Yazma Denemeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yazma Denemeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Kasım 2017 Perşembe

Lisan-ı Mahsus



Yeni bir dil gerek bana, bir lisan-ı mahsus.
Şöyle harfleri çengelli, imlası tuzaksız, grameri sevecen.
Zira anamdan öğrendiğim dil yetmiyor, sana duyduğumu anlatmaya. 
Sözdağarı da fukara olmamalı ki yarı yolda kalmayayım. Malum, perçeminin kıvrımından ayak bileklerine uzanan yolum ince uzun, yarı yolda kalırsam söz olur sonra.
Anadilimin en ferah yeri ismin, çekinirim, "benim" diyemem bildiğinden, kuyruğundaki iyelik ekiyle geldi bir gece kondu dilimin ucuna.
Sesin desen, kendi elleri, kendi dudakları var eminim buna.
Ön dişlerin, hazine saklayan bir mağaranın ben gireyim diye aralanmış kapıları.
Nefesinin nefesime değmediği her mesafe çekilmez derecede uzak. Değdi miydi, kimileyin, bedenlerini unutup birden gülüşmeye başlıyor gözlerimiz. Ancak o zaman bir halta benziyor yaşamak.
Kendinle ettiğin kavgalar bile kendimle ettiğim kavgalarla sevgili.
Hatalarımı hesabına yazamam da, kusur saydığın neyin varsa getir benimkilere kat, gel eprimiş çoraplar gibi çiftleyelim bizi boktan kılan ne varsa. 
Rüsvalığımızı ehlîleştirelim, amenna, ama gel mahcubiyetimize de gem vuralım biraz.  
İsminden, sesinden, nefsinden ve nefesinden eyleme beni. 
Yeni bir dil bulana dek, 
Bana seni gerek seni


15 Temmuz 2017 Cumartesi

Hoyrat

 Baştan anlaşalım, ben kitap okumayı sevmem. Bir türlü sevemedim işte, sıkılıyorum. Ama sen, “Öyleyse ne işin var mezarımda?” diye sormazsın bana. Mezarının yalnız senin mezarın olmadığını bilecek kadar şairsin. Bugün Cumartesi ya, Sarıyer’deki öğrencime gittim matematik dersi vermeye. Eve dönüyordum, Aşiyan tabelasını görünce bir uğrayayım dedim. Beni hatırladın mı? Damla ben.
Ağustos’ta doğmuş, Ağustos’ta ölmüşsün… Ben de yazın doğdum, 1992 Temmuz’unda. Doğduğum gün hastanenin trafosu patlamış, karanlıkta açmışım gözlerimi. Düşünsene, gözünü bir açıyorsun yine karanlık. Sanki hiç doğmamışsın gibi. Burada değil ha Ankara’da doğdum. Buraya taşınalı daha bir yıl olmadı.

Ankara’daki evimiz Doğu Sokak’ta. Talatpaşa Bulvarı’nın Gençlik Parkı tarafına değil de öteki tarafına düşüyor. Ev dedemden kalma, kira filan vermiyoruz. İstesek de veremeyiz. Babam memur, annem ev hanımı. Ben tek çocuğum ama anca işte. Beni Eskişehir’de üniversiteye yollamak için nasıl zora girdiklerini ben biliyorum. İşletmeyi bitirdim geldim buraya, yeni mezunum diye bin beş yüz lira maaşla gece gündüz çalıştırıyorlar bir yıldır. Çok şükür tabi, bir sürü arkadaşım hâlâ boşta gezerken ben iş buldum. Ama bu İstanbul’da en ucuz ev kirası iki bin, nasıl olacak? Mecbur, üç kız bir evi paylaşıyoruz. Ev dediğim de Ortaköy’ün yıkıldı yıkılacak evlerinden biri ama ne yapalım. Şu matematik derslerinden elime geçenle birlikte idare ediyorum işte. Annemle babama yük olmuyorum ya artık, içim rahat.

Babamla annem, çok iyi insanlardır ikisi de. Babam annemi çok sever. Annem pek göstermez ama o da düşkündür babama. Babamın anarşi döneminde kaybettiği bir abisi varmış, onun arkadaşının kız kardeşiymiş annem. Çocukluk aşkı yani. Amcam nasıl ölmüş bilmiyorum, hiç anlatmaz babam. Annem biliyordur herhalde. Kesin biliyordur. Babam on yedi yaşındaymış daha. Amcam da yirmilerinde filan olmalı. İkisi de solcuymuş o zamanlar. Ondan ölmüş galiba amcam. Babamın hâlâ gözleri dolar amcamı anarken. Annem de babam da halk partili. Başkalarının anne babalarına benzemezler yani. Eve her gün gazete alınır mesela. Akşamları yapılacaksa pilavı salatayı babam yapar. Bazen annemin sofrayı toplamasına bile yardım eder. Namaz filan kılmazlar ama çok iyi insanlardır. Gerçi babam bayram namazlarına hep gider ama o kadar. Olsun, iyilik başka şey.

Çınar mesela… Hayatımda ilk dinsiz onu gördüm ben ama ondan iyi insan da tanımadım. İlk yıl bizim okulun bahar şenliğinde tanışmıştık. O Ankara Siyasal’da okuyor; liseden arkadaşını ziyarete gelmiş Eskişehir’e. Ortak arkadaşlar filan derken bütün şenlik boyunca muhabbet ettik. Daha doğrusu o konuştu ben dinledim. Hayatımda okuduğum bütün kitapların Ankara’daki odamda, yatağımın üstünde asılı bir kat rafta durduğunu duyunca gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Bir tek o zaman dertlendim okumadığıma. Öyle güzel adamdı ki beni sevsin istiyordum. Allah biliyor ya ansiklopedi bile okurdum beni sevmesi için. Neyse ki gerek kalmadı. Ben ona, o bana gide gele Eskişehir-Ankara tren yolunda geçti iki yılımız. O tren raylarından farksızdık aslında. Ayrı olduğumuzu bilmesine biliyor ama ayrı yönlere de gidemiyorduk. 

Bir hafta sonu annemlerden habersiz Ankara’ya gittim. Garda karşıladı beni. Yemek yemeye Tavukçu diye bir yere götürdü. Beyaz floresan ışığı, dümdüz taş duvar, yüzleri o duvarlara benzeyen bir sürü amca… kupkuru bir yerdi. Moralim bozuldu ama belli etmedim. İyi ki etmemişim. Bir başkaydı o gece. İlk rakıyı o akşam içtim. Babam bazen evde iki bardak içerdi de kusasım gelirdi kokusundan, meğer ne lezzetliymiş. Hele Çınar ne kadar zarifti bardağımı elleriyle doldururken. Elleri çok güzeldir Çınar’ın. Hele sesi… Neftî kadife bir kumaşa dokunmak gibi gelirdi onu dinlemek. Öyle tok, öyle yumuşak. Bana ilk defa o akşam Tavukçu’da okudu senin bir şiirini. “Bilirsin ben hoyrat severim/ -kendi fikrime göre, erkekçe.-/ bir ağaç, bir bulut, bir kuş ve biz/ ellerin ellerimde, ürkekçe (...) selam, en güzel hasretlerden/ selam sana, korkak ve iyi kadın.../ ömrüne başlıyan/ tomurcuk gibi, baharda/ aşka, sadık ve neş'eli başladın...” Yalan değil, hoyratça severim derken biraz korkuttu beni. O sahiden çınar ağacı gibi bir adam, ben sahiden damla gibi kalıyorum yanında. Yine de içerledim işte. Korkak olsam babamlardan gizli ne işim var Kızılay’ın göbeğinde? Ben gözümü karartıp gelmişim, onun dediğine bak. Bir şey belli etmedim tabi, gülümsedim. Zorla değil ha, ona bakarken kendiliğinden gülüyordu yüzüm. Bir de ellerimi ellerine almaz mı şiir okurken. Derya içinde damla gibi kaybolup gittiler avcunda. Ötesine geçmedi. Bir de kendine hoyrat diyordu. Bizim lisedeki çocuklar hoyrattı asıl. Lisede kimseyle birlikte olmazsan kezbana çıkardı adın ama çok göstere göstere de yapmayacaksın ki kaşar demesinler. Ben bir kere denemiştim ama canım çok acıdığı için yapmamıştım bir daha. Çınar’ı ise ben istiyordum. İstediği kadar hoyratım desin, onun canımı yakmayacağını biliyordum. Bizim kızların anlattığı gibi zevk bile alırdım belki. Ama istekli görünmemek için bir şey demiyordum. Beni yanlış anlamasına dayanamazdım.   

