Yüzyılı devirmiş bu kadının söylediği çok şey var ama yazıya dökmeye vakit yok. Yine de bu video şurada dursun.
Öyle bir geçer zaman ki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öyle bir geçer zaman ki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
23 Nisan 2015 Perşembe
27 Kasım 2013 Çarşamba
Ankara Revisited
...
Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.
Melih Cevdet Anday, "Anı" şiirinden
Bundan 4 yıl önce
ılık bir akşamüstüydü. Boş evimizin her odasına son kez bıraktım gözlerimi,
sonra kapıyı arkamdan usulca çekip kapadım. Kapı tokmağında asılı duran küçük süsü
alıp çantama attım anı olsun diye. Koca bir kentin başlı başına anı olacağını
bildiğim halde, alıp attım çantama.
Bahçeli 3, nam-ı diğer Azerbaycan Caddesi’ne açılan apartman
kapısından önce annem çıktı. Ben onu biraz gönülsüzce, arkadan izliyordum.
Arkamdan gönülsüzce sürüklenen orta boy valizi ve de ayaklarımı sürüyerek yürüyordum. Yağmur çiselemeye başladı. Yağmur sevdiğim bir
semboldü o zaman. Gözlerim dolmuştu.
Ankara’yı terk etmek yalnızca Ankara’yı terk etmek değildi. Kayıp
bir aşkı ve geri gelmeyecek bir gençliği geride bırakmaktı. Okumak için bu şehre geldiğimde
yepyeni bir şeylerin başladığını biliyordum. O an ise, başlayıp biten her şeyi
geride bırakıyordum işte. Bu boktan şehre aşkla bağlanmıştım, bir otobüsle terk
edebileceğime inanamıyordum. En boktan yanı da İstanbul’a dönmesiydi. Bozkırı
olmayan şehre.
3 yıl
önce
bir bahar şenliğiydi. Akşam yaklaşırken çimenlik bir tepede durdum, biraz
aşağıda birbirine hararetle kenetlenmiş bir kızla oğlanı izledim. Buz kesti
içim. Ankara beni o gün orada terk etti. Bahar da şenlik de bitmişti. Bir daha
bahar şenliğine gitmedim.
2 yıl
önce
lanet bir kış günüydü. Hocamın cenazesi için gittim Ankara’ya. Kalmadım. Ölüm
vardı. Hatırladım.
1 yıl
önce
çene takırdatan bir kış günüydü. İş için Ankara’da olmak da vardı, güldüm.
İzmir Caddesi’ndeki otel odamın penceresinden bulvara düşen karı izledim. Bir
gece kaldım yalnız. Otel odasından iş dışında hiç çıkmadım. Ankara’ya hala
küstüm ve nezaketen kondurduğum gülümseme idareten duruyordu yüzümde.
Geçen
hafta İstanbul’da kapalı bir sonbahar günüydü Ankara’ya doğru
arabayla yola çıktığımızda. Anterior servikal diskektomi için revan
olmuştuk yola. Ziyaretçi değil refakatçi olmaya gidiyordum bu defa. Ankara’nın beni
nasıl karşılayacağını bilmiyordum. Beyaz bir sayfa gibiydi içim. Arka koltukta sol
yanıma devrildim, yarin kucağına bıraktım başımı.
Ankara’ya yaklaştıkça içim şenlendi, bahar geldi sanki,
güneşler doğdu içimde. Üstündeki ağaçları tek tek sayabileceğim kuru düzlükleri
izledikçe içim yeşerdi, Doğu Karadeniz ormanları bitti gözlerimin içinde.
Bu şehre okumak için elimde valizimle gelmemden tam 10 yıl
sonra elimde bir elle geldim Ankara’ya. İlk defa görüyordum sanki. Sanki
gözlerimle değil de ellerimle görüyordum şehirleri ve elimdeki elle Tunalı,
Kızılay, Olgunlar, Esat ve hatta Söğütözü bile bambaşka görünüyordu gözüme.
Bambaşka, Umutlu...
O, benim geldiğim yaşta terk etmişti Ankara’yı. Onun
İstanbul’da yaşadığı gençliği ben Ankara’da yaşamıştım. Hızla geride kalan
gençliğime selam çakar gibi tavaf edesim vardı bildiğim anlamda Ankara’yı. Seri
halde mekan ismi sayıyordum. Sorsalar, İstanbul’da bu kadar mekan bilmiyordum.
