Turgut Uyar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Turgut Uyar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ekim 2016 Cuma

Gamlı Hazan

Sevgili yaşlı dostum,

Size ne zamandır yazmıyorum. Fakat sanmayın ki bu içimden sizinle konuşmadığım anlamına da geliyor. Mesela dün gece, kim bilir kaç yıl sonra ilk defa Ben Gamlı Hazan Sense Bahar'ı dinledim. Bet sesimle eşlik ettim şarkıya. Bu da bir nevi sizinle konuşmak sayılırdı bana kalırsa. Bana kaldı....

İş bölümümüz oldukça açıktı değil mi? Siz gamlı hazan bense bahar. Baharlığım kalmadı pek. Hiç kalmadı desem yeri. Yıllar ne acımasız değil mi? Kaybetmem sandığı şeyleri kaybettiriyor insana. Yaşama sevincini, tutkusunu, aşka duyduğu aşkı. Siz de böyle miydiniz acaba tanıştığımızda? Sanmam. Yorgun bir ağaç gibiydiniz daha çok. Yorgun ama bir ağaç. Yapraklarınız solsa da ruhunuz dolanıyordu hâlâ damarlarınızda. Gamınıza gam kattım ben de. Tam tahmin ettiğiniz gibi. 

Uzak diyarlara göçmüşsünüz. Çok sevindim sizin adınıza. Evlendiğinizi okumuştum en son, belki çocuğunuz da olmuştur şimdiye kadar. Gerçi istemiyordunuz ama istemeyen tanıdıklarımın hepsinin yüzü bebek fotoğrafı oldu telefonumda. Bir çocuğum var derseniz şaşırmam o yüzden. Sevinirim. Sizin çocuğunuz olmak da güzel şey olmalı. Pederiniz gibi olmayacağınıza eminim. Sizin aksinize hep emindim. Madem artık burada da yaşamıyorsunuz, bir insanı daha tanıştırmak renklerle ve seslerle güzel olabilir.

Bana hepsi biraz solgun geliyor artık biliyor musunuz? Yaştan mı, ülkeden mi, yoksa hepsi birden mi bilmiyorum. Renklerin pek azını görebiliyor, seslerin ve kokuların pek azını duyabiliyorum sanki. Küçük kolonyalar biriktiriyorum çalışma masamda. Ara sıra burnuma dayıyor, ellerime sürüp içime çekmeye çalışıyorum kokularını. Çekemiyormuşum gibi geliyor, bilmiyorum. Dünyayı ve hayatı olanca yoğunluğuyla algılamamı engelleyen, adı konulmamış bir hastalığım olabileceğini hayal ediyorum. Herkesin her zaman böyle yaşadığını düşünmek bu hayalden daha dehşet verici geliyor bana. 

Çok kitap var, çoğunu okumadım. Çok müzik, çoğunu dinlemedim. Çok fikir, çoğunu anlamadım, varlığından bile haberdar değilim çoğunun. Çok azımla yaşıyor gibiyim, anlıyor musunuz? Anlayacağınızdan yana pek umudum yok. Yorgun da olsa bir ağaç gibi yaşıyordunuz siz, nasıl anlayabilirsiniz? Ağaçlığınızdan belki, her şeyi bildiğiniz gibi bunu da bilebilirsiniz. 

Hani akşamdan kalma geçen günlerde aklınız tam çalışmıyor gibi olur ya, sanki bütün hayat akşamdan kalma bir günmüş gibi geliyor. Yapabileceklerimi yapmadığım, sınırlarıma varamadığım, dış koşulların ve kendi kendime dayattığım sınırları genişleteceğim yerde onları iyice daralttığım, bitmeyen günler. Hayatı sevmeyi unutmuş olabilir miyim dersiniz? 

Aşiyan'a uğrama vaktim gelmiş sanırım. Selamınızı söylerim Münir Nurettin'le Turgut Uyar'a. Söyleşir, ağlaşır dönerim yine masamın başına. Özellikle tepeye, Turgut'un yanına çıkıp da yüzümü boğaza döndüğümde gözlerimi kapayayım diyorum. Serin rüzgarı, servilerin hışırtısını duyayım. Orada uzanmış yatanlardan biriymişim gibi. Hem baharda erguvanları da çok güzel açar Aşiyan'ın. Olur da aklınıza düşerse diye söylüyorum, meyilli değilim intihara. Bu yaşadığımız, hayat olmaktan öyle hızla uzaklaşıyor ki intihar falan filan bile anlamını yitiriyor burada. Sönümleniyoruz, hatta sönüyoruz. Hepsi bu.

Nisyan merhametli şeymiş bir yandan. Unuttuğu şeyi özleyemiyor insan. Özlese, özleyebilse deli olur bence. Hatırlayabilsem on dokuz yaşımı, ağlardım herhalde. Şarkılarla şiirlerle sevmeyi sevilmeyi, incelikleri, zihin açan konuşmaları, her gün biraz daha çoğalmayı ama her nasılsa ağırlaşmadan, daha da hafifleyip yerden bir metre yukarıda uçar gibi yürümeyi sevdadan. "Ne yapıyorsanız aşkla sevdayla yapıyorsunuz" derdiniz. Öyle yapıyordum herhalde. Bırakın sözlerini hatırlamayı, güçlükle mırıldanabildiğim bir şarkı gibi hatırlıyorum kendimi. İyi ki buraya bırakmışım birkaç satır. Yoksa hep böyle olduğumu sanabilirdim.

Hep böyle mi olacak artık? Ama biraz da hak ettiğimi düşünmeye başladım biliyor musunuz? Hiç gitmediğim yerlere gitmek istiyorum mesela, hiç geçmediğim sokaklardan geçmek. İstiyor ama hiçbir şey yapmıyorum. Eyleme dökecek kadar isteyemiyorum demek ki. İstek de laf mı, öyle güçlüydü ki arzum, "ışık olsun!" desem ışığı oldurabilecek gibiydim. Işığım olsun istiyorum şimdi, içime biraz aydınlık. Ama hiçbir şey olmuyor. Olduramıyorum yaşlı dostum. Hâlâ benden yaşlı olduğunuz gibi hâlâ dostumsunuz da. Bunu bilip bilmemeniz konu dışı. 

