taedium vitae etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
taedium vitae etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Haziran 2017 Çarşamba

Yanlış Numara



"Tûtî-i mu'cize-gûyem, ne desem laf değil". Lâf-ü güzaf, İsmail. Bugünlerde şuraya yazacağım hiçbir şey hayrıma olmayacaktır, biliyorum. Öte yandan, yazmayıp da ne edeyim? Dipsiz kuyulara mı haykırayım? Hem ne haykıracağımı bilmiyorum, hem de dibinde merdivensiz kalmış biri miri çıkar neme lazım, geri seslenirse "yanlış numara" der fıyarım. Fıymak bizim işimiz.

Ne yazsam huysuz, mızmız, zayıf görüneceğim. Ama biliyorum ki yazmazsam daha kötüsü olacak. Görünmekten kötüsü yani. Hem kim görecek ki burayı? Burası da bir dipsiz kuyu en nihayetinde. -En azından- buradaki merdivensiz tek kişi benim. Yukarıdan biri seslenecek olsa evde yok numarası yapıyorum. Günler, aylar geçiyor. Yıllar da geçecek. Geçiyorlar, biliyorum. 

Sanırım buna benzer bir ruh haline en son 2010'da girmiştim. Emin değilim, geri dönüp yazdıklarımı okumam lazım. O da hiç içimden gelmiyor. Hoş, en iyi yazdığım dönem de o dönemdi. Umarım en azından öyle bir getirisi olur bu çakma depresyon öncesi halimin. Yaz da buna hiç uygun bir mevsim değil ya neyse. 

Sebeb-i blogum on gün sonra evleniyor. Aklıma gelen en olağan şüpheli sebep bu oldu fakat korkarım ki değil. Nadiren aklıma geliyor çünkü. 23'ü Cuma'ya denk gelmesine bozuldum, üzüldüm biraz o kadar. Onun dışında, sadece bir yılan hikâyesi işte. On yılın sonunda hikâyeliğinden bile şüpheliyim. Sonuncusu hariç bütün ilişkilerimi derinden etkileyen, varlığımı üzerine kurduğum bir saplantı, bir imaj, bir inşa. Bugün yalnızsam bunda onun da payı olduğunu biliyorum, hissediyorum (Sorun değil, birbirimiz üzerinde her hakka sahibiz. Hakkımın son on gününü de değerlendireceğim.) İçimizden birinin kendini kurtarmış olması sevindirici. 

Onun dışında pek fazla şey hissetmiyorum. Sorun da bu zaten: Hissetmiyorum. Suni solunum cihazından medet umar misali romantik komedilere ve romantik dramlara sarmaya başladım. Kalbim çarpsın diye, gözyaşım aksın diye. Hoş, bu ülke kendi kişisel dramlarına gözyaşı akıtmana fırsat bırakmıyor ama olduğu kadar. Kişisel dramlarımı yaşama hakkımı savunuyorum. Tam tersini düşün. Dünya yanıyor olsa, tam da o sırada âşık olmaya hakkın yok mu? Var. Hatta pek çok film bunun hakkında. Bu da onun tam tersi işte. 

Kimseye bir zararım yok zaten. Kimseciklere ilişmiyorum. Durduğum yerde duruyor ve çalışıyorum. Annem "evli ve çocuklu olmadığım ve para kazanamadığım için" beni arkadaşlarına karşı kahramanca savunurken ben aslında bundan daha iyi bir hayat tahayyül edemiyorum. Az kazanıyorum ama severek, huzur içinde ve özgürce çalışıyorum. Evliliğe gelince... Saygı duyduğum bir kurum değil. Biz sekiz kadınız, aralarındaki tek bekar benim. O kadınlara çok saygı duyuyorum ve mutluluklarını paylaşmaktan keyif alıyorum. Ama kurumlara değil, duygulara saygım var. Galiba özlediğim de onlar zaten. 

Oysa yavaş yavaş siliniyor hafızamdan. Neyi özlediğim, neyi özlemem gerektiği. Bilemez oluyorum yavaş yavaş. İstemez, aramaz oluyorum. "Ah mine'l-aşk ve mine'l-garaib". Bu yaşımda, bu günümde daha farklı olacağımı ummuştum sanırım. Ne bileyim... daha keyifli, daha umutlu, daha az kasvetli, daha az düşünceli. Bazı günler yaşımı geçiyorum. İşte o günleri sevmiyorum ve sayılarının artmasından endişe ediyorum. Ülkenin de büyük payı var bu erken yaşlanmada. Ama asıl sorumlu benimdir kesin. Her zaman benimdir. 

