14 Haziran 2026 Pazar

“Babanız mıydı?” “Babam!”

Ben ergenken babam bir ölüm haberi vereceği zaman çok gıcık olurdu bazen.

“Hani bilmem kim var ya?”

“Evet?”

“Artık yok.”

Babam da artık yok.

 


2020 ağustosunda ortaya çıkmıştı bu hastalık ve bu sonun eli kulağında kaçınılmazlığı. “Bu karaciğerin en fazla 3 yılı var” demişlerdi üçümüzün birden yüzüne karşı. Babamı tanımıyorlardı. Annemi hiç tanımıyorlardı.

Bu nedenle epey bir vasiyet dinleme fırsatım oldu. Birincisi, daha önce hiç duymadığım bir gerçeği açıklar gibi öğütlediği “Boyun eğme”. Çok bozulmuştum, “ne münasebet” diye. Kendileri yetiştirmedi sanki.

İkincisi, bir akşam Değirmendere՚de evde otururken Facebook՚ta, arkadaşının Beşiktaş bayrağına sarılı tabutunu göstererek “Bak aynı böyle istiyorum” siparişi. Sinirimden gülsem de “tamam” demiştim. İkimiz de ciddiydik.


Üçüncüsü ve bu aslında hastalık hayatımızı ele geçirmezden beri yaptığımız bir konuşmaydı: “Öldüğüm zaman kaçır beni, bunların eline verme.” “Baba, bir sana bak, bir bana bak, ben seni nasıl kaçırayım?” Hesapta Aziz Nesin gibi katakulliye getirip bahçesine gömeceğim. Neyse ki o da, öte dünyaya inandığından değilse de, babasının yanına yatmak istedi işler ciddiye binince. Fakat artık hiç değilse ölümde, Müslümanların, daha doğrusu dinin erişiminden esirgenme arzusu hiç değişmedi.

Dört: Cenaze sonrası herkesi toplayıp rakıya götür.

Her şey tam istediği gibi oldu. Beşiktaş bayrağına sardık. Dinî şeyler olmadı, hiçbir din veya devlet görevlisi saygısızlık etmedi. Cenaze sonrası toplayabildiğim kadarımızı rakıya götürdüm. Çok sevdiği İznik Gölü kıyısındaki Çamlık՚ta güneşi batırdık.

İnandığımız her şeyi gücüm yettiğince yaptım. Zerre inanmadığım şeylere elimi sürmedim. Ölüm ritüellerinden bir tek Rembetiko՚nun finalini severiz, o kadar. Onun haricinde sadece yaşama, sonu olduğu için kıymetli, biricik yaşamı doyasıya yaşamaya inanıyoruz; vicdanlı olmaya, merhametli olmaya, yaşatmak için emek vermeye. Tıpkı “bir avuç cenneti” Mazı՚da ağaçları ve çiçekleri için yaptığı gibi.

Mayıs başında bir gün, İstanbul՚da bir palyatif bölümüne yatmanın zamanı geldiğini anladık. Mazı՚da, Bodrum՚da, evde hiç olmayacaktı artık. Alelacele hazırlanıp gece geç vakitlerde kapattık evi. Güven (insanın kardeşi yapmaz yaptıklarını) bahçe kapısının rampasından indirmek için ters çevirmişti tekerlekli sandalyeyi. Babamın yüzü bana dönük, kapıdan çıkıyorduk ki zihni günler boyu soluk almadan sayıkladığı yerden bir anlığına kurtulan babam umutla sordu bana: “Güller açmış mı?” “Tomurcuklanmışlar” dedim. Henüz tomurcuklanmamışlardı ve bunun zerre kadar önemi yoktu.

Bir hafta servis, bir hafta palyatif, üç hafta yoğun bakım… Çoğunda kendinde değildi. Yoğun bakımda entübe, uyutuluyordu. Annemle bizim eve kıyasla İstanbul՚un diğer ucundaki hastaneye gidip teker teker birkaç dakika görüyorduk babamı. Bizi duyduğuna inanıyorduk. Ne çok konuştum onunla, hep yaptığım gibi. Anlattım ha anlattım. İlk defa bir şiir çevirdiğimi söyledim, ona ithafen. Kaşlarını kaldırdı, küçük çocuklara şakacıktan şaşkınlık belirtisi gösteren yetişkinler gibi. Bir dahaki gidişimde okudum şiiri. “Valla çeviriyi beğenmediysen de şansına küs, idare etmek zorundasın” dedim.


Sondan ikinci gidişimde bir hemşire girdi odaya. “Babanız mıydı?” diye sordu. Kendimden beklemediğim bir şiddetle ünledim “Babam!” diye.