Eve biraz kil alıp heykel mi yapmalıyım, musıki cemiyetine mi katılmalıyım... madem sittin sene burada kalacağım gibi görünüyor, ben ne yapmalıyım? Bir şeyler üretmeliyim galiba. En yoğun bastıran duygu bu son zamanlarda. Nasıl, neresinden başlamalı bunu bulmalıyım. Özgürleştirmeliyim esirlerimi. Ölümün olduğu yerde özgürleşmemek korkunç değil mi zaten? Korkunç. 

Bir yolunu bulacağım. Umarım. 

Sevgiyle gözlerinizden öperim dostum. Ne olur bu zırvaları okumayın, sağlıcakla kalın.


Ayşe 

5 Haziran 2016 Pazar

Aliyesiz Atıfsız

"Mutsuzluktan söz etmek istiyorum, dikey ve yatay mutsuzluktan..." dedim kendi kendime geçen gün. Doğmama bir ay kala Aşiyan'ın tepesindeki yatacığına uzanan ve aynı havayı hiç soluyamadığım adamın dizelerini tekrarladım kendi kendime. Zaten her şey tekrara giriyormuş gibi geliyor bu ara. Her şey tekrara giriyor. Bak yine oldu.

Yeşilçam filmleri doz aşımından kaynaklı belki, sevip de kavuşamamayı ekseriyetle Aliye Rona, hadi bilemedin Atıf Kaptan, çok talihsizsen de ikisiyle birden bağlantılı bir durum zannederdim. O öyle değilmiş. Sevip de kavuşamamanın bin bir çeşidi varmış. Tam her şeyi gördüm herhalde diyorsun, bundan saçması da olamaz artık diyorsun... Aliye ile Atıf'ı görmek için etrafına bakınıyorsun, Nubar Terziyan'la Şükriye Atav'ın mütebessim yüzleriyle karşılaşıyorsun. Kendi yüzün ise hiç mütebessim değil, yüzünün tüm çizgileri yerçekimine teslim. Son birkaç aydır kalbim sürekli ağrıyor. Biri avucu içine almış da patlatana kadar sıkıyormuş gibi bir his, kulaklarda zonklama ve hesabı sürekli kendisine kaktıran o iç ses. Küçükken ben de radyonun içinde şarkı söyleyen küçük insanlar var sanırdım. Meğer radyo benmişim. Küçük insanlar da şarkı markı söylemiyorlar, sürekli itiş kakış halindeler. 

Biri beni bile ürkütecek kadar güçlü, önünde dağlar dayanmaz. Oysa buraya kazık çakıp kalan da o. O dağları henüz devirmek istememiş sanırım, istese duramazlardı çünkü. İstemediğini de "bu dağ burada olmamış" deyip tuzla buz eder zaten. Bir başkası ağlak bir kadın. Hep bir şeylere maruz ama gıkını da çıkarmıyor. Öyle görmüş herhalde. Biri yılmış her şeyden, "çok uzadı bu hayat, bitse de gitsek" diye bakıyor. Ötekisinin içi titriyor gözleri kapanacak da karanlığın bile var olmadığı bir sonsuzluğa düşecek diye. Bunların arasında bir salak vardı geçmişte yaşayan, neyse ki cebren bastırdılar onu. Baya can sıkıcıydı çünkü. Bir tanesinin gelecek konusunda soru işaretleri var ama geçmişe takıntılının başına gelenleri gördüğünden midir nedir ağzını açamıyor şimdilik. Bir o eksik zaten. Tıklım tıkış minibüs gibi içerisi. Bir tek kucakta zırlayan çocuk eksik. 

Biri keyiflenip iki tek atmak ister, öteki ölesiye tiksinmiş alkolün fikrinden bile. Biri yanına sigara tellendirmek ister, öteki biraz daha uzun ve acısız yaşamak. Biri kapıyı çarpıp çıkacak, diğeri olduğu yerde büzüşüp ağlayacak. Biri ben kendime yeterimci, diğeri sevgi kelebeği gibi ortalıkta dolanıyor. En karmaşık ilişki de onların arasındaki galiba. Yeterimci, "yalnızsın zaten" diye kanatlarını yoluyor kelebeğin. Kelebek inkar etmiyor bunu ama yine de yerçekimine karşı koyup havalanmasını sağlayan bir güç var. İşte dolmuş yolcularının en büyük merak konusu da o güç. Tatmin edici bir cevap bulamayınca "aptallığının verdiği hafiflikle uçuyor herhalde" deyip geçiyorlar. Zekası pek parlak değil sahiden. Neyse ki çok başvurmuyor da. İnsanlık mı diyor, insan sıcaklığı mı...insanlı bir şeyler geveliyor ağzında ama bir sıkımlık canıyla oradan oraya gezdiği için iyi duyulmuyor ne dediği. 

Aliye Rona'lı Atıf Kaptan'lı senaryolar yeğ görünüyor. 





22 Ağustos 2013 Perşembe

Yılgın

Bir sargın umut yakaladım onu kuşandım
Serin mavi bir gökyüzü buldum onu kuşandım
Denize doğru sokaklar gördüm onları da kuşandım
Üstlerine üstlük seni kuşandım
Tedirgindim namussuzdum deli deliydim
Uslandım.

Üç dilim kavun kestim birini ben yedim
Kavundan üç dilim kestim birini yedim.
Birini sana ayırdım kadın al birini sen ye
Sabah olsun sabah olsun ilk işim bu
Öbürünü götürüp civcivlere vereceğim.

Senin bir yönün var orada durur yaşarım
Bir de acun var ben içindeyim
Ben içindeyim tüm itlikler sahanda yumurtalar onun içinde

Orospular içinde Hurşit Bey içinde sen içindesin
Üç dilim kavun kestim birini sen ye
Kabuğunu at Hurşit Bey'i at itlikleri at

Durup durup sana sesleniyorum.




