Drama queen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Drama queen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ocak 2013 Pazartesi

O Kadar Güzel Ki

Dün sabah ana haber kanalım Twitter'da bir tweet gördüm: "Turkan Soray'in Besiktas Kabalci'da saat 3-5 arasinda kitabiyla ilgili imza gunu varmis. Yakinlardaki sevenlerinin ilgisini cekebilir." Bana diyor. Yakınlardaki seveni benim. İlk gençliğim Kabalcı'da geçti. Oldukça yakınım. Seveni desen, yıllardır siyah beyaz bir fotoğrafını bile taşırım cüzdanımda. Az alay konusu olmadım.

Özgür aradı sonra, "hadi çıkalım" diye. Dedim "çıkalım, bak hem de böyle böyle". Kendimden gayrı Muazzez Tahsin Berkand, Kerime Nadir okuduğunu bildiğim ve eski Türk filmlerinden konuşabildiğim yegane arkadaşım. Hatta yıllar önce Kabalcı tanesi bir liradan satmıştı o kitapları da neredeyse kiloyla toplamıştık. Toplamışız, daha tanışmıyoruz o zaman.

Kalın, uzun kuyruklu bir göz makyajı yaptım; Türkan kolyemi taktım boynuma. Kitsch'se kitsch kardeşim, seviyorum. Ayrıca ince düşünülmüş bir hediye kendisi. Normalde hiç de sevmem böyle şeyleri. Baskılı tişörtler, kupalar, takılar... bu değil ki sevmek. Lisedeyken de bir arkadaşım eski bir Türkan Şoray fotoğrafıyla çıkagelmişti elinde. Büyük, siyah beyaz; Çalıkuşu'nun setinde çekilmiş. Seveceğimi düşünüp internetten almış. Ben de almıştım bir tane, imzalı. 

Kuaföre gittim. Saçım da hazır. Sanki sevgilimle buluşmaya gidiyorum! "Geç kaldım, geç kaldım" diye panik panik yürümeler filan. Bugüne kadar yüzlerce kez kapısından içeri girdiğim Kabalcı'nın kapısından içeri adım atamadım. Özgür'ü bekliyorum. Yarım saat oldu, adam yok. Kabalcı'da her zamankinden fazla bir insan trafiği. Her yaştan kadın ve peşleri sıra sürükledikleri erkekler. Düşününce ben de farklı bir şey yapıyor değilim. 

Nihayet geldi Özgür. Apartman teyzesi lafa tuttuğu için gecikmiş. İçeri girdik ama her an "geri dönelim" diyesim var. Yalakalık gibi olmasın diye kolyemi kazağımdan içeri soktum. Merdivenlerden yukarı çıktık, olay yukarıda tabi. Bir sürü bacak ve korkuluk arasından gördüm onu. Dünya gözüyle Türkan Şoray'ı gördüm. Ben ona kitlendim, Özgür de bana bakıyor. Bakakaldım öyle. 

- E hadi al bir kitap da sıraya gir, ben fotoğrafınızı çekerim.

- Hayatta olmaz, kalbim durur. 

İzledim de izledim. Bir ara göz göze bile geldik.

Kalabalığı yarıp önlere geçmeyi akıl bile edemedim. Öylece izledim. 

Bedenine bakınca iri göbekli, yaşlı bir kadın var karşımda. Oturduğu yere güçlükle oturmuş sanki, fakat deri çizmeler içindeki ince ayak bileklerinin duruşu ne kadar zarif. Başının tepesinde toplanmış kömür karası saç peruk olsa gerek. Dudakları kendinden bağımsız hareket ediyor gibi. Makyajı, eski bir imgeyi yaşatmak için çırpınıyor. Gençliğinin maskesi gibi duruyor yüzünde. Eski bir hayali yaşatmak için inat etmeyegörsün insan.

Bir ara eline küçük bir ayna alıp makyajını kontrol ediyor. İnsan Türkan Şoray olunca tabi... Elleri titriyor. Çok içtiğim zamanların sonrası ellerim titreyince Türkan'a benzediğimi düşünüp salakça mutlu olduğum geldi aklıma. Türkan Şoray'a benzemek demek güzel olmak demek çünkü. İki filminin afişi asılıydı odamda. Sahaflarda Selvi Boylum'un afişini aramıştım fellik fellik de bulunca param yetmemişti. Çiçek Bar'ın duvarındakine bakardım hasetle.

