Feminizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Feminizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Temmuz 2015 Salı

Ne Sen Prenssin, Ne de Ben Prenses

Geçenlerde bir hafta sonu Beşiktaş'tan Yeniköy'e yürüdüm. Yürümeyi seviyorum çünkü. Dinlenmek için İstinye'de bir banka oturdum . Kitabımı çıkardım çantadan. Müdür'ün de yorgunluktan sesi soluğu kesildi garibimin, çöktü kaldı yamacıma. Müdür bir köpek. Çok da sevimli, ilgi çeken bir köpek. Beş on dakika sonra 45-50 yaşlarında bir kadınla 13-14 yaşlarında, elindeki pembe kılıflı iPad'ini sürekli fotoğraf çekme pozisyonunda tutan kızı önümden geçerken durdular. Kız Müdür'ün fotoğrafını çekmek istedi. Sonrasında bir on beş dakika sohbet ettik annesiyle. Üst orta sınıfa mensup bir ev kadını gibi göründü bana. Tıknaz, sade bir makyaj yapmış ama kıyafetinin detaylarından süsü sevdiği belli olan bakımlı bir kadın. Muhtemelen son bir iki yıl içinde boy atmış olan kızıyla aynı boydaydı. 

Beşiktaş'tan oraya kadar yürüdüğümüzü duyunca inanamadı, pek etkilendi. Bu etkilenmişliğini "Ben şuracıktaki evimize nasıl gideceğimi kara kara düşünüyorum" diyerek gülücüklü bir tezatla pekiştirdi. Sonra da haftalardır aklımdan çıkmayan o ifade döküldü pembe sedefli dudaklarından: "Kıymetini bil, evlenince yapamazsın." Bu cümle bu tür bir bağlamda ilk defa sarf edilmiyor. Yine de ilk defa duymuş gibi etkilendim. Bunu söylerken donuk gülümsemesinde tuhaf bir duygu vardı. Hayranlık, gıpta ve hatta kıskançlığın bir karışımı. 

Her canlının elbet bir gün evleneceğine dair sarsılmaz bir inancı vardı. Ben de elbet bir gün evlenecektim ve öyle hafta sonları sırf sevdiğim için uzun yürüyüşlere çıkamayacaktım çünkü evlilik bunu gerektirirdi. Evlilik, yetişkin bir erkeğin ve en az bir çocuğun bakımını üstlenmek anlamına geliyordu ve bu tam zamanlı bir işti. 

Tuhafıma giden bu kabulü değildi, bindiği dalı kesmesiydi. Evlilik yanlısı bir kadına benziyordu. Gerçi belki biraz birlikte yürüsek, Yeniköy Kahvesi'nde birer kahve içsek ve kızı da yanımızda olmasa "evlenme" diyebilirdi. Çünkü kadınlar, yalnız kadınların bulunduğu koyu ve samimi sohbetlerde genellikle aynı bilgeliği aktararak paylaşırlar: Koca hiçbir şeydir, çocuk her şey. Geç olmadan çocuğunu yap, yeter. Bu paylaşım düzeyine varacak zamanımız yoktu. Karşımda, evlenince (evlenirsem değil, evlenince) en temel keyiflerimden bile mahrum kalacağımı gülümseyerek muştulayan evli bir kadın vardı. "Bu pek iyi bir reklam değil yalnız" diye geçirdim içimden. Ne yapaydım, yüzüne mi diyeydim?

Bu konuşmayı tam unutuyordum ki demin bir yemek tarifi paylaşımını okuyunca hortladı. "Çalışan anneler için kolay tarifler". Neden "çalışan anne"? Neden "anne olan çalışan" değil? "Çalışan baba" diye bir tanım var mı? Bu tamlamalarda tamlanan okeydir de tamlayanda bir tuhaflık olduğu sezdirilir. "Kadın doktor" gibi. Doktor tamam da kadın olması? Anne tamam da çalışması? E ben 10 yıldır çalışıyorum ve yalnızca bir yıldır anneyim belki? Çocuk doğurunca silindi mi her şey? Bitti mi, bu kadar mı artık bana biçtiğiniz hayat? Hafta sonu tek başına sahilde yürümeye bile hakkı olmayan; ne kadar okumuş, özgürlükçü ve eşitlikçi bir adamla evlenirse evlensin er ya da geç ev işleri ihalesi üzerine kalacak olan bir insan evladı. 

