Dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Mayıs 2011 Perşembe

Karakol: Ağzından Öpmüş, Yanağından Vurmuş

Aslında işimdeyim gücümdeyim ama tutamadım kendimi, daha doğrusu tutamayacak yazacağım. Halbuki bir dur değil mi, üstünden biraz vakit geçsin, azıcık sindir ondan sonra söyle ne söyleyeceksen. Ama yok tweet'le mweet'le olacak iş değil bu. İyi kötü bahsetmezsem çatlarım. 


10 saat mesai karşılığı 3 sayfa boyu yol kat edebildiğim çeviriden kaldırdığım gözlerimi iki dinlendireyim diye televizyonun karşısına oturduğum gibi yeni bir dizinin ilk bölümüne hatta jeneriğine -o derece- denk geldim. Tanıtımları baya itici gelmişti, o yüzden asgari düzeyde beklentiyle başladım izlemeye. Hoşlanmadığım oyuncusu yok gibi bir şey. Kadrosu düpedüz sağlam işte, niye çeviriyorsam (elim alıştı zahir). Var ama, gene bir iticilik var. Hem de hiç öyle insanın dilinin ucunda ikamet eden cinsten filan değil. Rahatlıkla maddelenebiliyor. 


İlkinden başlamak üzere reklam aralarında ne yaptım, tabi ki sözlüğü açıp baktım. Sayfaların daha hızlı atmasını beklerdim açıkçası, ona bir şaşırdım. The Shield'ın aynısıymış, izlemedim, araştıracağım. Behzat Ç.'yle kıyaslanmış sürekli. Çok iyi olduğunu ve izlesem çok seveceğimi bildiğim halde Ankara'yı gösterdiği için izlemiyorum o diziyi de. Bir yazar iyice abartarak Arka Sokaklar'a benzetmiş. Bir dakika şimdi o kadar da değil. Oradaki Mesut Komiser'i azıcık ucundan andırıyor olabilir.. Yok yok baya bir diziye hakim olmam beni de ara sıra korkutmuyor değil. 


Dizide sigara içiliyor, uyuşturucu kullanılıyor, insanlar eşeysiz sevişmiyor, sadece şehzadeler doğurmak adına hiç sevişmiyor, küfür gırla yani gündelik hayat seviyesinde, polisin şiddeti meşru ama polis bir yandan politikacılara saydırıyor, bedenini satarak hayatını kazanan kadınlar var (Ortaköy'ün her saatini bilirim de hiç o haline denk gelmemişim, Taksim olsa neyse, Ortaköy Meydanı be)... Peki dakka bir gol bir, İsmail YK'dan Bas Gaza'yı vermek nedir? Bir motosikletli kovalamaca sahneleri filan. Balya balya dolarlar, pis işlere bulaşmış değil de daha ziyade işler ona bulaşıp pislenmiş gibi duran aykırı fakat arkasını da devlet içinde sağlam yerlere dayamış olan polis Reşat, viski miski, net iyi adamlar, net kötü adamlar, FBI'dan gelme bir Türk "dedektif" (Kanıt'ta da kafa buldular bunla ama sonrası aşk filan)... Ne ararsan var yani. 


Her tarafından çıngıl çıngıl sallanan klişelerine takılmadım ben, boncuktan perdeymişçesine geçip gittim içinden. Daha ziyade 90'larvâri bir serserilik sezdim ben dizide, sezmek istemiş de olabilirim, hala Kaybedenler Kulübü'nün etkisi altında olmam da muhtemel. Pis adamların, pisliğin her zaman çekici bir yanı vardır. Salt bu da olabilir. O bu derken sonuna kadar izlemişim dizinin bu ilk bölümünü. Adamlardan çok kadın oyuncularını beğendiğim bir kadrosu var aslında. En beğenemediğim oyuncuyu da son sahnede tak diye yanağından öpüp yolladı zaten Reşat. Bir yerli dizi senaryosu için oldukça cüretkar geldi bana. Yani bir karakteri sevmemiz mi yoksa ondan nefret etmemiz mi istenir/beklenir, kabak gibi ortadadır her zaman. Nefret uyandırmak adına bu kadar hayvanca bir şey yaptırıldığını ilk defa görüyorum. Gerçi önden verdiler tüyoyu, verdiler tüyoyu ama yok artık diyordum. 


Twitter'da genel olarak olumlu bir hava eserken sözlük elbette sokup çıkarmış ki ne işim olur Twitter'da, bir yandan entry okuyarak dizi izlemek varken. Klişeliğinden, taklitliğinden bindirmişler diziye ama bana kullandığı klişelere inanıyormuş gibi gelmedi. Yani daha çok parodisi gibi, kafa buluyor o klişelerle. Ciddi bir surat ifadesi takınarak kıs kıs gülüyor, dizinin kendisi de içinden "yok artık" diyor...ya da gene iflah olmaz iyimserliğim tuttu. Yok ya, sadece pisliği olamaz, hoşuma giden bir şey daha var bu dizide. Serseriler bizzat kalkmış serserilikle kafa buluyorlar sanki. Neyse ne, ben beğendim. Biraz daha zeka pırıltısı katarlarsa hiç gocunmadan izlemeye devam ederim. Reşat en başta diyor zaten, kimse üstüne alınmasın, fantastik bir dizi bu. Adam haklı beyler. Ha baştan fantastik deyince "sıçtım, oldu" rahatlığına ermek diye bir şey söz konusu değil. Kaldı ki fantastik demek çok ironik kaçıyor yer yer. İronik kaçmak? Gece gece bu kadar. Biz nasıl diyor...bence giderli ama önümüzdeki bölümlere bakmak lazım. Bu arada, daha da geç bir saate alırlarsa bu hiç sürpriz olmaz işte. Tam da sansür, yasaklar, filtreler konuşulur, tartışmalar alevlenirken... ilginç bir zamanlama oldu Karakol'unki. Öte yandan ömrü kısa olacak ama bu neyi değiştirir? Gözyaşı Çetesi'ni kim hatırlar şimdi, ömrü kelebek kadardı ama ben onu sevmiştim. 