Ve yıllardır cüzdanımda, nüfus cüzdanımın hemen arkasında fotoğrafını taşıdığım kadından bırakın imza almayı, yanına bile yaklaşamadım heyecandan. Bana gık dese hık diye giderim kalpten. Millet dokunuyor, öpüyor bir de. Bense bir mesafede durmuş, bazen kendi kendime bazen Özgür'e "çok güzel..." diye sayıklayıp duruyorum. Tam platonik aşk. Sorsalar onu en çok ben hakediyor, ben seviyorum ama nasıl sevmek... Sevmek Zamanı sevmek. Gerçeği, imgesini zedeler korkusu. Ben Türkan Şoray'ı değil, izlediğim onlarca filmde canlandırdığı kadın karakterleri seviyorum. O kadınlara, o hikayelere inandım ben. Sonradan cinsiyetçiliğin dik alası olduğuna uyansam da inandım bir kere. Sevgi, aşk, şefkat, fedakarlık, sabır, kin, intikam... hepsini o filmlerde görüp öğrendim ilk. Sonra da geri alamadım işte, içimdeki Türkan'ı bir türlü öldüremedim. 

O kadar güzel ki...


30 Aralık 2012 Pazar

İsim Ablası?


Akşama doğru telefon çaldı. Arayan Halil.
 
Royalty-free Image: Newborn baby feetKarşılıklı hal hatır sorduktan sonra “abla senden bir şey isteyeceğim” dedi. Halil bizim köyden, benden birkaç yaş küçük. Geçen yaz evlendi. Eşi 18-19 yaşında, beyaz tenli, kapkara saçlı, sürmeli gözleri olan ufak tefek ince yapılı bir kız. Balayında epey şehir gezdiler, İstanbul’a da uğradılar. İstanbul’dayken bir hafta bende kaldılar. Elimden geldiğince ağırlamaya çalıştım, artık ne kadar becerebildiysem.

Eşinin hamile olduğunu biliyordum. Son 1.5 ayı kalmış. Sağlığı yerinde mi Halil? Yerinde abla. Oh iyi iyi. 

-          Abla senden bir şey isteyeceğim.

-          Hayırdır söyle?

-          Çocuğumuzun adını sen koyar mısın?
 
-          Ne?!

-          Abla ben dün gece seni rüyamda gördüm. Gülsüm doğum yapıyor, sen de oradasın. Kucağıma alıyorum çocuğu, sonra sen kucağına alıp kulağına ismini fısıldıyorsun. Tam duyamadım mı, hatırlamıyor muyum bilmiyorum. Abla sen koyar mısın adını? 

Nezaketen değil sahiden direndim bu isteğe. “Büyükler ne der”den aldım “Gülsüm ne diyor”a vardım ama olmadı. 

-          Abla büyükler bize bıraktı. Gülsüm de ‘ablam koysun’ diyor. Benim senden başka ablam yok abla.

Teyze olmak üstüne düşünüp yazdıktan yalnızca birkaç gün sonra bana ilk defa abla diyen çocuk böyle deyince akan sular durdu. Aldın mı sorumluluğu ayşec.! Aldım. Tabi teslim olmadan evvel son bir direniş gösterdim:

-          Oğlum ya beğenmezseniz, ya Gülsüm beğenmezse?

Az görümce değilim. Halil bizim oğlan ama ya Gülsüm beğenmezse, dert o. Ben muhakkak güzel bir isim bulurmuşum, o da beğenirmiş. Gülsüm küçük bir kadın, dişli bir letafet, bir küçük Lady Macbeth. Her ismi beğeneceğini sanmam. Kentli modernler gibi aklıma ilk gelen, onlara birkaç isim seçeneği sunmak ve içlerinden bir tanesini seçmelerini istemek oldu. Reklam filmi mi satıyorsun ayşec., oldu olacak revizyon versinler! Bu işler öyle değil, tek isim hakkın var. 

-          Abla buralara ne zaman geleceksin? Haklısın, yoğunsun sen de. O zaman doğunca telefonu dayarız kulağına, üç kere adını söylersin olur mu?

-          Doğar doğmaz kulağına telefon dayamayın çocuğun... neyse dur ben biraz düşüneyim. Hem bir sağlıklı doğsun da...

Daha 1,5 ayım var ama şimdiden bir düşüncedir aldı beni. Sanırım ciddi ciddi koyacaklar söylediğim adı. Bir insana ad vereceğim, adını vereceğim. Bunun neden büyük iş olduğunu, gözümde büyüdüğünü anlatayım: 

Geçtiğimiz aylarda iş için, Türk kültüründe ad koyma gelenekleri ile ilgili literatür taraması yapmıştım. Şimdi ne zaman çocuğa ad koymaktan bahsedilse aklıma okuduklarım geliyor. Bilip de bildiğimi bilmediğim şeyler, diğer bir deyişle kültür. Eskiden çocuk ölümleri oranı şimdikinden yüksek olduğu için ad koymanın ya da koymamanın bütün amacı çocuğun yaşaması.