Bir hafta sonu “hadi İstanbul’a gidelim” dedi. “Tamam” dedim. Neresini dese tamam diyecektim. Cumartesi sabahın köründe İstanbul’daydık. Teyzemlerin filan haberi yok tabi, söyler miyim hiç. Belki o beni anne babasıyla tanıştırır dedim içimden. Gerçi ayrıymışlar ama bir umut işte. Yok, elimden tuttuğu gibi beni buraya getirdi. Nereye gittiğimizi de söylemiyor. Deniz kenarında bir bankta oturup alelacele birer simitle kahvaltı ettikten sonra karşıdan karşıya geçtik. Bu kahverengi “Aşiyan” tabelasını bir yerden çıkaracağım ama nereden. Mezarlığın kapısından girerken hatırladım. Genç bir edebiyat hocamız vardı lisedeyken. Sınıfta bir Allah’ın kulu dinlemezdi kadıncağızı, varsa yoksa test çözüyoruz, ne yapalım. Niyeyse onun söylediği kalmış aklımda. Ne demeye mezarlıklardan bahsettiğini hiç anlamamıştım.

Mezarlıktan korkmuyorum ama meraklandım tabi. Çık çık da bitmiyor. En sonunda geniş, ferah bir mezara geldik. Baktım Orhan Veli yazıyor taşta. Orhan Veli’nin solundan yukarı tırmanmaya devam ettik. İşte şu kargacık burgacık merdiveni çıktık en son. Bir ara dengemi kaybeder gibi oldum, tuttu beni. Sonra böyle senin ayakucuna oturduk işte. Soluklandık. Akarsular gibi konuşan o adam bir şey demek istiyor, diyemiyor. Yine şiir okuyacak sandım. Okumadı da. Bir basamak aşağı indi sonra. Gidiyoruz diye ben de kalktım yerimden. O zaman bana doğru dönüp durdu. Bir güzel baktı ki… Sen şahitsin işte. Buracıkta öptü beni.

O gün bu gündür şiirlerini okuyorum. Ayrılalı beri daha çok okuyorum çünkü onu bana getiriyorlar. Okudukça sesini duyuyorum, elleri saçlarımda geziyor sanki… Ne o, kitabın kapağındaki gibi yan yan gülümsüyor musun yoksa? Haklısın, Çınar’dan sonra eskisi gibi olmadım. Ne bileyim bir kurt düştü içime. Eskiden olduğu gibi emin değilim her şeyden. Öyle şeyler anlattı, öyle şeyler paylaştı ki farklı görünüyor dünya. Tanıdığım kimseye benzemiyordu ki. Konuşurken bile farklı konuşurdu herkesten. Halk değil halklar diyordu mesela. İlk duyduğumda anlamamıştım. Bizimkiler bizzat halk partili ama hep halk derler. Halkımız şöyle, halkımız böyle. Çınar’sa halklardan, onların haklarından bahsederdi. Haklı gibiydi. İnandıklarını savunurken hiç çekinmezdi bir şeyden. Herkese kafa tutabilirdi. Dışlanır mıyım, yalnız kalır mıyım diye düşünmezdi hiç. Belki düşünüyordu da önemsemiyordu. Benim için önemli. Çevresinde kimse olmasa neye tutunur, nasıl ayakta durur insan? Mesela onsuz nasıl yaşıyorum, gel bana sor. Hayaller kurmak zorunda kalıyorum, hepsi onsuz. Arnavutköy’de önünden hep geçtiğim şık bir restoran var, orayı işletmek istiyorum mesela. Hayalimde masaları teker teker geziyorum, müşteriler bana ne kadar keyifli zaman geçirdiklerini anlatıyorlar. Boğazdan ağır ağır geçen şilepleri seyrederek biraz yorgun ama gururla kahvemi yudumluyorum. Henüz bu kadarını kurabildim. Şimdi aklıma bile gelmeyen daha ne hayaller kuracağım kim bilir.

O sırada sert bir rüzgâr esti boğazda. Toprakla konuşmakta olan Damla’nın duymadığı bu hırçın rüzgâr önce denizin tüylerini ürpertti, ardından servi ve erguvanların arasından geçerken serin bir esinti olup Damla’nın kuru başakları andıran saçlarını havalandırdı, saydam tenini ürpertti. Akşam çöküyordu. Şairin ayakucundan isteksizce kalktı Damla. Düşmemek için dar merdivenleri dikkatle indi, Orhan Veli’ye gülümseyerek selam verip ağır adımlarla çıkışa doğru ilerledi. Bu saatte Beşiktaş yönüne giden otobüslerin tıklım tıkış olacaklarını düşününce morali bozuldu, “en kötü yürürüm” diye avuttu kendini. Karanlık olmuştu, evlerin ışıkları bir bir yanıyordu ama hava ballı ılık süt gibiydi, üşümezdi.

Oysa aynı rüzgâr, mezarlık kapısının üzerinde bulunduğu yokuştan aşağı inmekte olan Furkan’ın içini ürpertmiş, kolundaki tüyler diken diken olmuştu. Mezarlık kapısından çıkan ufak tefek sarışın kadını görünce, Hamdi’yle Recep burada olsalar yapacaklarını düşünüp gülümsedi. Sırf eğlencesine evine kadar takip edebilirlerdi, şansları varsa kız pes edip onları eve bile alabilirdi. Bu tür kızlar böyleydi, kendi mahallesindekilere benzemezlerdi. Furkan sol eliyle sağ elindeki iri yüzüğü çevirdiği esnada ne yapmak istediğini düşündü. Önünden geçtiği apartman kapısındaki yansımasına baktı bir an. Yaradan boy vermemişti ama o vücut çalışmış, kendini geliştirmişti. Aslan gibiydi evelallah. Hem ne Recep gibi sürekli ter kokuyor, ne de Hamdi gibi içi kir dolu tırnaklarla geziyordu.

İki metre ilerisinde tam önüne çıkan sarışına bir laf savurdu. Kız ürküp duymazlıktan geldi, adımlarını sıklaştırdı. Furkan kızın yüzünü görmek istiyordu ama saçları da çok güzeldi, ipek kumaşa dokunmak gibiydi kesin. Furkan ikinci kere laf atınca kadın durdu, hışımla geriye dönüp Furkan’a bağırmaya başladı. Etraftan çekinmeden avazı çıktığı kadar, sanki birikmiş de patlamış gibi ağır konuşuyordu. Gerçi etrafta kimse yoktu, ışıkları yanan evler de merak edip bakmazlardı ama kadın öyle can havliyle bağırıyordu ki herkes duyabilir, insanlar en sonunda çıkıp bakabilirlerdi. Furkan kadının susması için aralarındaki iki metreyi telaşla kat edip kadının üzerine atıldı, elleriyle ağzını kapadı. Kadının dehşetle açılmış gözleri iki ela kuyuya benziyordu. Furkan’ın sol elinde kalan saçları da sahiden ipek gibiydi. Furkan onu susturmaya çalıştıkça kadın ona daha da şiddetle karşı koyuyordu. İnce bedeninden beklenmeyecek kadar güçlüydü. O zaman daha güçlü karşılık verdi Furkan. Kadının gözlerindeki dehşetin rengi acıya döndü. Furkan acıyı görünce panikledi, kadını vargücüyle yere fırlatıp yokuş yukarı koşarak kaçtı. Başının düştüğü yerden onun uzaklaşmasını izleyen Damla kurtulduğu için rahatladı. Rahatlamayla karışık can acısıyla gözlerini yumarken kafasının gerisinden ılık ılık akan kanı denize ulaşmaya çalışıyordu ama yokuşun yarısına bile gelmeden kuruyup kaldı.

Furkan eve vardığında elleri hâlâ titriyordu. “Hak etti” diye tekrar ediyordu içinden. Kalkıp evine gitmiştir ne yapacak. Ne yapacak, evine gitmiştir. Bağıracak ne vardı. Hak etti. Elini yüzünü yıkadı, gömleğini değiştirdi, anasının kurduğu sofraya oturdu. Oğlunun çatalı tutarken elinin titrediğini gören kadın endişelendi ama bir şey soramadı. Oğulcuğu delikanlı olmuştu artık, delikanlıya olur olmadık her şey sorulmazdı. İyiydi, evindeydi ya; hayırlı evlattı Furkan’ı. Babasının tüpgaz dükkânının başına geçmiş, aslanlar gibi işletiyordu. İçkisi kumarı yoktu; elin namuslu karısına kızına dönüp bakmaz, nerede bir dilenci görse sadaka verir, hayır duasını alırdı.

