğundan pahalı. Yine de aynı aynı uçağa biniyor ve Batum Havaalanı'nda iniyorsunuz. Eğer paraya kıyıp Batum bileti almışsanız pasaport kontrolünden geçip ülkeye tıpış tıpış giriyorsunuz. Yok kıyamayıp Hopa bileti almışsanız Batum Havaalanı'ndaki Hopa Lounge'a tıkıştırılıp Havaş tarafından paketlenerek Hopa'ya götürülüyor, oradan dolmuşla Sarp sınır kapısına tekrar dönüp Batum'a resmen giriş yapıyorsunuz. Yürüyerek ve elbette vizesiz. Bütün bu sürecin en tatlı yanı hazır gitmişken Hopa'da içilen çay gibi çay -ki her şeye değiyor.

Bu bir gezi yazısı değil, hayır. Olmasını isteseydim de yazabilecek kadar gezme fırsatımız olmadı. Bu benim Doğu Karadeniz'e ilan-ı aşk ettiğim o yazılardan bir tanesi sadece. Uçak seyahatini hızlı bir Karadeniz turu gibi düşünmesem ve ara ara uyuklamasam o 1 saat 40 dakika nasıl geçerdi bilmiyorum. Batum'dan Sarp'a giderken solumuzda dik yamaçları kaplamış yeşili, sağımızda ışıl ışıl Karadeniz'i ve dağların başını tutmuş, hem de yamaçlarından süzülen bembeyaz sisi görünce ruhum ferahladı. Hopa'da çaylarımızı yudumlarken içimden "boş ver Batum'u, Artvin'le hasret gidersem" diye geçirmedim değil. Bu su koyvermeci düşüncemi hemen paylaştım ama Batum bizi beklerdi. Doğu Karadeniz ileri bir tarihe ertelendi. 




Yolda aklıma geldi: Beni Doğu Karadeniz'e bunca çeken şey ne? Olsa olsa kan çekebilir bu kadar diyorum ama soruyorum soruyorum, ailenin Karadeniz'le bir ilgisi yok. O zaman düşünüyorum, genetik değil yaşanmışlıkla bağlıyım ben bu coğrafyaya. Aşkla özdeşleştiriyorum. Burada aşık olduğum için değil yalnız. Dalgaları... Bu denizin gücü, yıkıcılığı, deli deliliği, engel tanımazlığı aşkı çağrıştırıyor bana; içimdeki hayatı anımsatıyor. Diğer yandan yeşil tepelerini mesken tutmuş siste bir huzur, bir dinginlik var. Dalgalar ne kadar deliyse sis o kadar sakin. Bir bütünün iki yarısı gibi Karadeniz. Tamamlanmış bir bütün. Ve biz ikisinin tam arasında, sahil boyunca yürüyen insanlarız işte... 

Doğu Karadeniz'i kapalı, hafif yağmurlu ve bol sisli sevdiğim doğrudur fakat daha iyi bir zamanlama olabilirdi. Öte yandan kalmak için daha iyi bir mekan seçimi yapamazdık. Piazza Meydanı'nda bulunan Piazza Inn, Batum'da kalınabilecek en ucuz yer değil fakat en keyifli yer olduğundan şüphemiz yok. Zira hemen altında The Quiet Woman Pub adında bir Irish Pub bulunuyor. Eh, aynı pub'ın müdavimleri olmaları sayesinde tanışmış iki insanın ilk yurt dışı tatillerinde vakitlerinin çoğunu pub'da geçirmeleri de pek şaşırtıcı olmasa gerek!




Oteli güzel kılan tek şey pub değildi elbette. Piazza Meydanı 2009 yılında hem yerli halk hem de yabancı turist için bir cazibe merkezi olması amacıyla tasarlanmış. Piazza Management tarafından idare edilen kompleks farklı bileşenlerden oluşuyor (restoran, pub, cafe, otel) ve bizi cezbetmeyi kesinlikle başardı. Bir Avrupa seyahatinin direğinden döndüğümüz için meydanın Avrupa'yı andırmasının beni biraz da teselli ettiğini söyleyerek hainlik etmeyi göze alacağım. 

Aslında Batum bugüne kadar gördüğüm en düzgün planlanmış Karadeniz kenti. Sahil boyunca yürüme yolunun yanı sıra bisiklet yolu var ve otomatlardan kolayca bisiklet kiralayabiliyorsunuz. Yolların hemen tamamı Arnavut kaldırım, her ne hikmetse asfalt ya da beton boca edilmemiş. Ustalıkla korunmuş eski yapıların dış cepheleri, sıradan evlerin ferforjeli balkonları, o balkonlarda konumlanmış yaşlı kadınlar ve asılı çamaşırlar bile insanın gözünü okşuyor. Birçok ev, sokağa büyük bir bahçe kapısı ile açılan avluları paylaşıyor. Akşam vakti bile sokakta oynayan çocukların o kapılardan fıldır fıldır geçmesi sayesinde o evlerin yosun kaplı dış merdivenlerini görebiliyorsunuz. 




