Slacktivism etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Slacktivism etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mart 2011 Çarşamba

Bik Bik #3

* Küçük bir Kaptan Hadok gibiydim bugün. Mütemadiyen küfrettim. Çömlek kafalılar, cücük beyinliler, hıçkırık tutasıcalar, altlı üstlü gidesiceler, klavye düşmanları, mouse'lar kovalasın, usb'ler sevsin sizi... İyimser sosyolog tarafım, blog camiasının tehdit addedilecek kadar ciddiye alınmasından memnundu. Fakat diğer bir yanım (bende çok var), "yea maç şeysini ihlal etmiş bir iki biri, ondan" diye hevesimi kaçırdı durdu. O zaman hangisi? Devlet, pire için yorgan yakacak kadar mı teknolojik kabız ve aciz (pirenin pireliğini tartışmaya açmıyorum bile) yoksa tam anlamıyla denetim altına almasının mümkün olmadığını kendisinin de bildiği internet camiasında yazılıp çizilenlerden korkusu bu denli mi büyük? Yani bu işi beceremiyor mu yoksa korkuyor ve korkusunu kılıfa sokmaktan memnuniyet mi duyuyor? Yakın coğrafyada ateşe verilen iktidarların ateşi mi sıçrayıp tutuşturdu bir taraflarını? Daha doğrusu internetin nelere kadir olabileceği yeni mi düştü? Slacktivism'i ısrarla olumlu yanından görmeyi tercih ettiğim halde buna ihtimal vermiyorum. En fazla bir kaşı kaldırıp "lan?!" demiş olabilirler. Yoksa Evgeny Morozov'un dediği gibi Facebook ve Twitter olmasa da olanlar olacaktı. Öte yandan bu counter-factual, iki sitenin sürece etkisini görmezden gelmemiz için yeterli sebep değil. Slacktivism kavramını ilk defa blogundan görüp öğrendiğim Morozov'un Ocak 2011'de çıkan kitabı The Dark Side of Internet Freedom: The Net Delusion masamda duruyor. Okuduğum zaman üstüne iki çift laf etmek için can atacağıma eminim zira ziyadesiyle heyecanlı mevzu. "Koş kız, koş, devrim oluyor!" türünden bir yaklaşımım yok, dillendirdiği vakit insanların hevesini kaçıran bir çok hakikate zaten vakıfım. Başka türlü bir iyimserlik benimkisi. Dur bakalım, hele okuyalım da. Olmadı kendisiyle fikir teatisinde bulunuruz, nedir yani. İnternetin gözünü seveyim. 


* Meclis tutanakları, Resmi Gazete...bunlar güzel şeyler, okuyunuz. 7 Ocak 2011 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanan Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkilerin Satışına ve Sunumuna İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik'i okudum. Gerçekten çok tatlı bir metin. Biraz toparlanayım, gözüme çarpan (yumruk atan) noktaları şöyle bir paylaşmak niyetindeyim. 


* "Başıma bir şey gelmeyecekse..." diye cümle başlangıcı var bu ülkede. Ardından ne gelirse gelsin, bunu bir düşünmek lazım. Bunu uzun uzun düşünmek lazım. Bir gün ifade özgürlüğü üzerine çalışır ve yayımlayacak olursam ana başlık, olmadı alt başlıklarımdan biri muhakkak bu alıntı olacak. Teyzeler otobüse minibüse binerken "pismii..." diye adım atarlar ya, biz de ağzımızı böyle açmalıyız bence. Aynı derecede korur ya neyse.


* Barney beni korkutuyor. Ne zamandır şüpheleniyordum zaten, Ted'in anneyle tanışacağı düğün Barney'nin düğünü mü diye. Zira Marshall' la Lily zaten evli. E bu adam başka kimin sağdıcı olacak ki! Senaristler alternatif senaryolarla nabız yokluyor da olabilirler, çoktandır kaybetmeye başladıkları nabzı yeniden yakalama amacı güdüyor da olabilirler. Bilmiyorum ama bir kale daha düşüyor hissi uyandırdı bende. Kendimi gayriihtiyari Barney'nin yerine koyup düşündüm ilkin. Neden sonra adaşım hatunla empati kurmak geldi aklıma. Belki de böyle yapmak lazım. Korkutup kaçırmak pahasına "beklentim bu" demek. Yalnızca bir yığın maddi ve manevi yatırımdan kurtarmakla kalmaz, bir o  kadar hayal kırıklığı ve vakit kaybının da önüne geçer. "Üç çocuk ve bir havuz istiyorum. Evi de sarmaşıklar sarsa fena olmaz." Tabi Nora tee kaç yaşında kim bilir. Ben daha minnacığım, çakmak cebine bile sığarım. 