Furkan o gece kan ter içinde deli deli uyudu ama sabah uyandığı zaman rüyasında ne gördüğünü hatırlamıyordu. Gözlerini açtığı saatlerde o yokuşun üzerinde uzun ince, koyu bir çizgiden başka bir iz kalmamıştı. Furkan yüzünü yıkarken insanlar o kuru çizgiye basarak yokuştan aşağı iniyor, işlerine gidiyorlardı. O da çok geçmeden eski ahşap kapıyı arkasından örtüp iki sokak ötedeki dükkânına yöneldi. Recep ile Hamdi içeri daldıklarında dükkânın anahtarı daha kapıda sallanıyordu. Furkan onları görünce omuzlarını gayri ihtiyari geriye çekip dikleşti. Bu defa da Furkan’ın gömleğinin rengine takılan Hamdi her zamanki gibi eğik bir gülüşle üzerine gitti arkadaşının. Furkan ona gülerek sinkaflı bir küfürle karşılık verdikten sonra dün akşam kendisine pas atan kadından, kadının diri memelerinden ve yusyuvarlak kalçalarından bahsetti. Recep de Hamdi de Furkan’ın giyimine takılmayı bırakıp onu iştahla dinlediler. Furkan boyundan kaybettiği için olacak kendileri kadar skor sahibi değildi ama çok güzel anlatıyordu namussuz. Elbette dünkü karşılaşmaya dair can sıkıcı ayrıntıları çıkarmış, olayı biraz değiştirerek Receplerin hoşuna gideceğini bildiği şekilde aktarmıştı. Kızın o kadar kolay tav olmasına arkadaşlarının aklı tam yatmasa da yevmiyeli işlerine yetişmek için Furkan’ın dükkânından çıkabilmeleri birkaç dakikalarını aldı.

Furkan arkadaşlarının gidişini dükkânının camı ardından muzaffer bir edayla izledi. Nasıl da ağızları açık dinlemişlerdi ama. Yine de bunun burada kalmayacağını biliyordu. Orta birdeyken Hamdi, Recep, Apo ve Yusuf’la Kumkapı’daki geneleve gittiklerinde Furkan’ın salya sümük ağlamış olması arkadaşları arasında hâlâ alay konusuydu. Oysa ne derlerse desinler en az onlar kadar erkekti Furkan da. Daha dün kanıtlamıştı kuvvetini. Nasıl da yere çalmıştı karıyı. Ah bir görebilselerdi. Kızın kendisini onun çelik gibi kollarına nasıl teslim ettiğini kendi de görebilseydi… Hem kendi içi rahatlar, hem de artık bıkıp usanmaya başladığı bu takılmaların sonu gelirdi. Her şeye rağmen çocukluktan beri mahalle arkadaşıydılar, onlar olmasa yapayalnız olurdu. Tüm alayları, takılmaları bir yana onlar da Furkan’ı severdi. En nihayetinde birbirlerine benzerlerdi işte.

Recep’le Hamdi’nin sol köşeyi dönüp gözden kaybolmalarını izledikten sonra başını çevirdiğinde sokağın karşısındaki dükkânın kiracısı Fatih’le göz göze geldi. Furkan’ın dedesinin ahbabı Abdullah Amca ölünce torunları bu basık zücaciye dükkânıyla uğraşmak istememiş, dükkânı kiraya vermişlerdi. Fatih mahalleye bu vesileyle gelmiş, o köhne dükkânı çekip çevirmişti. Kısa zamanda kendini sevdirmiş, mahallede kabul görmüştü. Arkadaşları iyi kötü bir muhabbet kurdukları halde Furkan niyeyse Fatih’e uzak duruyor, yaklaşmaya çekiniyordu. Birbirlerine uzaktan gülümseyerek verdikleri selamlar yeterliydi. Camın arkasından yine sevecenlikle gülümseyerek başıyla selam verdi Furkan. Fatih de elini göğsüne götürerek ona mukabele etti. Sonra ikisi de masalarının başına geçip birbirlerinin tenekeden bozma çay kaşıklarının ince belli çay bardakları içinde çıkardığı sese kulak kabarttılar.

Ayşecan Ay
19.08.2016

20 Haziran 2017 Salı

Can Yolculuğu

Can yeleklerimizi giyip botlara bindiğimizde saat gece yarısını biraz geçiyordu. Ben ne olursa olsun hep birlikte kalalım istiyordum ama Ragıp haklıydı, şansımızı artırmak için çocukları da ayırıp ayrı botlara binmeliydik. İkimiz de iyi yüzme biliyorduk ama battığımız takdirde çocuklardan ikisine birden göz kulak olalım derken elimiz ayağımıza dolaşabilirdi. Hem belki biri batsa diğeri batmayacaktı. Daha önce hiç böyle korkunç şeyler düşünmek zorunda kalmamıştık. Ancak o akşam, o basık tenha lokantada çocukların karınlarını iyice doyurmaya çalışırken düşünmekle kalmayıp sessiz sedasız konuştuk. Hesaba katmak zorunda olduğumuz düşünce öylesine dehşet vericiydi ki bizi çocuklar değil de düşüncenin kendisi duymasın diye fısıldaşıyorduk sanki.

Can’ı ben alacaktım, Eylül’ü o. Can henüz beş yaşında olduğundan onun benimle kalmasında fayda vardı. Eylül de yalnızca altı buçuk yaşındaydı ama olan biteni tam olarak anlamasa da seziyordu. Ben ise ileride tüm bunları hatırlamalarından korkuyordum. Hatırlıyorum, Eylül daha bebekken aklımızı yalayıp geçmişti günün birinde böyle bir işe kalkışmak zorunda kalabileceğimiz. Bu deniz daha o yıllarda, şişmiş ve yenmeyi bekleyen bedenlerin üst üste yığıldığı bir mezarlık haline gelmişti. Yine de bir gün o dehşet verici, uzak yolculuğa bizim de çıkabileceğimiz düşüncesini savıp durmuştuk aklımızdan. Şimdi ise o denizin kıyısında ayrılmıyor da aksine birbirimize yeni kavuşuyormuş gibi kenetlenerek vedalaşmaya çalışıyoruz işte. Ragıp’la birlikte çocuklara sarılırken onlara bu korkunç düşünceleri, boğazımızı düğümleyen kaygıları belli etmemek için son gücümüzü harcıyoruz.

Aramıza şişkin can yelekleri ve soğuk deniz girmeden önce son bir defa daha sarıldık. Son dediysem lafın gelişi, yine bir araya geleceğiz. Peki ya bizimle gelmemek için direnen, geride bırakmak zorunda kaldığımız annelerimiz… Onları bir daha görebilecek miyiz? Neden bu acıyı yaşıyoruz? Bu ülkeye, ondan kaçmak zorunda kalacak kadar kötü olan ne ettik? Ragıp da ben de ömrümüz boyunca okuyup yazmaktan, yazıp çizmekten gayrı bir şey yapmadık. Değil elimize bir gün silah almak, hiçbir canlıyı incitmedik. Kimsenin emeğini sömürmedik; çalmadık, aldatmadık. Biz niye şu an buradayız? Neden canımız, canlarımız tehlikede? Sarı sıcak bir huzurla mayışık yaz günlerimizi geçirdiğimiz sahiller neden giderek bizden uzaklaşıyor? Çaresizliğimizle hepten ağırlaşan botun tabanı hafif dalgalarla bir olup çakıl taşlarına sürtünüyor. Yuvarlanan çakıl taşlarının sesiyle birlikte doğup büyüdüğümüz toprağın elleri de kayıp gidiyor sanki ellerimden. Oysa iki karanlığın birbirine geçtiği şu ufuk çizgisinde belli belirsiz yanıp sönen lambalardan daha dost, daha müşfik değil artık arkamızda bıraktığımız lambalar. Gitmekten başka çaremiz yok.

Can’ın küçük elleri can yeleğimin altından uzanıp belime sarılınca aklımı çıkarıp aldım daldığı faydasız düşüncelerden. Yavrum nedense oldum olası korkar karanlıktan. Ona şimdi bu uçsuz bucaksız siyah denizin aslında dost olduğunu, yüzmeyi bile bu denizin kıyılarında öğrendiğini, o turkuaz suyla bu dipsiz zift gibi kuyunun aynı deniz olduğunu nasıl anlatırım? Botu hafifçe sarsan ufak bir dalgadan korkup daha da sıkı tutundu belime. Pis bir ur gibi içine yuvalanan korkuyu, canını hiç yakmadan çekip almak isterdim ince çelimsiz bedeninden. Bizi hayatta tutmaya yarayabilecek olan korku onun düşmanı şimdi.

“Ne kocaman bir balina değil mi Can? Az önce yeleklerimizi giydiğimiz ağzı ne ufaktı hâlbuki. Çok iyi kalpli bir balina olduğu için bizi midesinde taşımayı kabul etti. Bak bütün bu kapkara su onun midesindeki su aslında. Bak nasıl da hafifçe sallanıyoruz bazen. Balina kocaman olduğu için ağır ağır yüzüyor ama kendisi gibi kocaman olan kuyruğunu yüzerken aşağı yukarı salladığı için biz de onun içinde, onunla birlikte bir aşağı bir yukarı hareket ediyoruz. Yukarıdakiler mi? Onlar balinanın sırtına yapışarak tutunmuş yakamozlar. Hani geçen yaz görmüştün hatırlıyor musun? Hiç ışık olmayan bir denize gitmiştik hep birlikte, elinle denizi sevince parlayan ufacık canlılar vardı. İşte bu çok iyi kalpli bir balina olduğundan onları da almış taşıyor karşıya. Onlar da sevinçlerinden parlıyorlar böyle.”