Normal şartlar altında üç günde didik didik gezilebilecek Batum'u mevcut şartlar nedeniyle tamamen göremeden ayrıldık. Misal, dünyanın en ünlü botanik bahçelerinden bir tanesi burada. Yüzölçümünün  %7'si koruma altında olan bir ülkeden bahsediyoruz. Milli park olayı ilk defa ilgimi çekiyor. Sonra, dans eden fışkiyeler var ama biz sadece doğu tarafındaki ufak versiyonu görebildik. Çalan müzikle birlikte yükselip alçalan suyun bu denli etkileyici bir şey olabileceğini tahmin etmezdim. 




Etkileyici demişken, Batum limanının orada Aşk Heykeli var. Heykeltıraş Tamara Kvesitadze tarafından yapılan heykel Azeri genç Ali ile Gürcü kız Nino'nun aşkını anlatıyor. İki metal heykel 10 dakikada bir açı değiştirerek iç içe geçiyor. Yazık ki bu etkileyici heykeli gördüğümüzde aklımıza ilk gelen, Türkiye'de olsa "ucube" olarak adlandırılıp "böyle sanatın içine tükürüleceği". Heykelin hemen yanı başındaki Ferris Wheel'e binerek kenti 55 metre yükseklikten görmek ya da yükseklik korkunuz olup olmadığını keşfetmek mümkün. Ferris'in hemen batısında bir de Alfabe Kulesi bulunuyor. İsmi kulağa garip gelen 130 metre yüksekliğindeki kule henüz geçen sene (2012) yapılmış. Kökeni 5. yüzyıla kadar uzanan ve yaşayan 12 alfabeden biri olan Gürcü alfabesine ithafen tasarlanıp inşa edilmiş. 




Batum'da İngilizceden ziyade Türkçe iletişim kurmak daha olası ve kolay. Her ne kadar şehircilik bakımından fersah fersah ileri olsa da Türkiye'den fazla uzakta olmadığınızı sürekli hatırlıyorsunuz. Lüks otellerin kumarhaneleri ve seks işçisi kadınların vitrini durumundaki club'ların müşterilerinin çoğu Türk. Kesin bilgi. 

Yeni yerlerle ilgili favori başlığım yemeğe gelecek olursak... Piazza'da Gürcü mutfağına ait lezzetler bulmak mümkün, hatta bunlara Mimino'da şık sunumlar eşlik ediyor. Doğrusunu söylemek gerekirse, her öğünü Piazza'ya yalnızca 5 dakika yürüme mesafesinde olan Shemoikhede'de yemek daha makul. Fiyatlar daha düşük ve lezzeti daha iyi. Yalnızca harçodan yola çıkarak bile bunu söyleyebilirim. Harço bir Gürcü çorbası. Shemoikhede'de başka herhangi bir şey sipariş etmeden önce çorbanın endamını görmekte fayda var. Koca bir tas içinde gelen inanılmaz doyurucu bir çorbadan bahsediyoruz. Tipine bakınca "karalahana çorbası bu" deyip geçilebilir ama içinde bir sürü farklı yeşil yaprak, pirinç, kafam kadar dana kuşbaşı parçaları ve bolca baharat var. Hasta gittiğimiz Batum'da bizi biraz olsun kendimize getiren şey bu çorba oldu. Acısı accıcık kulaklarımızdan çıkmış olsa da kesinlikle lezzeti bastıran türden bir acılık yoktu. Piazza'daki Mimino'da sunulan harçonun ise -sanıyorum turistleri kaçırmamak adına acısı önemli miktarda azaltılmıştı. 


Shemoikhede

Hinkali namlı dev mantı ve yalnız ama çokça peynirle yapılan haçopurinin detayına girmeyeceğim. Öte yandan güveçte şaşlık kebabı yenesi. O da harço gibi tek başına bir öğün gücünde. Domuz eti daha yağlı olduğundan danaya kıyasla daha çok yakışıyor. Kaldı ki yalnız bir kaç kuru soğan halkası ile birlikte sunulduğundan etin kuru olması kolay çekilir bir şey değil. Tarhunlu veya armutlu natakhtari (gazoz) bile ağızda bıraktığı kuruluğu gidermeyecektir.




İnternetten bakıp burnumuzun dibindeki Shemoikhede'ye alternatif olsun diye şehrin biraz dışında kalan Megrul Lazuri'ye de gittik. Orada içtiğimiz ev şarabını bir yana koyacak olursak gitmesek de olurmuş. İç bahçesi olan, iki katlı, oldukça geniş bir mekan. Bahçesi güzel havalarda eminim çok keyifli oluyordur ama o orta yaşlı suratsız kadın çalışan, insanın içindeki yemek yeme ve dâhi yaşama sevgisini şak diye dibe çekiyor. İkimizde de ilk 5 dakika içinde mekanı hızla terk ederek oradan uzaklaşma isteği uyandırmayı başardı. Yalnız hakkını teslim edeyim, Megrul Lazuri'de yediğimiz ceviz soslu patlıcan Shemoikhede'kinden iyiydi. Bizdeki patlıcan sevgisi bir yana, bir dahaki sefer -bahar veya yaz ayı bile olsa- Megrul Lazuri'ye gitmezsek hiç üzülmem. İki güler yüz görmedikten sonra şarabı da, patlıcanı da eksik olsun. 