* Fakat bir quarter life crisis yokluyor ki anlatamam. İnsan farkındalığına sahip olunca başına gelmez sanıyor. Ulan öyle bir şey olsa, deli psikolog olmazdı ama hepsi deli. İşsizlik psikolojisini gözlemleme fırsatı bulduğum (ne pis insanmışım!) yaşıtlarım oldu mesela. "Ben girmem lan, ne var ki, bu da bir süreç işte" der geçerim sanıyordum. Nah geçersin. Laaank diye orta yerine düşersin. 25 yaş kriziyle epey alay ederdim, "o ne lan yoktan sıkıntı yaratmışlar, derdiniz mi yok" diye. Ne kadar saçma olsa da öyle bir şey varmış. On tane sosyal psikoloji makalesi okusam çıkar mıyım peki bu kafadan? Sanmıyorum. Onun yerine on yüz bin milyon düşünce baloncuğu: Hayatımla ne yapıyorum, sosyolog mu olmak istiyorum gerçekten, hayatımı boşa mı harcadım, 30'umda doğurmak istiyorsam babayla bu aralar tanışmam şart, mutsuz olmadan çalışabileceğim bir iş bulup para kazanmam mümkün olacak mı, doktora yapmayı gerçekten istiyor muyum, sosyoloji seviyor muyum, gerçekten umurumda mı, bu yalnızlık daha ne kadar sürecek, alıştım mı gerçekten...


* ...Gitmeyip kalmakla doğru bir karar mı verdim? Bir de bu var değil mi... Yurt dışına gitme seçeneği zor da olsa açıkken daha değerlendirmeden kapatıp "kalıyorum" demek. Buna ne zaman, nasıl, neden karar verdim? Doktorasını yarılamış bir arkadaşım da aynı kararı verdi bu aralar ve o benden bin kat daha gelecek vaat eden, kariyer planı akademisyen olmak olan bir kadın. Kendimi onunla aynı noktada değerlendirmem mantıksız olur ve zaten başka etmenler söz konusu onun kararında...ama neden? Sadece o değil ki, birkaç kadın daha var. Neden? Bizi tutan ne, bizi buraya bağlayan ne, kopamadığımız, korktuğumuz ne? Havası suyu farklı bir yerde tek başımıza yeni bir hayata başlamak, bu başlı başına mücadeleyi vermek mi gözümüzde büyüyor? Hani biz cesur, kendine güvenli, güçlü kadınlardık. Yoksa hala havada olan köklerimizin gözü toprağa mı kaymaya başladı? Bundan yıllar önce gazetede bir haber okumuştum. Yanılmıyorsam (çok fena yanılıyor da olabilirim) İngiltere'de yapılan bir araştırmayı ve ortaya koyduğu eğilimi anlatıyordu. Genç kadınlar artık yorulmuş ve erkeklerle rolleri yeniden değişmek istiyorlarmış. Ya erkek çalışsın, kadın çocuğa baksınmış ya da erkek kırsın kıçını evde oturup çocuğa baksın, kadın çalışsınmış. İkinci senaryo  benim iyimser eklemem olabilir. Feminist mirasın basbayağı reddi gibiydi okuduğum analiz. Benim burada kast ettiğim elbette bu değil. On yıl sonra "öf çok koştum çok yoruldum" diye sızlanma hakkım saklı olmak üzere, şu an olsa olsa "güçlü kadın olmak da zor be bacım, meh meh meh" diye geviş getiririm. Bizimki daha ziyade, başarılı bir kariyerin mutlu olmamıza yetmeyeceğinin peşin hükmü ve onu izleyen moral bozukluğu. Ya da belki de, karanlıktan veya yüksekten korkmak gibi evrimsel psikolojik bir açıklaması vardır bu tanımlayamadığımız hissiyatın da. Ortalama yaşam süresinin uzaması, toplumsal ve ekonomik etkenlerin ona eşlik etmesi derken ayarıyla oynamaya çalıştığımız binlerce yıllık bir saat yüzümüze küstahça gülüyordur belki: "Koş koş koş, geride kaldın...ahaha, salak!" Demişken, NY Times'da yayımlanmış What Is It About 20-Somethings? adlı yazıya göz atılabilir (münferit değiliz olm, adı sanı konmuş klinik vakayız bildiğin! Her şeyimiz drama resmen...). 



* Bir şey daha söyleyecektim ama unuttum, demek ki yalanmış. Hayatımız yalan. Neyse, şu şarkı var bir de: http://www.we7.com/song/Richard-Walters/What-weighs-me-down?m=0 HIMYM'in son bölümünün sonunda çalan şarkı bu. Yemedim içmedim arayıp buldum. Kolay da bulunmuyor haspa. Şarkı sahiden güzel mi yoksa Barney'nin hali mi dokundu ayırt edemiyorum. Gene de şurada bulunsun. Dahası bunca şeyi, sırf bu şarkıyı buraya koymak için de yazmış olabilirim. Boşuna laf-ü güzaf demiyorum... Yok yok, şarkı güzel. 



30 Ocak 2011 Pazar

Facebook: Olmalı mı, Olmamalı mı?



Kim bilir kaçıncı kez deaktive ettim Facebook hesabımı. Bu videoyu sonradan izledim. Daha doğrusu faceka izlettirdi. Video bilmediğimiz bir şey söylemiyor esasen. Beni asıl düşündüren üstüne konuşmamız oldu. Hiç öyle "ben sosyolojikim!" diye bağıran klişe çözümlemeler yapmak gelmedi içimden. Sadece düşündüm, dümdüz düşündüm.