Gözlerini yumuyor, keşke uyusa. Ragıp’la Eylül’ün botunu seçemiyorum, çok mu hızlı gittiler acaba? Ama nasıl giderler ki, hepsi aynı bot. Sesi de duyulmuyor ki bunun sesinden. Ya ilerimizde ya gerimizdeler işte, telaşlanmamalıyım. Neyse ki gözüm alışıyor karanlığa. Şu adam da eşiyle iki çocuğunu diğer bota bindirdi. Berisindeki ufak tefek, kısa ak saçlı kadın annesi olmalı. Epey de yaşı var, nasıl dayanacak bu yolculuğa? Onun yanındaki ince, uzun boylu genç çocuk ile sarıp sarmaladığı kadın anne oğul. Ne tuhaf, onu korumak istercesine tutuyor kadını ama gece kâbus görüp de annesinin elini bırakmak istemeyen küçük çocukların telaşlı korkusu var bu tutuşta. Botun ucundaki sakallı adamın siluetini gözüm bir yerden ısırıyor. Şu uluslararası edebiyat ödülünü kazanan yazar galiba. Ragıp okuduktan sonra okuyayım diye masama bırakmıştı da vakit bulup okuyamamıştım bir türlü. Keşke okusaydım. Can’la bizim arkamızda da bir on kişi var herhalde.

Botun gerisinde yakamozlardan iz bırakıyoruz muhakkak ama bırak şimdi bunu, dönüp bakarsam dengemi yitirebilirim. Yukarıdan bakıldığında kuyruklu yıldız gibi mi görünüyoruz acaba? Oysa yok, yok işte… Yukarıdan bize bakan, bizi izleyen kimse yok. Eğer olsaydı, kim olursa olsun, insanların bu hale düşmesine razı olmazdı gönlü. Bir gönlü olsaydı tabi yukarıdan bakanın. Olsun, kimse görmese de bir kuyruklu yıldızı andırıyor olmalıyız.

“Babanla Eylül… Aynı yere gidiyoruz tabi ama onlar başka yoldan geliyorlar gideceğimiz yere. Dün sen uyurken Eylül bir deniz kaplumbağasıyla tanışmış, arkadaş olmuşlar. Ama bu deniz kaplumbağası yüzme bilmiyor… Uçuyor. Evet, havalarda yüzgeç çırpan bir deniz kaplumbağası bu. Sen denizden gitmeyi daha çok sevdiğin için sana söylemedik. Babanla Eylül şimdi kaplumbağanın kabuğunu iki yanından böyle sıkı sıkı tutmuş, bulutların bir solundan bir sağından, bir altından bir üstünden geçerek uçuyorlar. Korkma hiç, kaplumbağacık öyle yavaş uçuyor ki düşürmez onları. Hem Eylül söz verdi, pamuk şekerinden tepeciklerin yanından geçerken elini uzatıp senin için pamuk şekeri toplayacak. Karşı kıyıya vardığımızda birlikte yersiniz, olur mu, ister misin?”

Vardığımızda… Başka hiçbir şey istemiyorum. İnan bana bebeğim, bu denizin sularından daha kara geride bıraktığımız toprak. Soluk aldırmaz oldu her yandan saran nefret. Kanlı elleriyle cellatlar dolaşıyor sizin yaşınızdayken oynadığımız sokaklarda. Bizi besleyen bereketli toprakları, altında gökkuşağından uykulara daldığınız ceviz ağaçlarını, zeytinleri, narları tanıyın istedik ama bir avuç çimeni bile çok gördüler, bırakmadılar canımın parçası. İnan ki uğraştık engin denizlerin, sonsuz göklerin altında havasız kutular içine hapsolmayın diye. Yapamadık. Affedin bizi. Ne olur affedin. Ne inandığımız o özgür, eşit, adil dünyayı bırakabildik size, ne alabileceğiniz derin bir nefes, ne de kana kana içebileceğiniz berrak bir kaynak suyu. İnanın ki denedik ama gücümüz yetmedi, yapamadık. Şimdi ise tek arzumuz yaşamanız. Ne olursa olsun görmeniz, duymanız, koklamanız şu dehşetli güzel dünyayı. Büyüseniz de bir bilseniz ne tatlı kokar yasemen, güneş nasıl olanca heybetiyle doğar Annapurna’nın tepesine, Chopin’in noktürnleri nasıl tamamlar buna hiç benzemeyen geceleri… Hayatı yalnız kendine hak görüp, canımızı avcumuza bırakarak bizi bu yola koyanlar bilmezler hiçbirini. Bir bilseler ki dünya hepimize yeter ve hayat var ölümden önce.

“Üşüdün mü yavrusu? Gel sokul biraz daha, gel bakayım. Neden soğuk oldu biliyor musun? Çünkü iyi kalpli koca balina kuzeydeki denizlerden geçiyor şimdi. Hani izlemiştik hatırlıyor musun? Nasıl karlı buzlu, bembeyazdı her yan. İşte balinanın içinde yüzdüğü sular da karlar kadar soğuk neredeyse. O hiç üşümüyor, üzülme. Sen üşüyor musun peki? Gel bakayım annesinin can tanesi.”

Eylül’ün montu yeteri kadar ısıtıyor mu acaba? Biraz inceydi sanki. Neredeler bunlar, neden görünmüyorlar? Denizin ortasındaki soğuk amma ısırganmış. Ragıp da sarılmıştır şimdi Eylül’e. Deniz suyu bu kadar soğuk değildir herhalde, olmaması gerek. Düşünmek istemiyorum şimdi bunu. Değildir. Ayağım üşüyor. Ayağım… Su bu, su alıyor bot! Hayır, ne olur. Ne olur, hayır. Şimdi ne olacak, ne yapacağız? Ragıp’ı aramalıyım. Ulaşamıyorum. Ulaşamıyorum.
“Beni izle kuzum. İşte böyle sırtımızı denize verecek ve kuşlar gibi kanat çırpacağız, böylece hiç üşümeyeceğiz. Hazır mısın minik kuşum? İşte böyle. Bak yıldızların bile ne kadar üstünden uçuyoruz, görüyor musun? Kanatlarını çırptıkça yeni yıldızlar çıkıyor bak. Sonra o yıldızları geride bırakıp bir daha çırpıyoruz kanatlarımızı, yeniden yıldızlar çıkıyor. Yine çırpıyoruz. Bak nasıl da yıldız yapıyoruz biz. Bu koskoca gök hep yıldızla dolacak. Biz hep böyle aralarından uçarak yenilerini yapacağız. Ayaklarını da çırpınca nasıl ışıldıyor bak, hem daha hızlı uçuyoruz o zaman. Ha gayret benim minik kuşum, ha gayret. Babanla Eylül uçan deniz kaplumbağasının sırtından inip aşağıya konmuşlar bile, bizi bekliyorlar.”

30 Ağustos 2019. Ege’de mülteci dramı. İçlerinde yirmişer kişinin bulunduğu tahmin edilen ve Bodrum’un Akyarlar koyundan yola çıktığı anlaşılan iki lastik bot Yunanistan’ın İstanköy Adası’na yarım mil mesafe kala battı. Yunan Sahil Güvenlik Ekipleri dört kişiyi kurtarırken, dokuzu çocuk olmak üzere on dört kişinin cansız bedenine ulaşıldı. Geri kalan mülteciler için arama kurtarma çalışması başlatıldı.


Ayşecan Ay
19 Ağustos 2016 

16 Ocak 2015 Cuma

Şehirlerarası

Tam bir sanayi şehri olduğu yetmiyormuş gibi kapalı ve soğuk Ocak günü de bütün şehrin üzerine kül serpmiş. Eski garajdaki tek tük insan, tek tük hayvan ve tek tük otobüs ölü gibi hareket ediyor. İnce bir buz, hayır hayır, ince bir kül tabakası kaplamış gibi üzerlerini. Bakışları, duruşları, hatta otobüse koşuşları bile donuk.

Cam kenarındaki koltuğumdan donuk bakışlarla bu donukluğu izliyorum. Buna kamuflaj da diyebiliriz. Acentelerin sıralandığı tek katlı köhne binaya girecekmiş gibi duran otobüsümüzün sağ cephesine burnunu vermiş bir taksi yolcu indiriyor. Onu gördüğü halde bir başka otobüs yağ gibi aramıza süzülünce taksi çaresiz geriye doğru birkaç adım atıyor. Burası şehirlerarası otobüslerin ülkesi, geri kalan herkes haddini bilecek. Yolcu getirerek otobüsleri besliyor olabilirsin, yine de fazla sokmayacaksın burnunu, tekerleğini denk alacaksın sarı.