Hastalıkta yağmurda bir hafta  sonu boyu beraber olduğumuz Batum seyahatinden aklımda ne kaldı... Batum kusura bakmasın ama Sarp'ın bu tarafında, Hopa'da içtiğimiz çay kaldı. Batum sahilinde Karadeniz'le buluşmamız (paçalarımı sıyırmama rağmen dalgalara yakalanıp ıslanışım), sahil boyunca sakin ve telaşsız adımlarla yürümemiz, kulağımızdan duman çıkaran harço ve The Quiet Woman Pub'da geçirdiğimiz keyifli saatler. Mimino'da yemek yerken bir anda elimden tutup beni götürmeye çalışan sarı kıvırcık saçlı küçük Rus oğlanı da unutmayacağım sanırım. Babası çocuğu masalarına götürdükten sonra annesinin elini bağrına koyarak "senin annen benim" demesi baya komikti. Sen gene annesi ol, iki oynasak kime zararımız dokunacaktı ki sanki. 

Bütün bir Pazar günü yağmur yağdı. Kalkıp da ufacık odadaki yarı aralık pencereden dışarı bakmaya bile halimiz yoktu. Yağmurun çatılara vuran sesinden anladık yağdığını. Yağmurlu bir Pazar günü boyunca yan yana hasta yattık. Sırayla öksürüp burnumuzu çektik. Huysuz, suratsız ve çekilmez haldeydik. Asıl, paylaştığımız o hastalık uykusunu, o hastalık uykusunu paylaşmamızı unutmayacağım.



17 Eylül 2013 Salı

Onlar Gözlerinin İçi Gülenlerin Düşmanıdır Sevgilim

Ne zamandır yazacağım, yazamıyorum. Malum, vatanımız cinnet. Direniş veya savaş dışında bir şey hakkında yazma ihtimalim insanlığımı sızlatıyor. Okumakla yetiniyor, kalemi kenara koyuyorum ben de. 

Fakat Eylül çözer beni, satırlarıma ayırır. 

Takip ettiğim blogların birinden cesaret aldım biraz da. "Öfke ile değil aşkla diren" diyor kadın. Güzel diyor. Neden sonra fark ediyorum, nicedir yazamayışımın öfkeden ve aşktan olduğunu. 

Haziran'dan bu yana içimizde yeşeren umut her cinayetle yerini biraz daha öfkeye bıraktı. Öfkelenmemek gerektiğine inanmıyorum. "Tadımız kaçmasın" diye sürekli dayak yiyen kadının sükunetiyle gelmedik mi bugünlere? Fiziksel şiddete evrilmedikçe öfke iyidir. 10 Eylül'den bu yana Taksim ve Kadıköy'de görülen provokasyon memurlarının yapmaya çalıştığı da bu kanımca. Barışçılığıyla fark yaratan bir direnişi kendi şiddetlerine bulayarak meşruiyetini yok etmek, kullandıkları gücün aslında orantılı olduğunu göstermek istiyorlar. Talimat verenlerin ve talimattan fazlasını uygulayanların her cinayeti içimizdeki öfkeyi yükseltiyor. Şiddete gelince... aklıma Sansaryan geliyor. Anamın babamın göğsüne tekme atan işkenceci karşıma geçse ne yaparım diye düşünürdüm. Gözlerinin içi gülen bir çocuğun ölüm haberini her alışımda içimde benzer hisler uyanıyor. 

Ben buraya, en başından beri, hissettiklerimi yazıyorum. Dosdoğru yazmaya, yazarken kendime yalan söylememeye çalışıyorum. Öyle ki bazen yazarken ortaya çıkıyor yalan söylediğim. Aslında kendimi okuyorum yazarken. Belki de bu yüzden yazıyorum. 

İçinde bulunduğumuz hal ve şerait ve dahi içinde bulunduğum halet-i ruhiye içinde hissettiklerimi dosdoğru yazmam mümkün değil. Öfkeliyim ve bu öfkeye direnecek kadar güçlü değilim. 

Bir de aşk var. Can Yücel "benim halim memleketin hali" der ve kabızlığını anlatır Vaziyet-i Umumi şiirinde. Benim halim ise tam tersi. Olsa olsa Haziran başındaki hali olur memleketin. Umut var zira. Nisan'da açan fındık yaprakları gibi içim. Anlatması zor. Anlatmayı, yazmayı becerememekten korktuğum için de yazmıyordum. Oysa beklemeyi, ayrılığı, acıyı sayfalarca anlattım ben. Çok sevdim, yine anlattım. Ne hissettiysem dosdoğru yazdım. En son da yılan hikayemi anlattım. Her hikayenin bir sonu varmış. Yılan hikayelerinin bile. Hikayesi biten bir kadın kahraman gibiydim: Şimdi ne olacak? Yalnız bir hikaye içinde hayat bulan bir kadın kahraman gibi yersiz yurtsuz kaldım. Son sayfadan sonra ne olur, Leylâ ne yapar? Hiç ummadığım, aklımın ucundan bile geçmeyen bir şey yaptım. Aşık oldum. Gözlerimin içi gülmekle kalmıyor, parlak yıldızlar ışıldıyor şimdi gözlerimin içinde. Aşkla direnmenin ne demek olduğunu daha iyi anlıyorum şimdi. 


