Ben ergenken babam bir ölüm haberi vereceği zaman çok gıcık olurdu bazen.
“Hani
bilmem kim var ya?”
“Evet?”
“Artık
yok.”
Babam da
artık yok.
2020
ağustosunda ortaya çıkmıştı bu hastalık ve bu sonun eli kulağında
kaçınılmazlığı. “Bu karaciğerin en fazla 3 yılı var” demişlerdi üçümüzün birden
yüzüne karşı. Babamı tanımıyorlardı. Annemi hiç tanımıyorlardı.
Bu nedenle
epey bir vasiyet dinleme fırsatım oldu. Birincisi, daha önce hiç duymadığım bir
gerçeği açıklar gibi öğütlediği “Boyun eğme”. Çok bozulmuştum, “ne münasebet”
diye. Kendileri yetiştirmedi sanki.
İkincisi,
bir akşam Değirmendere՚de evde otururken Facebook՚ta, arkadaşının Beşiktaş bayrağına
sarılı tabutunu göstererek “Bak aynı böyle istiyorum” siparişi. Sinirimden
gülsem de “tamam” demiştim. İkimiz de ciddiydik.
Üçüncüsü
ve bu aslında hastalık hayatımızı ele geçirmezden beri yaptığımız bir
konuşmaydı: “Öldüğüm zaman kaçır beni, bunların eline verme.” “Baba, bir sana
bak, bir bana bak, ben seni nasıl kaçırayım?” Hesapta Aziz Nesin gibi
katakulliye getirip bahçesine gömeceğim. Neyse ki o da, öte dünyaya
inandığından değilse de, babasının yanına yatmak istedi işler ciddiye binince. Fakat
artık hiç değilse ölümde, Müslümanların, daha doğrusu dinin erişiminden
esirgenme arzusu hiç değişmedi.
Dört:
Cenaze sonrası herkesi toplayıp rakıya götür.
Her şey
tam istediği gibi oldu. Beşiktaş bayrağına sardık. Dinî şeyler olmadı, hiçbir
din veya devlet görevlisi saygısızlık etmedi. Cenaze sonrası toplayabildiğim
kadarımızı rakıya götürdüm. Çok sevdiği İznik Gölü kıyısındaki Çamlık՚ta güneşi
batırdık.
İnandığımız
her şeyi gücüm yettiğince yaptım. Zerre inanmadığım şeylere elimi sürmedim.
Ölüm ritüellerinden bir tek Rembetiko՚nun
finalini severiz, o kadar. Onun haricinde sadece yaşama, sonu olduğu için
kıymetli, biricik yaşamı doyasıya yaşamaya inanıyoruz; vicdanlı olmaya,
merhametli olmaya, yaşatmak için emek vermeye. Tıpkı “bir avuç cenneti” Mazı՚da
ağaçları ve çiçekleri için yaptığı gibi.
Mayıs
başında bir gün, İstanbul՚da bir palyatif bölümüne yatmanın zamanı geldiğini
anladık. Mazı՚da, Bodrum՚da, evde hiç olmayacaktı artık. Alelacele hazırlanıp
gece geç vakitlerde kapattık evi. Güven (insanın kardeşi yapmaz yaptıklarını)
bahçe kapısının rampasından indirmek için ters çevirmişti tekerlekli
sandalyeyi. Babamın yüzü bana dönük, kapıdan çıkıyorduk ki zihni günler boyu
soluk almadan sayıkladığı yerden bir anlığına kurtulan babam umutla sordu bana:
“Güller açmış mı?” “Tomurcuklanmışlar” dedim. Henüz tomurcuklanmamışlardı ve
bunun zerre kadar önemi yoktu.
Bir hafta
servis, bir hafta palyatif, üç hafta yoğun bakım… Çoğunda kendinde değildi.
