Gezi Direnişi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gezi Direnişi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Temmuz 2013 Çarşamba

'68, Gezi ve İstifa Üzerine

Dilime takıldı: "Ayşec. istifa"
İstifa derken hükümetin veya Erdoğan'ın istifası değil, kendi istifam üzerine. 10 gün önce işimden istifa ettim. Çok severek girmiştim ve 1,5 yıldır çalışıyordum. Çalışma tempomu hiç açmayayım, özel sektör demekle yetineyim. Maddi getirisi yok, manevi götürüsü çok. Öyle özel, öyle bebiş bir sektör. 

İstifa ettikten sonra bir gün yolda liseden bir arkadaşımla karşılaştım. 3 yıldır özel bir hukuk bürosunda çalıştığını ve mutsuz olduğu halde istifa edemediğini söyledi. Sebep aynı: "Başka bir dünya mümkün değil, nereye gitseniz aynı olacak. İş hayatı böyle, yersen." İstediğin kadar iyi lise ve üniversitelerden mezun ol, öyle çaresiz hissediyorsun ki yiyorsun. 

Yeni kurulmuş ve minimum sayıda insanla çalışan bir şirket olmasına karşın yaşadığım sorunları şirkete değil sektöre mal ediyorum. Y kuşağının iş hayatı ile imtihanında tipik bir Y kuşağı gibi davrandım. Nasıl mesela? 80'lerde doğan Y kuşağı ebeveynleri tarafından el üstünde tutulur, azami oranda maddi ve manevi destek görür. İyi okullarda, istediği bölümlerde okur. Kendinden önceki ve şu an yönetici pozisyonundaki X kuşağının aksine çalışmak için yaşamak değil, yaşamak için çalışmak ister ki bunun neresinin yanlış olduğunu hala anlayabilmiş değilim. Zaten tam da bu noktada koptum gittim: Ben ne yapıyorum?

İstifamın Gezi'ye denk gelmesi tesadüf değil. Direnişten güç aldığımı inkar edemem. Hatta açıkçası bu bağlantı hoşuma gidiyor. Gezi'yi tetikleyen ekolojik duyarlılıktı fakat altında yatan ve en apolitize insanları bile "yeter artık" refleksiyle sokağa döken 10 yıllık bir birikimdi. Gündelik hayatımız üzerinde 10 yıldır artarak kurulan tahakküm ve baskıya dayanamadık. Y kuşağı ya da daha yaygın kullanılan tabirle '80 sonrası apolitik kuşak, hayatına yön verecek bir üst-anlatıdan (meta-narrative) yoksun kabul edilir. Nitekim Y kuşağını sokağa döken, gündelik hayatı üzerinde kurulan tahakkümün tahammül sınırlarını aşması oldu. Sosyalist bir ailenin çocuğu olarak kendimi üst-anlatıdan yoksun addetmiyorum. Benim gibi işini seven ve bu nedenle mesai günü saati olmaksızın çalışabilen bir insanı bile istifa noktasına getiren tek neden yalnızca sömürü düzenine duyduğum tepki değildi. Ailemi, arkadaşlarımı, evimi göremiyordum. Gündelik hayatımın işten ibaret olmasına tahammül edemedim. 

Gezi Direnişi'nin istifama da yansıyan çok bireyselci ve gündelik hayata dair bir karakteri olduğunu düşünüyorum. "Bireyselci" ve "gündelik hayat" terimlerini pejoratif kullanmıyorum. "Toplumcu", "politika" veya "ideoloji"den daha değersiz olduklarını düşünmüyorum. Hoş, gündelik hayatın politikadan ve ideolojilerden bağımsız olduğunu kesinlikle düşünmüyorum. Öte yandan toplumun büyük kesimi için "şuraya bir Atatürk büstü, oraya da bir Türk bayrağı koyarsam bu politiktir", onun dışında kalan her şey "ideolojik" yani kötüdür. 


Geçen ay Mazı'dayken babamla Gezi hakkında epey konuştuk. Bir akşam, kendisinin de içinde yer aldığı '68 hareketi ile Gezi'yi kıyaslamasını istedim. Tabak kıvamındaki ayın şavkı Gökova'ya boylu boyunca serilip ışıklı bir yol gibi masamıza uzanırken ve biz o yolda yavaş yavaş demlenirken baba-kız biraz muhabbet ettik. 