17 Mart 2013 Pazar

Turgut Uyar Leyla'ya

"Neden Leyla?" diye soruyorlar bazen. Bilmiyorum. İsim gelip beni buldu. Ben bana verilen isimle bir iskemle üstünde oturmuş dururken Leyla ismi gelip dudağımın kenarından öptü beni. Sonrası malum. Leylalı şarkıların tümü benim, bana ait. Şarkılardaki kadın benim. Olmak istedim. Oldum. Kendi kendimi yaptım. Ben ne yaptıysam kendime yaptım.
"Herkes Leyla'yı sever ama sen benim Leyla'msın".
Bu sözü, dudağının kenarında bir kıvrımın oluşması ile karşılayacak insanlar tanıyorum. Bugüne kadar bana "benim" demeye cesaret edemedi kimse. Bildiler ki uçan kaçan bir yaratık bu kadın. Lanetlenmiş bir mitolojik karakter gibi: "Çok sevecek, hiç ait olmayacaksın" buyurulmuş.
Nitekim lanetli bir isimdir Leyla. Şarkılardaki kadındır, şarkılar onu söyler ama hepsi bu işte. Zor ve yalnız bir kadındır o. Yalnız ölmeye yazgılı. "Nereden biliyorsun?" diye sorsalar, yine bir cevabım yok. Güçlü bir sezgi yalnızca. 
"Senin Leyla'n" diye tekrar ettim, "senin". 
Fakat o zaman Leyla kim? 
İçince mahzunlaşıyor sevdiğim adam. Dün mahzun bir sitem etti yine içerken: "sen bana hiç Turgut Uyar okumuyorsun". 
"Acı vermek istemem ki sana."
Demedim. Buraya yazıyorum.
Turgut Uyar, acının şairidir bana kalırsa. Turgut Uyar şiirlerindeki acının vücut bulmuş haline benzeyen bir adam tanıştırmıştı Turgut'la bizi de. Adamın adı Nazım'dı. "İşte ben hep böyle bildiğin gibi:/ Kaderi öpüp başıma komuşum,/ Gülüşüm, oturuşum, konuşuşum,/ Belli efendim, besbelli/ Yaşamaktan soğumuşum."  derdi ama nedense en çok şu şiiri ithaf ederdim ona içimden: "Bilirsin ben hoyrat severim/ -Kendi fikrime göre, erkekçe.-/ Bir ağaç, bir bulut, bir kuş ve biz/ Ellerin ellerimde, ürkekçe..." Ben öyle mini minnacık bir kadın, o öyle dev gibi bir adamdı ki hoyratça sevmekten başka şansı yoktu zaten. Varlık yerine acı sahibiydi adeta. Minnacık bir kadın, "korkak ve iyi", "ürkek ve sevgili" bir kadın hayatına girene kadar da acısı kendine yetiyordu. "Her aşkın sonu hicran" derdi, o biliyordu.
Bir kadın neden şarkılarda yaşar? Neden rakı içilirken gam ve kederle, hem de hayranlık ve hürmet ile anılır bir kadın? Acı verdiği için. Masada olmadığı için şarkılardadır. Leyla'sı yanında olan adam Leylalı şarkılar söylemez. Ne zaman ki Leyla masadan kalkar, işte o zaman şarkı başlar. 
Turgut Uyar okumayacağım ona, bunu yapmayacağım. Fakat bir iki sayfa da olsa anlatacağım, bugüne kadar nasıl "kuşlar gibi cıvıldayan acılar" tattırdığımı. Anlatmazsam ağlayacağım. "Senin Leyla'n" diyeceğim, "kimsenin olmayı beceremedi bugüne kadar, firara aşina bir aşk müptelası. Ama eğer geçilen bir fasıl ise geçeceğim Leyla'dan, senin olmak için. Yok, geçilen bir şey değil de bir varoluş ise yanacağız birlikte, olacağı bu."

13 Mart 2013 Çarşamba

Alıntılarla


“insan en çok sabahları arar sevdiği kadını” 1
diyor birisi, katılıyorum o sabahlara
öğleler kaba yaşanır, kalındır
akşamüstleri ince hüzünlü
çiçekler alınıp verilebilir
sabahtır yalnızlık
nasıl sabah nasıl yalnızlık
ve şiirsel hiçbir yanı yok sanılır
var mıdır, vardır
vardır, ama çiçeklerle değil
kendi başına
zımpara taşı gibi acımasız.

ne aklıma gelse bir bakıyorum unutmuşum
tren penceresinden bir tarla
eskiyip atılmış bir gömlek- hiç unutmam

“hiç unutmam hiç unutmam hiç unutmam” 2
diyor birisi, yineliyorum
hiç unutmam hiç unutmam hiç unutmam
çünkü hiç unutmam hiç unutmam hiç unutmayın
insan nasıl direnir başka
“hiç unutma”

bir zamanlar Kars’ta bir otel odasında
bir gezgin kokucunun bana verdiği
bir alüminyum şişeyi unutmuyorum

“ölümü geciktirmek sonsuzluğu kısaltmaz” 3
diyor birisi, evet ama
hayatı uzatır sanki
sanki ama ne adına
-hayatın kendisi adına
sonsuz bir törenle susuyorum
sonsuz dirim için, o sonsuz adama

sonra duyguya, ele benzer şeyler giriyor hayatıma
el midir duygu mudur
evet bazı kişiler kararsız ama
benim seçmediğim sanılır hayatımda

“el altından el ilanı dağıtıyor” 4
birisi, almıyorum allahaşkına
alamam, neden alamam
biliyorum hiçbir şey yapamam kendi başıma
biliyorum beni kendi başıma sanan birisi
durmadan hata yapıyor
serçeye kumruya öküze sormadan

insanın kendi seçtiği toprak
-doğrusu toprağın kendi seçtiği insan-
dirimin geleceğini doğruluyor durmadan

“her şeyden biraz kalır” 5
diyor birileri, çoğulluk haklılıktır
kavanozda biraz kahve
kutuda biraz ekmek
insanda biraz acı
insanda biraz mutluluk
ama en geçerli söz
(1) numaranın söylediğidir
Türkiye’de ve Dünya’da


Turgut Uyar


1) John Gordon Davies, 2) Metin Eloğlu, 3) Lucretius, 4) Turgut Uyar, 5) Bir İtalyan Atasözü


2 Mart 2013 Cumartesi

Aşiyan Leyla Yuvası

Evden çıktım. 

Aşiyan'dayım.

Yürümüşüm.

Girişteki bankta oturan iki görevlinin dikkatini çekmeden usulca girdim mezarlığa, sessizce sağa doğru süzüldüm. Biraz aşağı inip oturdum Münir Nurettin'in ayak ucuna. "Anlat" diye başladım söze.

- Beni Leyla eden biraz da sensin. Hepsini sen yazmadın, sen söylemedin elbet ama o Leylalı şarkılar hep senin başının altından çıkmış gibi geliyor bana. Anlat şimdi. Bana filmin sonunu, şarkının sonunu...bana Leyla'nın sonunu anlat. Sonunda ne oluyor Leyla'ya? Ne olur anlat üstat, sarahaten anlat. Çok merak ediyorum artık. 