Not:  Linkteki şarkı Gözyaşı Çetesi'nin jeneriğiydi sanırım. O zamanlar bendeki kopyası bir dakikalık kötü bir çekimdi. Hatta arasında Ayşe Şule'nin bir repliği vardı. Oldukça vurucu bir replikti. Yetkin Dikinciler bir tarafa, sırf o kıytırık kayıttaki o vurucu replik yüzünden bile bu kadar içime işlemiş olabilir o dizi. 

2 Nisan 2011 Cumartesi

Much ado about nothing #14

* Yağmurlu İstanbul. Bunun üstüne bir şey yazmaya lüzum yok. Yağmurlu İstanbul kendini anlatacak kadar güçlü bir imge. O derece kendiliğinden anlamlı ki densizin biri bir anlam daha yüklemeye kalksa taşar. O zaman da yerler batar, her taraf anlam olur. Kim temizleyecek onu? 


* Artık yaklaşımım bu: "Bu nasıl temizlenir?". Çok tasarım mobilya fotoğrafları görüyorum mesela, aklıma gelen tek şey o köşelerin tozunun nasıl alınacağı. Bunun imkansızlığını düşünüp üzülüyorum. Geçen gün otobüsle Körfez'deki bir fabrikanın yanından geçerken "dış cephesi ne kadar tozlanmış" diye içlendim. Yıkayıp paklamak geldi içimden. Öte yandan çamaşır suyuna aşığım. Mümkün olsa yemeğime katacağım. 


* Hayal kırıklığı takdire şayan bir anlatım ama hazır cisimleştirmişken kırıklıktan daha iyisi yapılabilirmiş. Ne bileyim, hayal yıkıntısı ya da hayal enkazı gibi. Kırılan hayalın ikamesi olabilirmiş gibi geliyor çünkü. Oysa kalem ucu değil ki bu, hayal. 


* Boş şeyler yazınca utanıyorum. Ağır şeyleri daha yazmadan utanıyorum, yazmıyorum. Yazmayı bıraksam olmaz, onu da biliyorum. Ne bok yiyeceğimi bilmiyorum.


* Bilim insanları beni incelesin lütfen. Böyle rüya mesaisi olmaz. Düpedüz yoruluyorum, yorgun uyanıyorum. Dün iyice saçmaladı. Skeç gibi onlarca rüya. Hepsinin de ardından bir uyanıyorum. Bir tanesinde Ece ajandama "bunun bir rüya olduğunu biliyorum" yazdım, sarstım kendimi ama gene de uyanamadım. Bir tanesinde avazım çıktığı kadar bağırdım, sesin dışarıya gittiğine de adım gibi eminim, "iyi ki duyacak kimse yok" diye geçirdim içimden. Bir tanesinde merdivenlerden düşüyorum ama trabzanlardan kayarak. Kelalaka bir lise arkadaşım da beni tutmak için çırpınıyor. Elimi uzatıyorum tutsun diye. Düşüyorum, düşüyorum, tam yere çakılacakken yakalıyor. Bir diğerinde ise gece Asmalı'da yürüyoruz ama Asmalı Eminönü'ndeymiş meğersem. Babam arkadaşlarıyla beni bir meyhaneye götürüyor. Yürürken yanından geçtiğimiz bir barın önünde genç Marlon Brando'yu görüyorum. Taş çatlasa otuzlarında. Çaktırmadan babama gösteriyorum. Gösterene kadar "siz gidin, ben birazdan geliyorum" desene akıllım. Madem rüya, git konuş işte. Şaka maka dün baya gözden kaybettim rüyayla gerçek arasındaki çizgiyi. Inception'dan ben etkilenmeyeyim de kimler etkilensin.


* Daha sık insan içine çıkartmalıyım kendimi. En temel becerilerim bile körelmeye yüz tutmuş. "Ayşec. çocuk harbiden yazıyor sana". "Yok abi ne yazması, geyik yapıyor". Hoşlanmadığımdan değil anlamadığımdan insan terslediğim günleri de gördüm ya... Neyse ki "iyi arkadaş olabiliriz aslında"yı yiyecek kadar ölmedim daha. "I think this is the beginning of a beautiful friendship" repliği Louis ve Rick arasında işler ancak. Rick dönüp de Elsa'ya böyle bir şey der mi? Demez. Gerçi, dese bir güzel yedirirdi. Ben de yerdim o zaman. Humphrey Bogart bu hamleyi yapacak da yemeyeceğiz. Olsa olsa tadından yenmez. Yani, yemediğini gösterip iyice değere binmek var ama tam bir oyun sever olmak lazım onun için de. Kim uğraşacak. Uğraştıracak adam lazım. Onu da kim kaybetmiş ki ben bulayım. 