Ankara, Limon’la başlamıştı benim için; Gölge ile devam etmişti. SSK’dan çıkıp
Sakarya’da köfte veya kokoreç yerdik. Rumeli’de tuzlama, biraz sonra. IF her
yolun çıktığı, her gecenin bittiği yerdi. Overall’da düşünmezdik eğlenirken,
bodyguardları sapır sapır öldürülürdü halbuki. Su’dem vardı, Aylak Madam ve
Sakal. Olgunlar’daki o binayı olduğu gibi yıktılar sonra. Çok üzülmüştüm önce.
Şimdi biraz hoşuma gidiyor. Tamtam’ın mekanı Soul Pub Olgunlar’da şimdi.
“Çekmiş yine converseleri, 20 yaşından farkın yok” diyebilen eski bir tanıdık.
Rembetiko’da yaptığım gibi bar taburesine tüneyip kalabildiğim mekanlar açan
adam Tamtam. Hoş, 3-4 yaşımdan beri severim barda oturmayı. Huyum kurusun.
IF’le hasret giderdikten sonra yeni açılan bir yere gittik.
En iyi orada dank etti zamanın geçtiği. 18-20 yaşındaki kızları izlerken buldum
kendimi. Onlar bendim ama artık değildim. Genç bedenlerinin doyasıya tadını
çıkarıyor, bütün dünyanın da onları görmesini ve beğenmesini istiyorlardı. Kendilerini
dünyanın hâkimi gibi hissediyorlardı. Biliyordum. Yeni
mekanda takılmamız yalnız bir bira sürdü. Rumeli’nin kapısını açıp da sarımsak
kokulu bir sıcaklık içinde tuzlamamızı, kelle paçamızı beklemek ise bir ömür
sürdü sanki. Ama sarımsak tabağıyla birlikte gelen o saadet… “Hayır, almayın.
Kalsın.”
Devrez’de yediğimiz gün kalp krizi geçiriyordum az daha.
Tavukçu’da yiyip içtiğimiz gün ise ölmezdik, biliyordum. Café des Cafés hala
keyifli, Ezgi Çayevi’nde hala küçük taburelere oturuluyor ve Siyah Beyaz’a
gitmediğim için pişmanım hala.
Ankara’daki ilk göz ağrım Mülkiyeliler’di. Amma keyif
alırdım tek başıma gidip şarap içerek kitap okumaktan. Okuduğum kitabı da
anımsıyorum: Tutunamayanlar. Unutmak mümkün mü? Yıllar sonra tezimi ithaf
edeceğim ve teşekkür mail’ini aldıktan yalnız birkaç gün sonra cenazesine
katılmak için apar topar Ankara’ya geleceğim hocamı ilk orada tanımıştım. Bir
konudan bahsederken zarafetle kullandığı ellerini izlerken duyduğum hayranlık
bakidir. Ankara’nın beyaz saçlı güzel adamları ekseriyetle Mülkiyeliler’de rakı
içer akşamları ve kanserlerine de birer kadeh doldurur fakat kadehlerini hayata
kaldırıp içerler.
Dost’a uğradım. Birkaç kitap aldım gitmişken. Karakter Aşınması
/Richard Sennett, Kahkahanın Zaferi /Barry Sanders ve Cogito’nun Heidegger:
Varlığın Çobanı sayısı. “Dost’un önünde buluşalım. Büyük Dost.”
Ankara’da yaşama fikri peyda oldu ilk defa. Daha önce düşünmemiştim
çünkü hatırlayış ve özleyişin dokunmadığı kaldırımı yoktu. Şimdi ne olmuştu da… Çok sevişin ama vazgeçişin başkenti değil artık Ankara. Benim
gençliğim, en güzel hislerimle dolu sayfaların ardından Ankara bembeyaz bir
sayfa şimdi. Parkın kuğuları, düşen ilk kar kadar beyaz.
Kurtuluş’ta bir evi ekledim Ankara’da sevdiğim yerlere, bir
anne ve anneanneyi ekledim Ankara’da sevdiğim insanlara. Elini tuttum bir adamın,
sıcacıktı. Avucuna bıraktım yüreğimi, ne isterse yapsın. Emanet değilim onda, ne
olacaksa olsun. Kimse gelip beni almayacak, Ankara artık surat asmayacak.
2013’ün
Kasım ayında Tunalı’da el ele yürümüş olmanın mutluluğu ve içime dolan huzur aklımdan hiç çıkmayacak.
