Nisan ayının sonlarında sayıklamaya başlamıştı. Babaannemle konuşuyordu.
"Anne, ben ölüyorum!"
"Anne, ben öldüm!"
"Anne, ben niye öldüm?"
Şu an yoğun bakımda uyutulurken aklının içinde hangi sahneler oynuyor merak ediyorum. Dışarıdan bakınca, 3 numaralı odada yatan, bilinci kapalı, entübe bir adam. Peki ya zihninde, ruhunda neler yaşanıyor?
Dışarıda olan bitenleri az çok duyduğunu ve duyumsadığını düşünüyorum. Düşünmüyorum, hissediyorum. Maneviyatı kuvvetli olmayan bir insan ne kadar hissedebilirse o kadar. Son dönem sayıklamalarını, konuşmalarını düşününce başka neler olabilir aklında, hayal etmeye çalışıyorum. Yine babaannemle konuşuyordur muhtemelen. Annesini genç hâliyle görüyordur. Mazı'yı, bahçesini görüyordur. Şuraya şunu ekeyim, buraya bunu dikeyim, pazardan tohum alayım. Sabah gün doğmadan kalkıp karpuzlarını, kavunlarını kontrol ediyordur, çürüyen kuruyan var mı diye. Yine gün doğmadan Ilgın'a gidiyordur, dağın ardından doğan güneşe günaydın diyordur gülerek. Mazı'ya, doğaya, uçan kuşa, ağaca... çünkü öyle yapıyordu. Denize girmeyi bırakmadan önce. Dostlarını, yoldaşlarını görüyordur. Paris'teki evini görüyordur. Annemi görüyordur, kırklı yaşlarında. Beni de görüyor mudur? Beni kırk yaşımda görmesin ama. Bu yıl meymenet yok yüzümde. Küçüklüğümü görsün, sevimliyken. Bir de iyi anlaştığımız o kısa aralık, otuzlu yaşlarımı. Baba-kız yiyip içip siyaset ve sinema konuşmaktan zevk aldığımız zamanlar. Bahçede birlikte çalıştığımız zamanlar.
Annem itiraz edecektir ama babam son yıllarda öğrendi sevgisini ifade etmeyi. Bana en azından. Görüntülü arayıp "Seni özledim" diyordu bazen. Ben demiyordum, diyorsam da yarım ağız. Ağız dolusu "Seni çok seviyorum" demem daha geçen ay. Hastanede kök söktürüyor bana. Hiç durmadan "Hadi kaldır beni, gidelim". Kalkamadığını, kaldıramayacağımı, orada yatmamız gerektiğini kaç kere söyledim bilmiyorum. Saatler, günler boyu. Bir gün çok fena tersledi beni, "Bir daha sen refakatçi kalma!" dedi bana. Çok meraklıydım sanki! Sonra yine ben kaldım tabii. İşte o kalışımda, dolandırıcı bakıcı ve şirketleriyle uğraşıyorum. Sürekli telefondayım. Babam yine sayıklar gibi "Kaldır beni, gidelim" deyince patlayıp bağırdım. Kötü bağırdım.
Babamla katarsisimiz o oldu. Yanına gidip ağladım. Nelerle uğraştığımı anlattım. Onun kızı olduğum için pabuç bırakmadığımı da anlattım. "Babacım, seni çok seviyorum, senin için uğraşıyorum" dedim ağlayarak. O da gözleri dolu, gözlerimin içine bakıp "Ben de seni çok seviyorum" dedi. Ellerimi sımsıkı tutup öptü. Sakinledik sonra. Son gerçek iletişimimiz oydu. Bu ayın başında yanında annem kalırken adımı sayıklıyormuş, "gel, gidelim" diye. Onu alıp götürebileceğimden ümidini kesmemiş olmasına sevindim içten içe.
1996'da ben Üsküdar Amerikan'ı kazanmıştım. Babam bölge müdürü olmak üzere Antalya'ya gidecekti. Biz annemle İstanbul'da kaldık, babam gitti. On beş günde bir bir araya geliyorduk. Hırçın bir ergen olmasam da ergendim, babamla iletişimim çok kısıtlı ve genelde ihtilaflıydı. Ortaokulda çekilmiş çok çirkin bir fotoğrafım asılıydı Antalya'daki evin duvarında. Bir gün babam "Fotoğrafınla konuşuyorum" deyince çok şaşırmıştım. Ne konuşuyordu ki benle, ne anlatıyordu ki? Niye benle? Niye bana değil de fotoğrafla? Hazır değildim çünkü, henüz olmamıştım, olma aşamasındaydım. Gerçekten karşılıklı konuşabilmemiz epey vakit aldı ve hastalığı da çıkarırsak birkaç mutlu yıl sürdü ancak.
"Manyağa bak, ne diye fotoğrafla konuşuyor ki" dediğim babamın fotoğraflarıyla konuşacağım uzun yıllar var önümde şimdi. Neyse ki sever konuşmamı.
Maneviyat böyle bir şey mi oluyor? Ay işalla değildir.