Teoman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Teoman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mart 2011 Salı

İnanmıyorum Ama Bir Mutluluk Var

Levent Kırca tadı vermeye başlayan Baba Haber bitip de Ana Haber başlayınca aşağı yukarı dört gündür haberleri izlemediğimi fark ediyorum. Aksi gibi olmayan şey de kalmamış. Yer yerinden oynamış gene. Geçen hafta İbrahim Tatlıses'in gözünü kırpması, parmağını oynatmasına Japonya'daki nükleer felaketten daha fazla haber değeri biçilince lanet okuyup gündemle arama bir mesafe koymuştum. Sadece o da değil: Her akşam aynı mukavemet ve metanetle karşılayamıyorum akşam haberlerini. Gazetelere bakarım diyorum, ona da elim gitmiyor. Gündemden soğuduğum oluyor resmen. Bu akşam da açtım, "Libya'yla ilişkimiz petrol ilişkisi değildir" diyor adam. Aşk ilişkisi mi? Diplomasi değil gönül bağı mı? 


İçime, evime bu kadar kapandıktan sonra hareketli bir hafta sonu geçirince sersemledim adeta. Burada Toraman'ı  o kadar andıktan sonra adamla en nihayet burun buruna geldim bir mekanda. Öyle çökmüş ki daha da iri görünüyor burnu. Zorla ilerlemeye çalıştığım kalabalığın içinden biri adımı bağırıyor. Bir lise arkadaşı daha, aynı akşam kaçıncı. Ayaküstü kapıyorum bir "hiç değişmemişsin" ama üzülsem mi sevinsem mi bilemiyorum. Mahsuscuktan kızıyorum ben de. Gözüm Toraman'da. Ne kadar yaşlandığını izliyorum. Uzun sahil yürüyüşlerimin favorisi  "O" albümü geliyor aklıma. O 10 km'yi göz açıp kapayıncaya kadar yürüyebiliyorsam bu adam sayesinde. Neden nasıl anlamıyorum bile. "Sen geçerken sahilden..." diyor, havaya giriyorum zaten. Azıcık sarhoş olsaydım da "abi n'aber yaa" diye yanına yanaşsaydım, yıllar sonra bile "ayşec. ne demiştin sen ona" diye başlayan geyiklere malzeme çıkartabilirdim aslında. Edebimle içiyordum aksi gibi. Umut Sarıkaya vakası da ders olmuştu evvelden, işgüzarlığın alemi yok. Başka yere gidip dans etmeye sakladım enerjimi. Çok da eğlendim. 


Bu tebdil-i mekan politikamızın sabah 5 buçuğa kadar sürmesinde bir acayiplik yok da 9 buçukta ÜDS'ye girecek olmam beni germedi desem yalan olur. En fazla iki saat uyuyup girdiğim sınavın bu kadar iyi geçmiş olmasına da hala inanamıyorum. Ne çıkacak bakalım. Düğün sonrası ALES deneyimi için prova oldu en azından. Sabahın 8'inde düştüm yola. İstanbul'un bile afyonu patlamamıştı daha. Kış sabahları okul günleri yorganın altı nasıl sıcak, nasıl rahatsa o Pazar sabahı da İstanbul öyle bir mahmurlukla uzanıyordu kalın sis örtüsünün altında. Ben hem uykulu hem de yanında kibrit çaksan havaya uçacak gibiydim. Okula girince arkamdakilere "bayanı izleyin" diyen güvenlik görevlisi kargadan kılavuz hikayesini duymamıştı sanırım. Zaten en sonunda kızlardan biri dayanamayıp "sizi de böyle sapık gibi takip ediyoruz ama..." diye açıklama yapmak zorunda hissetti kendini. Herkeste bir heyecan. Aslında ben de heyecanlıydım ama heyecanımı gösterebilecek kadar ayılmamıştım daha. ÖSYM'nin bize bahşettiği "kırtasiye kutusu"ndan çıkan kalemleri görünce ayılabildim ancak... Sonrası sınav mınav işte. 


