Hayal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2014 Cumartesi

Gündüz Düşü

Şehirler arası otobüs Hereke'den geçerken neden bilmiyorum, kitaptan kafamı kaldırıp pencereden dışarı baktım. Akşamüstü güneşiyle ışıldayan bir deniz ve kıyısındaki iki üç katlı evleri görünce... size de olur mu bilmiyorum, saniyelik bir düşünce geçti aklımdan. Düşünce demek doğru değil belki, bir hayal, anlık bir gündüz düşü. 

Yanıma bin lira, üç beş de eşya alıp otogara gitsem. Dört bir yanda yazan yer isimlerine iştahla baksam, az sonra kalkacak otobüslerine müşteri arayan çığırtkanları müzik gibi dinlesem yine. Ama bu defa izleyip kulak kabartmakla kalmasam da, tamamen öylesine yanaşsam bir firmanın bankosuna ve "bir bilet" desem. "Tek bayan, tek gidiş". Firma öylesine ama istikamet az çok belli: Doğu Karadeniz ve Doğu Karadeniz'de küçük bir sahil kasabası.

Otobüsün koltukları alabildiğine sert ve rahatsız, biliyorum. Kesif bir kokunun gitmemek üzere çökmüş olduğunu da biliyorum ama koku, insanın en zahmetsiz alıştığı şey belki de. Yanımda oturan kadın yedi yaşındaki çocuğu için ikinci bir bilet almamış, almayacaktır, biliyorum. Olsun, çocuğu aramıza oturtur, gerekirse kucağımızda uyuturuz, ne var. 

Sabaha inerim otobüsten. O birkaç merdivenden inip de yere ayak bastığım anki duygumu daha düşlerken bile duyabiliyorum. Önce bir içime çekerim havayı. Denize doğru yürürüm sonra, vuslatın bir tadına varırım. Sonra arkama dönüp dağlarının sisini, yeşilini öperim. Bir yerinden illa ki berrak bir su çağlıyordur, o suyu arar gözlerim. Gözlerim hep suyu arar zaten.

Karnım acıkmıştır biliyorum. Kasaba ya, vardır kadınların gidip oturabildiği bir iki yeri. Belki biraz yürürüm ama illa ki bulurum bir pastane bir şey. En kötü bir poğaça alır kumsalda yerim. En kötü ihtimale bak. Ama sanmıyorum ki çaysız kosunlar. Çaysız olmaz. 

Açlığımı bastırınca dükkanlara bakmaya başlarım. Bir çeyiz dükkanı bulacağım. Çeyizci teyzeler oldum olası severler beni. Gidip iş istesem o teyzeden. Böyle böyle desem, ben geldim, benden daha güler yüzlü tezgahtar bulamazsın. Çok çalışırım, hiç yorulmam, çok da para istemem. Kiralık bir ev bulup tutmam iki günden fazla sürmez. Denize bakan eski bir Rum evi olsun diye inat edersem üç dört gün de sürebilir ama bulurum. Bin liramın en fazla yarısı kiraya gider. Geri kalanıyla ilk ay üç beş bir şeyler alırım eve. Öteberi, birkaç eşya. 

Çok değil iki hafta sonra görebiliyorum kendimi: Başımda yemeni, elimde kına. Akşamları çayımı demleyip içiyorum. Ayağımda patikler. Olmazsa olmazlarım yok bu hayalde, ne kitaplarım ne rakım. Kurduğum en basit hayal, gerçekten en uzağı belki. Doğu Karadeniz'in sisli yeşil dağlarının tepesinden çağlayan sular, falezlerinde patlayan dalgalar misali bir hayal işte. Güçlü, yalın, anlık bir şey.

Bir an sürdü gerçekten. Sonra gerçekler belirdi ellerinde baltalarıyla. Bırakmazlar, biliyorum, evlendirmeye çalışırlar. Ben ayak diredikçe de laf söz olur, adım çıkar, yaşatmazlar. Nerede yaşatıyorlar ki zaten. Hayal burada bitiyor. Hereke'yi de geçtik zaten. 