Kız: "Özgürce sevmemiş, sevişmemiş adamların hayata karşı duyduğu hınç bence bu, acısını bizden çıkarmaya kalktılar. Her iktidar kendini beden üzerinden uygular ama çok ileriye gittiler. Hayır, Foucault'nun bahsettiği türden bir sofistikasyonu bile yok; kaba saba, dan dun bir iktidar bu. Ne giyeceğime, ne içeceğime karışıyor. Sen kimsin ki benim özgürlüğümü kısıtlıyorsun?"

Baba: "Bizim için özgürlük, toplumun özgürlüğüydü. Aşklarımızı bile doğru düzgün yaşayamadık, 'bacım' demek zorunda olduğun insanla ne yaşayacaksın zaten? Arkadaşlarla rakı sofrasında bir araya gelindiğinde ülke sorunları konuşulurdu. Her şeyi topluma endekslemiştik. Ama sonra 'elalem ne der' algısını da yine biz kırdık, kendi ailelerimizde kırdık bunu... 

Kız: "Peki... O dönemde Twitter olsaydı nasıl olurdu? Yani düşünsene bir iletişim yöntemi olarak 555K'dan olayları saniyesi saniyesine ve görüntüleriyle takip edebilmeye..."

Baba: "Twitter olsa muhteşem olurdu tabi ki. O zaman herkes günlük gazetelerden bilgi edinirdi, alternatif bilgi kaynağı yoktu bugünkü gibi. Ama medya bugünkü kadar satılmış da değildi. Son Havadis ve Tercüman sağcıydı, onu bilirdin zaten. Hürriyet, Milliyet güvenilir gazetelerdi. Milliyet tabi Abdi İpekçi sayesinde o noktaya geldi. Devrimcisi de köylüsü de aynı gazeteleri okurdu. 'Gazete yazdıysa doğrudur' denirdi. '80 sonrasında televizyon gazetelerin tirajını büyük oranda düşürdü..."

Eskiden toplumsal algıya göre basın muhalifti. Belli dönemlerde belli gazeteler hariç, dedim ya onları da bilirdin. Mizah ve muhalefet ilişkisi hep vardı mesela. 12 Eylül sonrasında Gırgır satış rekorları kırdı. Mizah, rejime muhalifti çünkü."

Kız: "'Gezi yeni bir eylem geleneği yarattı' diyorsun ya, bunu derken direnişin en önemli bileşenlerinden biri olan mizahı da işin içine katıyorsun değil mi? Ben hala yeni bir gelenekten ziyade yeni bir repertuvar yarattığını düşünüyorum..."

Baba: "Gezi benzersiz bir olay. Ne Arap Baharı, ne Occupy, ne de Atina'daki anarşist harekete benziyor. Şimdi o eksene çekmeye çalışacaklar ama din temelinde değil, bireysel özgürlükler temelinde şekilleniyor. Dünyada hiç bir örgüt bu hareketi örgütleyemezdi."

Kız: "Kesinlikle gücünü örgütsüzlüğünden alıyor. Daha doğrusu, kendine has bir örgütlülüğü olduğunu düşünüyorum ben. İlerisi için de konvansiyonel siyaset alanında etkili olacak bir örgütlülüğe evrilmesi gerekiyor..."

Baba: "Yapılması gereken şey belli, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin geri alınması. Onun için de direnişin kendi içinden bir aday çıkarması gerekiyor."

Kız: "Sen bazen diyorsun ya, '80 sonrasından daha kötü durumdayız diye... o beni baya ürkütüyor."

Baba: "Öyle tabi, '80 sonrasından daha kötü durumdayız. Bu ülke çok darbe gördü, ona rağmen bu kadar hukuksuzluk görmedi. Türkiye hep Güney Amerika'yla kıyaslanırdı ama onlarca yıl askeri yönetim altında yaşamadık biz. Askeri yönetim '60 ve '63 arasında vardı, ondan sonra '80 ve '83. Askeri mahkemelerde bile hukuk bu kadar çiğnenmedi, yasalar çalışıyordu. Bugün geldiğimiz durumda 12 Eylül 2010 referandumu belirleyici oldu. Gizli duruşmalar yapılıyor şimdi. Eskiden davalar açık görülürdü. Gizli tanık çıktı bir de, gizli tanık ne demek?!"