Kültürümüzde ad önemli, bir kere bu konuda anlaşalım. Ad sözcüğü Eski Türkçe ve at ile aynı kök olduğu sanılıyor. Doğru olmasa bile atın Türkler için ifade ettiği önemi düşününce aklıma yatıyor bu. İslam’da her şey bir adla başlar, Allah’ın adıyla. Yaradılışın da ad ile başladığına, varlığın ancak ad ile anlam bulduğuna inanılır. Eski Türklerde ad varlığın şifresi gibi düşünüldüğü için yabancılara bir çırpıda söylenmezdi çünkü adını bilen yabancı bir düşman olabilir ve adını bildiği için sana kötülük edebilirdi. “Adını bağışlamak” deyimi buradan gelir. 

Dede Korkut’un Boğaç’a ad verme hikayesi malum. Dirse Han’ın oğlu bir boğayı alıp boynuzlarından yere yıkar. Bunun üzerine Dede Korkut çocuğa Boğaç adını verir. Oğuzlarda çocuk kendini kanıtlamadan ad alamaz. Adsız denir veya geçici bir ad verilir. Ulusal önderine soy adını vermiş bir ülke olmamız da tesadüf değil elbet...

Ad sahibi olmamak büyük bir eksiklik, olumsuzluk ve hatta tekinsizlik kabul edilir. Adsız/Atsız Hatun denen bir kötülük tanrıçası da olduğu ve adı olmayan çocuklara dadandığı, kendi adı olmadığı için de yaptığı kötülükleri kimin yaptığının bilinmediği söylenir.

Eskiden çocuk ölümleri oranı bugüne kıyasla çok daha yüksekti, bu yüzden ad koymanın temel amacı çocuğun yaşamasıydı. Özellikle de çocuğu yaşamayanlar, sonraki çocuklarında “doğru” ad koymaya dikkat ederlerdi. Aileye dadanan ölüm ruhunu kandırmak için çocuğu komşulardan birine satar gibi yapmak, çocuğu saklayıp hamurdan bir bebek yapmak ve sonra da bu hamur bebek ölmüş gibi gömmek, ebenin yeni doğan bebeği başka yerden getirmiş gibi yaparak bebeğin kendi ailesine satması (bkz. “Satılmış” vb adlar)... Yaşar, Dursun, Taştan, Çelik gibi adlar çocuğun yaşaması temennisiyle verildiği gibi ölüm ruhu tiksinsin de ilişmesin diye kötü adlar da verilirmiş (bkz. Kırgızlarda “İtalmas”).

High-Res Stock Photography: FACE OF NEWBORN CRYINGTabi tüm bu gelenekler ve çok daha fazlası günümüzde bambaşka bir şeye evrildi. Artık hayatta kalsın filan diye değil marka isimlendirir gibi, doğar doğmaz bir parçası olacağı piyasadaki değerini maksimize edecek isimler konuyor çocuklara. Hiçbir dilde kötü anlamı olmasın, Türkçe karakter olmasın, kötü espirilere malzeme olmasın, olumlu çağrışımları olsun vb. İdeolojilere veya popüler kültür karakterlerine kurban giden çocuklar da cabası. Daha kendisi çocukken çocuğunun adını Devrim koymak isteyen bir insanın samimi özeleştirisi gibi düşünülebilir bu. Adı Deniz olan nesle, nesillere selam olsun.

Çocuk için “adıyla yaşasın” denir. Hem hayatta kalsın, hem de adına yaraşsın anlamında. Temenni bir yana, adından fazla uzağa gidemeyeceği muhakkak. Yani ad koyarak içinde hareket edebileceği bir çember çiziyorsun aslında çocuğa, bir anlamda sınırlandırıyor hatta belirliyorsun.

Ben şimdi bu çocuğa ne ad koyayım, nasıl ad koyayım?





6 Aralık 2012 Perşembe

Replik-a


- Beni sevmediğini hissedebiliyorum.

- Kavga ettiğimiz zaman böyle mi hissediyorsun?

- Hayır, beni sevdiğin zaman.