O değil de...cover sevmem ama Sherlock baya iyi olmuş. 23 Nisan'da Doctor Who'nun altıncı sezonu başlayana kadar sarmalık diyordum, meğer üç bölümlük mini diziymiş. Olsun, tavsiye ederim. Ya da acaba ben mi fena sardım BBC'nin bu suratsız, ukala dizi karakterlerine...eğer öyleyse, suratsız İngiliz aşkımı empoze etmek istemem. Ya da isterim canım, ne var!


Aynı günün akşamüstü "hadi kalk gidiyoruz"la uyandırılıp Sütlüce'de rakı içerken buldum kendimi. Buldum diyorsam şikayetçi değilim. Ehli keyif bir kadınla ağır ağır demlenmek gibisi var mı! Bir teorim var: Genç yaşta anne olmuş, boşanmış, erkek annelerinde ayrı bir güzellik oluyor. Yazık ki oğullarında gözüm olmayan kadınlar bunlar. Olsa ne olacak, "annemi benden çok seviyorsun" diye kavga sebebi mi olur?! Bari yalan söylemeyi becerebilsem.


"Film seçmek çok zor" diye üfleyip püflerken tam dayaklığım. Şaka maka, film festivalinde bir kere daha dank edecek artık İstanbul'a döndüğüm, İstanbul'da yaşadığım. Bazen hala Ankara'nın hava durumuna bakıyorum alışkanlıkla. Bir yanım dönemedi Ankara'dan, il sınırından bile çıkamadı. İyi olacak bu festival, iyi. Eve kapandım kaldım. "Hadi,  kitapçığı almaya gidiyoruz, biletler de satışa çıkmış" diye tutup sürükleyen arkadaş da en güzel bir şey. Hele ki beş dakika mesafede oturan arkadaş konseptine bayılıyorum. Umarım bu vesileyle evden çıkacağım artık. İster Taş Cafe'de bira içip scrabble oynamak için olsun, ister sahilde banklara kurulup çay içmek için. Yalan değil, ev üstüme geliyor bazen. Tek başıma çıkıp Beyoğlu'ndaki kitapçıları, sahafları turlamak da mutlu etmiyor her zaman. Şımarıklıksa şımarıklık. Şu yalancı kış bir geçse, güneş açsa, benim de yüzüm gülecek biliyorum. En azından öyle olmasını umuyorum. Kimse bu kadar uzun süre somurtamaz. Hem Galata Köprüsü soğuk soğuk essin istediği kadar, Eminönü'nde burnuma balık ekmek kokusu gelince içim içime sığmıyor. İnanmıyorum ama bir mutluluk var.



Mesela Sherlock ve Doctor Who bir arada...lan?!!

16 Ekim 2010 Cumartesi

Kişisel Bir Şey

Bazen gereklilikten bazen de sırf oyun olsun diye itici sözler sarf ederim.

-          Neden onu sürüyorsun ki şimdi?
-          E dudaklarım çatlıyor.
-          Hadi canım oradan!
-          (Sen kaşındın) Doğru, ondan değil. Dudaklarım dehşet güzel olduğu için.
-          Ve gözlerin de…
-          Tabi burnum da.
-          (Nereye kadar sürdürebilir?!)
-          Ha bi de baya zekiyim.

Halbuki alenen değilim. Geyik olduğu da en çok buradan belli zaten. Bir paradoksa parmak basmış olacağım ama yalan söylemeyi bile beceremem. Neden? Çünkü zeki insan yalan söyleyebilir. Tutarlı bir kurgusu olur ve hem de onu aklında tutar. Ben kursam her yanı dökülmekle kalmaz, aklımda da tutamam. Azmetmediğim anlamına gelmesin, pes etmiş değilim. Lakin ekseriyetle işin doğrusunu daha başında lank diye söyler kurtulurum. Kapasitem belli, elimizdeki malzeme bu. Ha yalanlarımı yiyen bir allahın kerizi yok mu, var elbette öyle bir hıyar. Bendeniz. Bugüne dek en çok ve en iyi kendimi kandırdım. Attığım kıtırları kimseler yemedi, ben yedim. Gol? Yemem. Kıtır? Tabi ki yerim.