24 Temmuz 2011 Pazar

Taze Nane Kokulu Yazı


Benden çok daha uzun zamandır blog yazıyor babam. Blogun ne demek olduğunu ondan öğrenmiş bile olabilirim. Sen ne kadar rahat, geldiği gibi yazıyorsun dedi geçen gün. Fazla rahat dedim gülerek, fazla açık. Yıllardır çektiği fotoğrafları, okuduğu kitapları, siyasi gündem hakkındaki fikirlerini paylaşıyor blogunda. Şahsen fotoğrafta börtü böcek, dağ tepe sevmesem de blogunun en sevdiğim kısmı fotoğraflar. Geçen akşam yine memleketin halinden bahsederken ne yazacağına, hangi birini yazacağına karar vermekte zorlandığını söyledi. Aşk yaz dedim, onu sen yazıyorsun zaten dedi.

Yazmak bir yana, şu aralar benle memleket meseleleri konuşulmuyor bile. Tam ciddi bir şeyden bahsediyoruz; dudağımın iki kenarı da yukarı doğru meylediyor, gözlerimin ışıldamasına engel olamıyorum. Müzik varsa mırıldanmaya, kıpırdanmaya başlıyorum. Ciddi bir şey konuşmaya gelmiyorum yani. Memleketin hali benim halim der ya Can Yücel kabızlığını anlattığı şiirinde, benim tam tersi. Gülücüğü aldırmak deriz biz, işin kötüsü aldıramıyorum da mereti. Yapıştı kaldı, iyi mi?

Günler güney sıcağında eriyip uzuyorlar. Pek de sıcak sayılmaz halbuki. Birçok yere göre serin bile. Terletmeyip, insanın içini ısıtmakla yetiniyor hava. Begonvillerin ritim tuttuğu tatlı bir esinti var mütemadiyen. Deniz az çırpıntılı ama berrak. Bir kediden farkım yok bu günlerde, onun da benim de tek derdimiz şimdi hangi tarafımızı güneşe vereceğimiz. Ben balık yiyorum, o kılçıkları; ben bir de yanına rakı içiyorum, tek farkımız bu. Bir de ne kadar buz atsan da soğumuyor rakı, bu da sayılır mı dertten?

Dünyaya ve hayata dair her şey girift bir şekilde durur kafamın içinde. Zaten kompartmanlara ayırmak erkek aklına mahsustur diyorlar ya aklını sevdiklerim. Son zamanlarda benim de biraz kompartmantalize olmuş durumda. Bir yanımın içi yanıyor olup bitenlere, sinirden kuduruyorum. Ama diğer yanım, ah işte o diğer yanımın dallarında olmuş kirazlar sallanıyor, serçeler konup konup havalanıyorlar. Memleket burnuna kadar boka batmışsa da o yanım günlük güneşlik, denizi menevişleniyor; bir iç deniz bu.