Acentelerin önünde, çatının altında kalacak şekilde tek sıra dizilmiş sabit masa sandalyelerden birinin altındaki kedi çekmiş dikkatimi. Dikkatimi ne ara çektiğine dikkat etmedim, her şeye de ben dikkat edemem ki. Öyle bir an, kediyi izlerken buldum sadece kendimi. Bir sandalyenin altında konuşlanmış, ön bacakları yere dik, götünü yere koymuş takılan inek desenli bir kedi. Koymuş koymasına da bir rahatsız, bir huzursuz gibi. Bakışları ileriye sabitlenmiş götünü bir kaldırıyor, bir indiriyor. Sade o da değil, o sırt bir sivriliyor bir düzeliyor. Bakışlarının gittiği yolu izledim, epey uzakta ne yapacağına karar vermeye çalışan mütereddit bir köpek dikiliyor ayakta. O da küllenmiş belli. Bu yöne iki adım atıyor, kedi dikeliyor. Duruyor, duruyor, o yöne iki adım atınca ineğin götü rahat yer görüyor. Neredeyse karşı takım kalesi uzaklıktaki itin keyfine kedi telef oluyor burada. Yeter artık, bitsin bu zulüm. Bir de nasıl sevimli piç. Hafif irice, biraz da kabarık tüylü bir şey. Sık gördüğümüz sokak köpeklerinden farklı bir tipi var. Orijinal it. Kediyi gördü mü görmedi mi bilmiyorum ama görse de muhatap alacak bir mizacı yok gibi görünüyor. Bıkkın hareketlerle ilerleyip binanın arkasında gözden kayboluyor. Kedide bir rahatlama, bende bir can sıkıntısı hâsıl oluyor. İnsan ne hain şey. İki kovalamaca olsa gülüp eğleneceğim demek. Hayvan.

Şu kadın, şu ellerini arkasında kavuşturmuş işsiz muhtar tipli adamın önünden geçecek on saniye sonra. Adam dümdüz önüne bakıyor ama o da farkında olacakların. Adam, kadın, ben üçümüz de farkındayız yazgımızın. On saniye içinde iddiaya tutuşuyorum kendimle. Var mısın yüz lirasına? Bakacak. Ne yüzü be, koy bir binlik. O kadar param yok ama adımdan iyi biliyorum bakacağını. Kadın önünden geçerken hiç oralı olmuyor adam. Rahat geçsin diye bir adım geriye gitme zahmetine bile katlanmıyor, öyle kayıtsız. Fakat kadının geçmesiyle birlikte kadının gittiği yöne doğru yavaşça dönüyor kafası. O götü görmek zorunda, görmeli. Uçlan bakalım binliği. Bak hâlâ alamadı gözümü. Huoop. 

Yanımıza süzülen otobüs gitmiş. Onun ötesindeki de geri geri giderken beyaz saçlı hâkim abi maestro gibi durduruveriyor otobüsü. Yolcu gelecek, dur. Gencecik, gürbüzce bir oğlanın elinden küçük, iş görür bir buzdolabı ebadındaki valizini kapıp koşar gibi bir dans yaparak otobüse gidiyor. Oğlan biletini alacak. Otobüs yolcuları bekliyor. Ah Ayhan Işık.
Beyaz saçlı abi fena. Burası birbirine girmiyorsa onun yüzü suyu hürmetine. Bazen ellerini bile kullanmıyor şoförle anlaşırken. Göz kırptı işte. Gülücük mü o ağzının kenarındaki? Altmışlarında var sanki. İyi bakmış kendine. Göbeksiz, beyaz meyaz ama saçlar tam kadro yerli yerinde. Azıcık uzun, geriye doğru taranmış. Dede olmuş hâlâ çalışıyor. Maestroluktan kazandığıyla pazardan oyuncak alıyordur torunlara. Yok yok, daha yalnız bir tanecik torunu var. Kızındandır o da. Yirmisinde evlenince tabi. Oğlan nazlı. Askerden döneli yıl oluyor, ses seda yok hâlâ. Babasına çekmiş tabi, hiç evlenir mi o saçlarla. Geri geri ayrılıyoruz eski garajdan. Dede sen daha çok beklersin oğlanın evlenmesini. Üzülme be, safi masraf zaten bu işler. Hele azıcık belini doğrult. Daha genç nasolsa.

Şehirden çıkmadan önce son durak yazıhane. Otobüsün sağ arkasında, cam kenarlarına sıralanmışız üç kadın. Cam kenarı yok mu diye sormasam az daha koridor veriyordu bilet satan kadın. Erkek yanına oturamadığımız gibi kız başımıza arkalara oturmak da hoş karşılanmıyor. Arka koltuklar gözden ırak olduğundan her türlü ahlaksızlık dönebilir. Sakıncalı. Bence sakıncası yok. Otuz sekiz uygun. Yolluyum çünkü ben. Yola çıkıyorum. Romantik bir kişiyim. Elli bin tane şey düşüneceğim pencereden küllenmiş şehre bakarken. İşim gücüm var benim. Ver sen o koltuğu bana. Kendimi koruyabilirim, kurda kuşa yem etmem apış aramı, pardon, namusumu.

Yazıhane önündeki bekleyiş sürdükçe sürüyor. Bizim otobüs gelince bir kısım yolcu hareketlendi ama çoğunluğun beklediği gemi bu değil. Dar beyaz eşofmanlı, beyaz tenli, siyaha boyalı saçları gelişigüzel topuzlu incecik bir kız. Nerenden çıkardın o pusetteki çocuğu. Yüzü nasıl da benziyor yalnız. Bir elinde kocaman beyaz telefonu, puseti dar alanda bir oraya bir buraya sürüyor. Çocuk halinden memnun tabi. Ara ara küçük ağzını ardına kadar açıp tembelce esniyor. Tembelce esneyecek tabi, işi ne? Madenden kömür mü çıkarsın çocuk. Birkaç sene sonra o da olur. Çocuğu pusetten aldı, tek koluyla kucağında tutmaya çalışırken diğer eliyle puseti katlayıp taşınabilir hale getirmeye çalışıyor. Telef oldu kadın. Çocuk düşüverecek diye ödüm patlıyor. Şeytan diyor inip yardım et. Şeytanın iş tanımı da epey değişmiş görmeyeli. Sürüyle insan var yanında yöresinde ama herkes acı çekişini izliyor mal gibi.

Muavin ince bir telaşla koridora geldi, doğrudan olmamakla birlikte anlaşılabilecek şekilde bize hitap ediyor: “Bayanlara cam kenarı sattığımız için baylara satış yapamıyoruz. Bir yardımcı olsanız. Siz şöyle gelseniz hanımın yanına?” Arkamdaki kadın sıfırdan sinirle söylenmeye üç saniyede geçiyor. “Çok eşyam var benim, zor yerleştim zaten.” Onun önünde ben, benim de önümde başka bir kadın. İçimizden biri bir kahramanlık edecek ama muavin gözlerini dikip yanlış kabloyu kesti. Dalga dalga sinir yayılıyor arkamdan doğru. Çantalarından birini muavine uzatıyor kadın: “Al, teker teker yardım edeceksin taşımama.” Daha eli havadayken sinir dalgaları önümdeki kadına ulaşmış olacak, “ben geçerim” diyor sükûnetle. Kalktıktan sonra soruyor nereye diye. Muavin oralı değil, serbest kalan koltuk numaralarını yazıhaneye bildirmekle meşgul. “Arkamdaki hanımefendinin yanı” diyerek belli belirsiz bir baş hareketiyle arkamı gösteriyorum.

Sizin kaçgöçünüz için kılımı kıpırdatmam, ne kıpırdatacağım. Üç cam kenarında üç kadınız. Üç tane boş koltuk var yanımızda. Altı koltuk, üç insan. Yani üç insanlık daha yer var oturacak. “Ben rahatsız olmam” diyeceğim, gözler bana dönecek, adım gibi biliyorum. Hem “orospu” olacağım, hem de bir boka yaramayacak çünkü “sistem vermiyor” diyecek muavin. Sistem benim kadar orospu değil demek ki muavinciğim. Sistem müşteri kaybetmeyi göze alacak kadar namuslu. Sistemin gözünde kadın-erkek yok zaten, bay-bayan var. Öyle kibar, öyle efendi. Efendi tabi, sistem erkek. Kadın olsa kancık olur. Sistem efendi benim istememe gerek kalmadan beni korur. Küçük beynimle düşünmek zorunda bırakmaz beni. Şüphesiz ki sistemin bizimkine üstün bir ahlakı vardır. Bugün bir genel ahlak kolay yetişmiyor sonuçta.

Sistem keşke toplu taşıma araçlarının telefon kulübesi gibi kullanılmasına da bir el atsa. Son ses çalan telefonlarını açıp bağıra çağıra konuşan bir otobüs dolusu insanla aynı otobüse tıkılıp kalmış, kapana kısılmış halde geldim gelirken. Önümdeki çocuk kız arkadaşıyla geyik yapıyor. Sağ çaprazımda, arkada oturan ablanın kayınpederi “çıkma” dendiği halde evden çıkmış, evi bulamıyor şimdi. Nerede olduğunu bile bilemiyor adamcağız. Panikle gelinini arıyor “ben evi bulamıyorum” diye. Kulaklar da zor işitiyor. Türbanlı, pardösülü abla bağıra bağıra dert anlatmaya çalışıyor adama. İşi zor. Bizim de öyle. En fenası tam arkamda oturan kız. Kodaman bir abinin vereceği yemeği organize etmekle yükümlü. Otuz davetlinin gelip gelmeyeceğini teker teker arayıp teyit etmesi gerekiyor. Bunun için şehirlerarası otobüsten daha uygun bir yer aklına gelmiyor. Bir iki beş derken yemeğin yerini, tarihini, saatini, yemeği düzenleyenin adını sanını, kızın adını soyadını telefon numarasını ezberliyorum. Dört koltuk yarıçapında herkes cinnet geçirmek üzere ama kimsenin de gıkı çıkmıyor.