14 Aralık 2011 Çarşamba

Kişisel Blog Yazmanın Dezavantajları Üzerine




Okuyorlar. İnsanlar okuyor. Böyle döner-istiyorum-dönmesin-istiyorum bir durum. Artık yiğidin malı mı yoksa bülbülün dili belası mı bilmiyorum. 
İşsizlikten yakındığım bir iki yazımda, oldu-olacak-olmuyor bir iş durumum olduğundan bahsetmiştim. Hatta bu yazılardan birini okuyan bir arkadaşımın, müzmin ev kadınlığıma gönlü razı olmamış ve çözüm önerisi içeren bir mail atmıştı. Bak hatırlayınca duygulandım yine. 
Bu öğleden sonra, oldu-olacak-allahım-niye-olmuyor iş durumumun netleşmesi umuduyla görüşmeye gittim. Umut dediğim, umudum yok da maksat closure olsun. Ha öyle olmadı, gelecek biraz daha aydınlık şimdi ama hayat tabi (bkz. ata binen skeptik gelin). 
Neyse ne diyordum, ha evet...bu nanenin okunabiliyor olması gibi bir sorun var. Birlikte çalışmak istediğim "genç patronlar" tarafından mesela (okunacağını öngörmediğin durumlarda yağ çekmek sayılmaz). Dert üstüne dert binen bir dönem olduğu için yine benzer bir yazıda ilişki durumuma ilişkin ifadeler de var (okunacağını öngördüğün durumlarda sitem etmek sayılır). Bir şey anlatırken tek bir şey anlatmaktan sıkıldığım için birlikte ele almışım her iki durumu da. Böylece daha da karamsar bir tablo çıkmış ortaya. Doğruya doğru, biraz sitemkar bir yazı ama o kadarcık drama queen'liğim olsun. 
Akşamına, yurt dışında yaşayan bir arkadaşım aramış. Uyuduğum için duymamışım, geri aradım. "Belki kapı gibi telefonu açmamayı da hak görmüşsündür canım, olabilir" dedi gülerek (bkz. aşure case). 
En son da halamla konuştuk telefonda. Saydamlığımı anlattı bana. Halk arasında, içi dışı bir. Duruma göre iyi, duruma göre boktan bir özellik. Halam beni çocukluğumdan beri tanıyor, saydam diyorsa saydamımdır. Bu özelliğin her zaman lehime sonuçlar vermediğine de değindi ki haklı. Bok var. Tamam da "insanlara yüreğini açmak" kötü bir şey mi ki? "Ay en kötü özelliğim mükemmeliyetçiliğim" gibi oldu bu da ama değil, ben ciddiyim. Aman ne bileyim, seviyorum işte. İnsanlar kötü, hayat boktan, dünya lanet bir yer amenna. İsteyince pis pis rasyonalist olabilme yeteneğine ben de sahibim ama tat vermiyor, tat alamıyorum, sorun o. Ve tadım da tatsızlığım da yüzümden okunmuyor, akıyor adeta. Böyleyken böyle. 
İşsizlik güçsüzlükten gene kendime sardırdım resmen. Saydam mıymışım opak mıymışım, neysem oyum işte. Malzeme bu. Şımarığım (inandığım bir iş yapmak, yani hem para kazanmak hem de mutlu olmak istiyorum); inatçıyım (istiyorum)...bir de eskiden hiç değildim ama sanırım artık daha sabırlıyım (bkz. Amy Pond, the girl waited). Sabır demişken, patronun beni çalışan olarak kategorize ederken sabrım konusunda bulunduğu tespitin ne kadar isabetli olduğunu zamanla fark ediyorum. Annem ve anneannemin sabrından farklı yalnız, farkı ise aniden bitmesi. Daha da kötüsü sabır olduğunu bilmeyen bir sabır. Kendinin farkında değil, iyi bir şey olduğunu sanıyor o. Sorun çözücülük, iş bitiricilik ya da huzur-düzen koruyuculuk. Yani huzursuzluğu dışa vurmak yerine içe atıp büyüten ve bunun farkında bile olmayan bir sabır. Sessizce incelip gürültüyle kopmak, adeta infilak etmek. "Ay en kötü özelliğim sabrım" yani. Neyse artık bu huyumdan haberdar olduğuma göre kendisini törpüleme çalışmalarına başlayabilirim. 
Kişisel blog olayına gelince, "saydam" insanlar için akıl kârı bir iş değil ama kaçınılmaz gibi de bir şey. "İçim dışım bir mi, dur o zaman içimden geçenleri -yemeyip içmeyip- kim olduklarını asla bilemeyeceğim, maksimum sayıda insanla paylaşayım. Tabi bunu yaparken kimliğimin gizli kalması için ihtimam da göstermeyeyim ki yazdıklarımın arkasında durduğum, sorumluluğunu aldığım anlaşılsın." Hı hı evet, çok güzel düşünmüşsün. 
Bazen kafama kafama vurmak istiyorum ama kıyamıyorum. "Ay en kötü özelliğim yufka yürekliliğim" işte. 