Yoğun bakımda entübe, uyutuluyordu. Annemle bizim eve kıyasla İstanbul՚un diğer
ucundaki hastaneye gidip teker teker birkaç dakika görüyorduk babamı. Bizi
duyduğuna inanıyorduk. Ne çok konuştum onunla, hep yaptığım gibi. Anlattım ha
anlattım. İlk defa bir şiir çevirdiğimi söyledim, ona ithafen. Kaşlarını
kaldırdı, küçük çocuklara şakacıktan şaşkınlık belirtisi gösteren yetişkinler
gibi. Bir dahaki gidişimde okudum şiiri. “Valla çeviriyi beğenmediysen de
şansına küs, idare etmek zorundasın” dedim.
Sondan
ikinci gidişimde bir hemşire girdi odaya. “Babanız mıydı?” diye sordu.
Kendimden beklemediğim bir şiddetle ünledim “Babam!” diye.
Son
gidişimizde özellikle çağırmışlardı bizi. Her öğlen 1 buçukta yoğun bakım
kapısında biriken ve birbirine aşina yüzlerin selamlaştığı kalabalık dağılmıştı
artık. Biraz uzun kalmama müsaade ettiler. Yine ilk iş, sağ elimdeki eldiveni
çıkarıp babamın alnını, saçını, yanaklarını okşadım; maskemi çıkarıp öptüm.
Küçükken yaptığım gibi, gözleriyle sakalları arasındaki o küçük yanak
parçasından. “Bunu yapacağını biliyordum baba. Mayıs ayında bir hıyarlık
etmeyeceğini, Haziranı bekleyeceğini biliyordum. Oldum olası seversin Haziran՚da
Ölmek Zor şiirini. Ne adamsın ya… Korktuğunu biliyorum ama sakın korkma baba.
Kızın yanında, Itır yanında. Sen bu hayatın hakkını verdin, sakın korkma baba. Asla
boyun eğmedin. Hâlâ daha eğmiyorsun. Kimin babası be! Çok iyi bir baba oldun.
Bana öğrettiğin, kendinden bana kattığın her şey için teşekkür ederim. Seni
üzdüğüm zamanlar için de özür dilerim, beni affet. Seni çok seviyorum babişko…”
Sonra
neden bilmem… Gözleri kuruduğu için kapatıp bantladıkları, kenarında kan
biriktiği için belki. Belki daha başka, paganistik bir sebepten parmağımla
sıcak gözyaşlarımı alıp onun göz kenarına sürdüm. Hissetsin istedim. Aramızdaki
son bağ olsun diye belki. Bilmiyorum ki. Bir daha diyemeyeceğim için bol bol “baba,
babacım” dedim. Bir de çevirdiğim şiirin nakaratını fısıldadım kulağına: “Boyun
eğerek girme o güzel geceye / Esip gürle ışığın usulca sönüşüne…”
Beş gün
geçti üzerinden. Artık var olmamasına henüz alışamadım. Öyle dolu dolu vardı ki. Hastalığın onu indirgediği hâliyle değil, o dolu dolu hâliyle hatırlamak
istiyorum babamı. Karşılıklı iki dost gibi muhabbet edebildiğimiz kısa zaman
aralığını özellikle. Kızıyla siyaset ve sinema konuşmaktan büyük zevk aldığı,
çapkınlık hikâyelerini gülerek dinlediği, dağ bayır yürüdüğümüz, sabah güneşini
henüz bizden başka insan evladı barındırmayan Ilgın՚ın soğuk denizinde
doğurduğumuz… Mutluluk bir süre değil, an sahiden.
Babam şimdi nerede acaba? Henüz sıcakken öptüğüm yanağı İznik՚te toprağın altında, tamam ama babamın kendisi nerede? Bu prosedür nasıl işliyor, bilen de yok ki. Şimdi her neredeyse, burada olduğu zaman için minnettarım. Biraz daha yanımda kalmasını çok isterdim fakat yokluğu bu denli canımı yakacak denli iyi bir babaya sahip olduğum için şanslı olduğumu da biliyorum, birçok insanın babasıyla bu kadar bile vakti olmadığını da. Hepsini biliyorum da böyle nasıl olacak hiç bilmiyorum.