Bunun için erkeğin kötü niyetli ve zalim olması gerekmiyor. Erkek çocukları yetişme çağlarında en önemli eğitimden mahrum bırakılıyor: bir evde kendi bokunda boğulmadan tek başına hayatta kalma. Bu eğitim kız çocuklarına, pembe giydirildikleri daha o ilk andan itibaren verilmeye başlanıyor. "Hamarat" diye parlatılıp yüceltilen şey aslında "hayatta kalma"dan başka bir şey değil. Erkek için bu annesi tarafından yerine getirilen bir iş, evlenince de bu görevi eşinin devralması bekleniyor. Evlilik dediğin bir devir teslim töreni ama sanıldığının aksine yalnızca kadının babadan kocaya devri değil erkeğin de anneden eşe teslimi. 

Erkeklerin hususi manyaklar olduklarını düşünmüyorum. İki çocuğu bu kadar temel bir konuda birbirinden bu kadar farklı yetiştirirseniz otuzlarına geldikleri zaman elbette aynı manzaraya bakıp bambaşka şeyler görürler. Ya da görmezler. Gözleri bunu görmek için eğitilmemiştir. Yere dökülüp yapış yapış olmuş bir şey adım atmalarını engelleyene kadar yere dökülmüş bir şeyi ya da Western kasabası gibi üzerinde bir şeylerin uçarak yuvarlandığı tozlu yerleri görmeyebilirler. Bu durumda da iş, gören göze düşer. 

Ve mesela bütünsellik. Yemek yapmanın yeterli, güzel yemek yapmanın lütuf olduğu inancı. (En uygar "aile"lerde bile akşam yemeğini erkeğin yapması, kutlamayla karşılanan bir istisna değil mi?) Keyifle yenen bir yemeğin ardından kaldırılmayı bekleyen sofra, sudan geçirilip makineye kaldırılması gereken bulaşıklar, yapım esnasında kullanılıp musluğun altına yığılmış kirli kap kacak ve yağdan arındırılması gereken ocak, tezgah ve yerler. Yarım saatlik keyfin iki saatlik eziyeti. Ama güzel yemek yaptı şimdi, hakkını yemeyelim. "Ben sonra hallederim" taahhüdünün kurumuş bulaşıklarla daha önce hiç cebelleşmemiş saflığı veya arada kaynatıp işi gene ihale sahibine yıkma çakallığı. 

Ne sen prenssin, ne de ben prensesim. Önce bu konuda anlaşalım. 



28 Nisan 2015 Salı

DERDİMİZ

İnsanın eli kalem tutan, derdini anlatacak kadar yazmasını bilen arkadaşları olması çok güzel. Canan derdimizi anlatmış, paylaşıyorum. Bu türden artık tak eden mevzularda "eeh yettiniz ulan" diye başlayıp, küfür sallayarak devam etmeden yazabileceğim günlerin umuduyla...


Derdimiz kapitalizmin çeşit çeşit ambalajlara (örn. doğallığa veya çocuk bakım fedakarlığına) sığdırıp da pazarladığı ürünlerden birini, bir firmayı veya bir ajansı hedef göstermek değil şu an. İçinden ateşe vermek için debelendiğimiz şu sistemde bireyler olarak hepimizin etik olarak üretim ve tüketim araç ve yöntemlerini sorgulamaya devam etmesini elbet dileriz. Bundan geçen en iyi yolun da dayanışma, komünal eylemsellik olduğunu hissederiz. Lakin bugün derdimiz kapitalizmin dayattığı  bir başka ambalaj:

Kadın ambalajı

Anlaşılamayan istekleri olduğu sanılan, birbiriyle çelişen taleplerde bulunduğu savunulan, giyime, lükse, para pula ve erkeğe düşkün olmakla itham edilen, fedakar anne rolünün kendisine ne kadar yakıştığı basbas bağırılan, evde oturup çocuk bakan, erkek olsa aynısı olmazmış gibi davranılan kadın ambalajı. Biz kadınlar sistemin ve kölesi olmuş siz küçüklü büyüklü erk temsillerinin dayattığı, üzerimize zorla giydirdiği kılıfları kesip çıkmanın yollarını arıyoruz.

Örtük cinsiyetçilik tanımı gereği şapka takar; "aman bayana kapıyı tutalım", "sen şimdi hamilesin, duyguların yoğun tabii", "periyoddasın ondan bana trip atıyorsun", "senin dekolte giymeni isterim ama ortam müsait değil" şeklinde basitçe örneklendirilebilecek şapkalardır bunlar. Bu yolları ararken zaman zaman postmodern şapkalar geçirerek yanımıza yaklaşan empatik erkleri de artık tanıyoruz.


"Kadınları anlama"nın yolu önümüzden çekilmektir ağalar, amcalar, babalar, abiler. Biz ne istediğimizi biliyoruz, az önümüzden çekilin de deyiverelim cümle aleme. Bizi anlamanın yolu budur, bundan öte bir dayanışmanız yoksa bu sahnede yeriniz artık yoktur. Basmakalıp kadın imgelerini bir çuvala doldurup bir de erkek sesiyle süslediğiniz şeyin adı CİNSİYETÇİLİKTİR beyler (aranızdaki kadınların içlerine hapsolmuş kadınlıklarını tenzih ederiz). Özür dilemek yerine "Çık kırıldık vıllı, kıldırdık rıklımımızı" diplomasisiyle paçayı kurtarmaya çalışabilir "Fomonostloro do hoç yorolonmuo! Boz toplomon gorçoklorono gostoruoz" nağmeleri dizebilirsiniz. Yanımızdaysanız esas isteklerimizi topluma bizim sesimizden, bizim gerçekliğimizden dillendirirsiniz. Yoksa gölge etmeyin başka ihsan istemeyiz...

2 Mart 2011 Çarşamba

Bik Bik #3

* Küçük bir Kaptan Hadok gibiydim bugün. Mütemadiyen küfrettim. Çömlek kafalılar, cücük beyinliler, hıçkırık tutasıcalar, altlı üstlü gidesiceler, klavye düşmanları, mouse'lar kovalasın, usb'ler sevsin sizi... İyimser sosyolog tarafım, blog camiasının tehdit addedilecek kadar ciddiye alınmasından memnundu. Fakat diğer bir yanım (bende çok var), "yea maç şeysini ihlal etmiş bir iki biri, ondan" diye hevesimi kaçırdı durdu. O zaman hangisi? Devlet, pire için yorgan yakacak kadar mı teknolojik kabız ve aciz (pirenin pireliğini tartışmaya açmıyorum bile) yoksa tam anlamıyla denetim altına almasının mümkün olmadığını kendisinin de bildiği internet camiasında yazılıp çizilenlerden korkusu bu denli mi büyük? Yani bu işi beceremiyor mu yoksa korkuyor ve korkusunu kılıfa sokmaktan memnuniyet mi duyuyor? Yakın coğrafyada ateşe verilen iktidarların ateşi mi sıçrayıp tutuşturdu bir taraflarını? Daha doğrusu internetin nelere kadir olabileceği yeni mi düştü? Slacktivism'i ısrarla olumlu yanından görmeyi tercih ettiğim halde buna ihtimal vermiyorum. En fazla bir kaşı kaldırıp "lan?!" demiş olabilirler. Yoksa Evgeny Morozov'un dediği gibi Facebook ve Twitter olmasa da olanlar olacaktı. Öte yandan bu counter-factual, iki sitenin sürece etkisini görmezden gelmemiz için yeterli sebep değil. Slacktivism kavramını ilk defa blogundan görüp öğrendiğim Morozov'un Ocak 2011'de çıkan kitabı The Dark Side of Internet Freedom: The Net Delusion masamda duruyor. Okuduğum zaman üstüne iki çift laf etmek için can atacağıma eminim zira ziyadesiyle heyecanlı mevzu. "Koş kız, koş, devrim oluyor!" türünden bir yaklaşımım yok, dillendirdiği vakit insanların hevesini kaçıran bir çok hakikate zaten vakıfım. Başka türlü bir iyimserlik benimkisi. Dur bakalım, hele okuyalım da. Olmadı kendisiyle fikir teatisinde bulunuruz, nedir yani. İnternetin gözünü seveyim. 


