Ece Ajandası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ece Ajandası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2018 Salı

Sevmek Zamanı (1965, Metin Erksan)



Kaçıncı kere izlediğimi bilmiyorum. Dört olabilir. Birkaç yıl önce eve aldığım projektörü ilk defa çalıştıracağım zaman açılış için seçtiğim film de buydu. Korkunç bir VCD kopyasından elbette. Prof. Sami Şekeroğlu Sinema-TV Merkezi öğretim üyeleri ve öğrencileri sağ olsun var olsunlar, bu akşam ilk defa restore edilmiş haliyle izledim Sevmek Zamanı'nı ve yer yer ilk defa izliyormuş gibi hissedip yeniden sevdim.

Hazzetmediğim semtin hazzetmediğim alışveriş merkezinin hazzetmediğim sinemasının birkaç yüz kişilik geniş salonu festival seyircisiyle tamamen doluydu bu akşam. "Festival seyircisi"nden ne anladığımı yeniden gözden geçirmeliyim belki de. Başlarda ihtimal vermesem de çoğunluk ilk defa izliyor olmalıydı. Olabilir. İlk izlenen kopyanın bu incelikli, tertemiz restorasyon olması da, böylesine geniş bir beyazperdede izlenmesi de büyük şans. Mesele bu değil. Aslında mesele ettiğim şeyin hem toplumsal, hem kişisel ve elbette ki politik veçheleri var ve elbette hepsi de iç içe geçmiş vaziyette canımı yakıyorlar.


Kültürel yaşamın çölleşmesini ve bunun son derece bilinçli izlenen politikalar neticesinde bu noktaya gelmiş olmasını ayırıp bir kenara koymaya çalışacağım. Varsayalım ki mesele tamamen kişisel hassasiyet. Her halükarda tepkimi ifade etmem gerek. Değil mi ki memlekette ifade özgürlüğünün daniskası var.


Şaşırtıcı ölçüde genç olan seyirci, filmin toplasan birkaç A4 sayfası dolduracak repliklerinin hemen hepsinde kahkahalarla güldü. Buna en duygusal, en kritik sahneler ve hatta final de dahil. Küçük bir gruptan da söz etmiyorum. Çürümekten nihayet kurtarılmış bir yerli klasiği seyretme deneyiminin içine eden bir desibelden, YouTube'da tek başına komik video izlerken verilebilecek pervasızlıkta tepkilerden bahsediyorum.


Aynı salonu paylaştığım seyircinin hayatında ilk defa eski Türk filmi izliyor olabileceğini bile düşündüm. Bugüne kadar izledikleri en eski yapım 2005 tarihli filan olmalıydı. 1965 İstanbul'unu, daha doğrusu sinemasını, daha da doğrusu Sevmek Zamanı'nı ilk defa mı görüyorlardı gerçekten? Bilet alırken ne görmeyi bekliyorlardı; gördükleri, anladıkları neydi? Evet, bazı replikler havada kalıyor, seslendirme de bunun önüne geçemiyordu ama bunca kez izlediğim Sevmek Zamanı'nda güldüğümü ya da gülünebileceğinin aklımdan geçmiş olduğunu hiç hatırlamıyorum.


Acımasızlık ediyor olabileceğimi düşündüm sonra. Küçük dünyamda "Yeşilçam hayatı" yaşadığım için bunca şaşırmış, öfkelenmiş, neredeyse kişisel olarak hakarete uğramış hissediyor olabilirim. Bihter Özdemir Dinçel'in Ezop Sahne'de, yazdığı ve oynadığı Aşiyan oyununun içime bunca oturabilmiş olmasının, sahnede kendimi izliyormuş gibi hissetmemden başka bir açıklaması var mıydı? Dehşet içinde çıkmıştım oyundan. Tüm anahtar kelimeleriyle bu bendim. Bir sahneye konup üzerime ışık tutulsa böyle mi görünecektim? 


Balkonuma konan kumrulara her gün aşurelik buğday veriyor, balkonumdaki iri saksılarda yalnız baharları bir iki hafta açan sarı laleler yetiştiriyor olabilirim. Bir de bunları yazarken pikaptan Neşe Karaböcek plağı dinliyorum. Hepi topu bu. Bu mu? Değil. İnsanların kahir ekseriyetini kaba ve hoyrat buluyorum. Gitgide kendi aşiyanımı kuruyor, onun içine çekiliyorum. Dışında kalanları yargılamam haksızlık muhtemelen. Ama işte... hayal kırıklığına uğruyorum. Evet, hâlâ. 

