İnsan Hakları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnsan Hakları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ocak 2015 Perşembe

On Something Called Liberty

Hukuk sosyolojisi dersi için yazdığım ödevi buldum. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile TCK'nın ifade özgürlüğü ile ilgili maddelerini karşılaştırmış, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin bu başlık altında verdiği kararları incelemiş ve John Stuart Mill'in 1859 tarihli "On Liberty" kitabından bolca alıntı yapmışım. Ödevin İngilizcesi pek parlak olmadığı ve takip etmesi zor bir yapısı olduğu için tamamını paylaşmaktan vazgeçtim, kendisini iyi niyetli bir çaba olarak tarihin karanlığına gömülmek üzere bırakıyorum. Yalnız kullandığım alıntıları cımbızla çekip şuraya bırakmak isterim. 

He evidently opposes the tyranny of the majority by saying that “[i]f all mankind minus one, were of one opinion, and only one person were of the contrary opinion”, the former would be no more justified to silence the latter, than the latter would, if s/he had the power to silence the former (20: 1989).

Experience, according to Mill, is not sufficient for reaching truth, interpretation of the experience is as crucial indeed.

“Strange that they should imagine that they are not assuming infallibility, when they acknowledge that there should be free discussion on all subjects which can possibly be doubtful, but think that some particular principle or doctrine should be forbidden to be questioned because it is so certain, that is, because they are certain that it is certain” (25: 1989).

Blasphemy turns out to be a keyword here, because a considerable majority of the untouchable issues are somehow attributed sanctity. I am of the same opinion with Mill who happens to “condemn the immorality and impiety of an opinion” (26: 1989). Going further, he points out the fact that Christ had been considered to be a blasphemer himself. I suspect if this signifies anything for a believer.

As John Stuart Mill puts it, “[o]ur merely social intolerance kills no one, roots out no opinions, but induces men to disguise them, or to abstain from any active effort for their diffusion” (34:1989). As a result, most of the damage is actually made to those who could benefit from such ‘perilous’ views rather than those who are made to be paid for holding them. “There have been, and may again be, great individual thinkers, in a general atmosphere of mental slavery. But there never has been, nor ever will be, in that atmosphere, an intellectually active people” (36:1989).

Mill says “[n]o one can be a great thinker who does not recognise, that as a thinker it is his first duty to follow his intellect to whatever conclusions it may lead” (36:1989).

Ödevin sonunda, Avrupa'nın da bu hususta sütten çıkma ak kaşık olmadığını söylüyorum. Hatta bu dersi bugün alıyor olsaydım doğrudan "The Right to Blasphemy" başlıklı bir ödev hazırlardım. Bunu yaşam sayarsak, sonrasında fazla yaşamazdım herhalde. 



7 Ocak 2015 Çarşamba

Ozymandias amid the Snow

Tipi, aralıklarla bütün gün sürdü. İstanbul'da beyaz göründü.
Sonra Paris'te Charlie Hebdo'ya yapılan saldırının haberi geldi. 
Halihazırda kırılgan olan dikkatim hepten terk etti beni. Gözlerim dolup dolup boşaldı sinirden.
Bilgisayarın başından kalkıp pencereye gittim. Tipi dinmişti biraz. Boğaz tarafındaki çatının üzerinden güneş batıyordu yavruağzı. Gücünü pek fazla kaybetmemiş olan rüzgar küçük kuru karları havalandırıyordu çatıdan. 
Liseye gittim. Mrs. Petkau'nın edebiyat dersinde Ozymandias'ı okuyup satır satır çözümlediğimiz saate (fırsat eşitsizliği). Şiiri sil baştan çözümleyecek değilim burada, ne gerek var. Diyeceğim, ilk okuduğumda bir görüntü canlanmıştı gözümde: Uçsuz bucaksız, sarı sıcak bir çölde esen kavurucu rüzgar ve o rüzgarın öbek halinde havalandırdığı kumlar. Bir de tabi o kumların arasında haşmetli Ozymandias'tan geri kalanlar. 


29 Temmuz 2011 Cuma

Arz Ederim

AKP Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan: ''Hiç kimsenin yaşam tarzına müdahale etmeyiz, edilmesine de müsaade etmeyiz; bu noktadaki endişeler tamamen yersizdir'' (22 Ocak 2011)

Ben 26 yaşında bir kadınım. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Üniversiteyi Ankara’da okuduktan sonra doğduğum şehre döndüm, İstanbul’da büyümeye devam ediyorum. Kimya mühendisi olduğu halde lise öğretmenliği yapan annem ve gönlü sinemada olduğu halde avukatlık yapan babam çalıştığı için anneannem ve dedem büyüttü beni. Gençliğinde terzilik yaparak evin geçimine katkıda bulunan anneannem inançlı kadındır, nitekim yaşlılığında hacı oldu. Emekli subay olan dedemi sinirli ve aksi bir adam gibi hatırlasam da beni çok severmiş, bebekliğimi omzunda uyuturmuş hep. Anneannemden inançlılığı ya da mutfaktaki maharetleri yerine terziliğini ve eski film izleme alışkanlığını aldım. Halen “bizim zamanımız” diyerek sahiplenmeye devam ettiği nice film ve artisti kendisinden iyi biliyorum şimdi. Bilmekle de kalmıyor –aksini iddia etsem de- hala inanıyorum o filmlere. Bu bakımdan inançlı sayılabilirim.