'68 ve '78 kuşağı, Gezi'ye ve bu bağlamda mobilize olan Y kuşağına gayet olumlu yaklaşıyor. X kuşağı ise daha şüpheci, yenilgici (defeatist) ve küçümseyici olan yaklaşımını sürdürüyor. Öte yandan malum, sahada asıl veri ses kayıt cihazı kapandıktan sonra ortaya çıkar. Her ne kadar bugüne kadar yaptığım hiçbir Gezi muhabbetinde ses kayıt cihazı kullanmamış olsam da ilerleyen saatlerde '68 ve '78 kuşağının da Gezi'ye esasen güven duymadığı ortaya çıkıyor ve mesele yalnızca örgütlülük/örgütsüzlük değil. Y kuşağının bir üst-anlatıya sahip olmaması, er ya da geç AKP iktidarının kucağına düşeceği yönünde bir algıya neden oluyor. Diğer bir deyişle, Gezi hareketinin zaman zaman Cumhuriyet mitinglerine dönmesinden rahatsızlık duymamamız gerekiyor çünkü aslında herkesi kapsadığı varsayılan bu kimlikten rahatsız olmamız doğrudan iktidarın ekmeğine yağ sürüyor. Yani iktidarın kucağına düşmüş olmamak adına, inanmadığımız bir ikili karşıtlığın arasında sıkışıp kalmamız yeğ tutuluyor. 

"Diren Lice" sloganına gösterilen tepki de Gezi'deki ana fay hattının ulusalcılık olduğunun bir başka göstergesi. Güneydoğu, Türkiye'de doğru düzgün gitmediğim tek bölge. Kürtlerin ve PKK'nın tarihi hakkında yeterli bilgiye sahip değilim. Yani birinci ve ikinci elden bilgiye sahip olmadığım ortada. Birinci elden bilgisine sahip olduğum ise şu: Gezi Direnişi'nde biz terörist ilan edildik. Direnişin adı terör konuldu. Dış mihraklar tarafından desteklendiğimiz iddia edildi. Medya durumu tamamen hükümetin istediği gibi yansıttı. Bu nedenle ülke nüfusunun, hatta İstanbul nüfusunun büyük çoğunluğunun burada olan bitenden haberi olmadı, hala da yok. Oysa Gezi ruhu denen şeyin bence en güzel özelliklerinden biri kapsayıcılığı. Başlarda "ben kiminle omuz omuza yürüyorum" diye sormadık mı, çekincelerimiz olmadı mı? Oldu elbette. Fakat kapsayıcılık fazlasıyla önemli çünkü bugüne kadar sürdürülen özgürlük mücadelelerinin neredeyse hiçbiri kendi mücadelesi dışındaki özgürlük mücadelelerine aldırış  etmedi, omuz vermedi. Kürtler yalnız Kürtler için, başörtülüler yalnız başörtüleri için özgürlük istedi. Gezi'nin güzelliği herkes için özgürlük ve onurlu bir yaşam talep etmesi. Bu aşamada da hayır, çekilen acıları, yaşanan tarihi bir kalemde silip atmadan ama neyin nasıl gösterildiğini, bugüne kadar neyi nasıl gördüğümüzü yeniden gözden geçirerek yolumuza devam etmemiz önemli. 

Bundan sonrası için ne yapmalı? Öncelikle stratejik davranmak gerekiyor. Örneğin olayı din eksenine çekmeye çalışan hükümet kuvvetle muhtemel Ramazan'ı bir çatışma alanı olarak kullanarak manipüle edecekti. Fakat Gezi direnişçileri "yeryüzü iftarı" ile bu olası çatışma alanını pratiğin ruhuna uygun şekilde bir birleşme alanı olarak kurgulamayı ve organize etmeyi başardı. Böyle stratejik olmayan hamleler direnişi haklıyken haksız duruma düşürme riski taşıyor. Örneğin Gezi Parkı'nın açıldığı gün bütün forumları parkta toplanmaya çağırma, parkı açtığı gibi kapayan valinin daha da itibar kaybetmesine yol açmakla birlikte bir işe yaramadı. 