Son gidişimizde özellikle çağırmışlardı bizi. Her öğlen 1 buçukta yoğun bakım kapısında biriken ve birbirine aşina yüzlerin selamlaştığı kalabalık dağılmıştı artık. Biraz uzun kalmama müsaade ettiler. Yine ilk iş, sağ elimdeki eldiveni çıkarıp babamın alnını, saçını, yanaklarını okşadım; maskemi çıkarıp öptüm. Küçükken yaptığım gibi, gözleriyle sakalları arasındaki o küçük yanak parçasından. “Bunu yapacağını biliyordum baba. Mayıs ayında bir hıyarlık etmeyeceğini, Haziranı bekleyeceğini biliyordum. Oldum olası seversin Haziran՚da Ölmek Zor şiirini. Ne adamsın ya… Korktuğunu biliyorum ama sakın korkma baba. Kızın yanında, Itır yanında. Sen bu hayatın hakkını verdin, sakın korkma baba. Asla boyun eğmedin. Hâlâ daha eğmiyorsun. Kimin babası be! Çok iyi bir baba oldun. Bana öğrettiğin, kendinden bana kattığın her şey için teşekkür ederim. Seni üzdüğüm zamanlar için de özür dilerim, beni affet. Seni çok seviyorum babişko…”

Sonra neden bilmem… Gözleri kuruduğu için kapatıp bantladıkları, kenarında kan biriktiği için belki. Belki daha başka, paganistik bir sebepten parmağımla sıcak gözyaşlarımı alıp onun göz kenarına sürdüm. Hissetsin istedim. Aramızdaki son bağ olsun diye belki. Bilmiyorum ki. Bir daha diyemeyeceğim için bol bol “baba, babacım” dedim. Bir de çevirdiğim şiirin nakaratını fısıldadım kulağına: “Boyun eğerek girme o güzel geceye / Esip gürle ışığın usulca sönüşüne…”

Beş gün geçti üzerinden. Artık var olmamasına henüz alışamadım. Öyle dolu dolu vardı ki. Hastalığın onu indirgediği hâliyle değil, o dolu dolu hâliyle hatırlamak istiyorum babamı. Karşılıklı iki dost gibi muhabbet edebildiğimiz kısa zaman aralığını özellikle. Kızıyla siyaset ve sinema konuşmaktan büyük zevk aldığı, çapkınlık hikâyelerini gülerek dinlediği, dağ bayır yürüdüğümüz, sabah güneşini henüz bizden başka insan evladı barındırmayan Ilgın՚ın soğuk denizinde doğurduğumuz… Mutluluk bir süre değil, an sahiden.


Babam şimdi nerede acaba? Henüz sıcakken öptüğüm yanağı İznik՚te toprağın altında, tamam ama babamın kendisi nerede? Bu prosedür nasıl işliyor, bilen de yok ki. Şimdi her neredeyse, burada olduğu zaman için minnettarım. Biraz daha yanımda kalmasını çok isterdim fakat yokluğu bu denli canımı yakacak denli iyi bir babaya sahip olduğum için şanslı olduğumu da biliyorum, birçok insanın babasıyla bu kadar bile vakti olmadığını da. Hepsini biliyorum da böyle nasıl olacak hiç bilmiyorum.

26 Mayıs 2026 Salı

Üç numaralı zihnin içinde olup bitenler

 Nisan ayının sonlarında sayıklamaya başlamıştı. Babaannemle konuşuyordu.
"Anne, ben ölüyorum!"
"Anne, ben öldüm!"
"Anne, ben niye öldüm?"

Şu an yoğun bakımda uyutulurken aklının içinde hangi sahneler oynuyor merak ediyorum. Dışarıdan bakınca, 3 numaralı odada yatan, bilinci kapalı, entübe bir adam. Peki ya zihninde, ruhunda neler yaşanıyor?

Dışarıda olan bitenleri az çok duyduğunu ve duyumsadığını düşünüyorum. Düşünmüyorum, hissediyorum. Maneviyatı kuvvetli olmayan bir insan ne kadar hissedebilirse o kadar. Son dönem sayıklamalarını, konuşmalarını düşününce başka neler olabilir aklında, hayal etmeye çalışıyorum. Yine babaannemle konuşuyordur muhtemelen. Annesini genç hâliyle görüyordur. Mazı'yı, bahçesini görüyordur. Şuraya şunu ekeyim, buraya bunu dikeyim, pazardan tohum alayım. Sabah gün doğmadan kalkıp karpuzlarını, kavunlarını kontrol ediyordur, çürüyen kuruyan var mı diye. Yine gün doğmadan Ilgın'a gidiyordur, dağın ardından doğan güneşe günaydın diyordur gülerek. Mazı'ya, doğaya, uçan kuşa, ağaca... çünkü öyle yapıyordu. Denize girmeyi bırakmadan önce. Dostlarını, yoldaşlarını görüyordur. Paris'teki evini görüyordur. Annemi görüyordur, kırklı yaşlarında. Beni de görüyor mudur? Beni kırk yaşımda görmesin ama. Bu yıl meymenet yok yüzümde. Küçüklüğümü görsün, sevimliyken. Bir de iyi anlaştığımız o kısa aralık, otuzlu yaşlarımı. Baba-kız yiyip içip siyaset ve sinema konuşmaktan zevk aldığımız zamanlar. Bahçede birlikte çalıştığımız zamanlar. 