12 Haziran 2017 Pazartesi

Zehir Zıkkım Oldu Bize Bal Badem


Yukarıdaki sahne 1970 yapımı Tatlı Meleğim filminin 49. dakika 8. saniyesi ve Türkan Şoray'ın bu saniyedeki yüz ifadesi duygularıma tercüman. Karşısındaki favorili centilmen Ediz Hun. Ve aslında Şoray'ın bu andaki ifadesi ile senaryo arasında zerre ilgi yok. Erdoğan Tünaş imzalı senaryo her zamankinden: Leyla Murat'a âşıktır ama Leyla çirkindir, o yüzden Murat onu fark etmez, Leyla ne zaman ki güzelleşir Murat o zaman Leyla'ya âşık olur. Kimse burada bir sorun görmez. Mutlu son.

Oysa Leyla'nın şu anlık yüz ifadesinde çok daha iyi bir film var. Birkaç alternatif iç ses sayayım mı?

"Demek sokak çapkını değil yüksek mühendissin öyle mi paşam? Lan sen yüksek mühendissin de ben anaokulu terk miyim ibiş? Murat n'oldu? Öpeyim de tur at, Murat."
"Konuşuyorsun ama dinlemiyorum çünkü çok boş konuşuyorsun. Favorilerine harcadığın zamanı iki favorin arasına da harcasaydın şimdi seni dinliyor olurdum. Arada gülümser gibi yapayım da agresife bağlamasın. Hayranlıktan agresifliğe kestirme yol var, neme lazım."
"Güzel çocuksun allahıma. Güzel de bakıyorsun piç kurusu. Sen şimdi ciddi ciddi birlikte mutlu oluruz mu sanıyorsun? Gözlerinde öyle safiyane bir inanç var da. Nedir mutluluk? Öyle bir şey yok Murat. Hiç kasma anam. Hiç boş yere üzmeyelim birbirimizi. Gel biz olaysız dağılalım en baştan."

Aşağı yukarı bunun gibi şeyler söylüyor bu bir saniyelik bakışı. Belki bir saniyeden bile kısa ama otuz yıllık bir yılgınlık okunuyor. Altmışı görünce otomatikman bilgelik sertifikası takdim edilen teyzeler için otuz yıl püff tabi. Altmış da bir seksen yaş değil ama ben sonu hiç gelmeyecekmiş gibi duran yakınmalarını saatlerce gıkımı çıkarmadan dinliyorum. "Daha altmış yaşındasın cimcime, ben seni sekseninde göreceğim" deyip gevrek gevrek gülüyor muyum? Gülmüyorum. Saygıda eşitlikçi olduğum kadar mükemmeliyetçiyim de zira. 

Taedium vitae demeyeyim de bir tür yılgınlık için otuz yıl kafi bence. Otuz iki yıl kafiden de ziyade. Görsel her şeyi anlattığı için bir şey yazma niyetinde değildim aslında. Bu bakış biraz üstten bir bakış sanki ama karşısındakine olduğu kadar kendine de üzülüyor. Merhametli, öfkeli, bıkkın, bezgin, bitse-de-gitsek. Ümitsiz bile denemez çünkü ümit etmeyi bırakmış. Nefes alıp veriyor ama ışımayı bırakmış, unutmuş daha doğrusu. Unuttuğu şeyi de haliyle pek aramıyor. 

Bu ifadede dolu dolu bir "Bak şuradan siktir git!" var. "Sen benimle kafa mı buluyorsun?" var. "Sence ben bunu yer miyim?" var. "Bebişim, ben yalnızca en yüce değeri yanlış yere harcamana üzülüyorum" var. "En yüce değerin emek olduğunu bilmiyor olabilir mi lan?!" var. "Yok bu iş böyle olmayacak. Işınla beni Sıkati!" var. "Yok lan, yok. Siz çok güzeldiniz. Ben uygun değildim. Şimdi de ne ümidim, ne isteğim var. Esen kalın, beni de esen bırakın. Başka ihsan istemiyorum."

Var.