Gözlerim doldu. Bir baktım ağlıyorum. 

On çeşit ot bitmişti toprağında. Yapraklarını severken dindi ağlamam.

İzin isteyip kalktım yanından.

Girişe çıktım. 

Yahya Kemal'in yanından geçip sola yukarı doğru yürümeye başladım.

Veli'nin oğluna bir sözüm vardı. Gelirim deyip gitmemiştim ne zamandır.

En yukarıda diye hatırlıyordum. Çıktım çıktım bulamadım.

"Neredesin be adam" diye söylenirken arkamdan gelen sesle irkildim:

- Kimi aramıştınız? 

- Orhan Veli'yi.

- Demin yanından geçtiniz, görmemişsiniz.

Beni takip ediyormuş. Gençten bir çocuk. Mezar görevlilerinin beni takip etmesinden hoşlanmıyorum. Yardımsever insanlar aslında. Bazen böyle bulamadığım da oluyor hani ama yine de hoşlanmıyorum işte. Aşiyan Mezarlığı da mahremi olur muymuş insanın! Kuş yuvası değil benim yuvam sanki.

Çocuğu izlemeye başladım. Çocuk saymaya başladı: Yahya Kemal, Edip Cansever, Özdemir Asaf, Turgut Uyar...

- Turgut Uyar da mı burada?

- Evet. İşte Orhan Veli. Bakın Turgut Uyar da hemen şurada.

- Teşekkür ederim.

Çocuğun uzaklaşmasını bekledikten sonra ayak ucuna çöktüm Orhan Veli'nin. Toprağında biten geniş ve yuvarlak yaprakları severek konuştum. Mezar taşına bakarken gülümsedim nedense. 

- 1914-1950... 36 yaşında ölür mü insan be. Sana yetişmek için 8 sene sonra ölmem gerek. Hiç istemem bunu. Yaşasaydın ne olurdu diyeyim mi ben sana? Nazım gibi 60'ından sonra aşık olurdun. O kadında o güne kadar sevdiğin bütün kadınları sever, ona şiirler yazardın sen de. Ben hiç sevemedim Vera'yı, bilirsin. Piraye olmak isterdim küçükken, Nazım'ın Piraye'si. Leyla oldum onun yerine. İşte böyle Veli'nin oğlu Orhan Veli... Hiç bakma atamam kendimi denize, dünya güzel. Serde Leylalık var, anlatamam. Yalnız ne cins adamlarsınız kuzum. Sizi bulmak imkansız. Demin üstadın yanındaydım da. Mezar taşının içe bakan kısmında isim yazmıyor. Sen böyle kuytulara saklanmışsın. Zor adamlarsınız vesselam. Öldünüz hala zorsunuz. Bizim gibi kadınlar sizin gibi adamları böyle sevmese ne bok yerdiniz merak ediyorum. Neyse, bak sözümü tuttum geldim. Biraz da Turgut'un başına ekşiyip öyle gideyim. Gelirim gene. Söz söz, bak geliyorum işte söz verince.

Çocuğun demin gösterdiği yöne baktım, göremedim. Biraz yukarı çıkınca gördüm yerini. Turgut da az sapa değil ha, nedir benim bu adamlardan çektiğim. Yanına çıkacak yol bulmak için biraz debelendikten sonra tırmanıp çıktım, oturdum yamacına.

- ağustos 1927-1985. Ağustos'ta doğdun, Ağustos'ta öldün demek. Seni bana sevdiren adam da Ağustos'ta doğmuştu, aynı gün hatta. Yanılmıyorsam ölmedi henüz. Ağustos 1985... Sen ölmüşsün, ben doğmuşum. Eylül benim. Sen tanımıyorsun ama yanındaki kadınla aynı yıl doğmuşsunuz bak, onda da 1927 yazıyor ama 2013'te ölmüş o. Ne garip...sen gitmişsin, o kalmış. Hiç tanımadığın bir kadın ama işte yanına uzanmış yatıyor. Kim bilir ne farklı hayatlar yaşadınız. Sahi Tomris nerede? Onu göremiyorum. Senin yaprakların değişik, çatallı çatallı. Orhan'ınkiler geniş ve yuvarlak. Şiirlerinize benziyor toprağınızda biten otlar da. Ne güzel adamlarsınız siz. Bak sana ne soracağım Turgut. Bu Leyla'ya ne oluyor sonunda, sen biliyor musun? Gülme be adam, ben ciddiyim. 'Gençsin, güzelsin, kafan da çalışıyor; bu güneşli Cumartesi günü kendine dert mi bulamadın' diyorsun. 'Henüz hayattayken tadını çıkar' diyorsun. Haklısın. Ne yapıyorum ben. Bu ara bir endişe sardı beni. Hep bu şarkılar yüzünden. Leyla iyi güzel de nasıl yaşlanıp nasıl ölüyor bu kadın? Yanında kim var? Mutlu mu? Bahtı saçlarından kara olmasın, yazıktır. Derdi olmasın, varsa da söyleyebilsin. Hep ağlamasın, biraz da yüzü gülsün şu kadının. Ne diyorsun Turgut, olur mu sence? Bence de. Sağolasın usta. Hadi ben gideyim artık. Tadını çıkar dedin ya, Yeniköy Kahvesi'ne gidip bol köpüklü sade bir Türk kahvesi içeyim. Görüşürüz. 

Türk kahvesini içerken radyo dinliyordum. Zeki Müren söylüyordu

20 Aralık 2012 Perşembe

Tavuk Suyuna Yazı

"Yağmur kara, ben bana dönüyorum". Böyle bitirmişim yazıyı. Yazının başlığı "İstanbul'a Lapa Lapa Kar Yağdığı Gün", tarihi 14 Ocak 2012. Neredeyse bir yıl olmuş. tulkas!? yorum yazmış: "yemin ediyorum senin yazılarını okurken tribe giriyorum. yav arkadaş ben de aynı karı görüyorum ben niye bunları düşünemiyorum diye =)" 

Bense elimde hayali bir kırmızı pilot kalem, "özne-yüklem uyumsuzluğu" diye not alıyorum kenara. İçimde, sedefli ojeler süren bir Türkçe öğretmeni olmasından korkuyorum.

Bu kışın ilk karı yağıyor İstanbul'a. İstanbul'un karı da kendini kar sanıyor ya... neyse.