Facebook'un internet tarihinde çoktan bir fenomen haline gelmiş olması bir yana kendi gündelik hayatımızdaki yerini düşündüm. İlk defa bir sebebim olmadan deaktive ettim (kapattım dersem kendimi kandırmış olurum). Adeta hipnotize olmuş gibi sürükledim mouse'u ve pek düşünmedim basarken de. 

Uyanır uyanmaz, bazen daha gözünü tam açamadan bilgisayarını açanların çoğunlukla ilk yaptığı şey Facebook'unu açmak. Sol üstteki kırmızı kutucukları görme beklentisi. Açıkçası o kutucuklara fena halde şartlandığımız teorisine tam anlamıyla katılmam mümkün değil. Yoksa elbette paylaştığımız bir fotoğrafa, videoya ("paylaşmak"?) ya da yaptığımız bir yoruma yorum gelmiş mi, kimse bir şey demiş mi, geçen günün fotoğrafları yüklenmiş mi vs. +300 yeni şey mi var? Hepsine bakmalıyım yoksa bir şeyleri kaçırabilirim, eksik kalabilirim. 

Ciddi ciddi bir bağımlılıktan mı bahsediyoruz burada? Kelalaka coğrafyalarda çölde vaha misali internet bulduğumuz zaman ilk açtığımız posta kutumuz mu yoksa Facebook mu? Nedir bu kadar bağımlılık yapan? Bağımlılığımızı kabul ettiğimizi varsayalım, topyekun iyi ya da topyekun kötü olması mümkün mü?

Kişisel bilgilerimizin satıldığını zaten biliyoruz. Bana kalırsa asıl vahim olan bilgilerimizin git gide daha az kişisel olması. Sığ çıkarımlarda boğulmamaya özen göstererek, bir herkesleşmeden söz edilebileceğini düşünüyorum. Söyleyecek şeyimiz azaldıkça daha çok konuşuyoruz sanki. Farklılıklarımız azaldıkça daha çok ortaya atıyoruz kendimizi. Daha çok fotoğraf, daha çok video, daha çok yorum. Daha çok "ben buradayım". Aslı silikleştikçe sureti vurgulanıyor insanın. Pek bir Baudrillard, pek bir "Simulations" kokuyor bu iş ama ı ıh, bugün canım sosyoloji istemiyor. 

Her ne kadar bir "paylaşmak bu mudur, arkadaş olmak bu mudur" nostaljisi kapıyı tutmuş olsa da diyeceğim ki hiç mi hayrını görmedik be abi? Vurun Facebook'a, vurun Facebook'a da Facebook'un suçu ne? Bir kere ne ediyorsak biz kendimize ediyoruz, onu bir kenara koymak lazım. Hiç mi yeni bir şarkı öğrenmedik onca "paylaşım" arasından ya da "şu saatte şurada" diye hiç mi kavilleşmedik? Tamam, her tweet'imiz bir devrime, her event'imiz bir isyana evrilmiyor. Yani sürekli örgütlenmesek bile iyi kötü organize oluyoruz ki örgütlendiğimiz zamanları da yabana atmak taraftarı değilim. Güneyimizde kopmakta olan "kıyamet" dar anlamıyla slacktivism ile ilişkilendirilemez olsa da bu vesileyle sosyal medya ağlarının örgütlenmek konusunda rüşdünü ispat etmiş olduğunu da görmezden gelemeyiz. Yani büyük oranda nasıl kullandığımıza bağlı. Sigaraya değil ama alkole benziyor bu yönüyle. Dertten sıkışan göğsümün tüm vücuduma sirayet etmiş acısını uyuşturmak için de içebilirim, keyfimi daha çok keyifle katlamak için de. Her akşam bir şişe ya da her hafta bir kaç kadeh. Başıma her ne gelirse gelsin mes'ulü alkol olmaz, ben olurum. Miktarlar daha az radikal farklılıklar yarattığı için sigara iyi bir örnek değil ama bu yönüyle Facebook'un alkolizmle bir benzerliği olduğuna inanıyorum. İnsanın iradesine hareket çeken bir hali var. 

Facebook'u deaktive etsek Twitter'a yükleniyoruz. Ondan zaten bir tat alamamış çoktan kapatmışsak, kendimizi Youtube'a veriyoruz. Yani aylaklığa vakfettiğimiz zaman aşağı yukarı sabit kalıyor. Öte yandan, Youtube'da ya da internetin başka bir köşe bucağında (Stumble?) görüp beğendiğimiz bir şeyi "paylaşma" ihtiyacı hasıl olunca ne yapacağız? Facebook'ta tek bir mesaj silsilesi üstünden konuşmak varken sürekli bir mail trafiği, sağ alttaki küçük beyaz baloncukta sürekli kırmızı bir M harfi? Çok iş, çok!