Bu filmde Müşfik Kenter'in gözlerinin içinde yaşayan dünyaya ve o gözlerin altındaki her bir kırışıklığın derinliğine ayrı ayrı inanıyorum ben. Sema Özcan'ın, fotoğrafının yerine bıraktığı kısa mektubunda yazdığı her bir satıra inanıyorum. Böyle şekillendim bir kere, içim böyle, dışıma ne yansıtırsam yansıtayım. Sevmek Zamanı'na gülenlerin inandıkları şeylerin çoğuna da ben inanmıyorum. Zaten çoğu şeye inanmıyorum. İnandığım şeyler sayılı. Sevginin bu türlüsü de onlardan biri işte. Belki de yegane. 


Bu satırları yazarken gün 20 Şubat oldu. İlk cemre havaya. Hiçbir şeye değil cemrelere inanıyorum mesela. Son 15 yıldır her yıl Ece Ajandası almamın tek sebebi cemrelerin düştüğü tarihleri söylemesi. "Yeşilçam" mı bu şimdi? Cemrelerden bahsedilen bir film izlediğimi hatırlamıyorum. 


Bir ülkenin sineması nasıl işledi içime, zaten yatkın olan ruhumun nasıl döktü kalıbını... inanılır gibi değil. Ben "koskoca kadın", inanmayı çok yıllar önce bırakmış olmam gereken bir şeye şiddetle, inatla ve hem de çaresizce inanıyorum. Bilinen bir tedavisi de yok. 


Cemreler düşüyor. Sevmek zamanı. 





14 Eylül 2011 Çarşamba

Fade In India


Şaka maka Hindistan’a gidiyorum. Gitmeme bir şey kalmadı. Mutfak alışverişi yaptıktan sonra fark ettim bunu. Keşke yapmadan fark etseydim. Daha var gibi geldi hep. Yokmuş.

Bundan iki ay öncesine kadar, aylak bir küçük burjuva tonlamasıyla “yurt dışına gidesim var” diye iç geçiriyordum. Korkarım ki iç geçirmekle kalmayıp yazmış bile olabilirim. Evet, hayal kurmuştum. Burjuvalığımdan utanıp sıkılmamı gerektirmeyecek kadar kendi halinde, zararsız bir hayal. Söze dökülünce biraz itici olabiliyor ama şiddetle Paris’i özlemiştim. Paris’i şiddetle özlemiştim. Bir hafta sonu için bile olsa gidesim vardı. Esasen, bilmediğim bir dilin konuşulduğu bir şehrin daha önce hiç geçmediğim sokaklarında tek başıma kaybolasım vardı. Bu bakımdan Paris, iyi kötü anladığım bir dilin konuşulduğu ve daha önce geçmiş olabileceğim sokaklarıyla güvenli bir şehir benim için. Ne yabancı, ne aşina. Güvenli bir mesafe. Ürkekçe bir basıp gitme. En önemlisi, tek başıma. Biraz başka şansım olmadığı, biraz da ihtiyacım bu olduğu için. Ne bir arkadaş, ne bir sevgili. Sevgili mi? Uzun zamandır yoktu ve çok daha uzun bir zaman da olmayacağa benziyordu. Yalnızlığa alışmak konusunda ilerleme kaydetmeliydim artık. Bunu yaparken kendime acıma olasılığımın en yüksek olduğu mekan Paris’ti. Kendime meydan okuyordum. Ortada acıklı bir durum filan yoktu ama neyse ki ortada para filan da yoktu. Olduğum yerde kaldım.