* Gay'ler konusunda ayrımcıyım. Çekici olanlar bize kalsın, gerisi dünya ahret bacım olsun istiyorum. Geçen gün yeni tanıştığım çok tatlı bir çocuğa patladım öyle: "Zaten dar alanda kısa paslaşıyoruz, bir de siz havuzumuzdan çalıyorsunuz!" "Havuz mu?:)" "Havuz tabi, ne sandın". Aynı "havuz" olmadığını elbette biliyorum ama durumun geyiğini çevirebilecek olgunlukta birini yakalayınca bırakamazdım. Yaşadıkları toplumsal baskı ve sorunların ciddiyetini düşününce az buz bir olgunluk da değil. Gerçekten bir insanı sevmekle başlıyor her şey. "Ben senin düşmanın değilim" ve "sen de benim düşmanım değilsin"de mutabakata vardıktan sonra alınganlığa yer kalmıyor. Aynı çocuğu gözümüze kestirmediğimiz sürece tabi. Yoksa al sana havuz problemi. 


* Dizi tavsiye ediyorum: Rizzoli & Isles. Tess Gerritsen'ın kitaplarından uyarlanmış bir polisiye. Polisiye sevmezdim güya. Cold Case'ten sonra buna da sardırınca anladım ki cinayet masasında çalışan kadınlara inkar edilemez bir ilgi duyuyorum. Dedektif Rizzoli'yi canlandıran Angie Harmon, Ali MacGraw'a benzerliği ve en sevdiğim ses tonuna sahip olmasıyla; Sasha Alexander'ın canlandırdığı adli tıp uzmanı Dr. Isles ise google gibi kadın olmasıyla tavladı beni. Bölümleri birer saat olan diziyi izlerken hiç de bir saat gibi gelmiyor. Yalnız birinci sezon finali ömrümden ömür götürdü geçen gün. Bir saat boyunca gerim gerim gerdikten sonra muhteşem bir sahneyle bitirmişler. Belki de bu türe çok yabancı olduğum için kolay etkilendim, bilmiyorum. TNT, diziyi bir sezon daha uzatma kararı almış. İkinci sezonu 11 Temmuz'da başlayacakmış. 


Şu da çok hoşuma giden jenerik müziği:


* TNT'nin "We Know Drama" sloganına koptum yalnız. Sen mi ben mi TNT. Long live the queen bence. 

* ÖSYM uyuma, şu ÜDS sonuçlarını açıkla artık!

7 Şubat 2011 Pazartesi

"Dırdır"

Kolay mı, bir ömürlük sosyalizasyon. Çağdaşlık aşığı annelerimiz bile, her şeye olduğu gibi çağdaşlık kurgusuna da şüpheyle yaklaşan bizler kadar tepkili değil. Onların gözüne batan birçok şey yaş itibariyle bizim de gözümüze batmaya başladı ama tersi bir durum söz konusu olamıyor.


Bir sosyoloji profesörümüzün dersini bitirirken söylediği sözler anlatıyor: “Ben size burada feminizm anlatıyorum ama dün akşam 9’a 10’a kadar çıkamadım mutfaktan.” Meslektaşı olan eşi de ziyadesiyle feministtir. Feminist metodolojiyi, teorilerini filan ilk ondan duymuşuzdur. Zaten ancak teorilerini duyabiliriz.

“Her şey politiktir”i göstermek için yatak odasına gitmeye gerek yok. Sofradan kalkmak yeterli. Örneğin akşam yemeği ritüeli oldum olası politik gelmiştir. Yemek yapmak, eşref saatinde mutfağa girip alengirli yemek yapması okazyon sayılmayan kişinin asli görevidir. Ayrıca eyleme atıfla çoğul konuşulması (“pişirelim”) o işin tek bir memuru olduğu gerçeğini değiştirmez. Sofrada eksik görülen şeyin (ör. tuz) eksiği gören kişi tarafından tedarik edilmesi önem arz eden başka bir an. Malum, tek başına tespit tuz tadı vermeye yetmez ama pekala kabak tadı verebilir. Peki yemek yapmaya girişilen eşref saatleri, yapım aşamasına müteakip mutfak temizliğini de kapsar mı? Yemek, yapmakla biten bir iş değil. Savaş alanına dönen mutfak en ala yemeğin bile keyfini alıp götürebilir. Yemek yapımına eşlik eden bir kadeh şarap tadından yenmez fakat akabindeki mutfak temizliğine eşlik eden kadeh, kabul edelim ki biraz trajiktir. Keyfi sofrada kalan şarap, hem yemek yapımı hem de yemek sonrası bulaşıkların yıkanıp kaldırılması sırasında camdan bir ironi olarak kalır.

Çağdaşlık, eşitlik, demokrasi…hatta Marxizm, Sosyalizm üstüne sabahlara kadar konuşuruz. İki oda bir salonda küçük bir Enternasyonel atmosferi bile yaratabiliriz. Mangalda kül bırakılmaz ama o tabak o masada bırakılır. “Marx gelse benden AA alamaz” diyen eski Marxist bir hocamız vardı. Kusura bakma hocam ama sen de gelsen Marx da gelse, şarabını alıp kanepeye geçerek muhabbetine devam eden adamın eşitlikten, özgürlükten, emekten, sömürüden neyi anlayıp neyi anlayamadığını bir daha düşünürüm ben. Öyle bir diyar ki “sofrayı kuran kaldırsın” diye bir tabir caiz sayılıyor. Sıçtım sıvıyorum derler buna. Sofrayı ben kurmadığıma göre kuran kaldırsın tabi! Oh ne ala memleket. Hayat işimize gelince müşterek, işimize gelince bol kompartmanlı. Yemekli vagondan kötü kokular geliyor yalnız.