Yanımdaki türbanlı, pardösülü kız on beş yaşlarında, solgun, incecik bir dala benziyor. Kucağında şeriatla ilgili ince bir kitap. Benim kucağımda da aynı incelikte bir Foucault. Aynı teyit cümlelerini yüksek volümde on beşinci kez duyunca aynı anda sinirle kitapları kapatıveriyoruz. Kız şeriat okuyamıyor, ben Foucault okuyamıyorum. Neticede okuyamıyoruz. Dinlemek istemediğimiz bir sese maruz kalıyoruz. Ne söylediğiyle hiç mi hiç ilgilenmediğimiz ve fiziksel olarak kaçma şansımız bulunmayan ses bize kendisini şiddetle dayatıyor. İki teyit arasında yakalayıp kıstıracağım, başka türlü olmayacak. Nazikçe telefonu kapatmasıyla konuştuğu kişinin arkasından aynı volümde sövüp saymasının arasına süzülür gibi ve azıcık hışımla arkama dönüp “kaç kişi kaldı” diye soruyorum. “Az kaldı” diyor azıcık mahcubiyetle. Azıcıkla yetinebilecek gibi değilim. “Sizce bunu yapmanın yeri ve zamanı burası ve şimdi mi?”. Diyemiyorum ki “Harem’e gelene kadar servis boyunca da iş arkadaşına sedasayanvari akıllar vermeni dinledim, yetti” diye. Yüzümdeki bu gerginlik? Hay sıçayım, gülümsüyorum. Ama işe yarıyor. Sonraki teyit konuşmaları çok uzaktan, en arka sıradan zar zor ulaşıyor kulağımıza. Huzur içinde kitaplarımıza dönüyoruz. Kıssadan hisse, her şeyi de sistemden bekleyemeyiz. Şüphesiz ki o, hassasiyette seçicidir.

Gele gele uzun boylu, ince yapılı, esmer tenli, beyaz saçlı bir adam gelip oturuyor önümdeki sıranın koridor tarafına. Saniyeler öncesine kadar bir kadın oturuyordu sağ koltuğunuzda bayım. Siz gelip o koltuğa oturasınız diye bilet aldığı koltuktan kalktı, bir hemcinsinin yanındaki güvenli koltuğa geçti. Pekâlâ, yan yana oturabilirdiniz hâlbuki. Sohbet bile edebilirdiniz kim bilir. Konuşacak çok şey bulacaktınız belki de. Belki de. Artık bilemeyeceğiz. “Alın şu kadını şuradan” diye çıngar çıkarmayacaktınız herhalde. Kadının da “ay ben bey yanına oturmam” diyecek bir hali yoktu. O da benim gibi yolluysa demek. Oysa ay-ben-bey-yanına-oturmamın kızı bundan on, on beş yıl sonra, tarihinde belki yüz bininci kez erkekler-mars’tan-kadınlar-venüs’ten geyiği yapan bir kadın dergisini kıkırdayarak okuyacak. Hâlbuki Mars-Venüs dediğin otobüsle iki saat be abilerim ablalarım.

                

13 Kasım 2013 Çarşamba

Asılacak Soru

-Yok bir şey. 

Buna kendi de inanmadı. İnsan hiç düşünebilirdi ama bir şey hep vardı. Gözlerini, zeytin tabağındaki zeytinlerden birine, onun da üzerinde duran kekiklerden yalnız birine mıhlamış çayını karıştırıyordu. Oysa esmer şeker tavşanın kanına karışalı epey olmuştu. Çay kaşığının geniş fincan içinde çıkardığı hafif ses gürültülü sükuneti için bir metronomdan farksızdı. 

Ağrı adamı ele geçirmiş gibiydi. Uykuları huzursuzdu. Uyandığında ise acı içinde kıvranmak üzere uyanıyordu. Ağrıyı bastırmak için biraz daha uyumak istiyor ama ağrı buna da izin vermiyordu. Hiçbir madde ağrıyı kesmiyordu. İki ayın sonunda ağrı, bir varoluş biçimi halini almıştı. Nefes alıp vermek bile canını acıtıyordu. Hayat, dinmek bilmeyen yekpare bir ağrı gibi gelmeye başlamıştı. Kalbi nasıl atıyorsa göğsü de öyle ağrıyordu. 

Kadın adamdan geç yattığı halde ondan erken kalkmıştı. Adam kadından erken yattığı halde ondan az uyumuştu. Adamın gece boyu acı içinde uyanışları kadını da uyandırıyor ama elinden bir şey gelmeyeceğini bilerek çaresizlik içinde yeniden uykuya dalıyordu. Adam ise çektiği acıyı hafifletecek bir konum kollayarak dönüp durmaya devam ediyordu. 

Yüzünü yıkadıktan sonra bilgisayara bir Hindi Zahra koydu kadın. Sesini, mutfaktan duyabileceği fakat adamı uyandırmayacak kadar açtı. Tam mutfağa giderken duraksadı. Çay suyunu koymakla çiçeklere su vermek arasında kalmıştı. İkilemin güzelliğini sevdi ayak üstü. Gözlerini nasıl kırpıyorsa hayattan da öyle keyif alıyordu. 

Mutfağa gidip eski cam sürahiye musluktan su doldurdu. Yere su damlamaması için bir elini altında tutarak çiçeklerinin yanına geldi. Her zamanki gibi önce minik mor menekşesinin tabağına su koydu. Ayrımcılık yaptığı için içi sızladı her zamanki gibi ama yine bir tek onunla konuştu. 

-İyi misin güzelim? Bakayım n'olmuş o yapraklara öyle...

Sonra sıklamenin toprağına döktü suyun birazını. Balkon kapısını açmasıyla güneşli serin hava dokundu yüzüne. Gözlerini yumarak gülümsedi bir an. İçinde sarı lale soğanları bulunan ve ağzına kadar yalnız toprakla doluymuş gibi görünen üç saksıya baktı. Önce küçük olana su verdi. O daha yeni gelmişti; küçücüktü, bir başınaydı, hiç çiçek vermemişti daha. Sonra diğer iki büyük saksıya boca etti kalan suyu. Onlara kırgındı biraz. Geçen bahar o kadar soğan yalnız iki yaprak vermiş, çiçeklerini göstermemişti. Dargınlığını belli etmemeye çalışarak kalan suyu boca etmek yerine usulca dökerek bitirdi. 

Balkon kapısını kapattığında içeriden horlama sesi geliyordu hala. Horlama az sonra kesilecek, iniltiyle uyanan adam isteksizce giyinerek işe gitmek üzere evden çıkacaktı. Kadın bu defa gelişi güzel bir kahvaltı etmek istemedi tek başına. Demlik poşetler yerine Karadeniz'den hediye gelen iyi çaydan koydu demliğe. Tek kişilik çayın kokusunu içine çekip öyle kapattı kapağını. 

Uzun zamandır dinlemediği şarkıların nakaratlarına anımsayabildiği kadar eşlik ederek, anımsamadığı yerde uydurarak hazırlamaya koyuldu kahvaltılık küçük tabakları. Tek bir tabağa yiyebileceği kadar alabilirdi hepsinden. İstemedi. Özendi bu sabah. Kabuğunu soyduğu domatesleri nar ekşisi, zeytin yağı ve taze nane yaprakları ile şımarttı. Yanında duran diyet peynire nispet yaparcasına yavaş yavaş döktü zeytin yağını. Banacağı ekmeğin hayaliyle keyiflendi. Bir de güzel Türk filmi bulsa daha ne isterdi!

İçeriden gelmeye devam eden horultuya bakılırsa adam işe gidemeyecek kadar kötüydü. İçi burkuldu kadının. Küçük sofrasına bir servis daha serdi; bir tabak, bir çatal bıçak ve bir çay kaşığı daha koydu. Dilimlediği sosisleri sarımsak, salça ve kekikle şenlendirdi. Şen sosislerle buluşmayı bekleyen çırpılmış yumurtalara bir yenisini daha ekledi. Küçük mutfak taze demlenmiş çayın kokusu ve çaydanlıktan çıkan ses ile sımsıcak olmuştu. 

Sofranın nihayet hazır olduğuna ikna olunca adamı uyandırmaya gitti. Uykusunun derinliğinde bile ağrı onu bulmuş, kaşlarını birbirine çatmıştı. Öperek uyandırmak istese de salkım saçak dalgaları kendinden önce davrandı. Adam, ışık görmüş tavşan misali şaşkınlık ve tedirginlik içinde açtı gözlerini. 