Hayatımda gittiğim en uzak yer Portekiz; ve ne kadar gerzekçe olduğunu bilsem de yurt dışından anladığım Avrupa idi. Küçük burjuvanın küçük dünyası. Öte yandan, Batı’nın çizdiği yolu izleyerek gelişmemiş ülkelerin “egzotik” insanlarını Japon işi fotoğraf makinelerine sığdırıp hapsetmeye çalışan turist kafalı turistlere içten gelen bir tiksintiyle bakmaktan da kendimi alamıyordum. Hala da turizmin özüne ilişkin, midemi bulandıran bir şeyler var. Özellikle de “gelişmiş” ülkelerden “gelişmemiş” ülkelere akın eden turistlerin gözündeki bir şey, o şey, oldum olası rahatsız eder beni. Kimse yerinden kıpırdamasın ya da dünya alem Louvre’a doluşup, tek medeniyetin Avrupa medeniyeti olduğu algısını harlayalım demiyorum. Bana öyle geliyor ki bahsettiğim o bakış, eğitim-öğretimle ya da bilinçlenme-farkındalık sahibi olmayla giderilebilecek bir şey değil. Basitçe aşağılama değil, kökü daha derinlerde olan bir şey. Ötekilikten alıp yürünür elbette ama yeter mi bilmiyorum. Sosyolojiden ne kadar koptuğumun resmidir. Belki de biliyorum ama bildiğim affettirmeye yetmiyor. Ne bilirsem bileyim, “Batı”dan “Doğu”ya giden çoğu turiste “sen kimsin ki, kim oluyorsun ki” diye çıkışabilecek kadar “primitif” hissediyorum kendimi. İnsanın yontulamayan bir tarafı hep kalıyor işte. Belki de kalmalı, bilmiyorum.

Ben olsam semi-periphery complex diye isim uydururdum buna. Hane reisi tarafından ezilen ve aynı hınçla çocuklarını ezen annenin durumunu andıran bir tarafı da yok değil, merkez ülkeler tarafından aşağılanan ve çevre ülkeleri aynı hınçla aşağılayan ülke insanlarının. Oryantalizmi içselleştirmek gibi. “Doğu”nun, daha “doğu”sunda kalanları hor görmesi. Ekonomi ne kadar kötü olursa olsun kültürü aşağılamakta anlamlı bir taraf göremiyorum. Bilmeden, istemeden yapılan; kökü o derece, yontulamayacak kadar derinlerde olan bir his, bir tavır, bir bakış bu bence.
***
27 yaşımın eşiğinde Hindistan’a gidiyorum. Hayatımı her anlamda düzene sokmam beklenen yaşımın eşiğinde ben kalkmış… Hayatın artık şakasının kalmadığı, iyi bir işi ve ilişkisi olmayanın –ama tabi bunu artık hak ettiği için- hunharca linç edildiği bir yaşa girerken ben… bilmem, belki de en iyisini yapıyorum. Bugüne kadar kaçmayı başardığım şeyin tam kucağına oturmadan evvel gidebileceğim en doğru yere gidiyorum belki de. Komik ama sahiden de biraz olsun aydınlanmak gibi bir beklentim var sanırım Hindistan’dan. Oysa, ne mesai gibi haldır haldır turistlik ederken buna sıra geleceğini, ne de aydınlanmanın oraya değil de buraya gitmekle olduğunu sanmıyorum. Eat Pray Love’ın biraz etkisinde kalmış olabilirim, çok az. Julia Roberts’ın kafasına dank etme sahnesinde hönküre hönküre ağlamış da olabilirim ama o safhayı yurt sınırları ve yıllar içinde, kendi çabamla geçmedim mi ben? Bunun üstüne ne söyleyecek Hindistan: “Yok bak şimdi yaklaşmışsın ama o tam öyle değil” ya da “doğru yoldasın kızım, buradan al yürü”? Bilmiyorum. Şehirleri dinlemekte iyiyimdir aslında. Peki cesaretim var mı Hindistan’ın şehirlerini dinlemeye? Katmandu’ya tüm açık yürekliliğimle kulak kabartacak cesaretim var mı; Everest’in etekleri dibinde durup başımı yukarı kaldırmaya? Kimi zaman cahilane de olsa cesaretim eksik olmadı hiç. Şelalelerden atlamak konusunda mütereddit olabilirim ama tereddüde kapılmaktan hiç korkmadım. Merakım hep ağır bastı; aklımı karıştıracağını, beni zorlayacağını bilsem de söyleyecek sözü olanı dinlemekten imtina etmedim. Hayatımın bu oldukça suskun evresinde doya doya susup dinlemek için doğru bir yere gitmekte olduğumu hissediyorum.