28 Ekim 2016 Cuma

Gamlı Hazan

Sevgili yaşlı dostum,

Size ne zamandır yazmıyorum. Fakat sanmayın ki bu içimden sizinle konuşmadığım anlamına da geliyor. Mesela dün gece, kim bilir kaç yıl sonra ilk defa Ben Gamlı Hazan Sense Bahar'ı dinledim. Bet sesimle eşlik ettim şarkıya. Bu da bir nevi sizinle konuşmak sayılırdı bana kalırsa. Bana kaldı....

İş bölümümüz oldukça açıktı değil mi? Siz gamlı hazan bense bahar. Baharlığım kalmadı pek. Hiç kalmadı desem yeri. Yıllar ne acımasız değil mi? Kaybetmem sandığı şeyleri kaybettiriyor insana. Yaşama sevincini, tutkusunu, aşka duyduğu aşkı. Siz de böyle miydiniz acaba tanıştığımızda? Sanmam. Yorgun bir ağaç gibiydiniz daha çok. Yorgun ama bir ağaç. Yapraklarınız solsa da ruhunuz dolanıyordu hâlâ damarlarınızda. Gamınıza gam kattım ben de. Tam tahmin ettiğiniz gibi. 

Uzak diyarlara göçmüşsünüz. Çok sevindim sizin adınıza. Evlendiğinizi okumuştum en son, belki çocuğunuz da olmuştur şimdiye kadar. Gerçi istemiyordunuz ama istemeyen tanıdıklarımın hepsinin yüzü bebek fotoğrafı oldu telefonumda. Bir çocuğum var derseniz şaşırmam o yüzden. Sevinirim. Sizin çocuğunuz olmak da güzel şey olmalı. Pederiniz gibi olmayacağınıza eminim. Sizin aksinize hep emindim. Madem artık burada da yaşamıyorsunuz, bir insanı daha tanıştırmak renklerle ve seslerle güzel olabilir.

Bana hepsi biraz solgun geliyor artık biliyor musunuz? Yaştan mı, ülkeden mi, yoksa hepsi birden mi bilmiyorum. Renklerin pek azını görebiliyor, seslerin ve kokuların pek azını duyabiliyorum sanki. Küçük kolonyalar biriktiriyorum çalışma masamda. Ara sıra burnuma dayıyor, ellerime sürüp içime çekmeye çalışıyorum kokularını. Çekemiyormuşum gibi geliyor, bilmiyorum. Dünyayı ve hayatı olanca yoğunluğuyla algılamamı engelleyen, adı konulmamış bir hastalığım olabileceğini hayal ediyorum. Herkesin her zaman böyle yaşadığını düşünmek bu hayalden daha dehşet verici geliyor bana. 

Çok kitap var, çoğunu okumadım. Çok müzik, çoğunu dinlemedim. Çok fikir, çoğunu anlamadım, varlığından bile haberdar değilim çoğunun. Çok azımla yaşıyor gibiyim, anlıyor musunuz? Anlayacağınızdan yana pek umudum yok. Yorgun da olsa bir ağaç gibi yaşıyordunuz siz, nasıl anlayabilirsiniz? Ağaçlığınızdan belki, her şeyi bildiğiniz gibi bunu da bilebilirsiniz. 

Hani akşamdan kalma geçen günlerde aklınız tam çalışmıyor gibi olur ya, sanki bütün hayat akşamdan kalma bir günmüş gibi geliyor. Yapabileceklerimi yapmadığım, sınırlarıma varamadığım, dış koşulların ve kendi kendime dayattığım sınırları genişleteceğim yerde onları iyice daralttığım, bitmeyen günler. Hayatı sevmeyi unutmuş olabilir miyim dersiniz? 

Aşiyan'a uğrama vaktim gelmiş sanırım. Selamınızı söylerim Münir Nurettin'le Turgut Uyar'a. Söyleşir, ağlaşır dönerim yine masamın başına. Özellikle tepeye, Turgut'un yanına çıkıp da yüzümü boğaza döndüğümde gözlerimi kapayayım diyorum. Serin rüzgarı, servilerin hışırtısını duyayım. Orada uzanmış yatanlardan biriymişim gibi. Hem baharda erguvanları da çok güzel açar Aşiyan'ın. Olur da aklınıza düşerse diye söylüyorum, meyilli değilim intihara. Bu yaşadığımız, hayat olmaktan öyle hızla uzaklaşıyor ki intihar falan filan bile anlamını yitiriyor burada. Sönümleniyoruz, hatta sönüyoruz. Hepsi bu.