Anne tarafımın kökü Kastamonu, Çerkeş’e; baba tarafımın kökü Bulgaristan, Deliorman’a dayanıyor. Bursa, İznik’te yaşayan babaannem ve dedem rençberdi. İznik Gölü’nü çok severim. Belki bundan olacak, ben göl severim: Sakin, durgun, dingin. Dedem ben küçükken benim için salıncak kurardı odunluğun saçağına. O derme çatma salıncakla avludaki zeytin ağacının dallarına varırdım. Çeşme tulumbalı, suyu buz gibiydi. Düğünlerde oynamayı çok sever ama ya hiç çıkmazsa diye kınadan korkardım. Sokakta çocuklarla oynayabildiğim tek zaman İznik’e gittiğimiz zamanlardı. Bütün insanlar tanıdık, bütün kapılar açıktı. Biri gelince seslenir, camlı demir kapıyı ikame eden tül perdeyi kenara iterek içeri girerdi. Sesim soluğum çıkmıyorsa, içeri odadaki baklava tepsisine yumulmuş olmam muhtemeldi.

Yüksek eğitimli, orta sınıf bir memur ailesinin tek çocuğuyum. Annem ve babam 40’larına az bir şey kala tanışıp karar vermişler aile olmaya. Annemin saz hocası ve nikah şahidi Su Dede ölünce çok üzülmüş annem. O üzülünce ben de çok üzülmüşüm, erken merken demeden kollarında almışım soluğu. Adımı Su koyacaklarmış ama iki harf uzunluğundaki soyadımla birlikte çok kısa olacağını düşünüp vazgeçmişler maalesef. Annem çok güzel türkü söylerdi ben küçükken. Joan Baez de söylerdi. Sonradan Tülay German’ı bunca sevmişsem, sesi annemin sesine benzediği içindir. Bizimkilerin ’80 dönemi iki ayrı hikaye. Babam Fransa’da yaşamış mesela. 3-4 yaşlarımdayken anneannemin diktiği eteklerimle salonun ortasında döne döne Padam Padam’ı söylerdim. Yağdır Mevlam Su’yu söyleyen Emel Sayın neyse Milord’u söyleyen Edith Piaf da oydu benim için.

Din, mezhep, millet, etnik köken ve benzeri ayrımları çok geç ve çok zor öğrendim. Ama 12 yaşıma geldiğimde -sezgisel de olsa- sağcıyı solcudan, kapitalisti sosyalistten ayırabiliyordum. Aynı yola girmemem için çok uğraştılar. Daha doğrusu aynı yola sokmak için hiçbir şey yapmadılar, haklarını yiyemem. Tam da bu yüzden, aynı durumdaki kimi yaşıtlarımın aksine tepkisel değil açıktım sosyalizme. Sosyalizmin güleryüzünden bahseden Aybar’dı kucağında gülücükler saçtığım. Her sene Su Dede’nin mezar taşını tarayanları sevmiyordum. Bir gece üstümü örterken “sosyalizm ne demek” diye sorduğumda “paylaşmaktır” demişti annem. Sahi be, insanlar neyi paylaşamıyordu? Bu öfkeyi, nefreti anlamakta zorlanıyordum.

Yedi yıl bir kolejde bursla okudum. İyi derecede İngilizce, dert dinleyip anlayacak kadar Fransızca öğrendim. Ondan sonraki yedi yıl bir devlet üniversitesinde toplumbilim okudum. Toplumu bilmenin, bilsen de çözmenin kolay iş olmadığını öğrendim. Gündelik hayatta direniş üstüne tez yazdım. Sigara yasağı yeni çıkmıştı o zaman, tuttum bunu çalıştım. Vardım Nevizade’ye, bunu sordum soruşturdum. Çünkü “hayatla bir derdiniz olsun” demişti hocam, “hayatla derdiniz neyse onu çalışın”. Rakının yanında sigara içilememesine dertleniyordum ya derdim sigara değil iktidardı. Dedim ki iktidardan azade hiçbir ilişki yoktur ve iktidarın olduğu her yerde direniş de vardır (Foucault’cuyuz ezelden). Dedim ki iktidar direniş biçimlerini belirlediğinden dolayı direniş bilinçli bir şekilde görünmez ve örgütsüz olabilir ve hatta kendini direniş olarak tanımlamaya da bilir fakat bunu görecek gözümüz, karşılayacak sözümüz olmaması var olmadığı anlamına gelmez. İnatçı bir rettir direniş; burnunun dikine gitme, bildiğini okumadır. Bu her zaman bir başkaldırı, doğrudan bir muhalefet şeklini almayabilir; yan yollar bulabilir, etrafından dolanabilir. Kurnaz, kaypak ve kıyım kıyım da olabilir. Öyle iktidara böyle direniş!