Öğrendiğim yeni şarkılar gibi okumadığım gazete haberleri de bağlıyor beni siteye. İnsanların o gün gazetede ilgilerini çeken yazıları paylaşması bana müthiş geliyor. Çoğu zaman bir kafa sallayıp birbirini onaylama seansına dönüşse de, kimi zaman bir birlikte düşünme halini alabiliyor. Hatta tartışmalar çıkabiliyor. Söylendiği kanal ve söylenen şey elbette birbirinden bağımsız düşünülemez ama ben iyimser bir sosyoloğum, hangi kanalda olursa olsun tartışılması bana keyif veriyor. "Haklılığımı kabul et sefil böcek!" değil de "iyi güzel diyorsun ama bak bir de şu var" türünden tartışmaları kastediyorum. Yoksa kafa göz yarmaktan kolay ne var. Alırsın eline bir taş, rastgele savurursun. 

Kırmızı ışıkta durmuş, karşıya geçmeyi beklerken gördüğüm kuşlar etkiledi beni. Şimdi anlıyorum. Binlercesi inanılmaz bir ahenk içinde öyle muhteşem hareket ediyorlardı ki kişileştirip "dans ediyorlardı" dememek için epey uğraşmak gerek. Yüzümü gökyüzüne dönmüş, istemsizce gülümsüyordum. Gene de insanlar gökyüzüne değil "biraz ebleh herhalde" der gibi yüzüme bakıyorlardı. Kuşları izlemek ne vakit eblehlik oldu? Geçen gün gök kuşağı bile gördüm ben! Böyle şeyleri sessizce, hayranlıkla izlemek çok mu garip? "Share" ya da "like" demezsem olmuyor mu? Ne diyor Cemal Süreya? "Hayat kısa / Kuşlar uçuyor." Hepsi bu. 

Doğup büyüdüğüm Beşiktaş'ın Çarşı ve Abbasağa tarafları hala Perihan Abla'nın mahallesi tadında ama ben çalışma masama tüneyip Barbaros'u izlemekle geçiriyorum vaktimi. Oysa o sokakları fotoğraflayıp, dik yokuşlarında ana avrat küfretmek istiyorum zorla nefes alıp verirken. Manavdan tadımlık meyve almak, balıkçıyla lakerda pazarlığı yapmak, bakkaldaki ekmeklere bok atıp Penguen ve Uykusuz alarak çıkmak bile keyifli aslında. "Hayatdisarida.org". Gözlerimin mütemadiyen yanması bir yana ekrana sürekli bakmak midemi kaldırıyor bazen. Böyle olmaması gerektiğini biliyor ama başka türlüsünü de yapamıyor gibiyim. 

Kitap okumayı çok özlüyorum. Heidegger, Nietzsche, Foucault sürekli yatağımda. Vicdan rahatlatmanın sefil bir yöntemi olarak, okumasam da yanımda tutuyorum okumak istediğim kitapları. Kimsenin, hiçbir şeyin suçu değil bu halbuki. Yeniden resim yapmak istediğim bile oluyor bazen. Ya eskisi gibi tutkulu değilim ya da zamanlar hep dar. Ne kadar hızlandı yaşamak, yıllar koşmaya başladı sanki... bu bilgisayarın nesi var derken bitecek gibi hayat. 



15 Ocak 2011 Cumartesi

Taypo ve AK Kaşık

Muhafazakar demokrat, demokrat muhafazakar, cam kenarı koridor, dönmeyen döner fark etmez. Edepten, terbiyeden, üsluptan, erkandan yoksun hiç kimse bana edep, terbiye, üslup ve erkan konusunda ahkam kesemez. Popülizmin bile alt sınırlarını zorlayan hiçbir parti bana nasıl muhalefet edileceğini öğretmeye kalkamaz. İdeolojisini ve eylemlerini desteklerim ya da desteklemem fakat tükürükler ve nefret saçarak kendi gibi olmayan herkese en bayağı hakaretleri yağdıran hiç kimse karşıma geçip üsluptan bahsedemez. Bu ağırıma gitmekle kalmaz, yemem de. O kadar uzun boylu değil. Kendi tabirleriyle söyleyecek olursam: “Sevsinler!”

Genel saldırganlık seviyesindeki bu gözle görülür artışı yalnızca seçim kampanyalarının başlamış olmasına mı borçluyuz yoksa bu özgüvenin ardında taze alınmış bir gaz mı var bilmiyorum. Yalnız şu son bir ay hatta son birkaç haftada üst üste gelen şeyler endişe verici. Endişe demişken, tütün ve alkol konusundaki düzenlemeler “modern” addedildiğine göre endişeli modern yaftasından mahrum kalmaya mahkumum. İçim kan ağlasa da buna katlanabilirim sanıyorum.

Ben daha ziyade, yetiştiğim sosyalist çevre içinde küfür olarak kullanılan liberal yaftasını taşımaya eğilimli bir duruş sergileyenlerdenim. Öte yandan, oylamaya sunulan değişiklikleri bir iyice okuduğu halde referandumda “evet” demeye eli varmamış bir liboşum. “Yetmez ama evet” diyenler de vardı. Şu son gelişmeler ise beni “yetti artık, hayır!” noktasına getirdi. Benim gibi portakalda vitaminler bir yana her daim soğukkanlı, eleştirel mesafesini koruyan aydınların bile öfkesini kabartmak az iş değildir. Oysa malum, öfke yalnızca belli başlı ağızlardan tükürük olup saçılırsa üslup sayılıyor. Onun dışındaki her türlü öfkenin aşağılanıp kendi tükürüğünde itinayla boğulacağından şüphemiz yok.