Dedim ya cesaretim var, hep oldu. Önce, pişman olacağım hatalar yapacak; sonra da bu hata ve pişmanlıkları kabul edecek kadar cesurdum. Kabul edip hayatıma devam edecek gücü kendimde her zaman bulamadığımı kabul ediyorum. Fakat bir adamın elini sımsıkı tutabildiğimden beri, yani iki buçuk aydır, yani elini tuttuğum için değil tutabildiğim için güçlüyüm şimdi. Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var ve Hegel’e inat bunu lehime kullanmak niyetindeyim. Sevdiğin için bile olsa severken vazgeçmenin, severek ayrılmanın tarifsiz bir acı olduğunu öğrendim mesela. Bunu bir daha yaparsam kendimi çok zor affederim. Yarına dair hayal kurmamanın, bir gün biteceğini bilmenin ve bunu her gün söylemenin gereksizliği ve anlamsızlığıyla yüzleştim. O yüzden iyice saldım aklımın iplerini, hayal mayal kuruyorum. Kurmamaktan gördüğüm zarardan fazlasını göreceğimi sanmam. Sal gitsin be ayşec. Belki her şey o zaman çok güzel olur.

İlk zamanlardaki şaşkınlığımı üstümden atmaya çalışıyorum hala. Birini seviyorum. İçtenlikle, ne onu ne de kendimi kandırmadan, idealize etmeden. Seviyorum, sevebiliyorum. Yürürken elini tutuyorum. Yürümezken de tutuyorum çünkü içimden öyle geliyor. Hislerimizin karşılıklılığından bahsettiğinde mutluluktan ağlayasım geliyor bazen. Bazen ağlıyorum. Aptalca maptalca ama güzel bir ağlamak bu. Geçen günkü değildi, o başka. Şimdi gitse diye düşündüm, biz olmayı bırakıp yine yalnızca o ve yalnızca ben olsak ne yaparım? Düşünme sürecim sorudan ibaret kaldığı için kısa sürdü. Düşünemedim, gözümde canlanmadı. Ne yaparım, bilmiyorum. Bir kerecik olsun, yani bu sefer, düşünmek istememiş ve sahiden de düşünmemişim. Bu bilememenin yabancılığından ürktüm, gözlerim doldu. Kaçış planım olmadığı gibi B planım da yok. 27 yaşın eşiğinde edilecek laf değil belki ama herhangi bir planım yok aslında. Döndüğümde artık dizimi kırıp tam zamanlı bir işte çalışmak dışında en azından.

Bu sene yeni yaşıma, adının nasıl okunduğundan henüz emin olamadığım bir yerde gireceğim. Doğum günü çok derdim değil. Geçen seneye kadar neden uzunca bir süre doğum günü kutlamadığımı yazmıştım. Geçen sene, Ankara’daki arkadaşlarım bu duruma bir son verdi. Kaç Ece ajandası eskitmiştim. Her sene, bir saat boyunca bütün seçenekleri tekrar tekrar gözden geçirerek itinayla seçtiğim ajandamın ambalajını açar açmaz yaptığım ilk şey 23 Eylül’ün Cuma’ya denk gelip gelmediğine bakmak olurdu. Sanki o 23 Eylül gibi Cuma’ya denk gelse…ne olacaktı, ne bekliyordum? Hiçbir şey. Kendimi alamıyordum işte. Hiç denk gelmedi. Ta ki bu seneye kadar. 23 Eylül en son 2005 senesinde Cuma’ya denk gelmişti. Böylesi garip bir bilgiyi bunca önemsemek daha da garip. Delilik biraz.

23 Eylül 2011 tarihinde, adını henüz telaffuz edemediğim bir yerde, 27 yaşımdan gün tırtıklamaya başlayacağım. Sıtma ilacı kullandığım için içmeden kutladığım ilk doğum günüm olacak. “Bugün 23 Eylül, Cuma” diye geçecek mi aklımdan? Kuvvetle muhtemel geçecek: “İşte o ne olacağını bilmeden ama bir şey olacağını umarak sabırla beklediğim 23 Eylül, Cuma. Bak neredesin, nerelere geldin. Çok, çok uzaktayım. Altı yıl önce hayatımı değiştiren o günden, tahmin edemeyeceğim kadar uzaktayım. İşte olan bu.”


22 Şubat 2011 Salı

Cemre de Bana mı Cemre!