Yukarıdaki fotoğrafın adı aklımda Tourbillon de la Vie olarak kaldığı için koştur koştur aklıma geldi şarkı da. Filmi izlemedim. Yalnız yıllardır ninni gibi ya da çocuk şarkısı gibi gelirdi, meğer ne güzel sözleri varmış. 


(Fotoğrafçı Romualdas Rakauskas.) 


17 Haziran 2011 Cuma

istemiyorum

dolar, dolar, dolarsın da biri "neyin var" deyince açarsın ya muslukları, öyle.


minik mor menekşem öldü diye ağlayacaktım az kalsın. aptal kuşlar kendi gibi küçük saksısını devirince bir de, onu öyle balkon fayansına dağılmış topraklar içinde görünce... çiçeği öldü diye ağlar mı insan? ağlamadım. sadece başucuna ilişip izledim biraz. üzüldüm. ölmüştü zaten, kıyamıyordum.


akşam saat 11. taksiden indim. dış kapı, merdivenler, kapıyı açtım, kapadım ve yere düşmek istedim. bir anda tükendi bütün gücüm. alkol de yok, neye bok atacağım? durumun bütün şımarıklığı üstüme kalacak. açıklamasız, savunmasız, "ama"sız, "çünkü"süz... oturdum, bir güzel ağladım. gözüm falan dolmadı, insan gibi ağladım.


kimseyi uyandırmadan ağlama çabasında daha da ağlatıcı bir şey var. ilgi beklemiyorsun, şefkatten geçmişsin. tek istediğin içindeki şu yumruyu dışarı atmak. artık o her neyse, her kimse o. 


bu doktorayı da, bu yalnızlığı da istemiyorum. öyle ki başıma ağrılar giriyor istememekten. ikisi için de vargücümle uğraşıyorum oysa. bu doktoraya girmek için, bir yandan üç beş kuruş kazanmak için, yalnız kalabilmek için deli gibi çırpınıyorum. ağrıyan başım değil kanatlarım da olabilir. melek benzetmesi yok, olsam olsam kuş olurum. kuş beyinli melek saçma olur çünkü. 


telefonda bir erkek sesi "sevgine öyle ihtiyacım var ki" diyor. sevgim? benim bir sevgim vardı. kimi kadın çok güzel hünkarbeğendi yapar, ben çok güzel severdim. benim de ihtiyacım var mı acaba? bunu düşünmemek için değilmiş gibi bunca çaba... yok.


bu gece bu şehir bana dar. bu beden, bu hayat, yetişmesi gereken bu kağıt parçaları. hiçbirine sığmıyorum bu gece. aklım az ama kimselere yetmez sevgim, herkese fazla. bir çığlık atayım da kendi çığlığımın kuyruğuna tutunup uzaklara gideyim istiyorum. 


her şeye öfkeli, herkese kırgın gibiyim. sanatçıyım deyip sıyrılacaktım ne güzel, onu da olamadım. sosyologlar delirmez mi kuzum? biz de az manyak değiliz. boşuna dememişler: düşün düşün boktur işin. az bile demişler, bombok üstadım.


göğsüm sıkışıyor, daha genç değil miyim bunun için? nefes almak zorlaşıyor, gözlerim doluyor ama yeter, ağladım bitti. kimse görmese bile utanıyorum ağlamaktan. asıl bu utanmaktan utanmalı insan. ne vakit böyle salaklaştım ki ben: her şey ayıp, her şey zayıflık. 


bir dur demeseydi, senin için üzülüyorum demeseydi arkadaşım, belki bu kadar dağılmayacaktım. insanın kendi için üzülmesi en yorucu spor, bir mükafatı da yok. halbuki doktoranın sonunda dr., işin sonunda tl veriyorlar. en güzeli. 


baş ağrımı anlatabilmek isterdim. isteksizlikten ağrıyor resmen; başarısızlıkla aramdaki mesafenin azlığından, hırsımdan. mutsuzluğumu da ihmal ediyordum ne zamandır. gönül koymuş, acısını çıkartıyor şimdi. öldüreceğini bilsem gene yüzüne gülerim.


bir dursam ne olacak? ben duracağım, hayat gidecek. en iyisi akıntıya kapılmak. durup düşünmek iyi değil. "beter ol" diyorum bazen içimden. insan kendini bu kadar mı sevmez. halbuki nasıl da dünyayla barışık bir çocuktum... artık değilsin işte, topla gel.


bazen olur böyle (ah bu savunmaya geçme cümlesi). insanlık hali işte, durduk yere dağılır insan (durduk yere?). koşturmak, yorulmak, sıkılmak, bunalmak, baş ağrısı... hatta ağlamak. ağlamak bile insana dair. keşke olmasaydı. başım daha çok ağrısaydı ama ağlamak olmasaydı. 


hiçbir şey yapmak istemiyorum ve bundan utanmak bile gelmiyor içimden. 


istemiyorum.


o kadar. 