"Biz muhafazakarız. Aile bizim için önemlidir, mahremiyet bizim için önemlidir, tarih ve tarihi şahsiyetler, tarihi şahsiyetlerin manevi değerleri bizim için son derece önemlidir. Evrensel değerleri benimsemiş, özgürlüklere saygı duyan, başkasının özgürlüğünü kısıtlamadığı sürece, başkasının kutsal değerlerine hakaret etmediği sürece her türlü fikrin serbestçe ifade edilmesini savunan bir partiyiz."

Hafıza işte…aldı beni nerelere götürdü. Bundan birkaç sene evvel, Ankara’da yaşar iken bir kız arkadaşımla geç bir saatte eve dönüyoruz. Peşimize de sağ olsun bize eşlik etmekte ısrar eden iki arkadaş takıldı. Argümanları: “Korkmayın bağyanlar, biz Bahçeli çocuğuyuz”. Bir dediler, iki dediler. En sonunda ben arkamı dönüp asla pişman olmadığım o çıkışı yaptım: “Siz Bahçeli çocuğusunuz da biz orospu çocuğu muyuz ulan!”. Neyse biz eve sağ salim vardık ama arkadaşların penceremize taş atmak suretiyle bir şeyler anlatma çabası hepimizin karakolda sabahlamasına yol açtı.

Bizim için şunlar şunlar önemlidir. Bizim önemsediğimiz, kutsal saydığımız şeylere bulaşmadığın sürece özgürsün. Bak sınırları da neon sarısıyla çiziyorum, bu kıyağımı da unutma ve aklından çıkarma ki sarı çizgiyi geçmek tehlikeli ve yasak.

Ne hikmetse ben, "kimsenin giyim kuşamına, yeme-içmesine, inancına, ibadetine kısıtlama getirmeyen, tam tersine bu noktada en geniş özgürlükleri savunan ve bunun gereklerini yerine getiren” parti iktidara geldiğinden bu yana istediğim gibi giyinemiyor, ramazanda yiyip içmekten imtina ediyor, politik görüşlerim ve dini inançsızlığım dolayısıyla kendimi tehdit altında hissediyorum. 8 yıldır hangi özgürlükleri kısıtladıklarını soracak olurlarsa onları bir odaya kitler ve “yeter, n’olur bırak bizi gidelim” dedirtene kadar sayıp dökebilirim. Anlaşılır olmak adına kendileriyle aynı “üslubu” kullanmaktan imtina edeceğimi ise hiç mi hiç sanmıyorum.

Iksırıncaya tıksırıncaya kadar içiyoruz. Viskimizi, şarabımızı, en önemlisi de rakımızı –evet, evet- tıksırıncaya kadar içiyoruz. Yanına da sigaramızı çatır çatır yakıyoruz. Arzu edersek geberinceye kadar da içeriz. Arzu edersek duracağımız yeri bilmezlikten gelir, gider tuvalete kusarız. Yetmedi klozeti yastık eder orada sızarız. Önümüzü göremez, yolda düz yürüyemeyiz; konuştuklarımız anlaşılmaz olur –ki vaziyet onu gösteriyor ki bunun alkolle doğrudan bir ilgisi yok. 8 yıldır kimsenin yaşam tarzına müdahale etmeyen iktidar partisi apırsa da köpürse de biz istediğimiz boku yiyeceğiz.

"Kars'taki o malum heykel için 'ucube' derken aynı zamanda kralın da çıplak olduğuna işaret ettim... İçlerindeki despotizmi yıkamayanlar, içlerindeki o görünmez krala çıplak dedirtmek de istemiyorlar. Gözü olan, gözüyle birlikte iz'anı olan herkes, güzelle çirkini, estetikle ucubeyi birbirinden ayırır. Bunun için hiç de asil bir aileden gelmiş olmaya, sırça saraylarda büyümüş olmaya gerek yoktur. Sadece milletin siyasi tercihlerini değil, milletin beğenilerini, değerlerini, estetik anlayışını, güzellik anlayışını da aşağılamayı, ona hakaret etmeyi alışkanlık haline getirmiş olanlar bunlardır... Kaldı ki ben bu heykeltıraşın çok başarılı dünyada şöyle tanınmış, böyle tanınmış, bunu da eleştiren birisi değilim. Doğrudur başarılı da olabilir, ona saygı da duyarım."