İkincisi, ana akım medya eliyle oluşturulan dezenformasyonun bertaraf edilmesi gerekiyor. Bir arkadaşımın önerisi şiddet kayıtlarını "ünlü diyetisyenden Ramazan diyeti" gibi başlıklarla viral video şeklinde internette yaymak. Doktorum veya izdivaç gibi sabah kuşağı programlarına telefonla bağlanarak canlı yayında durumu anlatmak da oldukça yaratıcı bir eylem biçimi. Ankara'daki billboardları ve yol tabelalarını şenlendiren Küf gibi gruplar olduğunu da hatırlamakta fayda var. Bunlar gayet minör ve basit yöntemler olmakla birlikte etkili olduklarına ve çoğaltılabileceklerine inanıyorum. Dahası malum, toplumsal belleğimiz nisyanla malul. Devlet eliyle uygulanan terör ve cinayetler unutturulmamalı; 19-20 yıllık hayatların boşlukta öylece kaybolup gitmesine izin vermemeliyiz. 

Üçüncüsü, seçimler demokrasi için gerekli fakat yeterli olmayan pratiklerdir. Öte yandan bu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin AKP'den geri alınması gerektiği gerçeğini değiştirmiyor. Daha da önemlisi seçim barajının %3 gibi makul bir seviyeye çekilmesi ve hatta gönül ister ki tamamen ortadan kalkması. Direnişin en önemli taleplerinden birinin bu olması gerektiğini düşünüyorum. Ne zaman ki halihazırda milliyetçilikler ve siyasal İslam'dan müteşekkil "millet meclisi" LGBTT bayrağı gibi rengarenk olur, ancak o zaman gerçekten temsil ediliriz. 


Not: Derli toplu olması için uğraşılmış dağınık bir yazı oldu. Hemen her gün aklımıza mukayyet olmamızı zorlaştıran haberler gelmeye devam ediyor. İktidarın hukuku, adaleti her geçen gün hiçe sayıyor. Weber, devleti tanımlarken devletin "yasal fiziksel güç veya şiddet tekelini" elinde bulundurduğunu söyler. Olaylar yatışmış gibi gösterilse de şiddet dinmedi. Normalde sakin ve huzurlu bir insanım fakat bunca şiddet bende de şiddet uyandırıyor, sükunetimi korumakta ve siyaseten doğru sözcükleri bulmakta zorlanıyorum. Dürüst olmak gerekirse çoğu zaman içimden gelen sinirimden ağlamak ve maalesef cinsiyetçi bir repertuvara sahip olan küfür dağarcığımı son küfrüne kadar sayıp dökmek oluyor. Aklımdan geçenleri ağlamadan ve küfretmeden şimdilik ancak bu kadar derleyip toplayabildim. 

25 Haziran 2013 Salı

Utanç


Bu fotoğrafa bakmakta zorlanıyorum. Bakınca korkunç bir utanç duygusu kaplıyor içimi. Çok utanıyorum. Öfke, keder, isyan... burnumun direğini sızlatıyor ama en çok da bu utanç dayanılmaz geliyor. 


21 Haziran 2013 Cuma

Vive la Résistance!

Bodrum'un Mazı Köyü'nden, bizim ceviz ağacının gölgesinden bildiriyorum.

Tarihi çok önceden belirlenmiş, biletleri önceden alınmış yıllık iznime çıkarken ne yalan söyleyeyim, sürgüne gider gibi hissettim kendimi. Oysa bu tatile nasıl ihtiyacım olduğunu bilmeyen yok. Kalsam, çalışmaktan yine istediğim gibi "orada" olamıyorum. B'nin gayet vurucu ifade ettiği gibi "devrim oluyor, sen yoksun ayşec.; öyle saçma şey mi olur?". Gezi'de çadır kurmuş olmam gerekirdi, kuramadım. 1 Haziran'dan başlayarak her fırsatta uğramakla yetindim. Yetmedi. Yine de gazımızı suyumuzu eksik etmediler, sağolsunlar. Maskem, astım ilacım, havuz gözlüğüm ve Talcid'im olmadan şuradan şuraya gitmedim. Uçaksavar desen cepte.