22 Aralık 2012 Cumartesi
Ararım Tadını Eve Dönmenin Yolunu Bilmenin
Dün sabah saçımı tararken şifonyerin aynasına takıldı gözüm. Bu ara aynaya bakmayı pek sevmediğimden ekseriyetle kaçırıyorum gözlerimi. Dün sabah beceremedim. Pencereden soğuk gelmesini önlemek için kalın perdeyi kapalı tutuyorum. Kendimi görebilmek için biraz araladım dün. Perdenin aralığından karlı bir ışık huzmesi vurdu şifonyere. Soğuk bir ışık, hem de yeni uyanmış gibi yumuşacık. O zaman gözüm takıldı yüzüme. Nereden baksan on beş yıllık şifonyerin aynasında gördüğüm yüz farklı göründü gözüme. Kilo aldığım için iyice ay gibi olmuş yüzümün sağını iyiden iyiye aydınlatan ışık soluma iltimas geçiyor, görece karanlıkta kalmasına izin veriyordu. Sağ gözümün çevresindeki haleyi görünce anlam veremedim ilkin. Öyle ki anlamak için dokunmam gerekti. Güzel sanatlara hazırlanırken çizdiğim, kötü denmese bile buram buram teknik kokan kara kalem portrelere benziyordu. Az çok anatomi bilen bir el tarafından çizilmiş gibi düzgün, yastık izi olması umulabilecek denli derindi çizgi. Kendine filmlerden kitaplardan başka yer bulamayacağını düşündüğüm bir replik gelip geçti aklımdan: Bu ben miyim?! Tamam, saçımın beyazlaması hızlanmış olabilir ama yüzümdeki bu derin çizgiler... bu biraz fazla olmuyor mu? 23-24 yaşımdayken söylediğim sözler gelip çarptı yüzüme: "Ne kremi be, kafayı mı yediniz! Yüzümdeki çizgileri seveceğim ben; hep yaşanmışlık onlar, değerli." Mermer gibi yüzün varken olmayan çizgilerini sevmek ne kolay! Daha dikkatli baktım aynaya, parmaklarımı gezdirdim üstünde biraz. Öyle hemen sevilecek gibi durmuyor. Oluşması gibi sevmesi de zaman alacak gibi duruyor daha ziyade. Alışmak sevmekten daha kolay geliyor.
Burcu'nun doğumuna sayılı günler kaldığı için aklıma böyle şeyler gelmeye başladı sanırım. İlk defa teyze olacağım. Tek anlamlı değil çift anlamlı teyze. Yalnızca kardeşim yakınlığındaki arkadaşımın çocuğuyla ilişkimi değil, doğmak suretiyle temsil edeceği neslin benimle olan ilişkisini de belirliyor bu ifade. Dünyadaki yerimi değiştiriyor, varoluşumu dönüştürüyor. Dramatize mi ediyorum? Evet, hem de sonuna kadar. Küçük gösterdiğim için daha yeni alışıyordum "abla" denmesine, o yüzden bu terfi çok ani geliyor. "Bize abla desin" derken ciddiydim aslında ama bir baktım ki insan gibi konuşabildiği zaman 30 yaşında olacağız. O zaman da abla biraz abes kaçıyor. Ne bileyim, annemlerle aramda 40 yaş olduğu için benim "teyze", "amca" dediğim insanlar da 40 yaş büyük insanlardı. O yüzden de 30 biraz erken geliyor. Oysa annem de "teyze" yaftasını ilk defa 30 yaşında yemiş arkadaşının çocuğundan. Yani sanırım olması gereken bu, kaçamayacağım. Yalnızca adımızla hitap etmesini öğretsek belki? O da toplumsallaşma sürecinde sıkıntı yaratabilir çocuğa. Merhaba biz 7 sosyolog teyzeler.
Daha dün kimya sınavına çalışıyor, geometri formülü ezberliyordum; ne ara teyze oldum anlamadım ki... Yine de bana öyle geliyor ki seveceğim ben bu işi. İlk zamanlar biraz zor gelecek belki ama alışınca benimseyecek gibi duruyorum; saymaktan vazgeçtiğim beyaz saç tellerimi, derinleşen yüz çizgilerimi ve küçük bir adamın teyzesi olmayı...Hem belki de onun sayesinde yeneceğim yeni yeni başgösteren annelik korkumu. Yüz çizgileri gibi ne kadar uzaktaysa o kadar olsa-da-yesek bir şeydi annelik. Gerçekleşmesi mümkün bir ihtimal haline geldikçe bilinmeyen toprakların esrarı ve ürkütücülüğü sardı fikri. İşte Burcu ve oğlu sayesinde bu bilinmeyen toprakları yakından gözlemleme fırsatı bulacağız. Hele şu bebe aramıza bir sağ salim katılsın. Daha çok işimiz var.