* Meclis tutanakları, Resmi Gazete...bunlar güzel şeyler, okuyunuz. 7 Ocak 2011 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanan Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkilerin Satışına ve Sunumuna İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik'i okudum. Gerçekten çok tatlı bir metin. Biraz toparlanayım, gözüme çarpan (yumruk atan) noktaları şöyle bir paylaşmak niyetindeyim. 


* "Başıma bir şey gelmeyecekse..." diye cümle başlangıcı var bu ülkede. Ardından ne gelirse gelsin, bunu bir düşünmek lazım. Bunu uzun uzun düşünmek lazım. Bir gün ifade özgürlüğü üzerine çalışır ve yayımlayacak olursam ana başlık, olmadı alt başlıklarımdan biri muhakkak bu alıntı olacak. Teyzeler otobüse minibüse binerken "pismii..." diye adım atarlar ya, biz de ağzımızı böyle açmalıyız bence. Aynı derecede korur ya neyse.


* Barney beni korkutuyor. Ne zamandır şüpheleniyordum zaten, Ted'in anneyle tanışacağı düğün Barney'nin düğünü mü diye. Zira Marshall' la Lily zaten evli. E bu adam başka kimin sağdıcı olacak ki! Senaristler alternatif senaryolarla nabız yokluyor da olabilirler, çoktandır kaybetmeye başladıkları nabzı yeniden yakalama amacı güdüyor da olabilirler. Bilmiyorum ama bir kale daha düşüyor hissi uyandırdı bende. Kendimi gayriihtiyari Barney'nin yerine koyup düşündüm ilkin. Neden sonra adaşım hatunla empati kurmak geldi aklıma. Belki de böyle yapmak lazım. Korkutup kaçırmak pahasına "beklentim bu" demek. Yalnızca bir yığın maddi ve manevi yatırımdan kurtarmakla kalmaz, bir o  kadar hayal kırıklığı ve vakit kaybının da önüne geçer. "Üç çocuk ve bir havuz istiyorum. Evi de sarmaşıklar sarsa fena olmaz." Tabi Nora tee kaç yaşında kim bilir. Ben daha minnacığım, çakmak cebine bile sığarım. 


* Fakat bir quarter life crisis yokluyor ki anlatamam. İnsan farkındalığına sahip olunca başına gelmez sanıyor. Ulan öyle bir şey olsa, deli psikolog olmazdı ama hepsi deli. İşsizlik psikolojisini gözlemleme fırsatı bulduğum (ne pis insanmışım!) yaşıtlarım oldu mesela. "Ben girmem lan, ne var ki, bu da bir süreç işte" der geçerim sanıyordum. Nah geçersin. Laaank diye orta yerine düşersin. 25 yaş kriziyle epey alay ederdim, "o ne lan yoktan sıkıntı yaratmışlar, derdiniz mi yok" diye. Ne kadar saçma olsa da öyle bir şey varmış. On tane sosyal psikoloji makalesi okusam çıkar mıyım peki bu kafadan? Sanmıyorum. Onun yerine on yüz bin milyon düşünce baloncuğu: Hayatımla ne yapıyorum, sosyolog mu olmak istiyorum gerçekten, hayatımı boşa mı harcadım, 30'umda doğurmak istiyorsam babayla bu aralar tanışmam şart, mutsuz olmadan çalışabileceğim bir iş bulup para kazanmam mümkün olacak mı, doktora yapmayı gerçekten istiyor muyum, sosyoloji seviyor muyum, gerçekten umurumda mı, bu yalnızlık daha ne kadar sürecek, alıştım mı gerçekten...