Esinti durdu. Yaprak kıpırdamıyor şimdi. Ağustos böceklerinin sesi dolduruyor sarı sıcak havayı. Esinti kesildiği için ses havada asılı kaldı iyiden iyiye, durduğu yerde ağırlaşıp şişiyor. Bir sene boyunca Paris’te yaşamak nasıl olur? Anahtar kelime bocalamak sevgilim. Evvelce yazdıklarımdan biraz anlaşılıyor ama anlatması zor yine de. Son dört senemi anlatmak zor. Söz sanatsız söyleyeyim: Yaşamak istemedim. Bıraktım. İstemsiz bir kas hareketi gibi yaşadım. Gerektiği için, gerektiği gibi, gerektiği kadar. Ne vakit iyice dağılıp parçalandım, ezbere toparladım kendimi. Kimse üzülmesin diye. Böyle durumlara aileler üzülür en çok ama en çok da onların elinden bir şey gelmez. Arkadaşlarım hep yanımdaydı. İçlerini sıksam da gitmediler. Birkaç adam vardı, iyi insanlardı ama onların da yapabileceği bir şey yoktu. Haksızlık edemem, yüzüm gülmedi diyemem. Güldüğüm de oldu benim. Ama daha çok ağladım. Korkunç da olsa hala bir şeyler hissedebildiğime delaletti bu ama hiçbir şey ve hiç kimseyi istemiyordum. İkinci bir insan fikri silinip gitmişti ihtimaller dahilinden. Belki daha kötüsü hayallerim de. Hayatla, hayatımla ne yapacağımı umursamıyordum. Bir an önce bitmesinden başka bir şey istemiyordum. Şimdi ise bir ağacın böcek seslerinden gölgesine oturmuş ne yapacağımı düşünüyorum. Plan yapmak değil de hayal kuruyorum. Sahiden de bir insanı sevmekle başlıyormuş her şey. Bocalamam; elimi ayağımı nereye koyacağımı, nasıl davranacağımı, ne söyleyeceğimi bilememem hep bundan. Bir işe hatta birkaç işe birden dört elle sarılmak; sıkıntımı da sevincimi de paylaşmak istiyorum şimdi. Birlikte kitap okumak istiyorum, bazen birlikte çalışmak. Yorulursam yorgunluğumu bile paylaşmak istiyorum, nasıl olsa yüzüm güler yine de. Sonra ölesiye utanıyorum böyle şeyler düşünüp söylemekten. Oysa hiç utanılacak şey mi bu? Değil, olmadığını biliyorum ama işte… söyletmek için içirmek lazım beni, yazmak ise kendiliğinden sarhoşluk. Yüzümü bir yerlere saklayasım yine geliyor ama yazmak daha ferah sanki, daha taze nane kokulu.

Ben de yazıyorum. Okuyanlar mutlu oluyor benim için. Buna da mutlu oluyorum. Hakkını teslim etmek lazım şimdi: Sahiden de sevesim, mutlu olasım varmış belki de. Öyle bile olsa kolay iş değil, malum. Bir insanın elini tutmak büyük iş ama bunu sevmek de bir o kadar güzel. Özlemeye talimliyim ne yalan söyleyeyim ama kavuşacağını bilerek özlemek daha güzel. Günlerin uzamasını bile seveceğim neredeyse, hayır daha o kadar sıcak geçmedi başıma. Uyku ve içkiyle kısalmasına bir nebze olsun kısalıyor günler ama var, onların bile bir güzelliği var. Kaybetme korkusunun bile.

8 Aralık 2010 Çarşamba

İlk Gençlik

Durduk yere aklıma geldi. "İlk gençlik" terimini YKY'den çıkan bir kitabın isminde görmüştüm ilk defa. Pejoratif kullanılan "ergen" teriminin kibarcası gibi geliyor şimdi, incitmemeye, küçük görmemeye çalışanı gibi. 10-11 yaşlarımdayken okuduklarım geldi aklıma. Yeşil Kiraz'ı andım durduk yere. Türk filmi kafasına sahip olduğum için çok sevmiştim o zaman ama kızım olursa okutmam herhalde. Enid Blyton'ın Yaramaz Kızlar serisi vardı. Tenten kadar şevkle takip ettiğim tek seri belki de. Sonra Küçük Vampir serisi. Vampirleri hala bir korku teması olarak göremiyorsam ondandır. Şimdi gelip benim de penceremi tıklatsa hiç korkmam ki diye düşünürdüm yatarken. O dönem Füsun Önal da baya baya yazıyordu. Her kitabı ayrı bir cinsel devrim gibi kalmış aklımda. Sosyalize olduğum toplumun diliyle yazıp tam aksini söylüyordu her seferinde. Cinsellikten rencide olmamayı almışım ondan; cinselliğin atla deve, namusun iki bacak arasında olmadığını. Zaten biliyordum, farklı bir şey de söylememişlerdi bana ama o onaylıyordu. 13-14'üme geldiğimde sadık bir Leman-Lemanyak okuyucusu olduysam onunla bir ilgisi olmalı gibi geliyor şimdi. 