22 Ağustos 2013 Perşembe

Yılgın

Bir sargın umut yakaladım onu kuşandım
Serin mavi bir gökyüzü buldum onu kuşandım
Denize doğru sokaklar gördüm onları da kuşandım
Üstlerine üstlük seni kuşandım
Tedirgindim namussuzdum deli deliydim
Uslandım.

Üç dilim kavun kestim birini ben yedim
Kavundan üç dilim kestim birini yedim.
Birini sana ayırdım kadın al birini sen ye
Sabah olsun sabah olsun ilk işim bu
Öbürünü götürüp civcivlere vereceğim.

Senin bir yönün var orada durur yaşarım
Bir de acun var ben içindeyim
Ben içindeyim tüm itlikler sahanda yumurtalar onun içinde

Orospular içinde Hurşit Bey içinde sen içindesin
Üç dilim kavun kestim birini sen ye
Kabuğunu at Hurşit Bey'i at itlikleri at

Durup durup sana sesleniyorum.




14 Ağustos 2013 Çarşamba

"İşte Böyle, Hayat..."


"2010 yılında New York Modern Sanatlar Müzesi’nde bir performans sergileyen Abramoviç, 736 saat 30 dakika boyunca bir masanın kenarında oturdu. Karşısındaki boş sandalye ise sanatseverlere ayrıldı. “Sanatçı burada” adını taşıyan gösteri boyunca isteyen herkes birkaç dakikalığına Abramoviç’in karşısındaki sandalyeye kuruldu ve hiçbir şey konuşmadan bir süre sanatçıyla göz göze geldi. Bir yabancıyla karşı karşıya oturduğunuzu ve tek bir kelime bile konuşmadığınızı düşünün. Marina, günler boyunca yüzlerce yabancıyla karşı karşıya geldi. Kim olduklarını bilmeden, adlarını sormadan sadece bakıştılar. Gözleriyle konuştular. Marina herkese aynı şekilde baktı; sadece ve sadece bir kişiye yönelttiği bakışları farklıydı. 

O kişi Ulay’dı. Ulay herkes gibi sırasını bekledi. Yavaşça Marina Abramoviç’in karşısına oturdu, başını, “ne haber” dercesine yana doğru hafifçe salladı. Bakıştılar. Marina Ulay’a herkese baktığı gibi bakmıyordu, bakamıyordu. Ulay başını bir kez daha hafifçe yana doğru attı. Bu defa, “işte böyle, hayat…” der gibiydi. Vücudu kıpırdamıyordu ama kalbi göz bebeklerinde atıyordu. Marina’nın önce yanakları titredi sonra gözleri doldu. Ulay’ın ise içi titredi, ürperdi. Marina saatleri güne çevirdiğinizde 30 günü bulan performansı boyunca hiç yapmadığı bir şeyi yaptı. Ellerini masanın üzerine koydu yavaşça kaydırarak Ulay’a doğru uzattı. Parmakları Ulay’ın parmaklarını çağırıyordu. Ulay Marina’nın ellerini tuttu. Gösteriyi izleyenler Marina’nın gözyaşlarının arasına alkışlarını fırlattılar. Ulay’ın yürek atışlarına tempo tuttular. Aşkı alkışladılar, gördüler…

Ulay’ın gerçek adı Frank Uwe Laysiepen. O da bir performans sanatçısı, 1943’te Solingen’de doğmuş, Almanyalı. Marina ve Ulay’ı bir araya getiren de aslında bir performans; aşk. Hissederek içinde var olursanız size bir masa, iki sandalye ve saatler yeter. Hissetmezseniz, birbirinizi görmediğiniz an yiter gider. İki sanatçı uzun yıllar, 1976 ile 1989 arasında birlikte yaşadı. Birlikte ürettiler, sevdiler, seviştiler ama 89 yılında ayrılmaya karar verdiler. Ayrılıkları da sanatsal üretimlerinin bir parçası oldu. İlişkilerini bitirmek için her biri Çin Seddi’nin bir ucuna gitti. Oradan birbirlerine doğru yürümeye başladılar. Her biri 2 bin 500 km yürüdü. Çin Seddi’nin üzerinde buluştuklarında son bir kez birbirlerine baktılar ve sonra vedalaştılar. Ta ki 2010’da Ulay, Modern Sanat Müzesi’nde Marina’nın karşısına çıkana kadar. 21 yıl sonra."