* ...Gitmeyip kalmakla doğru bir karar mı verdim? Bir de bu var değil mi... Yurt dışına gitme seçeneği zor da olsa açıkken daha değerlendirmeden kapatıp "kalıyorum" demek. Buna ne zaman, nasıl, neden karar verdim? Doktorasını yarılamış bir arkadaşım da aynı kararı verdi bu aralar ve o benden bin kat daha gelecek vaat eden, kariyer planı akademisyen olmak olan bir kadın. Kendimi onunla aynı noktada değerlendirmem mantıksız olur ve zaten başka etmenler söz konusu onun kararında...ama neden? Sadece o değil ki, birkaç kadın daha var. Neden? Bizi tutan ne, bizi buraya bağlayan ne, kopamadığımız, korktuğumuz ne? Havası suyu farklı bir yerde tek başımıza yeni bir hayata başlamak, bu başlı başına mücadeleyi vermek mi gözümüzde büyüyor? Hani biz cesur, kendine güvenli, güçlü kadınlardık. Yoksa hala havada olan köklerimizin gözü toprağa mı kaymaya başladı? Bundan yıllar önce gazetede bir haber okumuştum. Yanılmıyorsam (çok fena yanılıyor da olabilirim) İngiltere'de yapılan bir araştırmayı ve ortaya koyduğu eğilimi anlatıyordu. Genç kadınlar artık yorulmuş ve erkeklerle rolleri yeniden değişmek istiyorlarmış. Ya erkek çalışsın, kadın çocuğa baksınmış ya da erkek kırsın kıçını evde oturup çocuğa baksın, kadın çalışsınmış. İkinci senaryo  benim iyimser eklemem olabilir. Feminist mirasın basbayağı reddi gibiydi okuduğum analiz. Benim burada kast ettiğim elbette bu değil. On yıl sonra "öf çok koştum çok yoruldum" diye sızlanma hakkım saklı olmak üzere, şu an olsa olsa "güçlü kadın olmak da zor be bacım, meh meh meh" diye geviş getiririm. Bizimki daha ziyade, başarılı bir kariyerin mutlu olmamıza yetmeyeceğinin peşin hükmü ve onu izleyen moral bozukluğu. Ya da belki de, karanlıktan veya yüksekten korkmak gibi evrimsel psikolojik bir açıklaması vardır bu tanımlayamadığımız hissiyatın da. Ortalama yaşam süresinin uzaması, toplumsal ve ekonomik etkenlerin ona eşlik etmesi derken ayarıyla oynamaya çalıştığımız binlerce yıllık bir saat yüzümüze küstahça gülüyordur belki: "Koş koş koş, geride kaldın...ahaha, salak!" Demişken, NY Times'da yayımlanmış What Is It About 20-Somethings? adlı yazıya göz atılabilir (münferit değiliz olm, adı sanı konmuş klinik vakayız bildiğin! Her şeyimiz drama resmen...). 



* Bir şey daha söyleyecektim ama unuttum, demek ki yalanmış. Hayatımız yalan. Neyse, şu şarkı var bir de: http://www.we7.com/song/Richard-Walters/What-weighs-me-down?m=0 HIMYM'in son bölümünün sonunda çalan şarkı bu. Yemedim içmedim arayıp buldum. Kolay da bulunmuyor haspa. Şarkı sahiden güzel mi yoksa Barney'nin hali mi dokundu ayırt edemiyorum. Gene de şurada bulunsun. Dahası bunca şeyi, sırf bu şarkıyı buraya koymak için de yazmış olabilirim. Boşuna laf-ü güzaf demiyorum... Yok yok, şarkı güzel. 