Bu kral çıplak argümanı kadar absürt argüman duymadım hayatımda. Danışmanlar uyuyor mu? Hem gözümüz yok demek ki bizim, başka bir uzvumuzla değerlendiriyoruz sanatı. O kadar da asil ailelerin sırça saraylarda altın klozetli tuvaletlerine zümrüt sıçmaktan arta kalan zamanlarını halkın arabesk gibi sığ ve kaba beğenilerini hakir görerek büyüyen seçkinci Kemalist çocuklardık halbuki, hay Allah! Halbuki göz var izan var. Bir şey güzelse güzel, çirkinse çirkindir. Sanatmış, estetikmiş, felsefeymiş ve dâhi psikolojiymiş, sosyolojiymiş, antropolojiymiş…bunlar hep canına yandığımın partisini karalama kampanyaları. Malum heykeltıraşın gördüğü saygı çok bile. Birazını iade etmeli. Hak geçmesin.

***

Burada da bol bol bahsettiğim sosyoloji yüksek lisans tezim için ele aldığım örnek Nevizade’de sigara yasağıydı. Bunun için gerek tütünün gerekse Nevizade’nin tarihinden tutun Dünya Sağlık Örgütü’nden TBMM tutanaklarına kadar girip çıkmadığım yer kalmadı. Saha çalışması olarak da sokaktaki her mekandan bir çalışanla yarı-yapılandırılmış derinlemesine mülakat yaptım. Saha anılarımı, daha doğrusu konuşulanları, bir askerlik anısı kadar uzun uzun, keyifle ve heyecanla anlatma arzum canlılığını koruyor. Bu tehlikenin farkındayım, o yüzden sadede geleyim: Orta yaş ve üstü meyhane çalışanları, sigara yasağının sadece bir başlangıç olduğunu, bunun ardından içki yasağının geleceğini düşündüklerini belirtirken genç bar çalışanları müstehzi mimikler eşliğinde bu öngörünün komplo teorisinden ibaret olduğunu söylüyorlardı. Elimdeki binlerce sayfa da az çok bu ikinci grubu destekler nitelikteydi.

Keyif ekonomisine vurulan bu ikinci balta üstüne daha çok yazılıp çizilir fakat bir önsöz olarak, bunun sigara yasağıyla bir tutulamayacağını söylemeliyim. Tütünün kaşifler tarafından Amerika’dan Avrupa’ya getirilmesiyle başlayan tütün kısıtlamaları, 60’larda kanserle arasındaki bağın kanıtlanmasıyla güçlenir fakat argümanların seyri asıl 90’ların başında, çevresel tütün dumanının tehlikesinin kanıtlanmasıyla bugünkü halini alır. Yani liberal önlemlerin yerini paternalist müdahalelere bırakması içmeyenlerin sağlıklı bir hayat sürme haklarının içenler tarafından gasp edildiğinin ortaya çıkmasıyla olur. Elbette tartışmalar burada bitmekten çok asıl burada başlıyor fakat benim söylemeye çalıştığım, alkol konusunda aynı meşruiyet zemininin bulunamayacağı. Hükümetin uygulamalarında meşruiyet yahut halk onayı ne derece öncelikli kriterler, o da ayrı bir tartışma konusu.

Mesele, neyin yasaklandığı hatta nasıl yasaklandığı bile değil. Mesele, bizatihi bu yasakçı zihniyetin kendisi. Meclisteki sigara tartışmaları sırasında öne sürülen “buna yasak demeyelim de özgürlüklerin yeniden dağıtımı diyelim” argümanı da şu aşamada sökmez. Cinselliğin baskılandığı, dillerin yasaklandığı, kitapların cayır cayır yakıldığı bir ülkede içkimize sigaramıza karışmışlar, başımızı örtmüyoruz diye ya satılık ya kiralık olmuşuz çok mu…Çok. Bu kadarı fazla. Her fırsatta yeniden üretilen ve dolaşıma sokulan bu biz-siz-onlar ayrımını gerçeklemeyi başaranlar, çığırından çıkmış şartlar altında bu başarılarının keyfini sürmekten mahrum kalabilirler. Ya Kemalistliğe ya Fethullahçılığa indirgenen insanların gün geçtikçe bilenen öfkesi, tartışma kültürünün de ifade özgürlüğü gibi ender bulunduğu bu topraklarda hiç istenmeyen –ya da istenen- sonuçlar doğurabilir. Dahası, seçim kampanyası yürütmek adına yükseltilen bu gerilim ana muhalefet partisi lehine sonuçlar da doğurabilir. Muhafazakarlar biyolojik analojileri pek sever, ben de öyle ifade edeyim: Hangi sinire, hangi damara ne kadar basınç yapacaklarını iyi hesaplamak iktidar partisinin lehine olur. Aksi takdirde –zaten bilindiği üzere- mutlak iktidar mutlak yozlaşır ve sonlanır. 8 yıl da bir tek parti iktidarı için iyi bir süre. Bir ucube için ise fazla bile (bkz. bir saygı belirtme ifadesi olarak “ucube”). Umuyorum popülist ağızlarına doladıkları rövanşist söylem gün gelip kendilerine dönmez çünkü bugünlerin rövanşının nasıl alınacağını şimdiden kestirmek güç.