Ama aklımda yer etmiş o hayali karakteri hangi kitap ya da kitaplardan derleyip oluşturdum bir türlü bulamıyorum. Büyünce nasıl bir şey olacağımı çok merak ettiğim yıllardı. Belki 12 belki 13 yaşındayım. 90'larda gençliğini yaşamış grunge ablalarımız vardı önümüzde. Küpeli, deri ceketli sevgililerinin motorlarının arkasına atladığı gibi basıp giden deli dolu, asi, postal giyen, posta koyan ablalardı bunlar. Alaycı bakan gözlerinin içi gülen, kıvırcık saçlı, kısa elbisesi çiçekli, gümüş yüzükleri ve kolyeleriyle neredeyse resmini çizebileceğim kadar net ama hiç tanışmadığım ablalar. 22-23 yaşı temsil ediyorlardı benim için. O yaşın nasıl yaşanması gerektiğini. Ben nasıl olacaktım? Neye benzeyecektim? Nasıl bir hayatım olacaktı? Oha belki sevgilim bile olurdu! Platonik aşk makus talihim değildi belki de. Tellerimi ve gözlüklerimi çıkarıp gittiğim bir okul partisinde aslında ne kadar güzel olduğum anlaşılacaktı belki de (şişman da değilmişim meğersem). Hoşlandığım çocuk etrafındaki taş kızları arkasında bırakıp yanıma yaklaşarak dans etmeyi teklif edecek ve gerisi bir masal olacaktı. Hayal bu ya gecenin sonunda minik bir buse bile olabilirdi. Tabi ondan sonra gözü benden başka kimseyi görmeyecek ve biz sonsuza kadar mutlu yaşayacaktık.


Doktora yapmam ilkokula başlamam kadar tartışılmaz ve doğal bir aşama olduğu halde üniversite çok uzak görünüyordu. O kadar yaşamam gibi geliyordu, hayal bile edemiyordum. Galatasaray Lisesi'nin kazanabilmiş olsam Paris'te moda okuyacaktım ama ya şimdi? Gene moda okuyacaktım ama nasıl, nerede? Mimar Sinan'a hazırlanmaya seneler sonra karar verdim. Ama ondan çok çok önce, daha 11-12 yaşımdayken -şimdi nereden esinlendiğimi asla çıkaramadığım- şu hayal meyal karakter ve gelecek kurgusu vardı aklımda. Tıpkı o ablalar gibi çılgın bir hayatım olacaktı. Dans edecek, eğlenecek, dağıtacaktım. Bu hisli genç kız ayaklarını bırakacak (bkz. iyi kız-kötü kız dikotomisi) gönlümce serserilik edecek, kimsenin de gözünün yaşına bakmayacaktım. Çirkin ve şişman olduğum için platonik aşklarımdan bulamadığım yüz ileriki yıllara oldukça katı ve acımasız sirayet edecekti. Buram buram rövanşizm kokuyordu hayallerim. Şu çirkin ördek safhası bir geçsin hepinizin burnundan fitil fitil getireceğim diye geçiyordu içimden. İşte o gelmesi beklenen çılgın yılların gazı bu kafa olacaktı. Sonra, aklıma nereden gelip yerleştiği bilinmeyen hikayeye göre onunla tanışacaktım.