11 Aralık 2012 Salı
Elini Her Tutuşum 1 Mayıs'tır Benim İçin
"ayşec ilişkiler üzerine yaz, ama bi de bekarlık üzerine de yaz :) hani böle hayatına kimseyi sokamayanları da yaz olmaz mı? :)"
Hiç olmaz mı, yazmaz mıyım hiç... uzun bir müddet başka ne yazdım ki zaten? Ama ya tüketmişim bütün söyleyeceklerimi ya da anlamı kalmamış artık benim için. Halbuki emindim ıssız bir ada, kulübün bir kaybedeni de ben olduğuma. Bekarlık mesele değil, yalnızlıkta bütün mesele. Birinin elini tutmadan, el ele tutuşmadan yürümek bekarlık. Oysa yalnızlık, insanın içini kaplayan koyu bir karanlık. Hep orada zaten, biliyorsun, ama içini kaplamaya başlayınca sen onun içinde kalıyor, silinmek istiyorsun. Hiçbir eli tutmak istemediğin gibi. El ele tutuşmak demek safları sıklaştırmak demek çünkü, örgütlenmek demek... Buradayım, yanındayım, seninleyim; bu işte birlikteyiz demek. "Aşk örgütlenmektir abiler"... Elini her tutuşum 1 Mayıs'tır benim için.
Hayatına herkesi sokup kimseyi sokmadığın döneme yalnızlık denir. Aforizma olsun diye değil. Adını bile hatırlamazsın kimilerinin. Neciydi, nasıl kokardı, neden bahsederdi öyle uzun uzun? Yalnız kalp oyalanmak ister, umursamak değil. Kimse hak etmez umursanmayı. Meritokratik bir rejimde akar yalnızlık. Hak ettiğin için yalnızsındır ve kimse hak etmez sevgini. Durduğu yerde nasır tutar sevme uzuvların. Sevmeye sevmeye körelirsin. O yüzden rengi biraz paslıdır, oksitlenmiş demir kokar.
| "Cry a river, build a bridge and get over it" |
Sonra... sonra bir şey oluyor. Bir anda değil uzun uzadıya. Büyümek değil, yaşlanmak değil...başka türlü bir şey. Nasıl anlatsam bilemiyorum. Serseri ruhunu siyah deri ceketinle birlikte çıkarıp asmıyorsun portmantoya, hayır, bir şeylerden vazgeçer gibi değil. Bir şeyleri anlar gibi daha çok. Yapılan ince espriyi anlayıp gülümser gibi. Her şeyin çok güzel olacağını sanmak değil de, olsa fena mı olur diye umutlanmak gibi.
Geçmiş desen, geçmemiştir. Geçmiş diyen yalan söyler. İnsanoğlu çaydanlık misali, geçmiş içinde demlenir durur. Adını koyamadığım "başka türlü bir şey" demini almaktır belki, kim bilir. Bugünlerde kendimi, demlenmekte olan bir çay gibi hissediyorum. İnsanı insan değil zaman demler. Yalnız güneşli günler değil elbet, hatta çoğu yağmurlu günler. Hala yağıyor ama asla aynı insan olmuyor üstüne yağdığı, ne güzel.
Hepinize iyi geceler, tabi eğer böyle bir şey mümkünse...
3 Ekim 2012 Çarşamba
Öyle Bir Yaparım Ütü Ki
Evvelce yadırgadığım her şeye bir bir dönüşüyorum. İçten içe burun kıvırdığım, hatta kim bilir kimliğimi yokluğu üzerinden kurguladığım her şeye...bir bir. Bir yandan mevcut yerli diziler içinde en ağlak olan diziyi izleyip bir yandan da burnumu çekerek ütü yaparken anladım bunu. Kimi sahnelerde yakayazdım acemice ütülemeye çalıştığım pantolonu. O zaman kızgın ütüyü oynak ütü masasına bir güzel dikip gönlümce izin verdim gözlerimin dolmasına. Ağlak sahne geçince ütüye devam ettim. Kimi sahnelerde sandalyeye çökme ihtiyacı bile duydum ama dizi bitmeden ütüyü bitirdim. Bu sabah işe gitmeden yıkamak için 7:00'de kalkıp yıkayarak astığım çamaşırlardı ütülediğim. Ev kadınları için küçük, benim için büyük bir başarı, bir azim hikayesi.