9 Ocak 2011 Pazar

Klasik

Bu bir klasik: Kamil’in tek kişilik koltuğu, en arka. Ayağımın karşı koltuktaki ayak koyma zımbırtısına ulaşmaması: bu bir klasik değil ama olsa olur. Bu kadar aralık bırakırken kıyak geçtiklerini düşünmüşlerdir muhtemelen. Sağ ol Kamil.

Evlerinde bir ay misafir kalabildiğim arkadaşlarım olduğu için şanslı olduğumu düşündüm AŞTİ’ye gelirken. Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Buna benzer başka şeyler için de ne kadar şanslı olduğumu düşündüm. Sonra iç sesim kontrolden çıktı. AŞTİ’de bulunmaktan, hatta kendi parfümümden bile burulabildiğim için –daha doğrusu bu burukluğa sebep olacak kadar güçlü anılar biriktirmiş olduğum için şanslı saydım kendimi. Öyle böyle değil, beni bu otobüse bindirecek kadar yoğun bir burukluktan bahsediyorum. Aslında bu da bir klasik: Ne kadar saçma/zararlı/tehlikeli olduğunu bilsem de yaparım yapacağımı. Öyleyse daha da yaparım hatta. Yapardım, biraz duruldum. Sadece biraz, yoksa challenge accepted hala.

Tez jürim için geldiğim Ankara’da bir ay kaldığım halde birkaç gün daha sürecek olan tez teslim ve mezuniyet işlerini tamamlamadan İstanbul’a dönmem tam bir klasik ve bu saçma hareketimi en az açıklamak zorunda kaldığım insanlar, senelerdir aynı şeyi anlattığım halde beni dinlemekten vazgeçmemiş insanlar. Bazen kendimden ölesiye sıkıldığım -kendimi kendimden çıkarıp atmak istediğim halde benden sıkılmayan, sıkılsa da sevgisini esirgemeyen insanlara en az kelimeyle anlatabiliyorum neden böyle saçma şeyler yaptığımı. Bir şehir insana nasıl basar, nasıl üstüne üstüne gelir insanın ve bir şehirden nasıl neden kaçılır…uzun uzadıya açıklamalara gerek yok.

Uzman sosyolog oldum. Fakat -ne yalan söyleyeyim, neden yalan söyleyeyim- beceremedim sevinmeyi. Üstüne üstlük daha fazla beklentiyle karşı karşıyayım şimdi. Doktora yapmalıyım. İsteksizliğimle savaşmayı bırakıp kaderime boyun eğecek ve yapacağım gibi görünüyor. Hocalarımın, arkadaşlarımın, ailemin beklentisi bu yönde. Kendim için bir şey beklemeyi beceremediğime göre halihazırdaki bu beklentiye uyacağım ben de. Bölümün koridorlarında yürürken çıkan topuk sesini dinleyerek hoca olduğunu hayal eden bir insanın beklentisi , ümidi, planları değil ama hayal meyal bir hayali olduğu söylenebilir en azından. Akademi, iyisi mi sen al beni kollarına.


Bir gününüzün ayrı geçmediği, içini içiniz gibi bildiğiniz insanın sesini bir kapının, bir duvarın ardından ve ses çıkarmadan, varlığınızı belli etmeden dinlemenin acıklılığını anlatabilecek kelimelerim olsun isterdim. Dramın kraliçesi öyle değil böyle olunur diye hareket çekiyor sanki hayat. Öyle durumlar yaratıp içine atıyor ki insanı, kendi küçük dramalarımı cebimden çıkarmaya utanıp saygıyla eğiliyorum karşısında. Sonra da böyle kaçıyorum işte. Eee eski kaçaklardan kim kaldı! Sıkıştın mı topuk. İki gün sonra tekrar gelmen gereken şehirden uzaklaşmakta olan bir otobüsün en arkasındaki tek kişilik koltukta buluverirsin kendini. Yazık ki bu şehirler arası otobüslerin yalnızca insan taşıyanını yapamadılar hala. Eşlik eden ne kadar hayal kırıklığı ve ümitsizlik varsa hepsi de peşinden geliyor yolcuların. Sahiden de yol gidiyor ama bizim bir yere gittiğimiz yok. We’re just two lost souls swimming in a fishbowl year after year der ya kadınların en çok sevdiği Pink Floyd şarkısı da. Wish you were beer.