Son olarak gündeme taşınan şu slacktivism örneği: Facebook’ta “AKP’ye içiyoruz” adıyla açılan ve az zamanda 130.000 katılımcıya ulaşan grubun esasen bir AKP’li tarafından açılmış olması ve bir anda isminin “Seçimlerde AK Parti’ye oy atmaya gidecem diyenler” olarak değiştirilmesi. Bu cin fikirli aklıevvel Facebook kullanıcısından daha vahim olanı gazetelerin olayı aktarma biçimleri. Aslında bu slacktivist eylemin iktidar partisini çok iyi yansıttığını söylemek mümkün. Hak ve özgürlükleri savunur görünürken öyle olmadığının anlaşılması, üslubunun çiğliği ve dili kullanımının özensizliğinin yanı sıra takiyesini güzelleyip onunla böbürlenme gibi ciddi benzerlikler göze çarpıyor. Fakat dediğim gibi yancı medyanın haberi veriş biçimi (“şok oldular”, “oyuna getirildiler” vb.) haberin kendisinden daha vahim.

Görüyorum ki lafı biraz uzatmışım. Esasen buraya bu tür yazılar yazmaktan kaçınıyorum çünkü ismiyle müsemma bu alanı çok daha kişisel bir amaçla açmıştım. Fakat “mekan oynatıyor”, memleket yazdırıyor işte. Yoksa fişleneceğimiz kadar fişlendik, telefonlarda dinleneceğimiz kadar dinlendik. Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın.



12 Kasım 2010 Cuma

"Slacktivism": Miskin İşi Aktivizm?

Slacktivism, Türkçede  karşılığı olması bir yana İngilizcede bile neredeyse yeni yaygınlaşmakta olan bir terim. On senedir aramızda olmakla birlikte, google’lamak gibi sözlüklere henüz terfi etmiş değil en azından. Nasıl web ve log kelimeleri birleştirilip blog olarak kullanıma girmişse, slacktivism de slacker (miskin) ve activism (aktivizm) kelimelerinin yakınlaşmalarıyla türemiş. Birbiriyle bağdaşması zor kavramları buluşturan her el yapımı terim gibi bu da eğlenceli bir tartışmaya dikkat çekiyor. Aslına bakarsanız işin Türkçesi hariçten gazel okumak. Zaten kendisi de bir o kadar pejoratif, yani tanımı gereği içinde alay, küçümseme, burun kıvırma barındırıyor. Dolayısıyla kullanıma 1-0 mağlup giriyor ama top yuvarlaktır der futbolseverler. Meali, her an her şey olabilir. Hele söz konusu olan toplum ve toplumsal değişme ise kavramları dipfrizde muhafaza edemezsiniz.

Terimin en genel tanımı, kıçını kaldırmadan bir şeyleri kınamak ya da onaylamak olarak verilebilir. Yani verilmesi amaçlanan toplumsal moplumsal, politik molitik bir mesaj var ama bu uğurda öyle çok da efor sarf etmek istenmiyor. Belli bir tür bileklik ya da kurdele takmaya kadar uzanan anlamı daha ziayde internet, dahası Facebook etrafında yoğunlaşıyor. Malum, öncülleri gibi furyası geçince azalarak bitmeyen Facebook başlı başına bir tartışma konusu. Bir ülke olsaydı, Çin ve Hindistan’dan sonraki en kalabalık nüfusa sahip ülke olacağını ezberledik artık. Öyle ki zamanla kimlik numarası kadar zaruri ve doğal bir aidiyete dönüştü. Biri Facebook’ta yoksa yoktur, var olmamıştır ( İlişki durumu komedyasına hiç girmiyorum). Bilakis, orada var oldukları için varlıkları ortadan kaldırılanlar da var. Hesap silmekten değil insan öldürmekten bahsediyorum. Sahte hesaplar, kıskançlık cinayetleri derken site hukuki alandaki gerçekliğini çoktan ispat etti. Esasen, gerçekliğini tartışmak için buna bile gerek yok. Hayatdisarida.org şeklinde mizahın diline düşen internet bağımlılığını yalnız sanallık çerçevesinde düşünmek büyük hata olur. İşkembeden atmıyorum elbette, o kadar medya ve iletişim teorisini yoklukta tuvalet kağıdı olarak kullanalım diye yazmamış adamlar.

Facebook sana söylüyorum, sosyal medya ağları siz anlayın şeklinde devam edecek olursam hesap sahipleri, çoğu zaman tanışıklıklarından bağımsız olarak birbirlerini site üstünden kurgulanan kimlikleriyle değerlendiriyorlar. Zaten bir anlamda, yazılan ifade de kendini gerçekliyor. Ondan sonra al gözüm seyreyle cümbüşü. Belli başlı günlerde ayyuka çıkan slacktivism’in işte böyle bir gerçeklikle göbek bağı var. Ne zamandır eğlenerek geriden izlemekle yetindiğim bu durum hakkında yazmama da 10 Kasım, her sene tekrarlayan yansımaları fakat ilk defa şahit olduğum slacktivism eleştirileri sebep oldu.