Herkesin üstüne güneş doğar. Herkesin bir gündelik hayatı ve gün içinde kendini var ettiği iktidar ilişkileri vardır. Haklıyla haksızın ayırt edildiği ve buna göre tavır alındığı noktada politik olmak başlar. Eyvallah demek ya da dememek çok şey ifade eder ama her şeyi ifade etmeye yetmez. Patriarkal devlete “sen haksızsın” demek sıkar ama “ben haklıyım” diye söylenmenin sakıncası yoktur: “Doğrusu bu ve böyle davranmayı sürdüreceğim”. “Sürdürmek” çünkü direniş tanımı gereği ilerici değildir, hatta çoğu zaman var olan hakları muhafaza etmeye yöneliktir. Gündelik hayatta direnişin temelleri çoğu zaman ideolojik değil pratiktir. İktidara direnmenin nedeni onurlu bir hayat sürmeyi istemek de olabilir, üç kuruş yevmiyeden olmamak da, her ikisi de ve daha bir çok şey. Neticede iktidar, ne akşam evimizin kapısını kapayınca dışarıda kalır ne de tepelik bir yere kurulmuş bizi izler. Hayatın aktığı yerin dışında ve ötesinde değildir, ne iktidar ne de politika. Gündelik hayat, yani girift bir güç ilişkileri yumağı içinde haklı-haksız yargılarıyla hareket ettiğimiz her gün ve her an tam manasıyla politiktir.

Ben 26 yaşında bir kadınım. Hükümete güvenmiyorum. Toplu bir dilekçeye imzamı koymaktan veya barışçı gösterilere katılmaktan çekinmem. Solcuyum. Demokrasiden anladığımın “seçimlerle uğraşmayalım, güçlü bir liderimiz olsun” ya da “ordu yönetiversin işte” ile ilgisi yok, olamaz da. Kendimi heteroseksüel olarak tanımlamıyorum; sevdiğimle birlikte yaşamak için ne Tanrı’nın ne de devletin onayına ihtiyacım var; Tanrı’ya inanmıyorum; şort giymeyi seviyorum ve hayatımda hiç oruç tutmadım, bundan sonra da tutmayı düşünmüyorum. AIDS’lilerle, başka dinden insanlarla (benim durumumda herhangi bir dinden insanlarla), göçmenler ve yabancı işçilerle ya da sevmediğim partiye oy verenlerle komşu olmaktan ne sebeple rahatsızlık duymam gerektiğini bilmiyorum ama şeriat yanlısı bir komşudan rahatsız olmam mümkün ki bunu da, aklındaki ideal düzeni ancak ben ve benim gibileri yok ederek inşa edebileceğini düşünmesine bağlayabiliriz. Herhangi bir dine inanmıyor ve hiçbir milliyetçiliği desteklemiyorum. Ailemi seviyor fakat aile kurumuna da herhangi bir kutsiyet atfetmiyorum. İleride çocuk sahibi olduğum zaman annem gibi hem işinde başarılı hem de çok iyi bir anne olmayı planlıyorum. Aile içinde reislik ya da itaat söz konusu bile olamaz. Evliliğin, mevcut hal ve şeraitte hukuki kolaylıktan öte bir anlam taşımadığını düşünmekle birlikte çocuk yapmaya karar verdiğimde bunu devlete soracak değilim. Hele de kaç çocuk doğuracağımı soracak hiç değilim. Oğlum olursa askere gitmesini istemiyorum. İster kız ister oğlan olsun çocuklarımı, çocukken maruz kaldığım tacizlere uğramamaları için elimden gelen en iyi şekilde koruyup kollayacağım.

İçki içmekten keyif alıyorum. İçkiyi sigarayla içmekten daha büyük keyif alıyorum. Sevgilimle el ele yürümekten keyif alıyorum ama tek başıma yürüdüğüm zamanlar sözlü ya da elle tacizi hak ettiğimi de düşünmüyorum. Dahası taciz ve tecavüzün, etek boyu ya da günün saati gibi değişkenlere bağlı olarak hak sayılamayacağını düşünüyorum. Ortada bir hak varsa o benim ihlal edilen insanca yaşama hakkımdır. Kimsenin giyimi kuşamı, eve girip çıktığı saat ya da özel hayatı beni ilgilendirmediği gibi benimki de kimseyi ilgilendirmez. Ne giyeceğime, ne yiyip ne içeceğime ben karar veririm. Okuyacağım kitabı, izleyeceğim filmi, dinleyeceğim müziği, gireceğim internet sitesini ben seçerim. Ne yazacağıma ve yayımlayacağıma ben karar veririm. Düşünce ve kanaatlerim sebebiyle kınanmayı ve suçlanmayı kabul etmiyorum. İfade ettiğim görüşler çoğunluk için pekâlâ incitici, şok edici ve rahatsızlık verici olabilir fakat şiddet çağrısı yapmadığım müddetçe bu benim hakkımdır. Yok eğer değilse hükümetin yaşam tarzını tasvip etmediği, ben ve benim gibi insanlara baskı unsuru olması için yaptığı açık ve örtülü şiddet çağrılarından ötürü yargılanmasını istiyorum.