Ne yalan söyleyeyim ilk bir iki gün fazla itibar etmedim. Hareketin kentli burjuva karakteri fazla baskın geldi ve toplumun diğer kesimlerine bu denli sirayet edebileceğini aklımın ucundan geçirmedim. Hatta "ne dersin, historic bir moment mı yaşıyoruz hocam?" diye soran arkadaşıma bu görüşümü aktardığım anı hatırlıyor ve bunu aktaran bilmiş küçük sosyologa "salak karı" dercesine gülümsüyorum. 

Her şey çok hızlı gelişti, benim "sen ben bizim oğlan" diye tanımlayabileceğim kitle yalnızca birkaç gün içinde çoğulcu karakterini ortaya koydu. "Normal şartlar altında" yan yana yaşadığımız fakat omuz omuza vermeyi düşünmeyeceğimiz insanlar ile bir araya geldik. On yılı aşkın süredir artarak devam eden baskı, şiddet ve devlet terörünün aslında hepimizin içinde, usul usul birikip yer ettiğini ancak o zaman gördüm. Orantısızlığı, haksızlığı, insandışılığı bu denli ayan beyan bir şiddet karşısında vicdanımız buji gibi ateşledi içimizdeki birikimi. Mermer değil mozaik misali o kesim aynı refleksle isyan etti: "Yetti artık!". Doyma noktasına ulaştık ve çökelti gibi gözle görülür, kendimizi gösterir hale geldik. Vapurda, otobüste sesimi alçaltmadan başbakanı ve hükümeti eleştirirken fark ettim, "normal şartlar altında" bunu yapamaz hale geldiğimizi. Vapurda yanımda oturan adam, otobüste önümde oturan kadın da aynı şekilde bıkkın ve eleştireldi. Artık kimse içinde tutmuyordu. Uzun bir istibdat döneminden sonra tadına varılan hürriyete benzer bir tat vardı damağımızda.

Dedim ya her şey çok hızlı gelişti. İlk günler, insanın içini umutlandıran bu çoğulcu ortam Cumhuriyet yürüyüşü kitlesinin hakimiyeti altına girecek diye korktum çünkü Gümüşsuyu'nda ellerinde Türk bayrakları ile yürüyen ve "Mustafa Kemal'in askerleri" olduğunu haykıran bir kitlenin ortasında kalmıştım. E ben kimsenin askeri değildim, nerelere gideydim? Neyse ki "Mustafa Keser'in askerleriyiz" sloganı gecikmedi ve bu "örgütsüz" halk hareketi anti-militarist kimliğini korumayı başardı. 

Yıllardır yalnızca örgütlü siyasi grupların ve "azınlık" ve "terörist" denilen halkların gördüğü zulmü ve şiddeti bu defa biz gördük ve görmezden gelindik. Göz göre göre cinayet işlenirken medya yüzünü öte yana, Kuzey Kutbu'na çevirdi. Medya, hükümetin işlediği cinayetlere ortak oldu, olmaya da devam ediyor. Kalemine, kamerasına bulaşmış bu kan lekesini nasıl çıkarır bilmem. 2013 Haziran'ı, bir hükümetin kendi halkını hunharca öldürmeye çalıştığını ve bunu olanca pişkinliğiyle inkar ettiğini gördü. Yetmedi, yıllardır duyduğumuz bölücülük kavramının âlâsını gördü: Bir başbakan, memleketin yarısını diğer yarısı tarafından öldürtmekle tehdit etti. Memleketin yarısını kendi aklı, kendi iradesi olmayan bir tetikçi ordusu; diğer yarısını ise marjinal, çapulcu ve düşman gibi gören bu adam milyonlarca insanı alenen cinayete azmettirdi ve azmettiriyor. "Biz" ve "onlar"ı dilinden düşürmeyen adama tek bir soru sormak isterdim: Sen kimsin?