Bir yüz belirdi tepemde. “Gördüm ama sen olduğuna emin olamadım” diyerek şaşkınlıkla tebessüm eden tanıdık bir yüz. Beş yıl evvel birlikte çalıştığım bir arkadaş. O zamandan beri görüşmedik ama evlendiğini, İngiltere’ye yerleştiğini, çocuğu olduğunu biliyorum. Sadece beş yıl geçtiğine inanmak çok zor. “Nasıl da yaşlanmışsın” döndü dilimin ucundan. O da beni tanımakta zorlanmış. Üstüm başım aynı halbuki. Aşağı yukarı aynı kilodayım. Yalnız saçım uzun ve kendi renginde artık. Hayır, onun için aklımdan geçenlerin bir benzeri geçti onun aklından da eminim. “Vay be ayşec.. Nerede o aşık olduğu oğlanın etrafında pervane olan 19-20 yaşındaki hayat dolu kız, nerede şu kucağında laptopla dışarı yorgun bakışlar atan suratsız kadın…vay be”. Ne o bana bir şey dedi, ne ben ona bir şey dedim. Bir yandan ne yapıp ne ettiğimizi anlatırken bir yandan da “ne kadar değişmişsin” bakışlarıyla gülümsedik birbirimize. Sadece beş yıl. Haydi bilemedin altı. Gene de ne tuhaf. Ne kadar az, ne kadar çok.

Bugün bir iyilik vardı insanlarda. Alibeyköy’de otobüsten inip servise binmeye çalışırken –delikanlılığa bok sürdürmek pahasına- “yardım eder misiniz” dedim çalışanlardan birine. Onun yerine yanı başımda sigara içmekte olan bir kadın üstüne alınıp tuttu valizin ucundan. “Yok yok size demedim” diyebildim şaşkınlıkla. “Ne olacak canım” dedi dünyanın en doğal şeyiymiş gibi. Doğal, teklifsiz, tebessüm ederek. İçim ne kolay aydınlanıyor.

Fakat nasıl zorlanıyorum kendimi saklamakta. Alibeyköy’den bindiğim servisten Taksim’de inip bir taksiye attım kendimi. Cumartesi gecesi Taksim’i. Herkes zom, trafik kilit. Söylenmeye başladı amca:
-         Üşümüyorlar da…sabaha kadar böyle. O saatte niye dönüyorsun madem, devam et güne. Sabah 5’e kadar böyledir burası. Siz bilmezsiniz. Benzemiyorsunuz yani.
-         Bilmez olur muyum, İstanbulluyum ben de.
-         Yok yani gece hayatı filan.
-         Yoo bilirim. Hem eğlence ciddi bir sektör…ekonomi de dönmek zorunda.
-         Tabi tabi…orası öyle.

Ben “öyle” olmayayım istedi taksi şoförü. Benzetemedi, bundan olmaz dedi. Sen de bozuntuya verme değil mi, hayır, illa ilan edeceksin kendini. Oldu olacak “bilmem mi canım sabah 6’larda az dönmedim eve, o kadar içtikten sonra üşümüyor insan” diye tüy dik. Saha deneyimi olan sosyolog bu da kim sorarsa. Pabucumun uzman sosyologu. Neye benziyor da neye benzemiyordum acaba, nasıl bileceğim şimdi. Boşboğaz. Abbasağa’dan geçerken Müzeyyen başladı radyoda. Sesini açmasını rica edince toparladım küçük ilişkimizi. Parayı uzatırken Safiye Ayla başlıyordu. İnmeyip dinleyeyim istedim. İndim. “Dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey…” dedi Nazım. “Ben artık şarkı dinlemek değil şarkı söylemek istiyorum” dedim. En güzel şarkıyı da olsa yarıda bırakıp indim. İstedim ki bırakmayayım ama evime geldim.


Son günlerde o kadar sık dinledim ki bu şarkıyı paylaşma ihtiyacı hissettim en sonunda.



1 Aralık 2010 Çarşamba

No Drama Yes Krema

Adım çıkmış dokuza, inmez sekize. Burada dokuzun (bkz. dohuz) temsil ettiği, ecnebilerce (gavur demiyoruz, RTÜK rencide oluyor) drama queen tabir edilen nane. Derrida’nın hastası, dramanın ustasıyım şimdi doğruya doğru. Kimdir drama queen, başvuru şartları nelerdir, kaç referans lazım? Baştan belirtmek lazım gelir ki drama queen olunmaz, drama queen doğulur. Kadını erkeği olmaz ama genelde kadını olur. Erkeğinde bir sakil duruyor, olmuyor. Dolayısıyla, bu doğuştan asil kan taşıyanları kadın-erkekten ziyade şuurlu-şuursuz diye ikiye ayırmak daha münasip. İlla ki iki veya daha fazla alt gruba ayrılacak, ayırmazsak çatlarız. O yüzden kendimize karşı dürüst olup hemen buracıkta ayırmakta fayda var. Ayrımcılıksa ayrımcılık, her bir dertten âlâ yaman ayrımcılık.