Pazar günü ilk cemre havaya düştü. İkincisi 27’sinde suya, üçüncüsü de Mart’ın 6’sında toprağa düşecek. Bu sene de sırf cemreler düşüyor diye mutlu olmayı bekledim ama nafile. Ece ajandasıyla aşkımız cemrelerin düşmesini söylediği için başlamıştı halbuki. Tabi sonra buna benzer bir çok şeyi. Son-cemre-yüreğime dönemi artık kapandı sanırım. Mitolojiden medet ummak en az meteorolojiden medet ummak kadar acınası. Taşı sıkıp umut çıkarmaya çalışmanın alemi yok.

Bugünlerde çok dalgınım, odaklanamıyorum. Neyse ki odaklanmam gereken çok önemli bir şey yok. ALES’e kafamı verememeye başladım (kafam girse?). Doktora konumun da master konum gibi gelip beni bulacağını umuyorum. İki gün haber izlemiyorum, gene bir ülkede isyan çıkıyor. Ben de dünya ahvaline karşı her gün aynı duyarlılıkta olamıyorum maalesef. Hele birilerinin birilerinden bahsederken gözlerini kısıp suratlarını buruşturarak nefret kustuklarını görürsem iyice soğuyorum. “Ne haliniz varsa görün” deyip geri çekiliyorum (sanki tüm dünya güzellerinin biricik arzusu olan dünya barışını ben sağlıyorum mesai saatlerimde!). Gündemi takip etmeyen sosyolog, borsayı takip etmeyen ekonomist gibi bir şey. Ayıp fakat olabiliyor.

Libya’ya gelene kadar kendi evimde kendi içime kapandım. Dalıp dalıp gidiyorum, ne cehenneme gidiyorsam. Libya değil, onu biliyorum. Polinomlar da değil. İnsanlarla buluştuğum zaman anlatacak şey bulamıyorum. Bu da bir garip ama alışmaya başladım. Millete anlattırıyorum. Dinleyiciliğimi iyice geliştireceğim bu şekilde. İstisnasız herkese “bende bir şey yok, sen anlat” diyorum çünkü yok. Aşk? Yok. İş? Yok. E tamam bitti zaten. Memleket? AKP seçimleri kazanacak. Dünya? Orta Doğu kaynıyor. Bu da bitti. Ne yapıyorsun? Hiç, duruyorum. Camdan dışarı bakıyorum. Müzik? Dinliyorum tabi, ama ne dinlersem dinleyeyim tek duyabildiğim derin bir sessizlik. “Keder, olan biteni olduğu gibi hissetmenin adıdır” yazıyordu bugün bir blogda. Bu, dedim.  

Durduk yere bir taedium vitae hasıl oldu ama dur bakalım.

Altıncı hissi birazcık kuvvetli bir insan olsam “içimde bir sıkıntı var” diyeceğim. “Bir şeyler olacak” diye de kehaneti iliştireceğim ama… kütük gibi kadınım, en ufak bir fikrim yok. Hava azıcık daha ılık olsa “tam Ortaçgil havası” diye havaya sokacağım kendimi ama oradan da havamı alıyorum. Yapmam gerekenlere odaklanmadığım zaman kendime odaklanıp, kendimi irdelerim ekseriyetle. Onu da yapmıyorum çünkü kabak tadı verdi. Tadını aldığım kabak da hep benim başıma patlıyor. 8tracks’ten acoustic+indie+mellow diye aratınca çıkan mix’leri dinlerken dışarıyı izliyorum ben de. 5’er 5’er aldığım filmleri izliyorum arada. Yaşamıyor, zaman geçiriyorum. Bir ara gene bir şeyler başarıp beklentileri gerçekler (ALES’in iyi geçmesi? para kazanmak? doktoraya kabul almak?), sonra kaldığım yerden devam ederim zaman geçirmeye. Depresyon şımarıklıktan başka bir şey değildir der arkadaşım. Dingonun ahırına dönenden bahsediyor. Hak veriyorum ama bu o da değil. Şımarık bile olamayacak kadar pasif bir halet-i ruhiye. Bir durma hali. 