Yalnız olmadığımı; benim gibi düşünen, yaşayan başka insanlar olduğunu biliyorum. Bizi aptal, korkak ya da pasif sanıyorlarsa çok yanılıyorlar. Dünyanın başka bir çok yerinde başarılarımızın cezayla değil takdirle karşılanacağını, çok daha insanca şartlarda yaşayabileceğimizi ve dünya vatandaşı olduğumuz için asgari düzeyde zorlukla yerleşip hayatlarımızı kurabileceğimizi bildiğimiz halde hiçbir yere gitmiyoruz. İnsanın doğup büyüdüğü toprakları sevmesini ahkam kesenlerden öğrenecek değiliz. Varsın sayıca çok olsunlar birilerinin sadece kendinin sandığı bu topraklar için öyle bir mücadele ederiz ki şaşarlar.

Ben bir T.C. kimlik numarasından öte, yukarıda anlattığım insanım. Hiçbir örgütle bağlantım yok, tabi sehven kurulursa bilemem. Hiçbir siyasi oluşumun beni tam manasıyla temsil etmediğini düşünüyorum fakat aşikar ki bu hiçbir şey düşünmediğim anlamına gelmiyor. Absürt uygulamalarıyla gülünç bile olmaktan çıkalı çok olan hükümetin ellerini hayatımdan çekmesini istiyorum. Günlük hayatımızı, yaşam tarzımızı hem dolaylı hem doğrudan etkileyen uygulamaları için canı isteyince komik gerekçeler sunup canı istemeyince onu bile sunmayan hükümetin gözümde zerre kadar güvenilirliği yoktur. Bunun adı demokrasi değil ali kıran baş kesenliktir ve ben, cemaatçi bir anlayış ve cemaat kadrolarıyla yönetilen bir ülkede yaşam tarzım kadar yaşamımdan da endişeliyim. Oysa benim kimseyle bir alıp veremediğim yok. Tek istediğim, doğup büyüdüğüm topraklarda insanca, özgürce yaşamak. Eğer her gün yeni bir baskı ve sansürle karşı karşıya geliyorsak, kendi değerlerimizle yaşamayı sürdürmek, muktedirin bu pişkin saygısızlığına direniş anlamına gelir ve biz; yemek içmek, sevmek sevişmek, düşünüp yazmak, susmayıp eleştirmek direniş ise aşkla sevdayla direneceğiz. Arz ederim. 

3 Nisan 2011 Pazar

"Zulüm Korkudur"

Yaşar Kemal’in Çağdaş Gazeteciler Derneği tarafından “Özel Onur Ödülü”ne layık görülmesi üzerine 28 Mart akşamı yapılan ödül töreni için hazırladığı konuşma metni:


Beni bu ödülle onurlandırdığınız için teşekkür ederim.  Bugün sizinle birlikte olamadığım için üzülüyorum.  Yine de,  fırsat buldukça birçok yerde söylediğim, yazdığım düşüncelerle karşınızdayım.
1952 yılının son günlerinde Aşık Veysel’i görmeye gitmiştim, köyüne.  Tam dönecekken büyük bir deprem haberi geldi, 3 Ocak 1952, Erzurum, Hasankale yerle bir olmuş.  Yakında olduğum için ilk giden gazeteci ben oldum. Çok büyük acılar yaşanıyordu.  Depremden sağ çıkanlar eksi 30 derecede incecik çadırlarda yaşam savaşı verirken çoğu ‘keşke ölseydik, bu halimizden daha iyi olurdu’ diyordu.  Taş kesilmiş insanlar, donmuş toprak, gömülemeyen ölüler ve bilen bilir anlatılmaz bir koku…  Sakıp Hatunoğlu adında bir arkadaşla birlikte dolaşıyorduk. Bir donmuş bebek gördük, yaşıyor gibiydi.  Ben röportajları aktarıyorum telefonla, gazete filan gördüğümüz yok.  Günler sonra elimize gazete geçti, benim röportajda o bebeği anlatmışım.  Okurken önce arkadaşım ağlamaya başladı, sonra ben… O gün bir kez daha anladım sözün gücünü. 
Basının gücü sözün gücüdür.  Onun için de basın her zaman büyük baskı altında kalmıştır. Ya­zar­la­rı, ga­ze­te­ci­le­ri, ga­ze­te­le­ri sa­tın al­ma o ba­tan Os­man­lı­dan kal­ma bir ge­le­nek­tir. Da­ha da yo­ğun­la­şa­rak sü­rü­yor.
Her darbe döneminde ki­mi gör­sem, ki­min­le ko­nuş­sam, “İyi yap­mı­yor­sun,” derlerdi. “Bu­gün­ler­de ya­zı ya­zı­lır mı, söz söy­le­nir mi? Azı­cık sab­ret ca­nım, ne olu­yor­sun? Sa­na ya­zık de­ğil mi? Son­ra, ne ya­za­cak­sın bu ko­şul­lar al­tın­da, ne­yi na­sıl söy­le­ye­cek­sin? Hay­di sen söy­le­din, ça­lış­tı­ğın ga­ze­te ko­ya­bi­le­cek mi? Ça­lış­tı­ğın ga­ze­te ka­pa­tıl­ma­yı, eko­no­mik bas­kı­la­rı gö­ze ala­bi­le­cek mi? Ya ga­ze­te­de ça­lı­şan­lar ne di­ye­cek­ler, ga­ze­te ka­pa­tı­lıp on­lar iş­siz ka­lın­ca, yüz­le­ri­ne na­sıl ba­ka­cak­sın?”
Biz­de ba­sın­dan ge­re­ğin­den faz­la kor­ku­lu­yor. Ba­sın da ken­di­sin­den kor­ku­yor. O da ken­di ken­di­ni eleş­ti­re­mi­yor.  Ga­ze­te­ci­li­k bir ya­ra­tı­cı­lıktır.  Ga­ze­te, oku­yu­cu­su­nu ken­di ye­tiş­ti­rir. Po­li­ti­ka­ bir de­di­ko­du are­na­sı­na dönerse, gazeteler de ge­ce gün­düz ay­nı ki­şi­le­rin ay­nı tür söz­le­ri­ni, de­di­ko­du­la­rı­nı, küfürlerini yazar,  bol üstsüz, bol bol ilanla ga­ze­te ye­ri­ne cın­cık bon­cuk verirse mil­le­ti ca­nın­dan bık­tırır.
Ga­ze­te ha­ber ve­rir. Ga­ze­te öğ­re­tir.  Ga­ze­te oku­yu­cu­nun nab­zı­na gö­re şer­bet ver­mez. Ga­ze­te oku­yu­cu­la­rı­nı kış­kırt­maz. Kol gi­bi harf­ler­le man­şet­ler ve­re­rek, bir spor kar­şı­laş­ma­sı­nı en bü­yük ulu­sal olay du­ru­mu­na so­k­maz. Kürt so­ru­nu gi­bi bü­yük ulu­sal so­run­lar­la oy­na­maz.  Doğa kırımı gibi ül­ke­nin ge­le­ce­ğiy­le il­gi­li ko­nu­lar­da ger­çek­le­ri sap­tı­r­maz.  
Basın zanaat değil sanattır, yaratıcılıktır, dirençtir. Basın hiç bir çıkarın yanında olmamalıdır, kendi çıkarı olsa bile.  İşte basının özgür olması budur.
Öz­gür­lük dü­şün­ce­si sı­nır­sız­dır. Basın, dünyamızdaki pek çok kötülüğün bilinmesini, duyulmasını sağlayarak önemli savaşımlar vermiştir,  kahramanlar yetiştirmiştir. 
Dü­şün­cey­le uğ­raş­mak, dü­şün­ce­ye önem ver­mek bas­kı­cı dü­zen­ler­de her in­sa­nın ba­şı­nı be­la­ya so­ku­yor­. Bu­gü­ne ka­dar ba­sın şöy­le bir do­ya­sı­ya öz­gür­lük yü­zü gö­re­me­di. Hep bas­kı, hep bas­kı, hep sa­tın al­ma… İşte bugünlere geldik.
Ha­ni es­ki­den bir güç var­dı, ona ile­ri­ci güç di­yor­duk ya hepimiz ka­ran­lık bir du­va­rın önü­ne gel­dik ba­şı­mı­zı son hız­la vur­mak üzereyiz. Yargı mekanizması adalet yerine öfke ve korku kaynağı olursa işte bir ülke böyle olur.
Ha­pi­sa­ne kö­tü­dür, ölüm gi­bi. Bi­lin­ci­ne va­rın­ca, düz­le­şir, ola­ğan­la­şır. İn­san so­yu­nu zu­lüm ka­dar hiç­bir şey küçültmez. Ne der­ler, zul­mün art­sın ki tez ze­val bu­la­sın… Zu­lüm aşa­ğı­lık, in­san­lık dı­şı bir şey­dir, ölüm­den de be­ter­dir. Bi­lin­ci­ne va­rın­ca ola­ğan­la­şır. Hep­sin­den be­te­ri de in­san so­yu­nun ya­ka­sı­na ya­pış­mış kor­ku­dur. İn­san korkusunun üstüne yürüdükçe, kor­ku aza­lır, gü­cü­nü yi­ti­rir, in­san so­yu kor­ku­da çü­rü­me­z.  Zu­lüm zu­lüm de­ğil­dir as­lın­da, zu­lüm kor­ku­dur. Her şe­yin te­me­li, be­te­ri kor­ku­dur.
Di­yo­rum ki, kor­kul­ma­sın, bu­gün­kü, bu ge­lip ge­çi­ci du­ru­ma ba­kıp umut­suz­lu­ğa düş­me­nin bir ge­re­ği yok…
Bugün hapisanelerde, mahkeme kapılarında veya mahkeme kapılarına gitmeyi beklerken mesleğinin ve insanlık onurunun hakkını verenler var.  Onlar ve onların hakları için omuz omuza yürüyen,  sesini yükseltenler in­san­lı­ğı­mı­zın da­ha bit­me­di­ği­ni, vur­dum­duy­maz­lı­ğı­mı­zın bi­zi öl­dü­rü­cü ha­le ge­tir­me­di­ği­ni ka­nıt­lı­yorlar.
İnsanoğlu umutsuzluktan umut yaratandır.  Demokrasiyi yaratmak insanlığın büyük gücü olmuştur. Çok söyledim, tekrar söylüyorum. Ya demokrasi ya hiç…  Ve Türkiye ‘hiç’e layık değildir.
Selam olsun düşünce özgürlüğü ve insan hakları için direnen meslektaşlarıma. Selam olsun, kor­ku­nun üs­tü­ne yü­rü­yen­le­re.  Selam olsun in­san­lık top­tan tü­ken­me­dik­çe umu­du­n da tü­ken­me­ye­ce­ği­ni gös­terenlere.  İn­san so­yu için­de en gü­zel­le­ri, en kut­sa­na­cak olan­la­rı on­lar­dır.                                                                                                    