Dün akşam feci fırtına vardı zaten. Şimdi ise yavaş yavaş beyazlıyor şehir. En azından benim görebildğim kadarı. Yani Nişantaşı'nda bir apartmanın en alt katının bakmakta olduğu arka bahçe. Karşı apartmandan çıkan beyaz anoraklı, mavi bereli kadın basamaklara bakarak yan yan indi merdivenlerden. Karın tutası var demek ki.



...

Tuttu. Öyle güzel de yağdı ki domuz. "Akşam trafiğinde evine ulaşmaya çalışırken göreceğim ben seni" der gibi, yine de güzel. Durup durup gözüm takıldı. Karın yağışına dalıp gider mi insan? Daldım işte. tulkas!?'ın yorumu geldi aklıma, gülümsedim. Bu sefer ben de bir şey düşünmüyorum diye geçirdim içimden. En azından istemiyorum. Vazgeçtim.

Paul den Hollander 
From Moments in Time, 1972-79
[source]İstemeden de olsa düşünmüşüm. Vazgeçmek üstüne düşünmüşüm. Ne kadar güçlü bir eylem. Duruma göre ne kadar da acıklı ya da ferahlatıcı. İnsanın üstüne ağır bir yük yükleyebilir ya da bir yük kaldırabilir üstünden. Boğazını düğümleyebilir, elini kolunu bağlayabilir insanın ya da onu özgür kılabilir. Vazgeçmek... çok güçlü. İnsan insandan vazgeçebilir mi, "vazgeçtim" diyebilir mi? Neden ve nasıl vazgeçer insan? Peki ya nasıl vazgeçmez? (Arkadaş alt tarafı bir kar yağdı, "sevgi neydi"ye bağladım iyi mi?!) "Vazgeçmedim" demek kafi midir? Ne kadar güçlü de olsa bir söz sadece. Oysa insan eyleme bakar oluyor zamanla; yanına kalanlara, sahiden orada olanlara, çabalayanlara... Aytmatovca söylemek gerekirse "emek" verenlere. 

Hocam siz hiç vazgeçtiniz mi ya da vazgeçildiniz mi? Nasıl oluyor? Aramızda, yolların ve yılların yok edemeyeceği bağlara, verilmiş sözlere inananlar var mı mesela? Mümkün mü inanmak? Ben ki küçük bir eski Türk filmi canavarıyım... ama işte hayat... hiç ummadığın yerden öyle bir yumruk geçiriyor ki karın boşluğuna, ne kelebek kalıyor ne itikat. Sonra "sevgim acıyor kimi sevsem/ kim beni sevse". Mevsim Turgut Uyar hocam.

...

Üstümde "depresyon hırkası" tabir edilen cinsten uzun, gri, büyük delikli bir hırka, altımda eşofman, gecenin bir saati çikolatalı puding yapıyorum. Akşam açlıktan alelacele yaptığım peynirli sucuklu yumurtanın kirli tabağı hemen kenarda. "Bridget Jones kılıklı" diye dalga geçiyorum içimden. Gerçi Bridget Jones akşam akşam sucuğa iki yumurta kırmazdı herhalde. 

Tatlı krizi gelince hemen bir puding karıştırıverme huyum da yeni çıktı. Tadını öyle çok da sevmiyorum aslında. Pişerken yaydığı kokuyu seviyorum daha ziyade. İstiyorum ki o koku evi doldursun. Tavuk suyu kokan evleri çok severim bir de. Tavuk suyu kokan ev sahici bir ev gibi geliyor nedense. Kavrulmuş soğan kokusu da olabilir ama asıl tavuk suyu. Huzur tavuk suyunda hocam.

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Yağmur Dindi Turgut, Biz Kovaya İnandık

Hani saçmaydı eski türk filmleri! Hani yağmur öyle kovadan dökülürcesine yağmazdı? Yağıyor işte! Pencerenin camından yol yol olmuş, hem de birleşmiş yollar gibi akıyor işte yağmur suyu. Hani gerçekten uzaktı o eski filmler! Hepsi gerçek. Kovadan dökülür gibi yağar yağmur, sevenler ayrılır, garip tesadüfler gelir bulur insanı. Masayı sandalyeyi içeri alacak vaktim olmadı, sandalyenin yastıkları bile ıslandı. Islansın, bir de ben yıkarım. O filmler gerçek, hepsi gerçek. Yağmur, ayrılık, sevda...hepsi. 


"Yağmur dindi, biz yağmur dinine inandık."


Bugün Turgut Uyar'ın doğum günü sahiden... 

23 Haziran 2011 Perşembe

Adalet derken?

Bu aralar sabah 5-6 gibi yatıp öğlen 12-1 gibi kalkıyorum. Bildiği tanıdığı tek düzen kendi düzeni olan insanlara ters gelse de, bir düzenlilik arz ettiği için bu da bir düzendir. Hatta dün gece mojito ve uyku hapıyla sekteye uğratmaya çalıştım biraz ama bana mısın demedi. Zaten sonra kafamda kurup eğlendim: bir gün alkolle uyku hapının dozunu ayarlayamayıp uyuyacağım diye yanlışlıkla ölsem ne komik olur. Baya saçma olur. Ölünün arkasından “mal!” da denmez, intihara yorarlar kesin. Gerizekalı olarak hatırlanmaktansa böylesi işime de gelebilir. Zamanında ergen bir ruh fakat profesyonel bir üslupla kaleme aldığım mektup da on numara delil teşkil eder. Düşündüm de güncellesem fena olmaz. Uyku hapı satın alma fobimin özünde bu tatlı küçük potansiyel yatıyordu aslında, haptan değil kendimden korkuyordum. Şimdi pek öyle bir ihtimal görmüyorum. Alkolle alıyorum dediğim de doktor arkadaşımın gözetiminde. “Alıyorum bak, ölmeyeyim sonra?” Yoksa bende o göz var mı kuzum, aşk olsun.