Misal, Teoman. Ben Teoman sevmem arkadaş. Eyvallah, meslektaş ama o da bir yere kadar. Şebo kadar olmasın böyle bir alayına isyan tavrı; bir ağzını yamultarak konuşmalar, şarkı söylemeler… sahnede içtiği sigarayı gitarla teller arasına sıkıştırmazsa zaten hatırım kalır. Ablada tavan süpürgesi gibi bacak olacak ki adamın doğmamış çocukları da aşağı aka aka bitemediler.

Daha on beş yaşımdayken burun kıvırıyordum adama. Yaş oldu yirmi beş, yelkenler suya. Bu işte bir terslik var. O zaman anlamıyormuşum desem, Barış Manço mu lan bu? Beş yaşındaki çocuğun Bal Böceği’nden çakmamasına benzer mi hiç. “He canım he, çok acılar çekmişsin anlıyorum ama bekleme yapma, devam et” diyemediğim bir noktaya mı geldim nedir. Artık her ne karın ağrısıysa, adamı sevdiğime işaret eden deliller boyumu aştı (gerçi ortalama bir makiden uzun olmadığım içün anlamlı bir kriter olmadı o, neyse). Bir kere, ssg’nin Sour Times’ı Portishead’den aparttığını öğrenince şarkıdan site adı koyma fikrini apartmaya kalkıp, Teoman’ın Gündüz Düşleri’yle kalakalmam önemli bir işaret. Bir takım erotik implikasyonlara göğüs germek pahasına (erotizme inanmıyorum ama bir göğüs var) adını koyduğum şarkının sözleri anlamını yitirince, düşler de elimde patladı ama o da idiotlojinin şanındandır deyip geçiyorum.

Gene de uyanmadım mevzuya. Sittin sene de uyanmazdım ya şu ayma üstüne ayma yaşadığım sahil yürüyüşlerim sağ olsun. Gene hırs hırs hırs diye deli danalar misali İstinye, Yeniköy, Tarabya, Sarıyer…artık allah ne verdiyse arşınlarken bir de baktım çevir çevir aynı albümü dinliyorum: “O” (1998). Bir yağmur uzaklardan mı çağırıyormuş, vay efendim gelirsen severim mi diyormuş buna. Bu da şehri orasından burasından vurup gitmenin peşindeymiş. Sonra bunun bir damla gözyaşı varmış, o da göle düşmüş. Bazı ölümler uzun, bütün hayatlar kısaymış deyince bir nutkum tutuluyor, o ayrı. Bazı yalanların güzel olduğunu neden bana daha önce kimse söylemedi lan diye celallenmedim de değil. Hayır bir yandan “sen geçerken sahilden sessizce” diyor. Diyor ve ben hakikaten bir sahilden geçiyorum filan ama o “sessizce” diye bağırırken sahilden sessizce geçmek ne mümkün.

O değil de (bkz. Scarlet Runner tipi cümle başlangıcı), “bilirim geri gelmezler ama en güzel günleriydi onlar hayatımın” dediği an pes ettim ben. Tamam dedim, sen kazandın. Seviyorum ulan. B’nin sempatizanlığını bahane edip, ölüp bitmediğim adamın konserine vermeyeceğim parayı verip Hadigari’de dinlemedim mi ben bu adamı? Bira alayım diye yanaştığım barın sahneye yakınlığı dolayısıyla ben de bir yakınlık hissetmedim mi kendisine karşı? Hissettim ama yalamadım, neyi? Tükürdüğümü. Ta ki bugüne dek. Bir daha Toraman dersem dilimi eşek arıları soksun. Yok be, kesin derim gene. Olsun bu da bir adım. Geç olsun güç olmasın. Hastasıyım yüzleşmelerin. 


not: "geri gelmesinler ama en güzel günleriydi onlar hayatımın" diye anlayabilmiş olmayı nasıl başardığımı düşünüyorum...