13 Ağustos 2013 Salı

Leylâ: Yılan Hikâyesi


Burada yüzlerce yazı var. En iyi bildiğim şey hakkında, aşk üzerine yazıyorum. Cam büfenin en üst rafında duran porselen bir çay takımı ya da girilmesi yasak bir misafir odası değil aşk benim için. Bildiğimi söylemekte mahsur görmüyorum. Âşık olduğum ilk adam gibi tıpkı:
“kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin” 
Bilmek de anlamak gibi çözmeye yetmiyor, o ayrı.
Yazmak için yeterli oluyor ama.
Bir adamı çok sevdim.
Ayrı düştüm.
Yoksa yazamazdım.
Hasret dayanılmaz olduğu için yazmaya başladım. Şarkıdaki gibi, gündüz düşlerinde hep ona vardım. Üç yıl önce buraya yazmaya başladım. Üç yıl önce yazmaya başladığım zaman üç yıldır her gün, ama her gün ayrılığın ilk günü gibi ağlıyordum. Ayrılığın ilk günü tam üç yıl sürdü. Birlikteliğimizden bile uzun.
Çok sevdim be abi.
O da beni çok sevdi. Keşke o kadar sevmeseydik birbirimizi.
Bir daha birlikte olamayacağımızı bildiğim için hep yazdım. Sarı Işık da o, Karanlık da. Yazmak acımı dindirdi. Bazen de çoğalttı. Ben o acıyı da sevdim, alıştım, besledim, büyüttüm onu. Âşık olduğum adamdan ayrıldığımda onu hala seviyordum. Zaman, o sevgide donup kaldı.
Sevgimizin, aşkımızın üstünden sene geçti, ay geçti… Ne birleştik, ne ayrıldık biz… Bu aşkın, bu sevdanın üstünden hayat geçti, ömür geçti, yaş geçti.” Tam tamına altı yıl, on üç gün ve gençliğimiz.
Bunca yıl kukuma kuşu gibi oturup beklemedim. O yalnız eski filmlerde olur. Kırk odalı konak gibi kalbim. Onu aldım en güzel odasına yerleştirdim. En deniz gören ama rutubetsiz. Sonra üzerine kapıyı kitledim. Çok şanslıydım, elini tutacak kadar sevdiğim insanlar tanıdım. El ele tutuşmak deyip geçmemeli, önemli. Bir Mayıs gibidir, safları sıklaştırmaktır el ele tutuşmak. Sevmediğim kimsenin elini tutmadım. Sevmeden tek bir adım atmadım. Yukarıdan ayak sesleri geldiği zaman inandırmakta zorlanırdım ama içim rahat, gönlüm ferah.
İki yıl önce yeniden olabilir miyiz diye merak etti. Gözlerimde korkuyu görünce vazgeçti. Meydan okuyan, çekip giden, uçan kaçan, elde avuçta durmayan kadın yoktu yerinde. İçi titreyerek bakan bu yeni kadını sevmedi. Bunda onu terk edecek yürek yoktu artık. Oysa bu kadını elde tutmaya çalışmak da onun meydan okumasıydı ve terk edilmeyi bile sevmişti o. Bu kadın ise kendini bıraksa onu bırakamazdı artık. Geldiği uçakla geri döndü Almanya’ya. “Vazgeçmek” denetimli kullanılması gereken şiddetli bir fiildi.