7 Şubat 2011 Pazartesi

"Dırdır"

Kolay mı, bir ömürlük sosyalizasyon. Çağdaşlık aşığı annelerimiz bile, her şeye olduğu gibi çağdaşlık kurgusuna da şüpheyle yaklaşan bizler kadar tepkili değil. Onların gözüne batan birçok şey yaş itibariyle bizim de gözümüze batmaya başladı ama tersi bir durum söz konusu olamıyor.


Bir sosyoloji profesörümüzün dersini bitirirken söylediği sözler anlatıyor: “Ben size burada feminizm anlatıyorum ama dün akşam 9’a 10’a kadar çıkamadım mutfaktan.” Meslektaşı olan eşi de ziyadesiyle feministtir. Feminist metodolojiyi, teorilerini filan ilk ondan duymuşuzdur. Zaten ancak teorilerini duyabiliriz.

“Her şey politiktir”i göstermek için yatak odasına gitmeye gerek yok. Sofradan kalkmak yeterli. Örneğin akşam yemeği ritüeli oldum olası politik gelmiştir. Yemek yapmak, eşref saatinde mutfağa girip alengirli yemek yapması okazyon sayılmayan kişinin asli görevidir. Ayrıca eyleme atıfla çoğul konuşulması (“pişirelim”) o işin tek bir memuru olduğu gerçeğini değiştirmez. Sofrada eksik görülen şeyin (ör. tuz) eksiği gören kişi tarafından tedarik edilmesi önem arz eden başka bir an. Malum, tek başına tespit tuz tadı vermeye yetmez ama pekala kabak tadı verebilir. Peki yemek yapmaya girişilen eşref saatleri, yapım aşamasına müteakip mutfak temizliğini de kapsar mı? Yemek, yapmakla biten bir iş değil. Savaş alanına dönen mutfak en ala yemeğin bile keyfini alıp götürebilir. Yemek yapımına eşlik eden bir kadeh şarap tadından yenmez fakat akabindeki mutfak temizliğine eşlik eden kadeh, kabul edelim ki biraz trajiktir. Keyfi sofrada kalan şarap, hem yemek yapımı hem de yemek sonrası bulaşıkların yıkanıp kaldırılması sırasında camdan bir ironi olarak kalır.

Çağdaşlık, eşitlik, demokrasi…hatta Marxizm, Sosyalizm üstüne sabahlara kadar konuşuruz. İki oda bir salonda küçük bir Enternasyonel atmosferi bile yaratabiliriz. Mangalda kül bırakılmaz ama o tabak o masada bırakılır. “Marx gelse benden AA alamaz” diyen eski Marxist bir hocamız vardı. Kusura bakma hocam ama sen de gelsen Marx da gelse, şarabını alıp kanepeye geçerek muhabbetine devam eden adamın eşitlikten, özgürlükten, emekten, sömürüden neyi anlayıp neyi anlayamadığını bir daha düşünürüm ben. Öyle bir diyar ki “sofrayı kuran kaldırsın” diye bir tabir caiz sayılıyor. Sıçtım sıvıyorum derler buna. Sofrayı ben kurmadığıma göre kuran kaldırsın tabi! Oh ne ala memleket. Hayat işimize gelince müşterek, işimize gelince bol kompartmanlı. Yemekli vagondan kötü kokular geliyor yalnız.