Tıpkı o grunge ablalar gibi resmi o kadar netti ki oturup çizebilirdim neye benzediğini. Çoğul değil tekil bir figürdü ama o. Hikayeye göre deli dolu zamanlarımdan sıkılmaya, yorulmaya başladığım zamanlarda tanışacaktık. 24-25 yaşıma tekabül ediyordu bu da. Belki de kendimi bir takım belalar içine bulaştırmayı başardığım bir dönem olacaktı. Ben hiçbir şeyden tat alamaz, biraz da çaresiz bir haldeyken o gülümseyerek gelip "merhaba" diyecekti. Uzun saçları, küpesi, oduncu gömleği içinde düz renkli bir tişörtü vardı. Deri bileklikleri ve çok güzel elleri de vardı. En önemlisi gülümsüyordu ama sadece ağzı ya da gözleriyle değil, tüm varlığıyla gülümsüyordu ve sadece bana değil topyekun hayata. İlkin "bu ne be" diyecek fakat daha ilk görüşümde onun farklı olduğunu anlayacak ve içimden de olsa sarsılacaktım. Nasıl bir belanın içindeysem onu uzak tutmaya çalışacaktım fakat o her şeye rağmen yanımda olmakta ısrar edecek, beni bırakmayacaktı. Astım krizlerimde bile hayata bağlayacaktı beni. 


Sesi kulaklarımı okşayacak, teni dokunduğu yeri iyileştirecekti tenimde. Ten kokusu hayatımda duyduğum en güzel koku olacaktı. Kanepede sarılıp yahut biri diğerimizin kucağına yatmış vaziyette kitaplar okuyacaktık, bir sürü kitap. Öte yandan, huysuz bir tayla uğraşır gibi sabırla uğraşacaktı benimle. Ne yaparsam yapayım vazgeçmeyecekti. Tanışmış değil nihayet birbirimizi bulmuş gibi hissedecektik. Birbirini arayan iki yarım gibi. Aklıma geldiğinde hala inanamıyorum bazen. Sihirli bir kürede görür gibi görüyor, daha doğrusu yazıyordum geleceğimi. Bir kehanet ki kötü cadı da bendim iyi yürekli prenses de. Hafızamı gerçekten zorluyor fakat ne yaparsam yapayım bu hikayenin ve bu karakterin bileşenlerini hangi hikayelerden aparttığımı bulamıyorum. Bunu tek başıma durduk yere hayal etmiş olamam. Her ne kadar şimdi bakınca retrospektif bir kurgu gibi görünse de sahiden prospektif. Hatta evdeki hesap, çarşı pazar filan. 


İlk gençlik deyip geçmemek lazım, insanın hayal gücü ürkütücü derecede kuvvetli olabiliyor. Aklım fikrim aşkta meşkteymiş gibi görünüyor ama tam öyle değildi. Kariyer planımı 6 yaşındayken yapmıştım, o cepteydi. O plan geçerliliğini 18 yaşıma kadar kaybetmediği için hayal gücüm de serbest kalıyordu. Tabi sonra o serbest kalan hayal gücümü ve bok varmış gibi onu izleyen kalbimi sivilceli bir oğlan çocuğunun tekine duyduğum platonik aşktan topluyordum her sene. Ne de olsa oduncu gömlekli aşk bir gün gelecek ve beni tüm bu sivilceli saçmalıktan ve bunları da izleyecek olan bir üst beden saçmalıklardan kurtaracaktı. Modern bir peri masalı kurguluyordum sanki. Kimsenin beni bir kuleye hapsedeceği yoktu, ben kendimi bir hayata hapsedecek ve oduncu gömlekli prensimin gelmesini bekleyecektim. Geleceğinden zerre şüphem yoktu. Onu tanıyor, ona kayıtsız şartsız güveniyordum. Sadece tanışmamıştık, hepsi bu. 


Biliyorum, çok aptalca geliyor ya da ayaküstü uydurmuşum gibi ama değil. Ne kadar aptalca da olsa hayal kurabiliyormuşum o zaman. Az şey mi?  


(http://www.youtube.com/watch?v=oPHsu8nhwGk ah o mor elbise..)