Confrontation
İki yıl sonra dört gün önce, yine bir ayın 23’ünde çıkageldi. Apartmanın girişinde posta kutusu niyetine duran plastik sehpanın üzerindeki mektupları karıştırdı, Paris’ten attığı kartı bulup çıkardı. Bana Amsterdam’dan sarı laleler almış, Paris’ten “burda olsan gezsek” diye biten bir kart atmıştı. Daha önce de Amsterdam’dan sarı laleler alındığını söylediğimde biraz bozuldu. Demek ki Amsterdam’a gidildiğinde yapılması gerekenler listesinde “Leyla’ya sarı laleler almak” gibi bir madde vardı. Paris’ten attığı kart da benim içimi burdu. Neden orada değildim ki? Onun bensiz ne işi vardı oralarda? İki çocuk gibi karşılıklı bozulduk.
Sabahtan girmiştim mutfağa. Birkaç meze hazırladım. Taze fasulye pişirdim etin yanına. Rakıya koyacak buzumuz var mı diye buzluğu kontrol ettim, vardı. Güzel, sade bir elbise giydim. Saçlarımı açtım çünkü Bengi olsa “toplama şu saçlarını, açık bırak” derdi, biliyordum. Mutfak önlüğünü giydim yemek yaparken, kafama da yemeni bağladım. Türk sanat müziği açtım radyoda. Hiç sevmezdi Türk sanat müziği, benim yüzümden dinlerdi. Benim yüzümden dinlerdi; Türk sanat müziği dinlerken yüzümün aldığı şekli severdi.
Konağın en deniz gören ama rutubetsiz odasının kapısını araladım. Onu neredeyse on yıldır tanıdığımı fark ettim. Çoğu ayrı geçen koca koca yıllar, bir Alman kenti ile İstanbul arasındaki mesafe kadar uzak yollar girmişti aramıza. Saçları daha da beyazlamış, göbeği alıp başını gitmişti. Kokusu bile bir değişikti sanki. Ama işte komik gülüyordu hala, ben onu güldürmeyi seviyordum ve ezberimdeydi adımlarının melodisi.
Mutfakta yemek hazırlarken geri sardı zaman. Leylâ değil bir kız çocuğuydum közlediğim patlıcanlar olmuş mu diye kaşıkla dürterken. Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Bir Jager içtim, sonra bir tane daha. Yanaklarım pembeleşti hafiften. Patlıcanlar da kahveye çalıyordu, aldım fırından. “Hiç Leylâ değilim şu an, hiç Leylâ değilim” diye söylendim kendi kendime. Leylâ değilsem kimdim? Hafızasını kaybedip kim olduğunu hatırlamayan insanların saldırganlığı çöreklendi yüreğime. Leylâ değilsem kimim ben? O kim şimdi, nasıl biri?
“Gözlerinde korkuyu görünce olmayacağını anladım” deyişini anımsadım. Gittim aynaya baktım. Portmantonun taraf loştu biraz, gidip banyodaki aynada baktım yüzüme, gözlerime. Bir tür makyaj yapmak gibiydi gözlerimdeki korkuyu silmek. Hangi kapatıcı, hangi fondöten kapatabilir yara almaktan korkan âşık bir kadının korkusunu? Çok kötü adamlar tanıdım ben. Evet bayım, yüreği nasırlaşmış gerçekten kötü adamlar ama onlardan hiç korkmadım. Gözümü bile kırpmadım gözlerinin içine bakarken. Korkmadığım için onlar korktu benden. Pabuç bırakmadım. Kötü adamları ne çok sevdim Tanrım. Ne besbelli, ne kolay adamlardı. Akmaz kokmaz şam şeytanları! İyilik öyle mi ya? İyilik zordur, kırılgandır, ağırdır. Evet, ağırdır. Sıvı cıva gibi bronşlarının en ucuna varasıya doldurur akciğerini. İyilik ürkütür beni. Islak fayansta yürümek gibidir iyi bir insanla aynı havayı solumak. Eskisi kadar iyi bir insan olmadığını biliyordum elbet. Yıllar geçtiğimiz yolların haritalarını çizmiştir tenimize, yeni gibi olmaz a! Kabul ediyorum, kötü bir adam olmasını istedim içten içe. Sorular bildiğim yerden gelsin ister gibi istedim. Oysa en iyi bildiğim yer oydu bir zamanlar. Yeteri kadar zaman çarçabuk geçsin de bir an önce kavuşalım birbirimize de istemiştim.
Gözlerimden sildim korkuyu. Mutfak önlüğü ile yemeniyi çıkardım. Leylâ oldum yeniden. Biledim hislerimi, meydan okumaya hazırladım kendimi. Savaş ilan ettim. Ölebilirdim bu savaşta ama korkusuzca ölecektim. Bir sofraya bir kendime baktım. Âşık olunacak kadındım yeminle!
Kapı çaldı. Açtım. Üst kata çıkmasını bekledim. Bavulu ağırdı. Ben sığardım içine. Sığmamış mıydım zaten? Almanya’ya giderken uzaklaşmak, yeni bir hayat kurmak vardı aklında. Ama işte bu bavula sığmış ve onunla birlikte gitmiştim Mannheim’a. Bu defa da ben saklansam içine, giderken alıp götürse beni de… Anlaşıldı, Leylâ yoktu onun yanında. Bir kız çocuğundan öteye gidemeyecektim. 29 yaşında görünmeye çalışan 19 yaşında bir kızdım düpedüz. Aperatif olarak cin tonik hazırlayacak kadar 29 yaşında fakat yeşil Bodrum mandalinalarını ince ince doğrarken eli titreyecek kadar 19 yaşındaydım. Bardağını verip karşısındaki kanepeye kurulurken elimi ayağımı nereye koyacağımı bilmiyordum. Halbuki ne kadar rahat görünüyordum. Görünebiliyor muydum? Beni bir kitap gibi okuyabilen adama poz mu kesiyordum? Ne salaklık ama işte her şey mubah aşkta ve savaşta, özellikle de ikisi bir arada olunca.
Onu izledim. Ağzını izlediğim için ağzından çıkanları dinlemediğim anlar oldu. Ellerini, bileğini, burnunu, kulaklarını izledim. Saatler geçti. Ben onu izlerken ne konuştuk bilmiyorum. Sonra konuşmaya başladık. “Tamam” dedik, “en azından denemeliyiz bunu”. En az iki sene daha orada, uzaktan nasıl olacak diye düşündükçe nefesim kesilir gibi oldu. Ona bakınca geçer gibi oldu. Geçmedi.
Günler geçti. Hem tanıdık, hem yepyeni. Elini tuttum yeniden. O sucukları doğradı, yumurtaları çırptı ben öyle seviyorum diye. Çay demledim ben. Bana da bir sigara sardı, içtik. Birlikte karşıdan karşıya geçerken arabaların geldiği tarafıma geçiyor hala. Mephisto’dan Varlık, Robinson’dan Birikim aldık. Tünel’den Ortaköy’e kadar yürüdük. Yoruldu, terledi, şaşırdım. Evde bol bol bira içtik, dizi izledik internetten. Güldük. Çok güldük. Güldükçe anladık sevgi duvarını aştığımızı. Üzerine gitmedik birkaç gün. Özlemiştik. “Kimi özlediğimi unuttum artık” dedim ama özlediğim gerçeğini değiştirmiyordu bu. Yaptığım, yazdığım, yaşadığım her şeye bu özlemin kokusu sinmişti. Şimdi ise evim bellediğim adam karşımda, yoğurt bulaşmış bıyığıyla beyaz beyaz bana gülümsüyordu.