10 Ocak 2011 Pazartesi

Ucube Desen Değil, Muhteşem Desen Hiç Değil İki Satır


Radikal gazetesinde -yazı dizileri değil ama dizi yazıları- yazan Orhan Tekelioğlu'yla kanepeye kurulup mütemadiyen bikbiklenmek suretiyle dizi izleme fantezimden evvelce bahsetmiştim. Muhteşem Yüzyıl da bu arzumu körükledi. Kendisini tanımam fakat inanıyorum ki istersek sosyoloji camiasının Şansal ve Erman'ı olabiliriz. "Hocam ne diyorsunuz bu pozisyona" deyip kıh kıh kıh gülmek, reklam arasında çayları tazelemek filan istiyorum adeta. 

Daha dizi başlamadan kopan yaygarayı görünce aklıma ilk gelen Mustafa olmuştu. Onu da "acep ne varmış bu kadar" diyerek merakla izlemiş, bir anlam verememiştim. Bu sefer de bir televizyon programında dert anlatmaya çalışan Meral Okay'ı görünce dayanamadım, gözümden uyku akmasına rağmen internetten izledim olaylı diziyi. Sonra da "herhalde bende bir mallık var" diyerek uykuya daldım. Fakat vay arkadaş, kutsiyetten hassasiyetten geçilmiyor memlekette! Rencide olmuş paşalar, kıyamam ayol!

Bu dizi olmamış, kaldır! Bu heykel olmamış, indir! Var mı başka arzunuz? 
Bir dönem dizisi çekiliyor, kıyamet kopuyor. O padişah içki içmez, sevişmez, akmaz kokmaz bir zat-ı şahaneymiş zira. Diyelim ki öyle, dizinin kıçında başında bir yerde "aslı gibidir" yazıyor da biz mi göremedik? Belgesel mi bu, birebir yansıtmakla mı yükümlü tarihi? Bu bakış açısını genişletirsek Picasso'nun yaptığı da sanat değil, bir takım ucube figürler be abi. Ayrıca her tarih anlatısı bir yorumdur. Salt kurgusallıktan yıkılan resmi tarihimiz değil her tarih anlatısı böyledir. Ve salt sonradan yazıldığı, değiştirildiği, çarpıtıldığı vs. için değil. İsterse bizzat orada olsun tarihçi, tarihin anlatımı, yazımı, aktarımı gene de yorumdur. 

Burada böyle bir kutsiyettir, bir hassasiyettir gidiyor. Aynı esnada bir heykel, ülkenin başbakanı tarafından "ucube" olarak nitelendiriliyor ve kaldırılması fetva veriliyor. Başkenti, "ben böyle sanatın içine tükürürüm" cümlesi tarihe geçmiş bir büyükşehir belediye başkanını dönem üstüne dönem seçmelere doyamayan ülkenin başbakanından aşağısı da beklenemezdi zaten. Madem ki hassasiyetimizden geçilmiyor, o vakit ben de Kurtlar Vadisi'nden rahatsızım, tiz kaldırıla! Bütün o militarist diziler de, sonra hem didaktik olacağım hem de toplumsal normları gözüm gibi koruyup kollayacağım azmiyle çekilen Çocuklar Duymasın da, Yedi Numara tadı veren Akasya Durağı da...hepsi hepsi, tiz vurun kellelerini! On tane de seçin sallandırın oradan yapımcı, senarist artık kimi bulursanız ki ibret-i alem olsun!

Haydi öfkenin siyasi bir hitabet biçimi olduğunu yedik. 
Yetmedi siyasette seviye ve üslup üstüne dersimizi de aynı sayın hatiplerden aldık. 
Lakin madem ki hassasiyetten konu açıldı, siyasete egemen olan terbiyesiz, saygısız, seviyesiz dilin sanata uzandığını görmek istemiyorum ben. Belli tarihi kişiler hakkında düşünmemize, ifade etmemize izin verilenler -izin lütfedilenler- kısıtlı fakat kendi dönemimin sanatçılarından birinin eseri yerden yere vurulabiliyor. Hassasiyet demişken, on sekiz kişinin katili de içeriden çıkıp "pişman değilim, islamiyette pişmanlık olmaz" diyebiliyor. Demem o ki din, devlet, millet konusunda gösterilen hassasiyetin binde birinden eser yok insan hayatı, sanat, bilim, fikriyat konusunda. En kötüsü de bunu çoktan kanıksamış olmamız, birbirimize dönüp en alaycı ifadelerimizi takınarak "niye şaşırıyorsun ki" diye sormamız. 