Ama yok öyle bok at izi kalsın. Biz de az değiliz. Beceremiyor, iyice batırıyorlar diye atı-atıveriyoruz “mutfağımızdan”. Bırakınız yapsınlar, bırakınız öğrensinler halbuki. İstediğimiz kadar eleştirel yaklaşalım her kurum ve kurguya, sosyalize olageldiğimiz cinsiyet rolleri üstümüze yapışıp kalıyor. Güzel yemek yapabilmek kadınlığın ispatı. Nokta. Sadece üstümüze yapışıp kalsa “bu ne be” deyip sıyırıp atacağız belki üstümüzden ama içimize de işliyor, bundan keyif aldığımızdan şüphe duymaz oluyoruz. Gülümseyerek söylenen bir “eline sağlık, çok güzel olmuş” yetiyor yeni yemekler öğrenmek istememize. Tamam da elimiz sağlıktan geçilmiyor! Aşikar ki evcilik masum bir çocuk oyunu değil, bir neyin nasıl olması gerektiğini içselleştirme pratiği. 20 yıl sonra adı oluyor evlilik. Tasvip etmediğimiz kimi evlilikleri “evcilik oyunu” diye eleştirmek, evliliğin evcilikten daha başka bir şey olduğu varsayımına dayanıyor. Baudrillard beni andı: Tıpkı Disneyland’in varoluşunun hepimizin yetişkinliğini ve rasyonelliğini onaylaması gibi. Bu kadar kalın ve sağlam duvarlar örme ihtiyacı neden hasıl olur? Neyi ayırmak, neyi korumak, neyi saklamak için yükselir o duvarlar?



1978 yapımı “Evlidir Ne Yapsa Yeridir” adlı bu filmi “Kadının Fendi Erkeği Yendi” diye hatırlamakta ısrar ettiğim için hiçbir zaman tek seferde bulamaz, gugıllaya gugıllaya bulurum. Gerçek adı da eleştiri mıknatısı gibi. Ne yapsa mesela? Dövse, öldürse, tecavüz etse, parçalara bölse yeri midir? Kol kırılır yen içinde kalır, aile meselesidir karışılmaz?! Bu filmi çok severim ama çekildiği yıllarda Türkiye’de yükselmekte olan feminist bilinci bu kadar aşağılayan, onunla alay eden bir film daha görmedim. Çok var ama bu kadarını görmedim. Film bitti mi sanki, bitmedi. Yahşi Cazibe adlı yerli dizideki Cazibe-Simge karşıtlığı bile az mı işliyor seyirciyi? Arka Sokaklar adlı yerli dizideki Suat karakteri vasıtasıyla verilen feminist örgüt “parodisi” az mıydı?                             

Emma Goldman’ın en sık alıntılanan cümlesidir: “Eğer dans etmek yoksa ben o devrimde yokum”. Eğer dönüp dolaşıp o tencere tavayı gene ben yıkayacaksam, ben de o işte yokum!


*Dizilerden bahsetmişken, “Öyle Bir Geçer Zaman ki” adlı dizinin erkek egemenliğini yeniden ürettiği eleştirisine atıfla bir ekleme yapma ihtiyacı duyuyorum. Kanımca, Hasefe’nin “gavur” vakasına dönmemeli olay. Yani bir dönem dizisi ya da filmi çekiliyorsa –dönem olmasına hatta çok uzak bir coğrafya olmasına da gerek yok ya neyse- ve orada şiddet varsa bunun gösterilmesinden yanayım. “Yeniden üretmek” terimini biz de severiz, öper koklarız, uyumadan önce “iyi geceler:)” mesajı atarız filan ama nasıl ki her şeye “öteki”, her şeye “yapısöküm” denmez, her şeye “yeniden üretmek” de denmez. Can Yücel’in orada nasıl ki göte göt deniyorsa burada da şiddete şiddet denir. Çoğu zaman nasıl söylendiği ne söylendiğinden fazla önem arz eder, lakin söz söyleyemez hale gelmeyi ya da getirilmeyi marifet addetmem söz konusu değil. Dizinin avukatlığını üstlenmeye hiç niyetim yok. Tek söylediğim, birbirine eklemlenmiş sloganlardan daha derinlikli çözümlemelere ihtiyacımız olduğu. Bu ister kadına şiddet olsun, ister başka bir toplumsal mesele. Memleketin kurtarıldığı masaları kimin kurup kaldırdığına bakmakla bile başlanabilir. 


26 Ocak 2011 Çarşamba

Second Life Replay



Bu diziyi sevdiğimi söylemiştim değil mi? Bu diziyi seviyorum. Kalkıp da dizi yazısı yazmak istemiyorum şimdi ama seviyorum. Dördüncü sezonu çıkana kadar oyalanırsın diye önerilen ve jeneriğine hasta olduğum Hung asla yerini tutamadı. Bırak rebound'u reklam bile olamadı. İki hikaye de manwhore tabir edebileceğimiz iki adam etrafında dönüyor. Hung'daki biraz kader kurbanı. Hank Moody ise daha hedonist ve çok daha sofistike. Ayrıca aşık. Aslında ikisi de eski eşine aşık ama biri daha güzel aşık.