Bunların şuursuzları dünyayı sahiden de dramatik algıladıklarından daha samimi oldukları düşünülebileceği gibi şuurlu olanları bir miktar istihza barındırdıklarından daha sinsi olarak nitelendirilebilirler. Şuur sahibi drama queen hayattan sıkılan insandır, sıkılır. Hayatına renk katacağını umduğu hiçbir dramadan geri kalmaz lakin kazın ayağı hususunda malumat sahibidir. Dolayısıyla çevirdiği drama herkesle ve her şeyle ince bir alay tadındadır. Hayatın bir sinema filmi olmadığının bilincinde olmakla birlikte onu sinematografik algılamanın keyfini sürer, hiç de gocunmaz. Kendi filmini kendi çeker şuurlu drama queen, hayatını otobiyografi tadında yaşar; biyografi tadında yaşatır. Janrı ne olursa olsun bulunduğu her mekan sahnedir. Yaşadığı sadece bir an değil, aynı zamanda bir mizansendir.

Yaa işte var böyle insanlar…peki ya drama queen olmayanlar? İşte o yok. Fıstık gibi de bilimsel kanıtım var: arkadaşım dedi! “Ayşec.” dedi, “drama” dedi, “insana mahsus” dedi. Alem buysa kraliçe benim. Peki nereden çıktı bu mevzu? Taşı toprağı altın Avrupa’nın bir başkentinde birlikte yaşamakta olan bir gay çiftin evlerinin bir odasını kiraya vermek istemeleriyle efendim. Nereden nereye değil mi? Yaa işte bilmem nerde bir kelebek kanat çırpsa başka bir bilmem nerde kasırga patlar ya, işte öyle bir şey. Çifti tanımıyorum ama kiracılarında itinayla aradıkları özellik beni benden aldı: No drama! Bir bira içip kalkmak gibi bir istek, hem makul hem de gerçekleştirmesi imkansıza yakın. Nerede bir insan var, orada bir drama çevrilecek. İlla ki, er ya da geç.

Her hayat hikayesi eşsiz. Bazıları diğerlerine göre daha kanırtarak yaşanıyor fakat mesele eninde sonunda yaşadıklarını nasıl algıladığına geliyor. Yani hayat sahiden dramatik mi, yoksa biz mi onu dramatize ediyoruz? Hayata, insana dair meselelerde bir “sahi”den söz etmek zor. Örneğin, anketlerde genellikle görüşmecinin hangi etnik kökenden olduğu değil kendini –tanımlıyorsa- hangi etnik kimlikle tanımladığı sorulur. Dünyayı algımızla kurgulamak onu gerçeklemek gibi geliyor bana. Serbest çağrışımın gözünü seveyim, self-fulfilling prophecy geldi aklıma. Bayılırım. Kendini gerçekleyen kehanet manasında. İtikat işleri de öyle geliyor biraz, nazar mazar. İnandığın için gerçek kılıyorsun inandığın şeyi, inanman sayesinde gerçekliyorsun. Dolayısıyla dünyayı gerçekler ve yanılgılar olarak birbirine değmeyen iki kümeye ayırmak bir hayli zor. Tabi ki bu doğa bilimleri ve sosyal bilimler arasındaki temel farklılıklardan birine işaret ediyor ama ben neden kendimi böyle şeyler yazarken buldum şimdi bilmiyorum.

Korkarım ki bunlar, içinde 93761708 kere “tez” lafı geçen yazıların ayak sesleri. Özellikle insana dair bir çalışma alanınız varsa onu gündelik hayatınızdan, muhabbetlerinizden soyutlamak zor. Ne güzel drama queen filan diye geyik yaparken doğa bilimleri ve sosyal bilimler arasındaki farkı “kime göre neye göre” seviyesine çekerek ifade ederken buldum kendimi. Geçen gün aklımı yalayıp geçen bir hatırlayışla ilişkilendirebilirim bu ekşimeyi: bir gün bir psikiyatr “kendini çok irdeliyorsun” demişti bana. “Ya ne olacağıdı” diye gülmüştüm. Beşeri bilimler, bebeğim. Seni, her şeyi, herkesi irdeleyip çözümlerken kendimi es geçeceğimi düşünebilemezsin. Tabi ki marifet bunu zarar vermeyecek bir seviyede tutmak. Yoksa kafayı kırmak işten bile değil.

Mevzunun daha fazla gözünü çıkarmadan, kremalı günler dilerim efendim.