Peki madem söyleyecek bir şeyim yok, ne demeye yazıyorum? Sanki hep söyleyecek bir şeyim olunca yazıyormuşum gibi…neyse. Her gün düzenli yazmayı sevdiğim için olabilir. Ne de olsa insan hayatına tanık olunmasını arzular. Tercihen sevilen biri ya da birileri tarafından. Ulu orta yazdığım için bu anlamda biraz teşhirci sayılabilirim. Ya da son yazdığım fazla duygusal kusmuk olduğu halde silmeye elim varmadığı için üstüne herhangi yeni bir şey yazarak onun üstünü örtmeyi amaçlıyor olabilirim. Bu da olabilir. Bazen yapıyorum bunu. Aksi halde, uzun bir sessizliğin izlediği son söylenen gibi havada asılı kalıp rahatsız edebiliyor beni. Rahatsızlığım ise “git başka yerde hislen lan, ele güne karşı...” çemkiriğine evriliyor ve eski fevriliğimin onda birini toparlayabildiğim takdirde blogu silivermek geliyor içimden. Gündüzü mü kaldı, düşü mü kaldı allasen.

“Semra, koy bir kaset de neşemizi bulalım!” Hakikaten ya, kaç kişi okuyor şunu, biri şöyle aydınlık güzel bir şarkı linki versin de neşemizi bulalım. Okur-yazar ilişkimize interaktif tat gelsin, bir heyecan gelsin. Hem bu ne canım, taedium vitae dediğin nedir ki? İki duble rakıya, bir neşeli şarkıya bakar! Yedik mi bunu? Yedikse e haydi şimdi bütün eller havaya!

11 Aralık 2010 Cumartesi

Much ado about nothing #10

12 Aralık Pazar için Kara Kış Fırtınası diyor Ece. İstanbul-Ankara yolu kapanmış bile. Ah be Ece, ne olurdu şu haftanın günlerinden birinin altında Jüri de yazsaydı. Bu insanı yıpratan sürünceme bir bitseydi. "Olmuş" deselerdi ya da "olmamış". İkisine de razıyım artık. Yeter ki bitsin. Hocam rahat, uzatmanın son tarihi olarak görünen 17 Aralık'ın pratikte pek de bir bağlayıcılığı olmadığını biliyor. Ben de biliyorum ama stres seviyemi azaltmıyor, arttırıyor bu. Anlatamıyorum bir türlü. "Tutuştun değil mi" diye gülüyor telefonda, "tutuşmadım" diyemiyorum. Telefonda dediğim, en son iki hafta önce konuştuk. Ulaşamıyorum. 


Baştan okuyorum tezimi. Hem gözüme çarpan küçük hataları düzeltiyorum hem de çalışmış oluyorum. Öyle ya savunacağım meredi. Türkçe mi İngilizce mi onu bile bilmiyorum, switch language ayşec. Eyvallah, switch language de yasa biraz zorluyor, hukuk mukuk. Yoksa evelallah, aslanım kaplanım. Ne aslanı yaa, kükreyen minik fare


Geçen sene bu aralar sahaya çıkmaya hazırlanıyordum. Saha dediğim Nevizade. Nevizade deyip geçmemek lazım. İçmesi keyifli, çalışması zor. Bir senedir gitmeye yüzüm yok, tanıyan çalışanlar "bitmedi mi hala" diyorlardı. Gerçi şimdi gitsem çoktan unutmuşlardır herhalde. "Sigara çalışan küçük bir kız vardı" diye geçmişimdir sokağın kısa tarihine. Halbuki o küçük kız yazdı o sokağın tarihini. O yüzden ne kadar berbat bir tez yazmış olursam olayım, oradan birkaç referans verilir diye düşünüyorum. Berbat da değil ayrıca, gül gibi tez. 


Hastayım...ilk kar düştü İstanbul'a. Biraz toparlanıp çıkmalı ve tatlı niyetine son dakikaya bıraktığım yeni Ece ajandamı almalıyım Kabalcı'dan. Karar da veremedim ki...en az yarım saat dikileceğim gene o rafların önünde. İlla ki alacağım, Ece'siz olmaz. Cemrelerin düşmesini yazmasıyla tavlamıştı beni ilk. Sonra baktım 21 Ağustos yaprakların sararması, 6 Nisan kırlangıç fırtınası, 4 Nisan kuşların ötme zamanı, 2 Mart soğukların kırılması... isterse yalan olsun hepsi, cemrelerin düşmesini müjdeleyen ajandam var be daha ne olacak! "Dördüncü cemre yüreğime" diye not aldığım zamanları bilir Ece. Hey gidi...nereden baksan altı yıldır birlikteyiz. Babıâli Yokuşu'ndan çıkarken dükkanı gördüğümde nasıl sevinmiştim. İçeri girip bütün çalışanları öpmek ve sizi çok seviyorum demek gelmişti içimden. Günlük tutmaktan bahsediyorduk o sırada. Hatırladım şimdi.