Evvelce yakınından bile geçmediğim bazı şeyler şimdi hiç o kadar uzak gelmiyor. Yadırgamalıyım bu durumu, biliyorum, ama yadırgamak zorunda hissetmemi yadırgamakla kalıyorum. Bu ben değilim, değildim düne kadar. Dizi izlerken ütü yapan, ütü yaparken ağlayan, sonra ütü yapmaya devam eden. O kadar da değil, o kadarla kalsa... Ah eski sevgililerimin ahı tuttu biliyorum, ah. Aşk resmi geçitimi fütursuzca paylaşırdım ben, neden paylaşmayayım. Hem dinlemeyi, hem anlatmayı severdim. Senden önce kimi sevdim, benden önce kime aşık oldun, anlat da bilelim da... Safi hikayeydi benim için. Karakterlerinden birini tanıdığım için aklımda kolayca canlandırabildiğim, kimi zaman dramatik, kimi zaman komik veya heyecanlı ama can kulağıyla dinlediğim hikayelerdi. Küçük bir kızın masal dinlemesinden farkı yoktu kulak kabartmamın. Ne zararı olabilir ki? Bir insanı o insan yapan insanları, hikayeleri öğrenmekten ne zarar gelebilir ki? Hiç anlamadım bunu. O yüzden hep anlattım. Daha iyi anlamak ve biraz daha anlaşılabilmek için. Karşımdakini incitebileceğini hiç akıl etmedim. Oysa sevgilimi, arkadaşının kız mevzunu dinleyen bir arkadaş gibi dinlediğim de oldu benim ve hiç gocunmadım bundan. Ya sevmeyi tanımlara sığdıramadım, ya da doğru dürüst sevmedim kim bilir.
Sonra bir gün çok basit bir hikaye dinlerken içim cız etti. Önce anlamadım çünkü tanıdık bir cız değildi. Kendime konduramadım, yediremedim ne yalan söyleyeyim. Ne yalan söyleyeyim? Yok, söylemeyeyim. Daha o kadar dönüşmedim. Cız etti işte içim, ne bileyim. Neden öyle oldu bilmiyorum. Olmaması lazım, saçma. Belki son sefer tüm iyi niyetimle anlattığım hikayeler dönüp beni vurduğu içindir. Belki baştan öyle dediğim, öyle anlaştığımız için: Ne anlatmak, ne de dinlemek istiyorum. Bir de geçmişe sor bakalım, kapattığın sandıkta kalmaya razı mı?
Dün doğmadık hiçbirimiz, bunu kim inkar edebilir? Sevdik sevdalandık, aldattık aldatıldık, kaçtık kovalandık, kovaladık tutamadık, en nihayet kaçmadık yakalandık... ee kaçın kurasıydık. Öyleyse bu cız ne, hiç yakışıyor mu bana. M.'a söylesem inanmaz. "Ayşec. bana çapkınlıklarımı tekrar tekrar anlattırıp keyifle dinleyen sen, senden önce aşık olduğum kadını anlattırıp ağlayınca da göğsünde uyutan da sen..." Evet, ben. Kimi zaman sevgisi şefkatine, sevgililiği dostluğuna yenilen ben.
Dünyanın en basit şeyi anlamakta zorlandığım: İnsan değişir. Değişiyorum. Bir yandan isyan, inkar ve reddediyorum; bir yandan bu yeni beni de bir kapıdan içeri buyur eder gibi kucaklıyorum. Şurası aşikar ki bocalıyorum. Değişip dönüştükçe tanıyıp sevmem, uzlaşıp barışmam gereken yeni bir benle karşılaşıyorum.
19 Eylül 2012 Çarşamba
3 Mayıs 2011 Salı
15 Mart 2011 Salı
Zaman Nasıl Geçer ki?
O değil de İnci Hoca’da taş gibi irade varmış. Mete’nin geçen bölümdeki tiradına can dayanmaz. İki gözyaşı döküp kaçarak iyi kurtardı kadın. Lan çocuk reşitse al hüviyetini götür belediyeye, bas nikahı…efendi görünümlü piç nişanlından evladır. En kötü ihtimalle yatırım olur. İleride iş çıkar o çocuktan, hisli misli yavrum. Biraz öfke kontrolü sorunları var ama “[r]iski olmayan hiçbir yatırım yoktur. Yani evinize Aygaz tüpü de o zaman koymamak gerekir veya bir doğalgaz hattı çekmemek gerekir veya ülkeden ham petrol hattının geçmemesi gerekir. Şimdi bunlar hangisi olursa olsun herhangi bir tehditle ya da saldırıyla karşı karşıya kaldığı zaman bunların az veya çok bir bedeli olur.” Yaa işte böyle İnci Hocam.
Berrin Ahmet için, ben Berrin’in cildi için endişeleniyorum. Dizi ilerledikçe İzel’e evrildi kız. Gene de güzel ama kapatıcı dayanmıyor. Yüzü az daha ışık yansıtmazsa kız görünmez olup oyuncu kadrosundan çıkacak zaten. O değil de fena harcadılar Ahmet’in annesini. Ne güzel şeyler dediydi aşk ve devrim hakkında: “Bak oğlum kendi devrimini gerçekleştiremeyen kişi, toplumun devrimini gerçekleştiremez. Devrim cesaret ister. Önce kendi içini değiştireceksin, bazı şeyleri. Sevdiğin kadınla yaşayamayacaksan bu dünyada niye yaşayacaksın ki. Başkalarına ne yaşatacaksın ki. En büyük devrim aşktır oğlum. Bütün devrimler aşkla başlar. Bütün devrimler aşka yol açmak içindir. Gerisi fasa fiso.” Emma Goldman gibi kadındı, fazla iyiydi zaten. Kalbinden vurulduktan sonra da konuşmak için epey vakti kaldı neyse ki.