Son bölümün (S04E03) sonlarına doğru tam "tyler, tyler! nerede o eski sezonların playlist'leri" diye homurdanırken bu şarkı girdi ve tabiri caizdir, kapak oldum. Çok alakasız ama How I Met Your Mother'da çalan şarkılar da ufkumu açıyor bazen. Hücreleri hala kımıl kımıl canlı insanların yaptığı müziklerin cahili olduğumu düşünürsek iyi niyetli bir çabadır en azından. Dizilerden müzik apartıyorum, ne yapayım.

Tyler Bates'in 300 Ispartalı'ya verdiği savaşçı gazı tezimi yazarken epey işe yaramıştı. Özellikle Nietzsche filan okurken "dur sen kötü bir şey dedin orada, hmm dur dur anlayacağım" düşünme baloncuklu gecelerimde verdi gazı, verdi gazı. Sanırsın Nietzsche'yle birbirimize kafa göz dalıyoruz. Gerçi onun o pos bıyıkları gıdıklar, gülerdim kesin. Hem öyle kuyulara ittirip kaktıramam ben onu, adam zaten yeteri kadar merdivensiz kalmış kör kuyularda. Özgüvene gel, Nietzsche beni gömmüyor da..

Yalnız Doctor Who başlayana kadar bunlar kesmeyecek beni. Araya bir Mad Men mi atsam ne yapsam? Ya da Friends? Friends de Star Wars gibi eksik kalmayı başardığım efsanelerden. Bu blog sınırları içerisinde utanmam gereken, "bunu da yazdıktan sonra artık blog'u kapar giderim, bir sahil kasabasına yerleşirim" dediğim çok şey yazdım ama bu hepsine on basar sanıyorum. Olsun, geç olsun güç olmasın. Hem kendimi Star Wars'a sakladım, bunun özel olmasını istedim. Bütün DVD'leri alıp, bir hafta eve kapanacağım (sanki hiç kapanmıyormuşum gibi!). Kesinlikle tek başıma izleyeceğim. Birden başlamayacağımı biliyorum, bunu biri daha söylerse kafasını koparırım! Yalnız popüler kültürün gözünü seveyim, kendimi resmen eksik bir insan gibi hissediyorum. Halbuki herkesin popisi kendine, değil mi güzel kardeşim?

Dizi yazısı yazmayayım dedim ama yazdım gibi oldu değil mi? Eh ne yapalım, David Duchovny'ye can veren allahım affeder beni. Kızlar fena kaş kaldıracak ama yok abi, sevmiyorum ben Spartacus. Ne o öyle Body Worlds Live gibi! Hank Moody tamamdır, olmuş o. Tabi herkes evlenip çocuk sahibi olacak diye bir kaide yok. Orada biraz sıkıntı var ama olsun. Popisi rahat durmasa da biz biliyoruz Karen'la Becca'yı nasıl sevdiğini.

Bu arada adam (David Duchovny) resmen 50 yaşında. Daha da fenası, Princeton'da İngiliz Edebiyatı'nı bitirmiş. Yale'de master'ını yapmış ve gene Yale'de başladığı doktorasını yarım bırakmış. Şimdi bu adam karizmatik olmasın da ben mi olayım? Kaç tane siyah tişört giymem gerek bunun için? Yalnız şu noktada, bir akla mukayyet olma mekanizması olarak kız aklı devreye giriyor: kesin bir marazı vardır onun. Kesin. Çünkü hani insanoğlunun küçük aklı evrenin büyüklüğünü alamayacak kadar fındıktır ya, işte onun gibi, bir insanın -hele ki cazip bulunan bir insanın- dört dörtlük olabilmesi düşünülemez. Bırak evreni mevreni, yok öyle bir dünya. Varsa da herkesi tenzih ederim, en fındık benim beynim...ama fındık shot, ehehe (baştan dedim ama değil mi).


* Hung'ın jeneriği: The Black Keys- I'll be your man

12 Ocak 2011 Çarşamba

And Not A Single Fuck Was Given That Day

Gene yol var. 
İstanbul-Ankara yolu döngüselliğinden bir şey kaybetmemiş gibi görünüyor. Yollar hala Ankara'ya çıkıyor. Tez teslim ve mezuniyet işlemleri, malum. Aynı okuldan iki kere mezun oldum zaten, üçe tamamlayıp rahatlasam mı diyorum? Yeniden Ankara'ya yerleşmek mi? İnsanın aklından geçiyor ister istemez. Hem Ankara'da yaşamayı İstanbul'da yaşamaktan daha çok seviyorum. Huzurlu, sakin, telaşsız. Oysa en çok da bu şehri tükettim yaşarken. İnsan en sevdiğine edermiş ya en kötüsünü, işte öyle bir şey. İstanbul duymasın. Yok bir şey canım, su içmeye kalktım, uyu sen.