Annem itiraz edecektir ama babam son yıllarda öğrendi sevgisini ifade etmeyi. Bana en azından. Görüntülü arayıp "Seni özledim" diyordu bazen. Ben demiyordum, diyorsam da yarım ağız. Ağız dolusu "Seni çok seviyorum" demem daha geçen ay. Hastanede kök söktürüyor bana. Hiç durmadan "Hadi kaldır beni, gidelim". Kalkamadığını, kaldıramayacağımı, orada yatmamız gerektiğini kaç kere söyledim bilmiyorum. Saatler, günler boyu. Bir gün çok fena tersledi beni, "Bir daha sen refakatçi kalma!" dedi bana. Çok meraklıydım sanki! Sonra yine ben kaldım tabii. İşte o kalışımda, dolandırıcı bakıcı ve şirketleriyle uğraşıyorum. Sürekli telefondayım. Babam yine sayıklar gibi "Kaldır beni, gidelim" deyince patlayıp bağırdım. Kötü bağırdım. 

Babamla katarsisimiz o oldu. Yanına gidip ağladım. Nelerle uğraştığımı anlattım. Onun kızı olduğum için pabuç bırakmadığımı da anlattım. "Babacım, seni çok seviyorum, senin için uğraşıyorum" dedim ağlayarak. O da gözleri dolu, gözlerimin içine bakıp "Ben de seni çok seviyorum" dedi. Ellerimi sımsıkı tutup öptü. Sakinledik sonra. Son gerçek iletişimimiz oydu. Bu ayın başında yanında annem kalırken adımı sayıklıyormuş, "gel, gidelim" diye. Onu alıp götürebileceğimden ümidini kesmemiş olmasına sevindim içten içe.

1996'da ben Üsküdar Amerikan'ı kazanmıştım. Babam bölge müdürü olmak üzere Antalya'ya gidecekti. Biz annemle İstanbul'da kaldık, babam gitti. On beş günde bir bir araya geliyorduk. Hırçın bir ergen olmasam da ergendim, babamla iletişimim çok kısıtlı ve genelde ihtilaflıydı. Ortaokulda çekilmiş çok çirkin bir fotoğrafım asılıydı Antalya'daki evin duvarında. Bir gün babam "Fotoğrafınla konuşuyorum" deyince çok şaşırmıştım. Ne konuşuyordu ki benle, ne anlatıyordu ki? Niye benle? Niye bana değil de fotoğrafla? Hazır değildim çünkü, henüz olmamıştım, olma aşamasındaydım. Gerçekten karşılıklı konuşabilmemiz epey vakit aldı ve hastalığı da çıkarırsak birkaç mutlu yıl sürdü ancak. 

"Manyağa bak, ne diye fotoğrafla konuşuyor ki" dediğim babamın fotoğraflarıyla konuşacağım uzun yıllar var önümde şimdi. Neyse ki sever konuşmamı. 

Maneviyat böyle bir şey mi oluyor? Ay işalla değildir. 

25 Mayıs 2026 Pazartesi

Aksın

Ne rahat, ne ferah dökerdim içimi şuraya 16 yıl önce. Âşıktım, başkaca da derdim yoktu. Babam ölüyor şimdi. Altı yıllık hastalığın sonunda, yoğun bakımda. Uyutuyorlar, entübe. Derdim dertlerin en güzeliymiş meğer, haberim yokmuş. Hafif değil, küçük değil fakat insanın sahip olmayı isteyeceği türden. 

Babam okurdu blog'umu. "Blog" diye bir şey olduğunu ondan öğrenmiştim zaten. Okuyamaz artık, istediğim gibi yazarım, oh. Buraya hep istediğim gibi yazdım gerçi, hiç tutmadım kendimi. Burayı ketlerimden hep bir esirgedim niyeyse.

Ölmekten korkuyordu babam, anlamıyorsunuz diyordu. Umarım duymuyordur artık korkusunu. Yine de her ziyaretimde "Sakın korkma baba, ben buradayım, kızın yanında" diye fısıldıyorum kulağına. 

Bugün biraz da bol kepçe konuştum. Gazetede yazım çıktı yine dedim, ama senlik değil konusu. Yine de bir önceki gibi okuyabilmek isterdim. Sonra, "Sana bir şiir çevirdim" dedim, kaşlarını kaldırdı "Ooo" der gibi. Dedi bence, çok içinden. Bir daha gittiğimde hâlâ orada olursa açıp okuyacağım çevirimi. Beğenmezse de diyemez nasolsa. Gerçi, beğenmediği olmadı hiç. 

Gün içinde odaklanamıyor, gün sonunda uyuyamıyorum ve bir türlü ağlayamıyorum. Yani süzülünce süzülüyor ama neden bilmem sürekli tutuyorum kendimi. Oysa şimdi yazarken ne güzel aktı. En iyisi tekrar yazmaya başlamalı. Aksın, dökülsün diye.