İnci: Artık tek başına olma zamanı geldi Mete, ne yapacaksan kendi başına yapacaksın. Artık ben yokum. Senin hayatından tamamen çıkıyorum.
Mete: Çıkamazsınız. İsteseniz de çıkamazsınız. Beni çalıştırmazsınız, dersime girmezsiniz, koridorda karşıma çıkmazsınız, bu okuldan gidersiniz, bu şehirden gidersiniz, bu ülkeden gidersiniz ama (kafasını göstererek) buradan çıkamazsınız hocam, (kalbini göstererek) burayı terk edemezsiniz. Sizin yapabileceğiniz tek şey beni hayatınızdan çıkarmak olur. Bir tek bunu yapabilirsiniz. Ama siz hep benim hayatımda varsınız, hep olacaksınız.
Caroline’in kötü olmasıyla bir derdim yok ama o cırtlaklığı yok mu… Bir de bir kadın dudaklarını büzünce bu kadar mı çirkin olur. Takma kirpikler de olmasa bu kadını hiçbir şey kurtarmaz. Onların da kurtarmayacağı kadın az bulunur zaten. Hem tavan süpürgesi, hem çakal n’olacak!
Mesude’nin ise bundan daha çakal olmasını beklerdim, hayal kırıklığına uğradım. İntikam ateşi zeka yoksunluğunu telafi edebilecek mi bakalım. Adamı baştan çıkartmaya mı çalışıyor, Aylin’in hayrına acısını mı deşiyor belli değil. Ben kötünün zeki, çevik ve ahlaksızını severim.
Berrin Ahmet için, ben Berrin’in cildi için endişeleniyorum. Dizi ilerledikçe İzel’e evrildi kız. Gene de güzel ama kapatıcı dayanmıyor. Yüzü az daha ışık yansıtmazsa kız görünmez olup oyuncu kadrosundan çıkacak zaten. O değil de fena harcadılar Ahmet’in annesini. Ne güzel şeyler dediydi aşk ve devrim hakkında: “Bak oğlum kendi devrimini gerçekleştiremeyen kişi, toplumun devrimini gerçekleştiremez. Devrim cesaret ister. Önce kendi içini değiştireceksin, bazı şeyleri. Sevdiğin kadınla yaşayamayacaksan bu dünyada niye yaşayacaksın ki. Başkalarına ne yaşatacaksın ki. En büyük devrim aşktır oğlum. Bütün devrimler aşkla başlar. Bütün devrimler aşka yol açmak içindir. Gerisi fasa fiso.” Emma Goldman gibi kadındı, fazla iyiydi zaten. Kalbinden vurulduktan sonra da konuşmak için epey vakti kaldı neyse ki.
Mete’nin aşkı tırt çıktı yalnız. İnci koridorda bir kere görmezden geldi diye rüzgarı tersine döndü paşamın. Ne oldu yuttun mu tiradını, bir tarafına mı kaçtı.
Balıkçıyı da Soner'i de geç, Süleyman’ın hastasıyım.
Haah, “o kadın kim” geldi Cemile’den. Bu iş bitmiştir. Cemile Karcı. Oldu bu iş, oldu.
Ali Kaptan’ın nasıl bir kafası var? Balıkçı gözünün içine baka baka rus ruleti oynadı, hepsini de kafasına sıktı, sonra da mermiyi eline verdi, tırsmadı. Ne zaman ki adamın Hikmet Karcı olduğu ortaya çıktı, kaptan pıstı. Adamın ölümden korkmaması korkutmuyor da mal mülk, para pul sahibi olması mı korkutuyor?!
Bu arada Ali Kaptan da şaka maka bir Ali Rıza Bey olma yolunda hızla ilerliyor. Adam ölmüyor.
Kadın gitti parayı kürke yatırdı diye baya saydırdım ama helal olsun, kötü dediğin böyle olur işte. Caroline, bütün sarışınlara örnek olacak kadın vesselam.
Paris'e gitmek de kâr etmiyormuş. Onu da anladık. Peki nasıl geçecek bu zaman? İlk defa doğru bir şey dedi Aylin. Hiçbir şeyin düzeleceği yok, paldır küldür yaşıyoruz işte. Ha şunu bileydin bacım. Gözlerini gözlerine dikip "düzelecek" diyen her mavişe inanıp kafayı adamın böğrüne yaslarsan olmaz o iş. Şarkıdaki mendille gözünün yaşını siler o ancak. Allahın karizmatiği.