Closure
“Bu işte bir terslik var” dedik. Çırılçıplak kalmak gerekiyordu bunu diyebilmek için. Yıllarca karşılıklı uzaktan büyüttüğümüz aşkı bile soyup çıkardık üstümüzden. İki insan kaldık. Daha da kötüsü bir psikolog ve bir sosyolog. Fazla irdelemenin meslek hastalığı olduğunu ve ilişkilerin ıncık cıncık irdelenmemesi gereken şeyler olduğunu bildiğimiz halde elimizde değildi, yine yatırdık masaya. İki bira daha getirdi buzdolabından. Iron Maiden sesi gelmiyordu stattan. İnadına sessizdi Beşiktaş. Karanlık balkondan sessiz Beşiktaş’ı izleyerek konuştuk.
Nasıl mümkün olabilirdi bu? Ayrı kaldığımız altı yıl geçmemişti sanki aradan. Sanki o televizyon izlerken ben su içmek için iki dakikalığına mutfağa gidip dönmüştüm. Nasıl bu kadar rahat olabilirdik birbirimizin yanında? O zaman anımsamaya başladık, birbirimizi severken nasıl ayrıldığımızı. Biz sevgi duvarını çoktan aşmıştık. “Bana âşık mısın?” sorusunun cevabını bildiğimden emindim. Ta ki gözlerimin içine bakıp sorana kadar. “Çok fazla sevgi var. Çok fazla şefkat ve güven. O kadar çok sevgi var ki insan bu kadar sevgiyle ne yapar, nasıl baş eder bilmiyorum.” Ağlıyordum. Gözümde bir elma canlanır onu düşünürken. Yarısı o, yarısı ben. Hala öyleyiz fakat toplamı aşk eden iki sevgili değiliz artık. İki can dostu, handiyse aynı annenin çocukları.
Bunu idrak etmek de, kabul etmek de çok zor benim için. Her şeyden zor. Bu artık ne ona ne de bana dair bir mesele. Aşk bile değil, bu bir varoluş meselesi artık. Bundan sekiz yıl önce beni severek var etti sanki. Önce annem, sonra o doğurdu beni. Beni sevmediğini düşündüğüm zamanlar öksüz yetim hissettim kendimi. Ona duyduğum aşk ve özlem tanımladı, var etti beni. Ana hatlarımı çizdi, içimin renklerini taşırmadan boyadı. Annemden öğrendiğim gibi tatlı ve yoğun kokan bir şefkatle sevdim onu ve bana nadir bulunan ipek bir kumaşmışım gibi davranmasını izledim artan bir şefkatle. İki rayı gibiydik bir tren yolunun…
Tembel bir öğleden sonra sarısı huzur içinde nasıl huzursuzlandığımı anımsıyorum şimdi. Bir koza gibi ılıcacık sarmıştı beni. Oysa ben meydan okumak, meydan okunmak istiyordum. Biraz çatışmaya özlem duyar olmuştum. Oyun oynamak istiyordum, dans etmek istiyordum. Şefkat bağımlılık yapıyor ama tutkusuz yaşayamıyordum. Sanıyordum ki bu bir gençlik hastalığı, delikanlılık çağı… Yaşar doyarsın, sonra yerine yerleşir ve bir daha da uğraşmazsın. Öyle olmuyormuş. Şimdi ikimiz de aynı şeyi istiyoruz ama istediğimiz şey birbirimizde yok. Zaman zaman kıskanıyoruz birbirimizi, özlüyoruz, arıyoruz, “hala seviyoruz”… Sonra o başımı göğsüme yaslıyor ve ben onun neredeyse tamamı ağarmış olan saçlarını okşuyorum. Buradan bir aşk çıkmıyor. Bu da beni deli ediyor. Bir insanın bir insanı bu kadar sevebilmesi mümkün mü? Peki ya âşık olmaması? Ne ki aşk? Tanrım, ne ki? Hiç vazgeçecek miyiz onu aramaktan? Peki ya bulabilecek miyiz? Bulunca anlayacak mıyız? Eğer bu değilse ne, o değilse kim? Kendimi kaybolmuş hissediyorum.
Bengi bunun iyi bir gelişme olduğunu düşünüyor. Bunu yıllarca bir yük gibi taşıdığımı ve artık bundan özgürleştiğimi... Geleceğe daha umutlu bakmalıymışım. Haklı olduğunu biliyorum ama yük dediği bir parçam olmuştu benim. Elim, gözüm, ruhum olmuştu. Şimdi özgürüm ama ne halt edeceğimi bilmiyorum. Sabitini kaybetmiş denklem gibiyim. Ona âşık olmadığım bir hayat tasavvurum hiç olmadı ki. Ayağımın altından yer çekilmiş gibi. Çırılçıplak hissediyorum kendimi. Bir tek onun Leylâ’sı olamadım. Küçük kızı, kız kardeşi, annesi oldum. Şimdi nasıl hissetmem gerektiğini bile bilmiyorum. Şu an, şimdi. Onu annesine doğru yolcu etmiş ve kendimle baş başa kalmışken ne düşünmeli, nasıl hissetmeliyim? Ben şimdi ne yapmalıyım, ne yapacağım? Kim oldum şimdi, biri miyim hala?