Biri çıkıp diyor ki akademinin sınırlarını sınamak öğrencilere düşmez, o akademisyenlerin işidir. Biri diyor ki kaldırın bu ucubeyi buradan. Bir diğeri üzüntü ve endişe içinde dizi izliyor. Bu ne biçim tablo böyle, Picasso tablosu gibi çok affedersin! Peki "ben de sizin bilimden, sanattan, saygıdan, özgürlükten anladığınıza tüküreyim" desem, vatanı milleti sevmeme suçu kapsamına girer mi ki? Halbuki bu kadar öfkeleniyorsam, biraz da memleketimin hastası olduğum için. Bu kadar üzülüyorsam, ağzımı açıp bir şey söylerken yahut iki satır kaleme alırken "acaba suç kapsamına girer mi" diye düşünmek zorunda kaldığım için. Devlet ve din adına ölmek de öldürmek de şereftir rakısına kurban olduğum memleketimde ama düşünmek, söylemek, yazmak, çizmek suç kapsamına girer. Bu şartlar altında "vatan haini" olmak işten bile değil.


*Havasına suyuna, bir başkadır benim memleketim diye diye yazmakta sakınca görmememin sebebi, ifade özgürlüğü bağlamında Avrupa'nın da sütten çıkma ak kaşık olmadığının bilindiğini varsaymam. Yanlış olmasın. 

**Oryantalizmden ise bahsetmediğimin farkındayım. Malum, mevzu geniş. Çalakalem bu kadar. 

19 Kasım 2010 Cuma

Irkçı Hasefe Gavur Caroline'e Karşı

"Caroline'e 'gavur'  demek insan haklarına aykırı" başlıklı gazete haberi beni benden aldı. O derece aldı ki hem de Facebook'ta paylaşıp üstüne de yorum döşemek kesmeyecekti. Doğrudan habere yorum yapabilirdim ama ne şifremi hatırlıyorum ne de usturuplu yazmak konusunda kendime güvenebildim. 

Şimdi doğruya doğru, cnbc-e dizileriyle belgeselden başka bir şey izlemiyor değilim. Kaldı ki bugüne bugün 90'ların başını televizyon ekranı sineği olarak geçirmiş bir çocukluğun devam filmiyim ben. O yüzden "ay ben televizyon izlemiyorum hiç" dersem yalan olur. Ha sahiden izlemeyenlere de sahiden saygı duyuyorum, o ayrı. Yalnız bu sefer de popüler kültür göndermeli bir çok espriyi anlamama tehlikesi hasıl oluyor ki bunu göze alamam...ya da alırım da işime gelmiyor. Yok yok, alamam. Hem soc 101'de ne demişti Yakın hocamız? "Dizi izleyin!". Bu "Allah'ın adıyla oku" tonlamalı direktifi o dönem yayınlanan Zerda'ya yönelikti tabi ama bunu uzun vadeli bir misyon bellemek beni hiç bozmadı. Nitekim senaristler istediği kadar köşklere konaklara taşısınlar, dizilerin toplumsal gerçeklikten tamamen kopuk olduğunu söylemek çok zor. 

Sadakatinden sual olunmaz bir yerli dizi izleyicisi olarak ara ara aklımı kurcalıyordu zaten: şimdi bu diziler baya baya izleniyor ve baya da etkiliyor insanları. Peki -Yorgo Amca'nın deyimiyle- "nasıl olacak?". Senaristlerin elinde oldukça büyük bir güç var. Dizide bir mesaj verilse -tam olarak verildiği haliyle olmasa da- izleyicisine ulaşacağı muhakkak (Pikaçu'dan etkilenip balkondan atlayan mı istersin, Kurtlar Vadisi'nden esinlenip kafa kesen mi). Peki ya gerçeklik, ya da ne bileyim sanat filan?

60'ların sonunda geçen dizide Hasefe Hanım'ı canlandıran Meral Çetinkaya'nın oyunculuğunun takdiri elbette bana düşmez. Bir izleyici olarak onun ve Osman'ı canlandıran 5 yaşındaki Emir Berke'nin oyunculuğunu ayrı bir hayranlıkla izlediğimi söyleyebilirim ancak. Ha tabi bir de Bizimkiler'den yetişmiş deneyimli bir dizi izleyicisi olarak yapımı kaliteli bulduğumu söyleyebilirim. Onun dışında ne söylesem ahkam kesmek olur, kendimi gülünç duruma düşürmekten başka bir işe yaramaz. Homurdanma hakkım saklı olmak üzere...

Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı Başkanı Mehmet Yılmaz Küçük, Hasefe Hanım'ın yuva yıkan -tabi ki sarışın- Caroline'e 'gavur' demesinden rencide olmuş. "Bu tür ayrımcı kelimelerin kullanılmaması gerekir. Bu filmi izlerken bir yabancı kadına karşı gavur denildiğinde hep birlikte "iyi dedi" diyoruz. Burada eyleme odaklanılsın, kadının yabancılığına odaklanmasın. Ahlaksız kadın dese kimse birşey demez" buyuran Küçük, dizide çocukların babalarından çok fazla şiddet gördüğünü de ekleyerek, şiddet sahnelerinin gösterilmeden hissettirilmesinin daha uygun olacağını dile getirmiş. 