Diyeceğim bu değildi, tabi ki saptım. Diyeceğim o ki öğlen 12-1 gibi kalkıp bilgisayarı açıyorum. Arkadaş listem sağolsun, sadece Facebook’ta paylaşılmış bağlantıları takip ederek bile ülkenin gündeminden haberdar olmam mümkün. Ona ek olarak oradan buradan okuduklarım neticesinde de bir tablo çıkıyor karşıma. Ben her sabah (öğlen) bu tabloya uyanıyorum. Daha gözlerimi açıp da mahmurluğumu üstümden atana kadar bir bakıyorum ülke karışmış. Her gün aynı şey. Gündemin sakin olduğu tek bir gün yok. O kadar şeyin arasında buna mı takıldın diyebilirsiniz ama ekşi sözlük yazarlarının ifade vermeye çağrıldığını okuyunca başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Fettucine’ye ilan-ı aşk eden Sinan Çetin kadar tesir etti neredeyse. Bu ve bunun gibi bir takım bazı şeyler işte. Çüş desem tesiri yok, eeh desem gönül razı değil.

Bugün ilk defa güzel bir haber vardı gündemde: Hüseyin tahliye olmuş. Burnumun dibindeki Beşiktaş Adliyesi’ne gidip de bu sevinci paylaşamadığım için biraz homurdandım ama bunun hiçbir önemi yok. Hoş, buna da “adalet yerini buldu” denmez ki. Böylesine adalet bile denmez. Dört duvarın içinden çıkmış olmasına sevinebiliyorum ancak. Yok yere yattığı o bir buçuk yılı şimdi kim geri verebilir Hüseyin’e?

Böyle bir ülkede, bu gündemin ağırlığını sırtlamadan bir şeyler yazmak, herhangi bir şey yazmak bile o kadar zor ki. Magazin gazetecileri bu işi nasıl yapıyor diye merak ediyorum bazen. Yersiz hatta irrasyonel bir düşünce elbette. Bu düşüncenin ucu kendime de dokunuyor: Nasıl hala başka şeyler düşünebiliyorsun diye cırlıyorum kendime. Yani bana kalsa “bir dakika, her şey çok saçma ve çok boktan” diye sıkı yönetim ilan edeceğim. Yaz geceleri, rakı, balık, aşk filan hep yasak olacak. Bu sefer hepten boktanlaşacak hayat. Ona da hayat denirse. Belki de böyle tutunmaya çalışıyoruz. Yaz gecelerinde rakılı dost sohbetleriyle, aşkla sevdayla… yani bir şekilde. Bana kalsa “önce politika” deyip geri kalan her şeyi donduracağım. Hayatı kompartmanlara ayırmak mümkünmüş gibi. Politika, ekonomi ve toplumsal ayrı gayrı var olabilen şeylermiş gibi. Oturup sabahtan akşama kadar sadece politika tartışsak memleket kurtulurmuş gibi. Memleketi kurtarmak da göreceli halbuki. Kimine göre kurtarma; öbürüne göre terör, istismar, kara propaganda.

Hem…aksesuar gibi demokrasimiz var, neyi tartışıyorsun? Yavaş tartış. Meclise girecekmiş? Yavaş gir. Girebilsen de sokmazlar ama “tek yol sokak” deyince de kızarlar. Medyaya ne demeli? Ben kısacık ömrümde bu kadar küçüldüğünü görmemiştim. Gazetelerin televizyonların haberleri veriş şekli mide bulandırıcı. Ah benim demokrasime…

Utanıyorum doktora konusundaki endişelerimi dile getirirken. Utanıyorum içimden aşk hakkında, sevmek hakkında yazmak gelince. Hele ilişkiler hakkında geyik yapasım tutunca… Her şey bitti bu mu kaldı ayşec. diyorum. Memlekette her şey bitti; bir senin doktoran, bir senin tam takır kuru bakır gönlün kaldı değil mi diyorum. Her dert bitti de bu yaz balkonunda ağız tadıyla bir rakı içememiş olmak kaldı, öyle mi? Ama işte…hiçbir şey bitmiyor ki be. Bitmesini beklesek ömür geçer. Bir şey yapmalı, orası muhakkak. Herkes kendi meşrebince, ben kendi meşrebimce. Bir yandan da yaşamak, sevmek filan lazım be. Öfkeyi, nefreti üslup bellemiş eli kanlı insanların inadına bir ideoloji gibi sevmek, isyan gibi aşık olmak lazım. Öyle bir iktidar dönemindeyiz ki nefes almak bile direniş sayılır. Bana sensiz cennet bile…neyse.

O yüzden utanıp sıkılmayı bırakıp, bildiğim gibi yazmaya devam edeceğim. Değil mi ki bize göre aklımızın alabildiği, gözümüzün görebildiği her şey politiktir ve güç ilişkilerinden müteşekkildir. Özgürlüğün sınırlarının, üstünlük kompleksinden mustarip 15-20 takım elbiseli/cübbeli tarafından çizilerek her geçen gün biraz daha daraltıldığı bir ülkede hoşa gitmeyen fikirler dile getirmek, rahatsızlık vermek bir nevi erdemdir. Sizin alınız al, yemedim. Morunuz mor, yemedim. Tanrınız büyük, inanmadım. Siz kimsiniz ki benim dengemi bozacaksınız. 

1 Şubat 2011 Salı

Sarılık Kedi, Bardaktan Akan Kuşlar ve Şu Bizim İnsan Olma Halimiz


Perdeyi aralayıp pencereden sokağa, binaların karlı çatılarına bakarken "ne kadar insanız" dökülüverdi ağzımdan. Her marifetimiz biraz daha sevilmek için, biraz sıcaklık. Bu bakımdan ne kadar da masumuz. Yöntemlerimiz değil belki ama amaç bir hayli masumane. Ben bugün ne kadar insan olduğum ve bu konuda yalnız olmamam karşısında dehşete kapıldım. 






112'nin durakta beni bekliyor olmasından anlamalıydım bir terslik olduğunu. Yanına oturduğum kadın ağırlık eden birkaç tahtasından kurtulmuş, aklı hafifti. Çok yaşlı olmamasına rağmen kulakları zor duyuyor ve oldukça yüksek sesle konuşuyordu. Beşiktaş'ta oturduğunu ama karşı tarafta ev aradığını, Beşiktaş'ın çok kalabalıklaştığını, talebe evlerinin çokluğunu, sarılık olan kedisini nasıl sevdiğini ve her gün aşı olması için Ortaköy'e götürdüğünü anlattı da anlattı. Şoför arkasına dönüp kendi ağzının fermuarını çekmek suretiyle kadından da aynı şeyi yapmasını istedi. Otobüs halkı da durumdan rahatsızdı ve kadının her dediğini güler yüzle dinlediğim için muhtemelen benden nefret ediyorlardı. Şoförün bu kaba uyarısı yarım saat kadar işe yaradı. Konuşmak isteyen bir kadını kim durdurabilir ki?