Profil fotoğrafını 10 Kasım’da Atatürk, 24 Ocak’ta Uğur Mumcu ya da 3 Haziran’da Nazım Hikmet’inkiyle değiştirmek bir tür siyasi katılım sayılabilir mi? Yoksa hepsi “19 Ocak’ta ne olmuştu?” türünden bir hatırlatma, unutturmama çabası olarak değerlendirilip bırakılabilir mi? Toplumsal hafızamız göz önüne alındığında hatırlamak, üstüne üstlük hatırlatmak az şey midir? Milli eğitim sistemimizin hatmetmemize katkısı göz ardı edilemeyecek tarihler ve kişilerle, üstleri hevesle örtülen faili meçhul cinayetleri, resmi ideolojinin kıyısında köşesinde ya da tam karşısında kalan duruşları bir tutmak ne derece geçerli olur? İçeriği bir yana koysak bile, profil fotoğrafı değiştirmek, sitenin bir grubuna üye olmak, bir şeyden “hoşlanmak”, bir resim ya da bir video paylaşmak neyi değiştirir? En başta, bir şeyleri değiştirme beklentisi ya da değiştirebileceği inancı var mıdır? Yoksa bir kendini iyi hissetme, içini rahatlatmadan fazla bir şey değil midir? Meşhur ’80 sonrası, depolitizasyon mağduru nesillerin siyasi katılım simülasyonlu son oyuncağıdır belki? Sahi, nedir politik olan ve ne değildir?

Misal, 1 Mayıs’larda panzerlere karşı “ODTÜ yürüyor, gelenek sürüyor” diyerek yürümek, her ihtimale karşı çantada limon taşımak, polise “bakın siz karışmayınca olay molay çıkmıyor” dercesine barış içinde halay çekmek…kısaca “orada” olmak politik bir duruşa işaret eder. Yine misal, 19 Ocak’larda Agos’un önünde buluşmak bir duruş, bir tavırdır. Hayat sahiden dışarıdadır, amenna. Peki içeridekiler, onlar yaşamıyor mu? Okumuyor, düşünmüyor, umursamıyorlar mı? Meydandaki adamın odasındaki adamdan daha gelişkin bir politik bilince sahip olduğuna nasıl emin olabilirim? Harekete geçmek ve geçmemek çok net bir ayrım gibi görünse de (bkz. kıçını kaldırmak) netliğinden sual olunmaz her ayrım gibi kendi de, beraberinde getirdikleri de pek o kadar net görünmüyor. Kaldı ki söz konusu sosyal medya ağları vasıtasıyla haberleşip örgütlenerek , bu örgütlülüğü hayata geçiren birçok grup da var. Yani kullanımlarına bağlı olarak tamamlayıcı yahut engelleyici bir etki yaratma gücüne sahipler. Tartışma haklı olarak ikinci ihtimal üstüne yoğunlaştığından epey hararetli ve eğlenceli. Misal, namus ve şerefle ilişkilendirdiği Türk milliyetçiliğine toz kondurmayanların, aynı hassasiyetin yüzde birini esirgedikleri bir Türkçeyle vatandan girip Sakarya’dan çıkmaları ister istemez tebessümlere sebep oluyor. Dahası kimileri için akla gelebilecek her yeri milli sembollerle bezemek sembolize edilen milliyetçiliği yüceltici bir anlam taşırken kimileri için de ayağa düşürmek, değerinden çalmak şeklinde okunabiliyor.

Netice itibariyle görünen o ki bu miskin işi aktivizmi kestirip atmak pek akıl kârı değil. Hepten bel bağlamak hiç değil. Sadece üstüne biraz düşünülmeyi, ne söylediğine neye işaret ettiğine kulak verilmeyi hak ediyor belki de. Tabiatı gereği mütemadiyen değişmekte olan toplumları layıkıyla algılayıp anlamlandırabilmek için, elimizdeki kavramlara Tanrı kelamı muamelesi etmeye biraz ara vermek faydalı olabilir. İçinde bulunduğumuz gerçekliği kıyasıya eleştirmek adına yeni türetilen terimlerle konuşmak üretken bir zihinsel pratik olmakla birlikte, kendi bozgununu hevesle ilan etmek yerine politikanın ne günü-ayı-yılı belli bir tarihte nesli tükenmiş bir hayvan, ne de sırça fanusunda ikamet eden ender bir bitki olmadığını düşünmeyi seçebiliriz. Diğer bir deyişle, halihazırdaki gerçekliği hizaya sokmak için harcadığımız enerjinin bir kısmını, kavramları yeniden gözden geçirmeye de vakfedebiliriz. Mesela.


(http://neteffect.foreignpolicy.com/posts/2009/05/19/the_brave_new_world_of_slacktivism adresinde bu konuda yazılmış bir makale mevcut. Zaten terimle tanışıklığım da o yazıya dayanıyor ve o gün bugündür harika bir çalışma konusu olduğunu düşünüyorum. İnternette slacktivism üstüne bir sürü yazı ve akademik çalışma bulunmakla birlikte daha da söylenebilecek bir ton şey mevcut. Yazdığım bu yazı ise görülebileceği üzere çalakalem bir yazılı düşünme egzersizinden ibaret. Kavramla girilen bu teklifsiz diyaloğun, sorgu sualin herkesin katkılarına açık olduğunu belirtmeme bilmem gerek var mı?)