-Kahvaltı hazır.

Acı içinde yeniden kapayıp horlamaya devam etti. Kadın iliştiği kenardan kalkıp çıktı odadan. Sofraya oturdu, çayına şeker atıp karıştırmaya başladı. Yumurtadan bir yudum aldı, nefis olmuştu. Neden sonra adam kalkıp geldi, oturdu sofraya. Göğsüne sağından solundan bastırarak acısını dindirmek için çırpınıyordu. Dakikalarca ne kadının ne de kahvaltının yüzüne baktı. Çünkü adamın mutlulukla bir ilgisi yoktu. İlgisizliğinden de mutsuzdu ama elinden bir şey gelmiyordu. Ağrı hayatı olmuş, hayat ağrıdan ibaret kalmıştı. Bezgin yüzü daha da bezmiş, yere düşüp kırılmıştı.

-İlaç alacak mısın, su getireyim mi?
-Hemen çıkmayacaksan bir çay daha koyayım mı?

Kadının sorduğu bütün sorular havada asılı kalıyordu. En sonunda bıraktı asılacak sorular sormayı. Her şeyden ardı ardına lokmalar alarak sofranın tadını çıkarmaya koyuldu. Çayını bir yudumda bitirdi. Güzel film de yoktu zaten. Çok geçmeden bıraktı yemeği. Adam elini bile sürmemişti sofraya. Kadın çayını karıştırırken gözlerini zeytin tabağındaki zeytinlerden birine, onun da üzerinde duran kekiklerden yalnız birine mıhlamış bakıyordu. Zeytin küçülürken üzerindeki kekik tanesi büyüdükçe büyüdü. 

Çay kaşığından metronomu düşüncelerine ritm tuttu. Bu ritmle ağrımaya başladı kalbi. Gözlerini bu ritmle kırptı. Göğüs kafesi içinde yankılandı ağrı. İyi etmeye yetmeyen sevgisi acıdı. Kulaklarıyla duydu acının tadını. Havadaki sıcak çay kokusu soldu. Soğuktan sızladı elleri ayakları. Sevgisinden daha fazla hiçbir şeyi yoktu ve hiçbir şeyi yetersiz olmamıştı sevgisi kadar. Hepi topu bu kadardı, buncağızdı kadın. O da bir halta yaramıyordu. Kekiğin içinde kaybolduğunu fark edince kadının kolundan tuttu adam. Günlerdir savrulduğu fırtınalı denizin koynunda yitip gidecekken son gücüyle çapa atar gibi tutup sordu. 

-Neyin var?





29 Temmuz 2013 Pazartesi

Yeşil Mercan Resifi

Bizim barın önündeki masaların birinde oturuyorduk. Nehir'i esir almış dert anlatıyordum. Yan masada oturan yeşil tişörtlü çocuk da iki sakallıyı esir almışa benziyordu. Çocuğun yüksek kahkahalarından ne anlatacağımı unutuyordum. Sesin yüksekliğinden çok içindeki neşenin sahteliği sinirimi bozuyordu. Bir patladı mı bitmek bilmeyen kahkahaları acemice söylenen yalanlar gibi ayan beyan ve acınasıydı.

Neden sonra bize seslendi. Bizi bir yerden hatırladığını ama çıkaramadığını söyledi. İçimden gülüyordum. Güzeller güzeli küçük kız kardeşine askıntı olan tipler yüzünden elinden bir kaza çıkması an meselesi olan nemrut abla pozuna girmiştim. Normalde "bu top sana" deyip hiç karışmayabilirdim ama ortada nişan, evlilik gibi gelenekselliklerin bulunması bende de geleneksel bir koruyuculuk uyandırmıştı. 

Çocuk yüksek sesle unutkanlığından yakınırken tutamadım kendimi, yüksek sesle "balık" dedim. Anlamadı. Tekrarladım. "Balık yağı hocam, hafızaya iyi gelir. Bol bol tüket sen."

Birkaç dakika sonra çocuk masadan kalkıp yanımıza doğru meyletti, yandaki boş masadan bir de sandalye geçirdi eline. Hedef Nehir, engel bendim. Bunu bize uzaktan bakan herhangi biri bile görebilirdi. Nehir'in kısacık kestirdiği siyah saçları süt beyaz teni üzerinde bir virgül gibi kıvrılıyordu. Gözlerindeki ürkek bakış tamamen asılsız fakat son derece çekiciydi. Küçük ağzı usta bir kalem hamlesiyle çizilmiş gibiydi, burnu gerçek olamayacak kadar biçimli. Zaten kimse inanmaz, tanımadığı kadınlar yanına gelip doktor ismi almak için uğraşırlardı. Bana kalsa bir doktordan ziyade ancak maharetli bir heykeltıraşın elinden çıkmış olabilirdi. Bu yüz ve çıtı pıtı bedenin yanında ben mecburen yapılmış kara kalem bir eskize benziyordum. Durum Nehir'i kıskanmamı gerektiriyordu ama bir sanat eserini kıskanmak kadar saçma olurdu bu. 

Çocuk güçlükle ayakta durabiliyordu. Yan masadan kaptığı sandalyeye yaslanmış, gözlerini bize dikmiş, yanımıza oturmak için izin istiyordu. Gözümün içine baktı. Yavru köpek bakışı atmaya çalışıyordu ama çok başarısızdı. Sarhoş muamelesi yapmadan ve incitmeden masasına geri dönmesini söyledim. Bu direktifimi işaretlerle destekledim. Rahatsız ettiği için özür dileyerek masasına döndü.

Çocuğun teni buğday tarlası gibi, gözleri tişörtünden daha yeşildi. Ensesini geçen gür saçlarını toplamış ama bol köpüklü, malt saatler içinde saçı da kendiyle birlikte dağılmıştı. Sol yanından kalabalık bir tutam kurtulmuş, kulağını örtüyordu. İnce kolları ve omurgasının eğimine bakılırsa üniversite öğrencisiydi. Çocuktu. Sarhoş bir çocuk. 

Nehir'in nişanlısı onu almaya geldiğinde birası daha bitmemişti. Onlar gittikten sonra içeri, bara geçip oturdum. Daha biram vardı, Nehir'inki de neredeyse ağzına kadar doluydu. Limonlu olsa bile içilmeyi hak ediyordu. Limon dilimini çıkarıp iki birayı karıştırdım, her zamanki gibi ayaklarımı yanımdaki tabureye uzattım. Son olmayan son biramı yudumlarken çocuğun yüksek kahkahaları arkamda patlamaya devam ediyordu. Barın çalışanlarından Eser'le muhabbet ediyor, düzenli aralıklarla çocuk yüzünden homurdanıyorduk. 

Bir saat sonra bira almak için bara geldi. Çalışanlar, gitmesini istediği için özellikle ilgilenmiyorlardı. Oysa çocuk azimli ve inatçıydı, ayrıca hiç eve gidesi yoktu. İşin kötüsü şimdi masasına dönesi de yoktu. Barda Eser'le sohbet etmeye çalışırken beni fark etti, çıkaramadı. "Demin masada sen de vardın, di mi?" diye sordu, "evet" dedim gülerek. Eser, çocuğa kibarca uzaklaşmasını söyledi. Hafızası berbat ama algısı hala açıktı. Bozuldu, yalpalayarak masasına dönüyordu ki hiç dokunmadan tuttum onu. Yeşil gözlerinde acı vardı çocuğun. Taşıdığı zekayla baş etmekte zorlanıyor gibiydi. Gözlerinin içi her an gülüverecek ya da her an gözyaşları taşacak gibi. Mercan resifi gibi gözleri vardı çocuğun, bir şeyler saklıyor ve sakladıklarını arayıp bulmak için yüreklendiriyordu. Bende ise yürekten bol bir şey yoktu. 

Ayaklarımı uzattığım tabureden indirip ona döndüm. Yabancı bakışımı ve yabancı sesimi çıkarıp taburenin üzerine bıraktım. Nefesimi tutup resifin içine daldım. Sonra anne göğsü gibi ılık, yumuşak sordum: "Senin derdin ne? Bir derdin var." Öfke, azar, alay... hiçbiri yoktu bu seste. Endişeli bir merak, şefkatli bir endişe vardı. Yabancılığımı tek nefeste sıyırıp atınca anadan üryan kalmış ama korkmamıştım. Çocuk korktu. Resif huzursuzluk ve tedirginlikle dalgalandı. Patlaması muhtemel bir fırtına kokusu alan tüm deniz yıldızları ve parlak küçük balık sürüleri kaçıştılar. Bir anda hayat durdu resifte. Huzursuz dalgalarla birlikte salınan yosunlardan başka hareket kalmadı. "Yapma" dedi, parmağını burnuma doğru tehditkarca sallamaya çalışarak. Kendi sallanmakta olduğu için beceremedi. "Sakın bana bunu yapma". Öfkelenmiş olsa da aman dilenir gibi duruyordu. Yaralı bir hayvandan farksızdı. Tabureye bıraktığım yabancı bakışımı ve yabancı sesimi alıp elime tutuşturdu, giyinmemi istedi. Ölesiye korkmuştu. Yine de bir süre gözlerini alamadı. Sonra arkasına baka baka gidip masasına oturdu. 