Kadın benim söylediklerimin çoğunu duymuyor, ben konuşurken gözlerini dudaklarıma dikip ne söylediğime dair bir ipucu edinmeye çalışıyordu. "Geçmiş olsun...ya öyle mi? Evet, zor tabi...Kolay gelsin" gibi şeyler gevelemek dışında bir şey söylemiyordum halbuki. "Kedimi şu kadarcıkken almıştım. Yaşlandı şimdi. Ölmesinden korkuyorum. Evladım gibi benim." Ortasından başlayan bir cümle gibiydi kadın. Teklifsizce anlatıyordu. Bir etnometodoloji saha çalışması içinde hissettim kendimi. Benim tahtalar da kadının firari tahtalarına mı katıldı bilmiyorum ama "e tabi, ne de olsa bir ses bir nefestir evde" dedim. Yalnız yaşadığı önkabulüne nasıl sahip olmuştum? Belki bir tek bunu söylememişti ama söylediği her şey bunu söylüyordu. "Bir çocuğum var ama hiç aramıyor. Kirayı ödeyemediğim için ev sahibi evden çıkarıyor. Karda kışta ev arıyorum." yazıyordu satır aralarında. Kulaklıklarımı takıp kendi satırlarımın arasına döndüm. Ortaçgil söylüyordu. 


Her akşam 5 sularında Beşiktaş semalarını mesken tutan kuşlara insanlar kayıtsız kalamıyor artık. Dün yine 112'yi beklerken otobüs durağında anlık bir çocukluk geldi bekleyenlere. Gelen otobüslere değil gülümseyerek göğe bakan bir sürü yorgun argın insan. Bardağa dolup, bardaktan boşalan su gibi hareket eden yüzlerce belki binlerce küçük kuştan gözümüzü, hayretle "aaa"lamaktan kendimizi alamadık. Bir Turgut Uyar şiiri gibi, Göğe Bakma Durağı gibiydik. Gibi'si fazla. Bir otobüs durağı dolusu insan durmuş göğe bakıyorduk. İnsanca, pek insanca...




Göğe Bakma Durağı / Turgut Uyar

İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yanab otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım

5 Aralık 2010 Pazar

Cim Karnında Nokta

...bazen de böyle olur.
hep ben mi pas geçeceğim günleri, pas geçme sırası güneşteydi bugün.
doğmak istemedi, doğmadı.
gün doğmadan bitti gün, ölü doğdu.
henüz değil ama bitti. insan mutlaka on sekizinde reşit olmaz, gün mutlaka on ikide bitmez.
şehrin ışıklarının yanmasıyla bugün de bitti işte.
daha kaç gün var yaşanacak?
daha kaç kez göreceğim aynı mevsimleri?
kaç ay daha ağrılar içinde kanayacağım ben?
hiç çocuğum olacak mı mesela? çok isteyince olmaz ya, korkuyorum biraz.
"nasıl olacak güzel kızım?" diye soruyordu meyhaneci yorgo, bilmiyorum.
nasıl olacak yorgo? sen ki yüz yaşında bir meyhanecisin, kim daha iyi bilecek senden?
ben ki ufacık tefecik bir kız, ben ki cim karnında bir nokta...nereden bileyim nasıl olacak, sen söyle.
seni bırakmayan bu şehir beni bırakır mı dersin? bıraksın gideyim vre.
leb-i derya bankları, vapur yolcusu martıları, lakerdayı hatta rakıyı bırakıp gideyim diyorum.
"artık tüm düşler öldü, terk etmeli kentleri" diyor kadın.
biz zaten en iyi terk etmeyi biliriz.
fakat salak ayrımların en salağıymış gitmek ve kalmak.
giden, durmuş yosun tutarken, kalan, cehennemin dibine siktir olup gidiyormuş. bazen.
ben? ben, cehennemin dibinde yosun tutar gibiyim.
"bir kadınım ben ve insan kadın olunca, her şeyi unutur yüreğinin içindekinden başka" diyor kadın.
her şeyim yüreğimin içinde olduğundan her şeyi unutuyorum.
korkarım ki kadınlıktan da kovulacağım bu gidişle.
kendi yüzümü, başkalarının gözünü daha kaç kez boyamalıyım?
daha kaç gülücük saçmalı, kaç göz yaşı dökmeliyim perde inmeden evvel?
çoktandır angarya geliyor yaşamak.
ve psikolojinin de, psikiyatrinin de, hevesle koydukları teşhislerin de canı cehenneme.
"ona kötü bir şey olsun istedim. bana aşık olsun istedim" diyor kadın.
insanın her istediği olmuyor be güzelim.
öyleyse, hadi...
"rakı doldur, yine eksildik biraz".

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Ellerimiz

Nazım demiş ya hani ben sensiz de yaşarım ama seninle bir başka yaşarım diye, o hesap. İstediğin kadar barışık ol kendinle, dünyayla; istediğin kadar sevmeye teşne ol her şeyi ve herkesi, gene de birileri eksiliyor hayatından. Sebepleri muhtelif elbette. Çok kırgın olabilir insan, yahut çok aşık. Belki ikisi de, ki muhtemel görünüyor insanın en çok sevdiğinden aldığını düşününce en büyük yaralarını. O yüzden olacak, en yakınındaki düşüveriyor en uzağa, başkası değil.
Neticede eksiliyorsun, hayat da beraber. Durur mu o da eksiliyor; bütün sevinçlerin, kederlerin hepsi. Her şey eksik kalıyor. Zaman diyorlar ya, anladım yalan. İnsan eksikliğe alışıyor. Ona da alışmak denirse. Aşina oluyorsun daha ziyade. Sabah kahvesini beraber içip akşam haberlerini beraber izliyorsun.
Merak? Ediyorsun elbet, etmez mi insan. Hele de bir günün ayrı geçmezken. Bu karara saygı duymuyorsa yahut en başta hiç anlamamışsa gerekçesini, ya da ne bileyim -en kötüsü herhalde- anlamış, gene de saygısı kalmamışsa hiç durmaz bir merhaba der herhalde insan.
Ya da... gazetelerin fal köşelerine itibar etmeye başladığını fark edersin. Gayriihtiyari açtığın o sayfada okuduğun kendi burcun da değildir üstelik. Mesafelerin ayırabileceğinden daha uzaktakinin hayatına dair ufacık bir ipucu edinmek için onun falını okursun ciddiyetle.
Düşününce lirik bir tarafı var. Şimdi yıldızlar kadar uzak olandan yıldızlar vasıtasıyla haber almaya çalışmak, yıldızlardan medet ummak. Tanrım ne saçmalık. Ben yaptığımdan değil zaten, bizim bir arkadaş.
Kimse kim, var bu ve ne yazık bir şey. Halbuki ölüm de var, iş mi bu yaptığımız. Ama işte ölüm de bir tür ayrılık ve ayrılık, ölümden beter derler. Bilmem, öyle mi, hiç farkında değilim.