Paris'e gitmek de kâr etmiyormuş. Onu da anladık. Peki nasıl geçecek bu zaman? İlk defa doğru bir şey dedi Aylin. Hiçbir şeyin düzeleceği yok, paldır küldür yaşıyoruz işte. Ha şunu bileydin bacım. Gözlerini gözlerine dikip "düzelecek" diyen her mavişe inanıp kafayı adamın böğrüne yaslarsan olmaz o iş. Şarkıdaki mendille gözünün yaşını siler o ancak. Allahın karizmatiği. Geçen bölümden şarkı gelsin o zaman.
19 Kasım 2010 Cuma
Irkçı Hasefe Gavur Caroline'e Karşı
"Caroline'e 'gavur' demek insan haklarına aykırı" başlıklı gazete haberi beni benden aldı. O derece aldı ki hem de Facebook'ta paylaşıp üstüne de yorum döşemek kesmeyecekti. Doğrudan habere yorum yapabilirdim ama ne şifremi hatırlıyorum ne de usturuplu yazmak konusunda kendime güvenebildim. Şimdi doğruya doğru, cnbc-e dizileriyle belgeselden başka bir şey izlemiyor değilim. Kaldı ki bugüne bugün 90'ların başını televizyon ekranı sineği olarak geçirmiş bir çocukluğun devam filmiyim ben. O yüzden "ay ben televizyon izlemiyorum hiç" dersem yalan olur. Ha sahiden izlemeyenlere de sahiden saygı duyuyorum, o ayrı. Yalnız bu sefer de popüler kültür göndermeli bir çok espriyi anlamama tehlikesi hasıl oluyor ki bunu göze alamam...ya da alırım da işime gelmiyor. Yok yok, alamam. Hem soc 101'de ne demişti Yakın hocamız? "Dizi izleyin!". Bu "Allah'ın adıyla oku" tonlamalı direktifi o dönem yayınlanan Zerda'ya yönelikti tabi ama bunu uzun vadeli bir misyon bellemek beni hiç bozmadı. Nitekim senaristler istediği kadar köşklere konaklara taşısınlar, dizilerin toplumsal gerçeklikten tamamen kopuk olduğunu söylemek çok zor.
Sadakatinden sual olunmaz bir yerli dizi izleyicisi olarak ara ara aklımı kurcalıyordu zaten: şimdi bu diziler baya baya izleniyor ve baya da etkiliyor insanları. Peki -Yorgo Amca'nın deyimiyle- "nasıl olacak?". Senaristlerin elinde oldukça büyük bir güç var. Dizide bir mesaj verilse -tam olarak verildiği haliyle olmasa da- izleyicisine ulaşacağı muhakkak (Pikaçu'dan etkilenip balkondan atlayan mı istersin, Kurtlar Vadisi'nden esinlenip kafa kesen mi). Peki ya gerçeklik, ya da ne bileyim sanat filan?
60'ların sonunda geçen dizide Hasefe Hanım'ı canlandıran Meral Çetinkaya'nın oyunculuğunun takdiri elbette bana düşmez. Bir izleyici olarak onun ve Osman'ı canlandıran 5 yaşındaki Emir Berke'nin oyunculuğunu ayrı bir hayranlıkla izlediğimi söyleyebilirim ancak. Ha tabi bir de Bizimkiler'den yetişmiş deneyimli bir dizi izleyicisi olarak yapımı kaliteli bulduğumu söyleyebilirim. Onun dışında ne söylesem ahkam kesmek olur, kendimi gülünç duruma düşürmekten başka bir işe yaramaz. Homurdanma hakkım saklı olmak üzere...Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı Başkanı Mehmet Yılmaz Küçük, Hasefe Hanım'ın yuva yıkan -tabi ki sarışın- Caroline'e 'gavur' demesinden rencide olmuş. "Bu tür ayrımcı kelimelerin kullanılmaması gerekir. Bu filmi izlerken bir yabancı kadına karşı gavur denildiğinde hep birlikte "iyi dedi" diyoruz. Burada eyleme odaklanılsın, kadının yabancılığına odaklanmasın. Ahlaksız kadın dese kimse birşey demez" buyuran Küçük, dizide çocukların babalarından çok fazla şiddet gördüğünü de ekleyerek, şiddet sahnelerinin gösterilmeden hissettirilmesinin daha uygun olacağını dile getirmiş.