Ama yok öyle bok at izi kalsın. Biz de az değiliz. Beceremiyor, iyice batırıyorlar diye atı-atıveriyoruz “mutfağımızdan”. Bırakınız yapsınlar, bırakınız öğrensinler halbuki. İstediğimiz kadar eleştirel yaklaşalım her kurum ve kurguya, sosyalize olageldiğimiz cinsiyet rolleri üstümüze yapışıp kalıyor. Güzel yemek yapabilmek kadınlığın ispatı. Nokta. Sadece üstümüze yapışıp kalsa “bu ne be” deyip sıyırıp atacağız belki üstümüzden ama içimize de işliyor, bundan keyif aldığımızdan şüphe duymaz oluyoruz. Gülümseyerek söylenen bir “eline sağlık, çok güzel olmuş” yetiyor yeni yemekler öğrenmek istememize. Tamam da elimiz sağlıktan geçilmiyor! Aşikar ki evcilik masum bir çocuk oyunu değil, bir neyin nasıl olması gerektiğini içselleştirme pratiği. 20 yıl sonra adı oluyor evlilik. Tasvip etmediğimiz kimi evlilikleri “evcilik oyunu” diye eleştirmek, evliliğin evcilikten daha başka bir şey olduğu varsayımına dayanıyor. Baudrillard beni andı: Tıpkı Disneyland’in varoluşunun hepimizin yetişkinliğini ve rasyonelliğini onaylaması gibi. Bu kadar kalın ve sağlam duvarlar örme ihtiyacı neden hasıl olur? Neyi ayırmak, neyi korumak, neyi saklamak için yükselir o duvarlar?



1978 yapımı “Evlidir Ne Yapsa Yeridir” adlı bu filmi “Kadının Fendi Erkeği Yendi” diye hatırlamakta ısrar ettiğim için hiçbir zaman tek seferde bulamaz, gugıllaya gugıllaya bulurum. Gerçek adı da eleştiri mıknatısı gibi. Ne yapsa mesela? Dövse, öldürse, tecavüz etse, parçalara bölse yeri midir? Kol kırılır yen içinde kalır, aile meselesidir karışılmaz?! Bu filmi çok severim ama çekildiği yıllarda Türkiye’de yükselmekte olan feminist bilinci bu kadar aşağılayan, onunla alay eden bir film daha görmedim. Çok var ama bu kadarını görmedim. Film bitti mi sanki, bitmedi. Yahşi Cazibe adlı yerli dizideki Cazibe-Simge karşıtlığı bile az mı işliyor seyirciyi? Arka Sokaklar adlı yerli dizideki Suat karakteri vasıtasıyla verilen feminist örgüt “parodisi” az mıydı?                             

Emma Goldman’ın en sık alıntılanan cümlesidir: “Eğer dans etmek yoksa ben o devrimde yokum”. Eğer dönüp dolaşıp o tencere tavayı gene ben yıkayacaksam, ben de o işte yokum!


*Dizilerden bahsetmişken, “Öyle Bir Geçer Zaman ki” adlı dizinin erkek egemenliğini yeniden ürettiği eleştirisine atıfla bir ekleme yapma ihtiyacı duyuyorum. Kanımca, Hasefe’nin “gavur” vakasına dönmemeli olay. Yani bir dönem dizisi ya da filmi çekiliyorsa –dönem olmasına hatta çok uzak bir coğrafya olmasına da gerek yok ya neyse- ve orada şiddet varsa bunun gösterilmesinden yanayım. “Yeniden üretmek” terimini biz de severiz, öper koklarız, uyumadan önce “iyi geceler:)” mesajı atarız filan ama nasıl ki her şeye “öteki”, her şeye “yapısöküm” denmez, her şeye “yeniden üretmek” de denmez. Can Yücel’in orada nasıl ki göte göt deniyorsa burada da şiddete şiddet denir. Çoğu zaman nasıl söylendiği ne söylendiğinden fazla önem arz eder, lakin söz söyleyemez hale gelmeyi ya da getirilmeyi marifet addetmem söz konusu değil. Dizinin avukatlığını üstlenmeye hiç niyetim yok. Tek söylediğim, birbirine eklemlenmiş sloganlardan daha derinlikli çözümlemelere ihtiyacımız olduğu. Bu ister kadına şiddet olsun, ister başka bir toplumsal mesele. Memleketin kurtarıldığı masaları kimin kurup kaldırdığına bakmakla bile başlanabilir.