Nasıl da haddinden fazla tabulaştı şu "seni seviyorum". Onu deyince bir şey oluyor, çok acayip bir şey "seni seviyorum" demek. Yoo değil. Ben herkesi seviyorum. Asıl "sevmiyorum" dersem bir acayip olur, kolay kolay da diyemem zaten. Kasiyer, şoför, kapıcı, sevgili, hoca, arkadaş, garson...seviyorum. Esirgenecek bir şey değil ki bu. Esirgenecek olan ya da bir kişiden hariç herkesten kendiliğinden esirgenen şey kelimelerle ifade edilebilir, edilmesi gereken bir şey değil zaten. Onu söylemek, söylememek ya da tam aksini söylemek hiçbir şeyi değiştirmez. Alt tarafı bir söz, her söz gibi yalan olma ihtimali bir yana içi boş ve anlamsız bir söz. Hani diyor ya adam "sözde değil gözlerinden bellidir" diye, o hesap. Birine gözlerim gülümseyerek sıkıca sarılırsam, bir de "seni seviyorum" demeye ne hacet. 


Evinden çıkmış asansör beklerken bir an durmuş ve az önce çıktığım evinin kapısında bizi uğurlamak için bekleyen o dağ gibi adamın yanına koşup önünde durmuş "biraz eğilir misiniz?" demiştim. Epeyce eğilmesi sayesinde şappadanak öpmüştüm tonton yanağından. Hiçbir şey söylememe gerek yoktu, Oğuz Aral biliyordu işte onu nasıl sevdiğimi. Sonra Nurhayat...artık görüşemesek de umarım biliyordur onu ne çok sevmiş olduğumu. Kendi annemden sonra en çok sevdiğim anneydi. Bunu ona hiç söylemedim, belki de söylemeliydim bilmiyorum...ama pek doğru bir zaman değildi. Biz ve beklediğimiz geniş zamanlar... Bazen de söylemek lazım belki, bilmiyorum. Zaman kimseyi beklemiyor.


Tipi başladı. Kuşlar zorlanıyor uçmakta, savrulup duruyorlar. Balkon kapısının üflemeli müzik aletine dönüşümü başarıyla tamamlandı, demin bir fa verdi yanlış atmıyorsam. İstanbul-Ankara yolu kapandı. Antibiyotiğe verdim gene kendimi. Dün gece uyumadan önce iyi bir düşünce bulup düşünmek istedim, hiçbir şey gelmedi aklıma. Peter Pan'da vardı hani, güzel bir düşünce düşünebilirse havalanıp uçuyordu. Rüyalarımda sık sık uçtuğumu görürdüm ben de. Uçmaktan geçtim, tek istediğim iyi, güzel bir düşünce. Aklıma yeni aldığım ayakkabılar geldi sadece. Onları düşünüp mutlu oldum, öyle uyudum. 


Bu gece bitirsem şu tezi okumayı...Bir sunum hazırlasam yarın...Hocam arayıp "tamam" dese, "gönder diğer jüri üyelerine de"...Göndersem, jüri için bir tarih belirlesek, sonra toplanıp gitsem ben Ankara'ya...Onlar da "tamam" deseler, "olmuş bu"...Çaksalar imzaları, basımıydı boku püsürüydü uğraşıp halletsem, bir an evvel dönsem Ankara'dan...Ama tabi ODTÜ kimliğimi almasalar, ilişiğimi kesmeseler. Neyse, bunu sonra düşüneceğim. 


(savrulmak, sürüklenmeyi çağrıştırıp da zeki müren linki verince bir diğer şarkı izledi onu: http://fizy.com/#s/1aj5pj . çağrışımlarım hiç hayra alamet değil ya bu akşam, hadi bakalım...)


Hasta nazım çekilmiş gibi ferahladım yazınca.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

ayşec. ajandası

Hani suya şeker katarsın, yahut tuz.
Katar katar katarsın,
O çözünür çözünür çözünür.
Sonra bir an gelir doyar,
Bırakır çözünmeyi,
Çöker.
İşte öyle oldu...

Halbuki "göğe yükseliş" diyor ece ajandası 13 mayıs için.
Bense "doymuş çözelti" diyorum, tarihe böyle geçsin...