Birasından büyük yudumlar alırken kafasını çevirip bana uzun tedirgin bakışlar atmaya devam etti. Ne gözlerimi kaçırdım, ne gülümsedim. Kahkahasını bir daha duymadık. Birası bitince de yalpalayarak uzaklaştı. Hala arkasına bakıyordu. 


17 Temmuz 2013 Çarşamba

Bezgin

Eli kalem tutan her insanda tasvir etme isteği uyandırabilir. İlk tanıştığımız zaman bende uyandırdığı istek tanımaktı. Yan yana bar taburelerinde otururken adımı sorduğunda “Leyla” demiştim; ona gayri ihtiyari gerçek adımı söylemiştim. Ne de olsa loş barların tabureleri kafası dumanlı sakinlerine sınırsız isim özgürlüğü tanıyan adacıklar. Bense ona kim olduğunu ancak birkaç satır sonra ve kabaca, neredeyse kızgınlıkla sormuştum: “Sen kimsin?”. Aramıza iki tabure arasındaki mesafeden fazlasını koymak istediğim için kızgın görünmeye çalışmış olabilirim. Veyahut artık biriyle tanıştığımda, hatta ilk göz göze geldiğimde dahi hayatımda bırakacağı etkiyi az çok kestirebiliyorumdur. Bir iz bırakacaktı, sezmiştim. Hem merak hem de öfkeyle sorulan “sen kimsin” sorusu içinde “hiç zamanı değil, sen de nereden çıktın” sorusu uyukluyordu. Sorumun cevabını yavaş yavaş alıyorum.

Yolun yarısında bir adam. Hayatımda gördüğüm en bezgin adam belki de. Leman okuduğum ortaokul yıllarıma götürüyor beni. Bezgin Bekir kupam var o zaman, iki şekerli çayımı en çok o kupayla içmeyi seviyorum. Yıllar sonra, çay içtiğim kupadaki adam karşımda duruyor. Kahve dolu bir kupa uzatıyor bana. Bendeki kupanın aynısı.

Bezgin olduğu kadar yorgun da. Genç yaşından beri çalışan insanlara has bir yorgunluk taşıyor içinde. Bezginlik ise tüm bedenini sarmış gibi. Başlangıç meridyeni yüzünün orta yerinden geçiyor sanki, doğusunda ve batısında kalan bütün yüz şekilleri güneye iniyor. Yanakları yer çekimine teslim. Yalnız bir kere gördüğü memleketinin en heybetli izi, yüzünün tam ortasında, başlarda hafif bir çöküntüyle de olsa kuzeyden güneye doğru yükseliyor. 

Teni öyle beyaz ve solgun ki herhangi biri bile hayatının bir noktasında veremin bu bedene uğradığını kestirebilir. İnce hastalık, ince bedenindeki izlerini hala koruyor. Hele yağdan parlayan kavruk bedenlerin salındığı Bodrum sokaklarında bir akyuvar gibi gezinirken solgun teni daha da soluyor. Bakışları bile solgun ve bezgin. Gözleri açık kalmak için insanüstü bir çaba sarf ediyor sanki. Gülümseyince insanın içini ısıtan bir ışıltı gelip geçiyor. Gözlerine bakınca, birini hiç tutkuyla sevmiş midir acaba diye düşünmeden edemiyorum. Düşünür düşünmez utanıyorum düşüncemden. Sanki tutku benim tekelimde ve bezgin bakan adamlar tutkuyla sevemez sanki.

Beyaz ve ince, solgun ve bezgin bedeni itinayla güneşten gölgeye kaçıyor; akciğerinin klimaya tahammülü yok ama paketlerce sigaraya bana mısın demiyor. İnce sigarası kalın parmaklarına yakışıyor doğrusu. Ayak başparmağı yan komşusundan kısa. Dünya üzerinde milyonlarca insanın da öyledir eminim ama milyonlarca kişiden bir tanesinin bu özelliğini bilmek ve ona “bak benim orta parmaklarım da bitişik” diyerek ayak parmaklarımı göstermek hoşuma gidiyor.

Atkuyruğu yaptığı uzun saçları ve tek küpesi aşinadan da aşina. Öte yandan, güzel başı kuzey kutbunun iki yanından kelleşmekle iştigal. Alnına komşu bölge inatçı görünse de hinterlandı inat etmeyi bırakmış çoktan. Yolun yarısı kuzey kutbuna illa ki uğruyor demek. 

Yollar ne denli kolay kesişiyor ve ne denli zor oluyor yeniden ayrılmaları. Kesişmek için doğru zamanı kollamadıkları muhakkak. Yol boyunca anlamak ve anlatmak istiyorum. Oysa ekseriyetle susuyor ve yazmak için bekliyorum. Kim olsa tasvir etmek ister onu. Bir kısmını kendime sakladığım için eksik ve ismiyle müsemma bir adam olduğu için isimsiz bir tasvir bu. Bana müsemma olduğum isimle hitap ettiği için içten içe bir teşekkür belki de.  

4 Ocak 2013 Cuma

İstanbul'a Bakmak

İstanbul'a baktım. Burada her şey İstanbul'a bakmakla başlar. Sen fark etmesen de, hatta istemesen de bu şehir -bence her şehirden biraz daha fazla- izini bırakır yaşanan hayatlarda.

Bir öykü yazmaya oturacakken kalkıp bir kadeh rakı koydum kendime. "Kızım Leyla" dedim buzdolabının kapısını kapatırken, "27'sin. Bir bu kadar daha yaşasan 54. İster misin o kadar yaşayasın!"

Rakıdan okkalı bir yudum alıp kadehi çalışma masamın üstüne bıraktım usulca. İstanbul'a yeniden baktım. Tanık olduğu onca katliamı, bir kerede öldürülen binlerce insanı, doğranıp parçalanarak öldürülen insanların cesetlerini düşündüm. İpek kordonla boğdurulanlar nedense yalayıp geçti aklımı. Yanmış insan eti kokusu ve insan yağının ateşte çıkardığı cızırtı sesini düşündüm. Çok değil 200 yıl önce, bu şimdi bakmakta olduğum şehirde.

İstanbul'un yakılan, sonra yerine yenileri yapılan binaları ve bu sonsuz görünümlü döngüyü düşündüm. Eski şehri sarmış yangınların aydınlattığı denizin suyu kan kırmızı; üstünde insan ölüleri yüzüyordu. 

Surların içine kaçanları takip ettim. Canları pahasına kaçıyorlardı ama nafile. Yirmi yedi yılın kimi anılarını sur içinde kıstırdım. Uzun kılıçlarla parçalara ayırıp yaktım. Toplasan bir yığın etmezdi ama çıkan ses ve koku surların içini dolduruyordu. Yanma sesi ve yanık kokusundan başka hiçbir şey duyulmuyordu. 

Gül Camii'ye gidecekken Çemberlitaş'a doğru seyirttim. Çemberlerin sardığı sütun ile kaide arasındaki biçimsiz betona tünemiş kumru ve güvercinleri ürkütmeden kapağını açtım gizli geçitin. Karanlıkta aşağı inerken adımlarım yankılandı soğuk taş merdivenlerde. 

Theodosia beni beklemiyordu. "Ne o, bir ikona koruyucusu kendini mi belledin" diye efelenecektim ki durdum. Ensesine bir boynuz saplanarak öldürülmüş ve kemikleri köpeklere atılmış bu kadına efelenmek gelmedi içimden. "Yer var mı?" diye sordum onun yerine. Yüzündeki katı ifade silinir gibi oldu, eliyle gönülsüzce bir yer gösterdi kutsal emanetlerin yanında. İncitmek istemez gibi nazikçe bırakıverdim elimdekileri. 

Neden diğerleri gibi parçalayıp yakmadığımı düşündüm onları da. "Kül yanar mı, su yanar mı?" diye sordu bana. 

Kül yanar mı, su yanar mı? "Yanmaz" dedim, "ama denize attım, o da almadı". 

"Kül uçar, su yüzer, deniz almaz" dedi. 

"Alma içeri kimseyi" diye tembihledim. "Sen bize emanetsin, bunlar sana emanet". 

Soğuk taş merdivenlerden çıkarken gözüm karanlığa alışmıştı artık. Yine de cilası gitmiş ahşap trabzana tutundum. Evin çelik kapısını açarken epey gürültü çıkardı anahtarlar. Herkes uyumuştu. Anahtarları sessizce kenara koydum, ayakkabılarımı çıkardım. Çalışma masamın üstünde duran kadehi alıp pencerenin önünde durdum. Haliç de durdu. Yalnız ışıkları göz kırpıştırmaya devam ediyordu. Kadehin dibinde az bir rakı duruyordu, içtim.

Dedim ya, burada her şey İstanbul'a bakmakla başlar.



*Bir kadeh rakı içimlik yazı