Berlin'deki arkadaşımla konuştum. Üçüncü bir kişiyle ilgili üzülmem gereken bir şey söyledi bana. Üzülmek mi? Perişan olmam gerekirdi. Üçüncü dubleyi koyuyor, beşinci sigaramı yakıyor olmalıydım. Kendi küçük hikayemi bütünlüğü içinde ele aldığımda karşı karşıya kaldığım en acımasızca gerçekti belki de. Soğukkanlı bir katil gibi soğuk, mesafeli fakat öldürücü. Ölmedim. Hatta güldüm. Azıcık bile olsa rol yapma gereği duymadığım bir arkadaşımdır, demek ki rol yapmıyordum. And not a single fuck was given that day eşiği mi bu acaba? Eğer öyleyse hoş gelmiş sefa gelmiş. Geç olsun güç olmasın.


Şu an bir dilek dileme şansım olsa ipod'umda bütün Belle and Sebastian şarkılarının olmasını dilerdim. Ondan sonra da Doctor Who'nun yeni sezonunun bir an önce başlamasını. Californication bile başladı, adam olsun. İşte ondan sonra doktora başvuruları için research proposal, tezi bozdurup makale çıkarmak, o arada iş bulmak falan filan. Fakat şu ufacık an için tek istediğim Belle and Sebastian. İlaç gibi. 


O değil de... David Duchovny'ye can veren allahım, rol veren kastingcim... bir de dizinin müzikleri demek istiyorum. O kadar diyorum.



(write about love, he mi? buna gene belle&sebastian'dan bir musiki eseriyle cevap veresim geldi: fuck this shit.)

10 Ocak 2011 Pazartesi

Ucube Desen Değil, Muhteşem Desen Hiç Değil İki Satır


Radikal gazetesinde -yazı dizileri değil ama dizi yazıları- yazan Orhan Tekelioğlu'yla kanepeye kurulup mütemadiyen bikbiklenmek suretiyle dizi izleme fantezimden evvelce bahsetmiştim. Muhteşem Yüzyıl da bu arzumu körükledi. Kendisini tanımam fakat inanıyorum ki istersek sosyoloji camiasının Şansal ve Erman'ı olabiliriz. "Hocam ne diyorsunuz bu pozisyona" deyip kıh kıh kıh gülmek, reklam arasında çayları tazelemek filan istiyorum adeta. 

Daha dizi başlamadan kopan yaygarayı görünce aklıma ilk gelen Mustafa olmuştu. Onu da "acep ne varmış bu kadar" diyerek merakla izlemiş, bir anlam verememiştim. Bu sefer de bir televizyon programında dert anlatmaya çalışan Meral Okay'ı görünce dayanamadım, gözümden uyku akmasına rağmen internetten izledim olaylı diziyi. Sonra da "herhalde bende bir mallık var" diyerek uykuya daldım. Fakat vay arkadaş, kutsiyetten hassasiyetten geçilmiyor memlekette! Rencide olmuş paşalar, kıyamam ayol!

Bu dizi olmamış, kaldır! Bu heykel olmamış, indir! Var mı başka arzunuz? 
Bir dönem dizisi çekiliyor, kıyamet kopuyor. O padişah içki içmez, sevişmez, akmaz kokmaz bir zat-ı şahaneymiş zira. Diyelim ki öyle, dizinin kıçında başında bir yerde "aslı gibidir" yazıyor da biz mi göremedik? Belgesel mi bu, birebir yansıtmakla mı yükümlü tarihi? Bu bakış açısını genişletirsek Picasso'nun yaptığı da sanat değil, bir takım ucube figürler be abi. Ayrıca her tarih anlatısı bir yorumdur. Salt kurgusallıktan yıkılan resmi tarihimiz değil her tarih anlatısı böyledir. Ve salt sonradan yazıldığı, değiştirildiği, çarpıtıldığı vs. için değil. İsterse bizzat orada olsun tarihçi, tarihin anlatımı, yazımı, aktarımı gene de yorumdur. 

Burada böyle bir kutsiyettir, bir hassasiyettir gidiyor. Aynı esnada bir heykel, ülkenin başbakanı tarafından "ucube" olarak nitelendiriliyor ve kaldırılması fetva veriliyor. Başkenti, "ben böyle sanatın içine tükürürüm" cümlesi tarihe geçmiş bir büyükşehir belediye başkanını dönem üstüne dönem seçmelere doyamayan ülkenin başbakanından aşağısı da beklenemezdi zaten. Madem ki hassasiyetimizden geçilmiyor, o vakit ben de Kurtlar Vadisi'nden rahatsızım, tiz kaldırıla! Bütün o militarist diziler de, sonra hem didaktik olacağım hem de toplumsal normları gözüm gibi koruyup kollayacağım azmiyle çekilen Çocuklar Duymasın da, Yedi Numara tadı veren Akasya Durağı da...hepsi hepsi, tiz vurun kellelerini! On tane de seçin sallandırın oradan yapımcı, senarist artık kimi bulursanız ki ibret-i alem olsun!