Boşandık.
Boşan.
Boş.
Boşluk?
O, bir an dipsiz gibi görünen bir boşluğa düştü; ben, ancak boşanırken fark ettim esasen evli olduğumuzu. İki eski eşiz şimdi, iki ilk eş. İlk eşlik mühim müessese, belki evliliğin kendisinden bile güzel, derin, anlamlı… Kim bilir belki ilk seviştiğin ama illa ki geçmişte kalmaya yazgılı. Sartre ve Beauvoir gibi olmayı düşlerdim hep. İçimden tabi. Güzellemem gerekiyor ya illa ki!
Birlikte geçirdiği yıllardan fazlasını ayrı şehirlerde, ayrı ülkelerde, ayrı insanlarla geçirmiş iki eştik, birbirinin zihninde yaşayıp büyüyen iki düş. İki düştük, iki eş, düşledikçe ayrı düştük.
“Bu aşk değil” dedik birbirimize, “aşk bu değil”. Yazıldığı kadar kolay okunmuyor, okunduğu gibi söylenmiyor. Kolay değil, hiç kolay değil hem de. Hiçbir şey olmasa on yıl var neredeyse. On yıllık aşinalık; rahatlık, içtenlik, kendiliğindenlik on yıllık.
“Biraz daha beklesek” dedi, “birkaç yıl daha”. Kolay değil hemen kızıp köpürmek, “bana hiç mi saygın yok” demek. Bozuk bir musluk gibi ağlamak ne kolay hâlbuki. İplik gibi ince ince, yavaş yavaş ve daim. Neden olduğunu bile bilmeden ama mütemadiyen, bir boşluğa bakıp konuşmaya devam ederek. Su sızdıran bir dinginlikle devam etmek konuşmaya, konuşurken ‘neden su sızdırıyorum lan ben?’ diye arada kendine kızarak. Kolay değil bir çırpıda bulmak cevabı. Sevgiye evrilmiş bir aşkın yatağında, derinden öfkeyle, kırgınlık, yorgunluk ve umutsuzlukla aktığını izlemek kolay değil. Ne duymak, ne görmek kolay. Hiç kolay değil.
Günler geçmesi gerekti. Kendimden başka kimseyle, hatta kendimle bile konuşmadığım günler. Boşluğu uzun uzun seyretmem gerekti. İçine düşmeyeceğim o boşluğun, hayır. Ne boşluklar içime düşüp kafasını yardı benim. Kolay değil kendimi yeniden bırakmam. Bırakırsam tekrar bulamam. Artık değil. Ben o değilim artık.
İpotekli geçen yıllarıma yenilerini eklemeyeceğim, hayır. Ömür geçiyor; ömrüm, ömrümüz geçiyor. Zaman beklemiyor, ben de artık beklemeyeceğim; hayır. İçimden yükseldikçe yükseldi sesim; taştı, dizlerime kadar yükseldi: Hayır!
İki ilk eş, iki eski düş, bir odada karşılıklı oturmuş konuşuyorduk. “Bana müsaade” dedi adam. “Ben de kalkıyordum, beraber çıkalım” dedi kadın. Beraber girdikleri odadan beraber çıktılar. En son kadın çıkıyordu kapıdan, son bir kez arkasına dönüp odaya baktı. Işığı kapattı çıkarken. Hafif bir düğme sesi duyuldu önce, sonra demir kapı kapandı. Adam ve kadın böyle boşandı.
Sokak kapısından çıkarken adam durup kadına –eski alışkanlıkla- ne yapacağını sordu. Şöyle bir düşündü kadın, bu defa cevabı biliyordu: “Seninle aynı şeyi yapacağım” –eski alışkanlıkla- “canım” dedi kadın, “gidip birini çok seveceğim, ama çok… Sevince nasıl sevdiğimi en iyi sen bilirsin, öyle çok seveceğim. Gündüz düşlerimde hep sana döndüm, artık dönmeyeceğim. Yerime kimseyi koymayacaksın; yerine kimseyi koymayacağım.  Yeni düşler, yeni denklemler kuracağım bundan böyle. Zırhlar kuşanmayacak, duvarlar örmeyeceğim. Sen de öyle yapacaksın. Biliyorum, her şey daha güzel olacak ikimiz için. Hoşça kal ankaram, kırkikindi yağmurlarında şemsiyesizliğim… Hoşça kal ilk eşim.”