Nisyan merhametli şeymiş bir yandan. Unuttuğu şeyi özleyemiyor insan. Özlese, özleyebilse deli olur bence. Hatırlayabilsem on dokuz yaşımı, ağlardım herhalde. Şarkılarla şiirlerle sevmeyi sevilmeyi, incelikleri, zihin açan konuşmaları, her gün biraz daha çoğalmayı ama her nasılsa ağırlaşmadan, daha da hafifleyip yerden bir metre yukarıda uçar gibi yürümeyi sevdadan. "Ne yapıyorsanız aşkla sevdayla yapıyorsunuz" derdiniz. Öyle yapıyordum herhalde. Bırakın sözlerini hatırlamayı, güçlükle mırıldanabildiğim bir şarkı gibi hatırlıyorum kendimi. İyi ki buraya bırakmışım birkaç satır. Yoksa hep böyle olduğumu sanabilirdim.

Hep böyle mi olacak artık? Ama biraz da hak ettiğimi düşünmeye başladım biliyor musunuz? Hiç gitmediğim yerlere gitmek istiyorum mesela, hiç geçmediğim sokaklardan geçmek. İstiyor ama hiçbir şey yapmıyorum. Eyleme dökecek kadar isteyemiyorum demek ki. İstek de laf mı, öyle güçlüydü ki arzum, "ışık olsun!" desem ışığı oldurabilecek gibiydim. Işığım olsun istiyorum şimdi, içime biraz aydınlık. Ama hiçbir şey olmuyor. Olduramıyorum yaşlı dostum. Hâlâ benden yaşlı olduğunuz gibi hâlâ dostumsunuz da. Bunu bilip bilmemeniz konu dışı. 

Eve biraz kil alıp heykel mi yapmalıyım, musıki cemiyetine mi katılmalıyım... madem sittin sene burada kalacağım gibi görünüyor, ben ne yapmalıyım? Bir şeyler üretmeliyim galiba. En yoğun bastıran duygu bu son zamanlarda. Nasıl, neresinden başlamalı bunu bulmalıyım. Özgürleştirmeliyim esirlerimi. Ölümün olduğu yerde özgürleşmemek korkunç değil mi zaten? Korkunç. 

Bir yolunu bulacağım. Umarım. 

Sevgiyle gözlerinizden öperim dostum. Ne olur bu zırvaları okumayın, sağlıcakla kalın.


Ayşe 

17 Haziran 2011 Cuma

istemiyorum

dolar, dolar, dolarsın da biri "neyin var" deyince açarsın ya muslukları, öyle.


minik mor menekşem öldü diye ağlayacaktım az kalsın. aptal kuşlar kendi gibi küçük saksısını devirince bir de, onu öyle balkon fayansına dağılmış topraklar içinde görünce... çiçeği öldü diye ağlar mı insan? ağlamadım. sadece başucuna ilişip izledim biraz. üzüldüm. ölmüştü zaten, kıyamıyordum.


akşam saat 11. taksiden indim. dış kapı, merdivenler, kapıyı açtım, kapadım ve yere düşmek istedim. bir anda tükendi bütün gücüm. alkol de yok, neye bok atacağım? durumun bütün şımarıklığı üstüme kalacak. açıklamasız, savunmasız, "ama"sız, "çünkü"süz... oturdum, bir güzel ağladım. gözüm falan dolmadı, insan gibi ağladım.


kimseyi uyandırmadan ağlama çabasında daha da ağlatıcı bir şey var. ilgi beklemiyorsun, şefkatten geçmişsin. tek istediğin içindeki şu yumruyu dışarı atmak. artık o her neyse, her kimse o. 


bu doktorayı da, bu yalnızlığı da istemiyorum. öyle ki başıma ağrılar giriyor istememekten. ikisi için de vargücümle uğraşıyorum oysa. bu doktoraya girmek için, bir yandan üç beş kuruş kazanmak için, yalnız kalabilmek için deli gibi çırpınıyorum. ağrıyan başım değil kanatlarım da olabilir. melek benzetmesi yok, olsam olsam kuş olurum. kuş beyinli melek saçma olur çünkü. 