Gezi'nin dağıtıldığı, insanların böcek sürüsü gibi Harbiye ve İstiklal Caddesi'ne süpürüldüğü gece oradaydım. Lütfi Kırdar'dan aşağı inerken arkamızdan ve önümüzden hala biber gazı ve ses bombası atılıyordu. Haftalardır hissettiğim şeyi yineledim: "Çok aşağılık bir his bu hocam, kaçtığım için kendimi aşağılık hissediyorum fakat kaçmak zorundayım çünkü öldürmeye vuruyorlar, kaçmayıp ne yapayım? Bir şey yapmalı..." O gece sabaha kadar uyuyamadım. Hoş, son iki haftanın tamamı mide yanması ve uykusuzlukla geçti. Orada olmak dışında her şey ihanet gibi geldi hepimize. İşten çıkınca "tamam artık eve gidiyoruz" dedik, sonra yine kendimizi parkta bulduk. Bilgisayar başında çalışmak zorlaştı çünkü Twitter'dan her saniye yeni haberler geliyordu ve dezenformasyon ayıklanarak paylaşılması gerekliydi. Bir de tabi şu biber gazının muhteviyatında insanı bağımlı eden bir şey var, son gece dandik maskemi indirip astımlı ciğerlerime derin bir nefes çekmemi sağlayacak kadar, sigaranın ilk nefesi gibi... lan bak yine canım çekti!

Ben annemle babamın yanına, köye geleli beri #direngezi #duranadam olmuş. Dönüp durmak, evimin karşısındaki Abbasağa'da foruma katılmak için sabırsızlanıyorum. Öte yandan, başta kendime kızsam da buraya gelmem gerekiyordu. Tatil ihtiyacım bir yana, kalçasını kırıp ameliyat olan annemi görmeden içim rahat etmeyecekti. Geldim, biraz sakinledim, iyi oldu. Ah neler yazasım vardı halbuki, hala var. "Noldu 80 sonrası apolitik kuşak, şiştiniz mi" diyecektim mesela ama 68'liler ve 78'liler öylesine içten bir saygı ve hayranlıkla yaklaşıyorlar ki "şişmemiş, gurur duymuşlar, umut dolmuşlar" diyorum. 

Yüksek lisans tezimi gündelik hayatta direniş üzerine yazmıştım. 68 ve 78'lileri bilmem ama ben şiştim çünkü kitlesel bir direniş ya da devrim ihtimalinin üzerini çizerek yola çıkmıştım. Anne babam ve onların kuşağından miras aldığım yenilgi duygusu ile iflah olmaz iyimserliğimi birleştirerek direnişi yeniden tanımlamıştım. Şimdi uzun uzun anlatmayayım (çünkü kendimi durdurmazsam uzun uzun anlatıyorum) ama aslında her gün, her an iktidara karşı direndiğimizi, diklendiğimizi, burnumuzun dikine gittiğimizi, ortada kuyu varsa yandan geçtiğimizi söylemiştim. Gündelik hayatta pratik ettiğimiz direniş fazla aşina olduğu için ona körleşmiş olmamız orada olmadığı veya değerli olmadığı anlamına gelemezdi. Örgütlülük şöyle dursun hedefi, yöntemi, amacı direnenler tarafından tanımlanamayabilir, fakat -ilk aşkıma meydan okuyorum burada- bu halk, literatürde "sıradan insanlar" tabir edilen insanlar yani biz hepimiz, yani hiçbirimiz koyun, akrep, serçe ya da midye filan değiliz. Uzatmayacaktım değil mi? Neyse. Demem o ki hem şiştim hem de böbürlendim biraz. Ben de bizim kuşaktan böyle bir hamle beklemiyordum. Hele bu hareketin bu kadar çoğulcu bir özellik kazanabileceğini rüyamda görsem inanmazdım. Fakat Gezi'yi, Taksim Meydanı'nı öyle gördükten sonra bana kimse "başka bir dünya mümkün değil" demesin, yemezler. Biz ne güzel insanlarmışız meğer; ne zeki, ne zarif ve iyilik dolu. Öfkelenince daha da güzel oluyormuşuz.