...
Bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım

T.U.



26 Mayıs 2010 Çarşamba

Neden

Güya temizlik vardı bugün evde. H'nin telefonuyla uyandım 11 gibi. Temizliğe geleyim mi diye sordu. Bu, geleceğim demekti. Apar topar kalkıp pek de dağınık olmayan etrafı topladım. Kahve içmeden yaptığım her şey kayıt dışı sabahları.

Geldi ama her gelişi gibi değil. Her şeyden evvel birer sandalye çektik -bunu yapacağımız bir yerlerde yazılıymış kadar kendiliğinden ve olağan. Havadis dolu geçen haftanın sonrasını anlattı bir çırpıda. Benim yaşlarımdaki oğlu sevdiği kızı kaçırmıştı. Ailesi vermiyormuş kızın, bir akrabalarına sözlemişler. Kız da kaçmış oğlana. Ertesi günü apar topar ev tutuldu, döşendi, nikah yapıldı. Çöpleri toplamaya geldiğinde ayaküstü ve kıs kıs gülerek anlattığı kadarıyla biliyordum bunları. Ben can sıkıcı rasyonel modernist özne olarak doğabilecek hukuki sıkıntılardan dem vurayazarken yorgun olduğu kadar keyifli gülücükleri durdurdu anlamsız endişelerimi. Kaynana oldum iyi mi diye kıs kıs gülüyordu gençliği dün gibi aklımda olan kadın. Ben de güldüm. H mutluysa sıkıntı yok demekti.

Bugün geldi. İlk iş balkonu yıkamaktı. Yağmurları bahane edip savsaklıyordum kaç zamandır. Kovayı doldurdu, ilk suyu attı ki telefon çaldı. Hoşnutsuz da olsa rıza gösteren kayınpeder, çocukların evini görmeye geliyormuş. Hazırlık yapmak gerekti, zaten gergin olan ilişkileri daha fazla germemek için her şey yapılmalıydı. Madde bir, börek. Yanına çay, gerisi de uydurulur bir şekil. Apar topar çıktı H. Bu sefer kıs kıs gülen bendim. Eşine ulaşamadığındaki telaşı, geliniyle konuşurken hala oturtamadığı belli olan mesafe... Çoktan geleneksel hale gelmeye başlamış olan "darısı başına"dan hele ki bu bağlamda sıyırabileceğimi ummamıştım, öyle de oldu.

Aldım sazı elime, bir güzel yıkadım balkonu. Balkon yıkamak bahane, çıplak ayaklarla suda çıpır çıpır oynamak şahane. Akşama doğru kuruyunca attım masayı, sandalyeyi de. Menekşe hanımı da güneşle baş başa bırakmıştım zaten, masaya terfi etti o da. Az buçuk biyoloji kalmamış olsa aklımda küçük hanımla beraber yatacağız ama heyhat, benim de havaya ihtiyacım var.

Akşam güneşinde bir mayıştım bir çalıştım güya, kim sorarsa. Acıkmadığım halde, sırf güzel yaptığım için yemek yapıp yedim. Yanına da bir kadeh şarap, çikolata, sigara derken... bu keyfin gözü kör olsun. Bu sefer keyif için terfi oldum balkona hava kararınca. Oldu olacak deyip bir de mum yaktım. Aldım şişeyi, sigaramı yanıma. Karşımda bir avuç deniz, ama çok değil, tam bir avuç. Öyle ışıklı, öyle huzurlu ki buradan, neredeyse kendine çağırıyor. Gel diyor, Galata'da iki tek at ne çıkar. Yemezler diyorum ama öyle bir yiyesim var ki.

Musıkiyi de açtım mı yanına. Daldım daldım gittim. Kendimce şarkı bile mırıldandım. Gene düşündüm, düşündükçe düşündüm. Bu bilekliği çıkarmaya bir türlü elvermiyor gönlüm. Düşündüm işte...aşkı, sevdayı, ayrılığı...bir insan akşamları ne düşünürse onu düşündüm ben de. Öfkelenmeye çalıştım, öfkelenemedim. Ağlar gibi oldum, sonunu getiremedim. Açtım Turgut Uyar okudum, yaramadı pek. Yaramıyor. Dokunamayacağını bildiğin bir insanı uzaktan izlemek gibi sevdiği şairi okumak, sevdiği müziği dinlemek. Aydınlık bir ucu olan uçsuz bucaksız bir karanlığa sürüklüyor insanı.

Şarap ne güzel, İstanbul ne güzel...vapurlar, martılar filan. Işıkları, kokusu, uğultusu bile. Kim demişti unuttum şimdi ama, "insanlar buraya yaşamaya geliyor, halbuki burası ölünecek yer" demiş adamakıllı bir adam çok yıllar önce. Acelem olmasa da burada ölmek isterim ben de. Aşiyan'da gözüm yok da -ki bu aralar o günden sonra ilk defa olarak gideceğim, dertleşmek için bizim adamlarla- yan yana oturmak ve sessizce birer sigara yakmak isterdim o müthiş sükunete. Sonra o sükuneti bozmak pahasına da olsa "neden" derdim, "neden sevmedin beni, bir de hele. Yoo bana hiç aşktan bahsetme arkadaş, küçüğüm ya anlamıyorum farz et. İnsan sevdiğinden ayrı duramaz, durursa da ölür, ölmezse de ölür gibi olur. Bu kadarını biliyorum ben. Şimdi de bakalım neden sevmedin beni, dosdoğru söyle ama, kıvırmadan, aşka edebiyata kaçmadan". Der miydim sahi? Yok, demezdim. Gurur. En fazla bu kadar çıplak kalabiliyorum, yazarken. Bir şeyi saklamanın en iyi yolu onu orta yere koymaktır hesabı ne varsa döküyorum ulu orta. Aşikar olanı görmez insan, ben bunun tezini yazıyorum.