telefonda bir erkek sesi "sevgine öyle ihtiyacım var ki" diyor. sevgim? benim bir sevgim vardı. kimi kadın çok güzel hünkarbeğendi yapar, ben çok güzel severdim. benim de ihtiyacım var mı acaba? bunu düşünmemek için değilmiş gibi bunca çaba... yok.


bu gece bu şehir bana dar. bu beden, bu hayat, yetişmesi gereken bu kağıt parçaları. hiçbirine sığmıyorum bu gece. aklım az ama kimselere yetmez sevgim, herkese fazla. bir çığlık atayım da kendi çığlığımın kuyruğuna tutunup uzaklara gideyim istiyorum. 


her şeye öfkeli, herkese kırgın gibiyim. sanatçıyım deyip sıyrılacaktım ne güzel, onu da olamadım. sosyologlar delirmez mi kuzum? biz de az manyak değiliz. boşuna dememişler: düşün düşün boktur işin. az bile demişler, bombok üstadım.


göğsüm sıkışıyor, daha genç değil miyim bunun için? nefes almak zorlaşıyor, gözlerim doluyor ama yeter, ağladım bitti. kimse görmese bile utanıyorum ağlamaktan. asıl bu utanmaktan utanmalı insan. ne vakit böyle salaklaştım ki ben: her şey ayıp, her şey zayıflık. 


bir dur demeseydi, senin için üzülüyorum demeseydi arkadaşım, belki bu kadar dağılmayacaktım. insanın kendi için üzülmesi en yorucu spor, bir mükafatı da yok. halbuki doktoranın sonunda dr., işin sonunda tl veriyorlar. en güzeli. 


baş ağrımı anlatabilmek isterdim. isteksizlikten ağrıyor resmen; başarısızlıkla aramdaki mesafenin azlığından, hırsımdan. mutsuzluğumu da ihmal ediyordum ne zamandır. gönül koymuş, acısını çıkartıyor şimdi. öldüreceğini bilsem gene yüzüne gülerim.


bir dursam ne olacak? ben duracağım, hayat gidecek. en iyisi akıntıya kapılmak. durup düşünmek iyi değil. "beter ol" diyorum bazen içimden. insan kendini bu kadar mı sevmez. halbuki nasıl da dünyayla barışık bir çocuktum... artık değilsin işte, topla gel.


bazen olur böyle (ah bu savunmaya geçme cümlesi). insanlık hali işte, durduk yere dağılır insan (durduk yere?). koşturmak, yorulmak, sıkılmak, bunalmak, baş ağrısı... hatta ağlamak. ağlamak bile insana dair. keşke olmasaydı. başım daha çok ağrısaydı ama ağlamak olmasaydı. 


hiçbir şey yapmak istemiyorum ve bundan utanmak bile gelmiyor içimden. 


istemiyorum.


o kadar. 





22 Şubat 2011 Salı

Cemre de Bana mı Cemre!

Pazar günü ilk cemre havaya düştü. İkincisi 27’sinde suya, üçüncüsü de Mart’ın 6’sında toprağa düşecek. Bu sene de sırf cemreler düşüyor diye mutlu olmayı bekledim ama nafile. Ece ajandasıyla aşkımız cemrelerin düşmesini söylediği için başlamıştı halbuki. Tabi sonra buna benzer bir çok şeyi. Son-cemre-yüreğime dönemi artık kapandı sanırım. Mitolojiden medet ummak en az meteorolojiden medet ummak kadar acınası. Taşı sıkıp umut çıkarmaya çalışmanın alemi yok.

Bugünlerde çok dalgınım, odaklanamıyorum. Neyse ki odaklanmam gereken çok önemli bir şey yok. ALES’e kafamı verememeye başladım (kafam girse?). Doktora konumun da master konum gibi gelip beni bulacağını umuyorum. İki gün haber izlemiyorum, gene bir ülkede isyan çıkıyor. Ben de dünya ahvaline karşı her gün aynı duyarlılıkta olamıyorum maalesef. Hele birilerinin birilerinden bahsederken gözlerini kısıp suratlarını buruşturarak nefret kustuklarını görürsem iyice soğuyorum. “Ne haliniz varsa görün” deyip geri çekiliyorum (sanki tüm dünya güzellerinin biricik arzusu olan dünya barışını ben sağlıyorum mesai saatlerimde!). Gündemi takip etmeyen sosyolog, borsayı takip etmeyen ekonomist gibi bir şey. Ayıp fakat olabiliyor.