Neresinden tutsan elinde kalan bir açıklamanın bir kısmı bu. Şiddete inanmıyoruz ama bir baba dayağı var. Onu bir netleştirelim. O kadar izliyorum, Caroline'e gavur dendiğinde bir kere de "iyi dedi" demek geçmedi aklımdan. Bu açıdan hem gaf, hem samimiyet, hem de insanın fikri-zikri ilişkisi içinde değerlendirilebilir başkanın bu açıklaması. Öte yandan kadına ahlaksız dense, oradan alıp yürünse kimse bir şey demeyecek zira ahlak en sevdiğimiz konu. Hele ki kadınların ahlakı-ahlaksızlığı, namusu-namussuzluğu hepimizin, herkesin meselesi olduğundan o konuda hat hudut olamaz zaten. Yazık ki Caroline'i uzun bacaklarından başka kurtaracak hiçbir şey de yok. Kadın hem yabancı, hem güzel (bkz.güzeli ağlatırlar), hem sarışın, hem müslüman değil, hem de bir adamı sevip her şeyi göze alarak peşinden gidecek kadar da meşrebi hafif (tabi komprador kötüler amca, yenge ve kızları da var).  Adam da suçlanıyor suçlanmasına ama o erkek neticede, yani onun nefsine hakim olmak da kadının görevi. Dolayısıyla nereden bakarsan bak ihale Caroline'e kalıyor.

Dedim ya neresinden tutsan elinde kalıyor diye, üstüne dizi yazısı değil yazı dizisi yazılır bunun. Buna benzer haberlere gülüp geçtiğim gibi güldüğüm halde geçemememin sebebi işin içinde müdahale olması. Kanaatimce, sinema filmiyse sanat da diziyse çöp diye kestirip atmak kolay değil. Bir dizi projesinde senaryo, yönetmen ve oyuncular öyle bir bir araya gelirler ki çıkardıkları iş sinema filmi diye önümüze konulan nice işten iyi olur. En azından kendimce ben, sanatı bienallerle kısıtlama taraftarı değilim. Nerede bir oyunculuğa hayran kalırım, benim için orada sanat vardır. Dolayısıyla Küçük'ün bu 'rica'sını da sanata müdahale olarak görüyorum. O dönem hapishanelerde kullanılan battaniyeleri dâhi gözden kaçırmayacak titizlikte bir ekibin, babaannenin söylemesini uygun gördüğü her repliği yerinde buluyorum. Hasefe Hanım, Caroline'in gavurluğundan dem vurmasa saçma olurdu asıl. İnsan hakları, ırk ayrımcılığı, öyle mi? Affedersiniz ama şaka mı bu? Kurtlar Vadisi DTO (dünya Türk olsun) diye bas bas bağırıyor, insanlar sinek gibi öldürülüyor; Arka Sokaklar'da polisin keyfi şiddet uygulama yetkisi var; militarist diziler gırla... Diziler bir yana, açıklama Başbakanlık'ın bir kurumundan geliyor.

Erkeklere gene cık cık'lanır elbet ama ihale her zaman bir "vay orospu!"ya kalır ve her çağ "vay orospu" olmak için gerekli şartları itinayla belirler. Yoksa maazallah, ne yöne tüküreceğimizi nereden bileceğiz? Koordinat şart. Mesela Allah muhafaza, dizi karakterlerinin hem "iyi" hem de "kötü" yönleri bir arada verilirse aklımız karışır, o zaman ne yaparız? İşin ucunda askerlikten soğumak bile var (bkz. 318). 

Hakkını vermeliyim, Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı Başkanı Mehmet Yılmaz Küçük'ün insan hakları hususundaki hassasiyeti gerçekten takdire şayan. Elbette ki dizi yahut sinema filmi gibi geniş kitlelere ulaşan yapımların birincil misyonu topluma örnek teşkil etmektir. Misal, bir Casablanca'da Humphrey Bogart denen adam sigara içse ne olur içmese ne olur. Hayır yani içince sanat oluyor da içmeyince olmuyor mu? Bu ne yoz bir sanat anlayışıdır, "ben böyle sanatın içine tükürürüm!"

İzmir'in gavurluğunu dilinden düşürmeyen sayın başbakan ve saygıdeğer şürekasının, kendi partilerinden olmayan milletvekillerini ve parti başkanlarını üslupsuzluk, düzeysizlik ve nezaketsizlikle itham etmelerine benziyor bu iş -ki ettiler. İnsan söyleyecek söz bulamıyor, nereden başlasın nasıl anlatsın bilemiyor. Bilse de, insan hakları ifade özgürlüğünü neyi ifade ettiğine bağlı olarak, yani seçici kapsadığından dile getirmeye pek heves ettiğini söyleyemem. Ondandır ki gülüyoruz ağlanacak halimize.