Neresinden tutsan elinde kalan bir açıklamanın bir kısmı bu. Şiddete inanmıyoruz ama bir baba dayağı var. Onu bir netleştirelim. O kadar izliyorum, Caroline'e gavur dendiğinde bir kere de "iyi dedi" demek geçmedi aklımdan. Bu açıdan hem gaf, hem samimiyet, hem de insanın fikri-zikri ilişkisi içinde değerlendirilebilir başkanın bu açıklaması. Öte yandan kadına ahlaksız dense, oradan alıp yürünse kimse bir şey demeyecek zira ahlak en sevdiğimiz konu. Hele ki kadınların ahlakı-ahlaksızlığı, namusu-namussuzluğu hepimizin, herkesin meselesi olduğundan o konuda hat hudut olamaz zaten. Yazık ki Caroline'i uzun bacaklarından başka kurtaracak hiçbir şey de yok. Kadın hem yabancı, hem güzel (bkz.güzeli ağlatırlar), hem sarışın, hem müslüman değil, hem de bir adamı sevip her şeyi göze alarak peşinden gidecek kadar da meşrebi hafif (tabi komprador kötüler amca, yenge ve kızları da var). Adam da suçlanıyor suçlanmasına ama o erkek neticede, yani onun nefsine hakim olmak da kadının görevi. Dolayısıyla nereden bakarsan bak ihale Caroline'e kalıyor.
Dedim ya neresinden tutsan elinde kalıyor diye, üstüne dizi yazısı değil yazı dizisi yazılır bunun. Buna benzer haberlere gülüp geçtiğim gibi güldüğüm halde geçemememin sebebi işin içinde müdahale olması. Kanaatimce, sinema filmiyse sanat da diziyse çöp diye kestirip atmak kolay değil. Bir dizi projesinde senaryo, yönetmen ve oyuncular öyle bir bir araya gelirler ki çıkardıkları iş sinema filmi diye önümüze konulan nice işten iyi olur. En azından kendimce ben, sanatı bienallerle kısıtlama taraftarı değilim. Nerede bir oyunculuğa hayran kalırım, benim için orada sanat vardır. Dolayısıyla Küçük'ün bu 'rica'sını da sanata müdahale olarak görüyorum. O dönem hapishanelerde kullanılan battaniyeleri dâhi gözden kaçırmayacak titizlikte bir ekibin, babaannenin söylemesini uygun gördüğü her repliği yerinde buluyorum. Hasefe Hanım, Caroline'in gavurluğundan dem vurmasa saçma olurdu asıl. İnsan hakları, ırk ayrımcılığı, öyle mi? Affedersiniz ama şaka mı bu? Kurtlar Vadisi DTO (dünya Türk olsun) diye bas bas bağırıyor, insanlar sinek gibi öldürülüyor; Arka Sokaklar'da polisin keyfi şiddet uygulama yetkisi var; militarist diziler gırla... Diziler bir yana, açıklama Başbakanlık'ın bir kurumundan geliyor.
Erkeklere gene cık cık'lanır elbet ama ihale her zaman bir "vay orospu!"ya kalır ve her çağ "vay orospu" olmak için gerekli şartları itinayla belirler. Yoksa maazallah, ne yöne tüküreceğimizi nereden bileceğiz? Koordinat şart. Mesela Allah muhafaza, dizi karakterlerinin hem "iyi" hem de "kötü" yönleri bir arada verilirse aklımız karışır, o zaman ne yaparız? İşin ucunda askerlikten soğumak bile var (bkz. 318).
Hakkını vermeliyim, Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı Başkanı Mehmet Yılmaz Küçük'ün insan hakları hususundaki hassasiyeti gerçekten takdire şayan. Elbette ki dizi yahut sinema filmi gibi geniş kitlelere ulaşan yapımların birincil misyonu topluma örnek teşkil etmektir. Misal, bir Casablanca'da Humphrey Bogart denen adam sigara içse ne olur içmese ne olur. Hayır yani içince sanat oluyor da içmeyince olmuyor mu? Bu ne yoz bir sanat anlayışıdır, "ben böyle sanatın içine tükürürüm!"
İzmir'in gavurluğunu dilinden düşürmeyen sayın başbakan ve saygıdeğer şürekasının, kendi partilerinden olmayan milletvekillerini ve parti başkanlarını üslupsuzluk, düzeysizlik ve nezaketsizlikle itham etmelerine benziyor bu iş -ki ettiler. İnsan söyleyecek söz bulamıyor, nereden başlasın nasıl anlatsın bilemiyor. Bilse de, insan hakları ifade özgürlüğünü neyi ifade ettiğine bağlı olarak, yani seçici kapsadığından dile getirmeye pek heves ettiğini söyleyemem. Ondandır ki gülüyoruz ağlanacak halimize.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