Libya’ya gelene kadar kendi evimde kendi içime kapandım. Dalıp dalıp gidiyorum, ne cehenneme gidiyorsam. Libya değil, onu biliyorum. Polinomlar da değil. İnsanlarla buluştuğum zaman anlatacak şey bulamıyorum. Bu da bir garip ama alışmaya başladım. Millete anlattırıyorum. Dinleyiciliğimi iyice geliştireceğim bu şekilde. İstisnasız herkese “bende bir şey yok, sen anlat” diyorum çünkü yok. Aşk? Yok. İş? Yok. E tamam bitti zaten. Memleket? AKP seçimleri kazanacak. Dünya? Orta Doğu kaynıyor. Bu da bitti. Ne yapıyorsun? Hiç, duruyorum. Camdan dışarı bakıyorum. Müzik? Dinliyorum tabi, ama ne dinlersem dinleyeyim tek duyabildiğim derin bir sessizlik. “Keder, olan biteni olduğu gibi hissetmenin adıdır” yazıyordu bugün bir blogda. Bu, dedim.  

Durduk yere bir taedium vitae hasıl oldu ama dur bakalım.

Altıncı hissi birazcık kuvvetli bir insan olsam “içimde bir sıkıntı var” diyeceğim. “Bir şeyler olacak” diye de kehaneti iliştireceğim ama… kütük gibi kadınım, en ufak bir fikrim yok. Hava azıcık daha ılık olsa “tam Ortaçgil havası” diye havaya sokacağım kendimi ama oradan da havamı alıyorum. Yapmam gerekenlere odaklanmadığım zaman kendime odaklanıp, kendimi irdelerim ekseriyetle. Onu da yapmıyorum çünkü kabak tadı verdi. Tadını aldığım kabak da hep benim başıma patlıyor. 8tracks’ten acoustic+indie+mellow diye aratınca çıkan mix’leri dinlerken dışarıyı izliyorum ben de. 5’er 5’er aldığım filmleri izliyorum arada. Yaşamıyor, zaman geçiriyorum. Bir ara gene bir şeyler başarıp beklentileri gerçekler (ALES’in iyi geçmesi? para kazanmak? doktoraya kabul almak?), sonra kaldığım yerden devam ederim zaman geçirmeye. Depresyon şımarıklıktan başka bir şey değildir der arkadaşım. Dingonun ahırına dönenden bahsediyor. Hak veriyorum ama bu o da değil. Şımarık bile olamayacak kadar pasif bir halet-i ruhiye. Bir durma hali. 

Peki madem söyleyecek bir şeyim yok, ne demeye yazıyorum? Sanki hep söyleyecek bir şeyim olunca yazıyormuşum gibi…neyse. Her gün düzenli yazmayı sevdiğim için olabilir. Ne de olsa insan hayatına tanık olunmasını arzular. Tercihen sevilen biri ya da birileri tarafından. Ulu orta yazdığım için bu anlamda biraz teşhirci sayılabilirim. Ya da son yazdığım fazla duygusal kusmuk olduğu halde silmeye elim varmadığı için üstüne herhangi yeni bir şey yazarak onun üstünü örtmeyi amaçlıyor olabilirim. Bu da olabilir. Bazen yapıyorum bunu. Aksi halde, uzun bir sessizliğin izlediği son söylenen gibi havada asılı kalıp rahatsız edebiliyor beni. Rahatsızlığım ise “git başka yerde hislen lan, ele güne karşı...” çemkiriğine evriliyor ve eski fevriliğimin onda birini toparlayabildiğim takdirde blogu silivermek geliyor içimden. Gündüzü mü kaldı, düşü mü kaldı allasen.

“Semra, koy bir kaset de neşemizi bulalım!” Hakikaten ya, kaç kişi okuyor şunu, biri şöyle aydınlık güzel bir şarkı linki versin de neşemizi bulalım. Okur-yazar ilişkimize interaktif tat gelsin, bir heyecan gelsin. Hem bu ne canım, taedium vitae dediğin nedir ki? İki duble rakıya, bir neşeli şarkıya bakar! Yedik mi bunu? Yedikse e haydi şimdi bütün eller havaya!