Bu süreçte uykumu kaçıran ilk şey, TKP'li bir hocamın direnişi örgütsüzlükle "itham" edişi oldu. Ona kalırsa derhal bir örgüt kurulmalı, bir lider ve flama etrafında örgütlenilmeli yoksa tüm bu olanların hiçbir değeri yok. Ağzı "elbette kazanımlar var" dese de gözlerindeki istihza uykularımı kaçırmaya yetti. Gezi'de merdivenlerin başında yan yana Gezi'yi süzerken ona da sordum: "Etrafınıza bakın, sizce burada bir örgütlülük yok mu hocam?". Gerçekliği kavramlara göre eğip bükmektense kavramları gerçekliğe göre eğip bükmek, mümkünse yenilerini üretmek taraftarıyım. Direnişi yeniden tanımlamaya yeltendiğimde çok tepki çekti, ortodoks Marksistler beni tefe koydu. Tez hocama bile tezin son paragrafında laf çakmaktan kendimi alamadım. Şimdi ise örgütlülüğü yeniden gözden geçirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bugüne kadar kendimi bir örgüte ait hissetmedim fakat örgütlülüğe karşı bir alerjim yok. Değil mi ki aşk örgütlenmektir, inanırsam sonuna kadar varım. Kaldı ki örgütlü politize ve eylem kültürüne sahip insanların katılımı olmasa Gezi'deki insanlar bir haftadan fazla hayatta kalamazdı, doğruya doğru. Parklarda düzenlenmeye başlanan forumların örgütlülük yönünde çok iyi bir adım olduğuna inanıyorum. Abbasağa forumundan çıkan ilk karar ise bu direnişe olan aidiyetimi iyice pekiştirdi: evde zor tutulduğu söylenen %50'yi ötekileştirmeme, koyun gibi görmeme, küçümsememe. Biz kimiz ki kimi küçümsemeye hakkımız olacak zaten? O kim ki bizi küçümsemeye hakkı var? En başta, hak ettiğimiz saygıyı görmek için dökülmedik mi zaten sokaklara, meydanlara, parklara? Özgürlüklerimize, hayatımıza saygı. 

Bu süreçte en kritik noktalardan biri direnişin sönümlenmesine izin vermeden, direnişin doğasına uygun örgütlenme biçimini bulmak olacak. Katılımcı demokrasi adaları olan forumlar bu anlamda ümit verici. İkinci kritik nokta ise diyaloğu sağlamak. Katilimiz olarak atanan insanların beslendiği dezenformasyonu bertaraf etmek, onlara durumu anlatmak, "size böyle gösterdiler ama bakın aslında böyle böyle oldu" demek. Naifçe mi? Evet büyük naiflik. Ne yapalım, elimize silah alıp adam mı vuralım? 

Gündelik hayatımızda görünür ve  tahammül edilemez hale gelen baskının birikimi Gezi direnişinin ortaya çıkmasında etken oldu. Şimdi, direniş, dönüp dolaşarak gündelik hayatımızı etkiliyor. Tahakküme ve haksızlığa karşı eskisinden daha tahammülsüzüz. En azından kendimde bunu gözlemliyorum. Önümüzdeki hafta ve aylarda, direniş için elimden gelen emeği ortaya koyacağım. Bunun yanı sıra, direniş ruhundan güç alarak, kendi küçük hayatım için de bir eylem planı hazırladım. Önümüzdeki aylar bir takım bazı şeylere gebe. Umarım her şey daha güzel olacak...




Not: Bu yazı eksik ama ne eklesem, ne kadar uzatsam da eksiklik hissinden kurtulamayacağım. Direniş süreci devam ediyor. Ben, Memleketimden İnsan Manzaraları'nda harbin sonunu göremeyecek olsa da dehşetle merak eden adam gibi dehşetle merak ediyorum bu işin sonunu. Stalinist hocamın aksine ben bunları çok görmedim, böylesini ilk defa görüyorum. Ne gördüm, ne okudum. Bu ne Türk Baharı ne de Occupy. Babama kalırsa burada bir direniş geleneği üretiyoruz, bana kalırsa repertuvarı genişletiyoruz ki az şey değil. Gezi'den yola çıkarak yapılacak akademik üretimi düşündükçe iştahım kabarıyor, internet aktivizmi konulu doktora tez önerimi kabul etmeyen bir sosyoloji bölüm başkanını özellikle bu günlerde  daha bir sevgiyle (!) anıyorum. Alanda burun buruna geldiğimizde diyey miydim acaba? Neyse, geçmiş olsun. Akademik metinler yerine edebi metinler üretme çağımın geldiğini hissediyorum ve bu defa pas geçmeyeceğim.