Haydi öfkenin siyasi bir hitabet biçimi olduğunu yedik. 
Yetmedi siyasette seviye ve üslup üstüne dersimizi de aynı sayın hatiplerden aldık. 
Lakin madem ki hassasiyetten konu açıldı, siyasete egemen olan terbiyesiz, saygısız, seviyesiz dilin sanata uzandığını görmek istemiyorum ben. Belli tarihi kişiler hakkında düşünmemize, ifade etmemize izin verilenler -izin lütfedilenler- kısıtlı fakat kendi dönemimin sanatçılarından birinin eseri yerden yere vurulabiliyor. Hassasiyet demişken, on sekiz kişinin katili de içeriden çıkıp "pişman değilim, islamiyette pişmanlık olmaz" diyebiliyor. Demem o ki din, devlet, millet konusunda gösterilen hassasiyetin binde birinden eser yok insan hayatı, sanat, bilim, fikriyat konusunda. En kötüsü de bunu çoktan kanıksamış olmamız, birbirimize dönüp en alaycı ifadelerimizi takınarak "niye şaşırıyorsun ki" diye sormamız. 

Biri çıkıp diyor ki akademinin sınırlarını sınamak öğrencilere düşmez, o akademisyenlerin işidir. Biri diyor ki kaldırın bu ucubeyi buradan. Bir diğeri üzüntü ve endişe içinde dizi izliyor. Bu ne biçim tablo böyle, Picasso tablosu gibi çok affedersin! Peki "ben de sizin bilimden, sanattan, saygıdan, özgürlükten anladığınıza tüküreyim" desem, vatanı milleti sevmeme suçu kapsamına girer mi ki? Halbuki bu kadar öfkeleniyorsam, biraz da memleketimin hastası olduğum için. Bu kadar üzülüyorsam, ağzımı açıp bir şey söylerken yahut iki satır kaleme alırken "acaba suç kapsamına girer mi" diye düşünmek zorunda kaldığım için. Devlet ve din adına ölmek de öldürmek de şereftir rakısına kurban olduğum memleketimde ama düşünmek, söylemek, yazmak, çizmek suç kapsamına girer. Bu şartlar altında "vatan haini" olmak işten bile değil.


*Havasına suyuna, bir başkadır benim memleketim diye diye yazmakta sakınca görmememin sebebi, ifade özgürlüğü bağlamında Avrupa'nın da sütten çıkma ak kaşık olmadığının bilindiğini varsaymam. Yanlış olmasın. 

**Oryantalizmden ise bahsetmediğimin farkındayım. Malum, mevzu geniş. Çalakalem bu kadar. 

19 Kasım 2010 Cuma

Irkçı Hasefe Gavur Caroline'e Karşı

"Caroline'e 'gavur'  demek insan haklarına aykırı" başlıklı gazete haberi beni benden aldı. O derece aldı ki hem de Facebook'ta paylaşıp üstüne de yorum döşemek kesmeyecekti. Doğrudan habere yorum yapabilirdim ama ne şifremi hatırlıyorum ne de usturuplu yazmak konusunda kendime güvenebildim. 

Şimdi doğruya doğru, cnbc-e dizileriyle belgeselden başka bir şey izlemiyor değilim. Kaldı ki bugüne bugün 90'ların başını televizyon ekranı sineği olarak geçirmiş bir çocukluğun devam filmiyim ben. O yüzden "ay ben televizyon izlemiyorum hiç" dersem yalan olur. Ha sahiden izlemeyenlere de sahiden saygı duyuyorum, o ayrı. Yalnız bu sefer de popüler kültür göndermeli bir çok espriyi anlamama tehlikesi hasıl oluyor ki bunu göze alamam...ya da alırım da işime gelmiyor. Yok yok, alamam. Hem soc 101'de ne demişti Yakın hocamız? "Dizi izleyin!". Bu "Allah'ın adıyla oku" tonlamalı direktifi o dönem yayınlanan Zerda'ya yönelikti tabi ama bunu uzun vadeli bir misyon bellemek beni hiç bozmadı. Nitekim senaristler istediği kadar köşklere konaklara taşısınlar, dizilerin toplumsal gerçeklikten tamamen kopuk olduğunu söylemek çok zor. 

Sadakatinden sual olunmaz bir yerli dizi izleyicisi olarak ara ara aklımı kurcalıyordu zaten: şimdi bu diziler baya baya izleniyor ve baya da etkiliyor insanları. Peki -Yorgo Amca'nın deyimiyle- "nasıl olacak?". Senaristlerin elinde oldukça büyük bir güç var. Dizide bir mesaj verilse -tam olarak verildiği haliyle olmasa da- izleyicisine ulaşacağı muhakkak (Pikaçu'dan etkilenip balkondan atlayan mı istersin, Kurtlar Vadisi'nden esinlenip kafa kesen mi). Peki ya gerçeklik, ya da ne bileyim sanat filan?

60'ların sonunda geçen dizide Hasefe Hanım'ı canlandıran Meral Çetinkaya'nın oyunculuğunun takdiri elbette bana düşmez. Bir izleyici olarak onun ve Osman'ı canlandıran 5 yaşındaki Emir Berke'nin oyunculuğunu ayrı bir hayranlıkla izlediğimi söyleyebilirim ancak. Ha tabi bir de Bizimkiler'den yetişmiş deneyimli bir dizi izleyicisi olarak yapımı kaliteli bulduğumu söyleyebilirim. Onun dışında ne söylesem ahkam kesmek olur, kendimi gülünç duruma düşürmekten başka bir işe yaramaz. Homurdanma hakkım saklı olmak üzere...

Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı Başkanı Mehmet Yılmaz Küçük, Hasefe Hanım'ın yuva yıkan -tabi ki sarışın- Caroline'e 'gavur' demesinden rencide olmuş. "Bu tür ayrımcı kelimelerin kullanılmaması gerekir. Bu filmi izlerken bir yabancı kadına karşı gavur denildiğinde hep birlikte "iyi dedi" diyoruz. Burada eyleme odaklanılsın, kadının yabancılığına odaklanmasın. Ahlaksız kadın dese kimse birşey demez" buyuran Küçük, dizide çocukların babalarından çok fazla şiddet gördüğünü de ekleyerek, şiddet sahnelerinin gösterilmeden hissettirilmesinin daha uygun olacağını dile getirmiş. 

Neresinden tutsan elinde kalan bir açıklamanın bir kısmı bu. Şiddete inanmıyoruz ama bir baba dayağı var. Onu bir netleştirelim. O kadar izliyorum, Caroline'e gavur dendiğinde bir kere de "iyi dedi" demek geçmedi aklımdan. Bu açıdan hem gaf, hem samimiyet, hem de insanın fikri-zikri ilişkisi içinde değerlendirilebilir başkanın bu açıklaması. Öte yandan kadına ahlaksız dense, oradan alıp yürünse kimse bir şey demeyecek zira ahlak en sevdiğimiz konu. Hele ki kadınların ahlakı-ahlaksızlığı, namusu-namussuzluğu hepimizin, herkesin meselesi olduğundan o konuda hat hudut olamaz zaten. Yazık ki Caroline'i uzun bacaklarından başka kurtaracak hiçbir şey de yok. Kadın hem yabancı, hem güzel (bkz.güzeli ağlatırlar), hem sarışın, hem müslüman değil, hem de bir adamı sevip her şeyi göze alarak peşinden gidecek kadar da meşrebi hafif (tabi komprador kötüler amca, yenge ve kızları da var).  Adam da suçlanıyor suçlanmasına ama o erkek neticede, yani onun nefsine hakim olmak da kadının görevi. Dolayısıyla nereden bakarsan bak ihale Caroline'e kalıyor.

Dedim ya neresinden tutsan elinde kalıyor diye, üstüne dizi yazısı değil yazı dizisi yazılır bunun. Buna benzer haberlere gülüp geçtiğim gibi güldüğüm halde geçemememin sebebi işin içinde müdahale olması. Kanaatimce, sinema filmiyse sanat da diziyse çöp diye kestirip atmak kolay değil. Bir dizi projesinde senaryo, yönetmen ve oyuncular öyle bir bir araya gelirler ki çıkardıkları iş sinema filmi diye önümüze konulan nice işten iyi olur. En azından kendimce ben, sanatı bienallerle kısıtlama taraftarı değilim. Nerede bir oyunculuğa hayran kalırım, benim için orada sanat vardır. Dolayısıyla Küçük'ün bu 'rica'sını da sanata müdahale olarak görüyorum. O dönem hapishanelerde kullanılan battaniyeleri dâhi gözden kaçırmayacak titizlikte bir ekibin, babaannenin söylemesini uygun gördüğü her repliği yerinde buluyorum. Hasefe Hanım, Caroline'in gavurluğundan dem vurmasa saçma olurdu asıl. İnsan hakları, ırk ayrımcılığı, öyle mi? Affedersiniz ama şaka mı bu? Kurtlar Vadisi DTO (dünya Türk olsun) diye bas bas bağırıyor, insanlar sinek gibi öldürülüyor; Arka Sokaklar'da polisin keyfi şiddet uygulama yetkisi var; militarist diziler gırla... Diziler bir yana, açıklama Başbakanlık'ın bir kurumundan geliyor.

Erkeklere gene cık cık'lanır elbet ama ihale her zaman bir "vay orospu!"ya kalır ve her çağ "vay orospu" olmak için gerekli şartları itinayla belirler. Yoksa maazallah, ne yöne tüküreceğimizi nereden bileceğiz? Koordinat şart. Mesela Allah muhafaza, dizi karakterlerinin hem "iyi" hem de "kötü" yönleri bir arada verilirse aklımız karışır, o zaman ne yaparız? İşin ucunda askerlikten soğumak bile var (bkz. 318). 

Hakkını vermeliyim, Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı Başkanı Mehmet Yılmaz Küçük'ün insan hakları hususundaki hassasiyeti gerçekten takdire şayan. Elbette ki dizi yahut sinema filmi gibi geniş kitlelere ulaşan yapımların birincil misyonu topluma örnek teşkil etmektir. Misal, bir Casablanca'da Humphrey Bogart denen adam sigara içse ne olur içmese ne olur. Hayır yani içince sanat oluyor da içmeyince olmuyor mu? Bu ne yoz bir sanat anlayışıdır, "ben böyle sanatın içine tükürürüm!"

İzmir'in gavurluğunu dilinden düşürmeyen sayın başbakan ve saygıdeğer şürekasının, kendi partilerinden olmayan milletvekillerini ve parti başkanlarını üslupsuzluk, düzeysizlik ve nezaketsizlikle itham etmelerine benziyor bu iş -ki ettiler. İnsan söyleyecek söz bulamıyor, nereden başlasın nasıl anlatsın bilemiyor. Bilse de, insan hakları ifade özgürlüğünü neyi ifade ettiğine bağlı olarak, yani seçici kapsadığından dile getirmeye pek heves ettiğini söyleyemem. Ondandır ki gülüyoruz ağlanacak halimize.