Doktora etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Doktora etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Haziran 2011 Pazartesi

Alo! Anne Ben Aşık Oldum!

Bunun orijinali “alo, abi ben aşık oldum”. Annemin de arkadaşım gibi sükunetle “kime” diye sorması benden hala ümitli olduklarını gösteriyor ama doğru soru zamiri “kime” değil “neye”. Mimar Sinan’ın Fındıklı kampüsüne aşık oldum.


Bugün doktora başvurusunun son günüydü ve beni gereksiz bir stres sarmıştı. Tez sürecinde bile ülsere çevirmeyen gastritimin şu başvuru döneminde birkaç level atladığından hiç şüphem yok. Kasıp da veremediğim kiloları oturduğum yerden ve hominide gırtlak (pufidi kandil tumba yatak) yiyip içmeme rağmen şakır şakır verdim. Anasını satayım, gören de Columbia’ya başvuruyorum sanır! Olsun, bir Fındıklı kampüsü gerçeği var.

Sosyal bilimler enstitüsüne gerekli evrakları bırakmak için gittiğim Fındıklı’dan girdiğim hızla çıkıp evimin oradaki bölüme de evrak bırakmam, böylece son gün son saatlerinde de olsa şu başvuruyu tamamlamam gerekiyordu. Ne mümkün. Girişim ayrı çıkışım ayrı tören, kendi içimde tabi. Ya hatta girişim olsun da çıkışım olmasın oradan. Yani olsun tabi, diplomamı versinler de sonra beni gömsünler oraya. Aşiyan da güzel, Aşiyan’ın yeri ayrı tabi. Kaç ay oldu oraya da gitmeyeli, ben bir Aşiyan’a gideyim. Olmadı suya serpsinler beni Fındıklı’dan. Adı bile güzel, fındık shot’ı çağrıştırıyor.

Bir kere okula elimi kolumu sallaya sallaya girmek bir lütuf. ODTÜ’ye girene kadar adamdan kan getirirler. Kampüsü kastediyorum ama çift anlamlı da düşünülebilir pekala. Binaya girdim ama orada herhangi birine “merhaba, ben 18 yaşındayım. Resim bölümünü kazandım. Hayatım boyunca bunun hayalini kurmuştum” desem inanmayacak adamın alnını karışlardım. Öyle titriyorum heyecandan, öyle parlıyor gözlerim. Çok geçmeden iç sesim başladı car car ötmeye: Aptal! Aptal! Bok vardı sosyoloji okuyacak. Doyamadın bir de master yaptın, şahtın şahbaz oldun. Kendini bildin bileli girmek istediğin okul burasıydı senin. Hayallerinde yalnız burası vardı. Dönüp dolaşıp geldin işte. Geldin ama nereye, sosyal bilimler enstitüsüne! Allahım ben ne yapıyorum, ne sosyolojisi, ne doktorası! Senin bilimle ne işin olur lan. Benim ait olduğum yer burası, hep burasıydı. Şimdi böyle gelmek ne acı. Keşke girseydim o yetenek sınavına. Sandığım kadar yetenekli değilmişim deseydim en azından. Böylesi daha kötü. Yapabilirdim ama yapmadım demek. İnsanın hayallerini hatırlaması ne korkunç. Hem de unutmak için bu kadar çaba sarf etmişken.

Kendimi adeta söktüm oradan. Beşiktaş’a geldim. Başvurumu tamamladım. Nasıl bir heyecan kapladı içimi, anlatamam. Ben üniversiteyi özlemişim. Akademinin hastasıyım zira.

Üsküdar Amerikan’ın kampüsüne ilk girişimi anımsadım. Bahçesi büyülemişti beni. Yedi sene sonunda evimden de evimdi o büyülü bahçe, o tarihi binalar. Kestane ağaçları…ODTÜ’ye ilk girdiğimde kestane ağaçlarına takılmıştı gözüm. Lisemizin bahçesindeki gibi ama çok daha fazla. Amma büyük gelmişti, kaybolurum ben burada demiştim. Yuh, içinden otobüs geçiyordu okulun! Bir yedi senemi de orada bıraktım. Aşık olduğum sabah çıplak ayaklarımın beni götürdüğü yer bölümdü. Bir elimde bir el, diğer elimde ayakkabılarım. Benim evim ODTÜ’ydü, bölümdü, bu adamdı benim evim. Tepeden tırnağa aşka kesmiştim.

Kendimi garip hissettim bugün, aldatır gibi. Aldatmadım oysa. Yo hayır, benim bağlanma sorunum yok. Çok bağlanma sorunum var. Ve işte gene başlıyoruz. Gecikmiş hayallerimin kıyısı da olsa vurdum ya, dönüp dolaşıp vardım ya.

Vurdum da vardım mı acaba? Yani alırlar mı ki beni? Yazılı kolay, tez önerimi yazmakta ne var. Döşerim bile. Peki ya mülakat? Marx, Durkheim, Weber’e yani A’ya B’ye C’ye yeniden bir dönüp bakmak lazım. Sonra metodoloji… programın adında var, ona da bir göz atmak iyi olabilir. O değil de kitap yazılmış önerdiğim tez konusu üstüne. Ne o şaşırdın mı? Bir akıllı benim mi sandın şabalak?! Demek ki kolpa molpa değil, basbayağı giderli konu bulmuşum işte. Baktım gitmiyor, beni AİHS, beni ifade özgürlüğü paklar. Hukukçu babanın hukuk sempatizanı kızı. Eh olsun o kadar. Ben bir yeni yuvama yerleşeyim, bir yerimi bileyim de… akademi aç kollarını, sensiz olmuyor.

                                                                           *  *  *


 Tabi ki oradaydık. Kimin ahlakı genel ahlak diye sormak için. Baskı şiddet ahlaksa, ahlaksız olduğumuzu belirtmek için. Aşk, örgütlenmek olduğu için. Yanıma limon almayı ihmal ettiğim ilk yürüyüş, biber gazı yediğim ilk yürüyüş oldu. Gazın hedefindekiler aramıza katılmış, destek vermeye gelmişlerdi çünkü. Şişli'de yaşanan devlet teröründen kurtularak gelen ve gelir gelmez de o her zamanki gülümsemesiyle bayrağın bir ucundan tutan Sırrı Süreya Önder ve Ertuğrul Kürkçü'yü seçebildim ama çok, çok kişi vardı.


Hem değil biber gazıyla; tankla tüfekle, ağır sanayi hamlesiyle gelseler bile kim karışabilir ki kimin kimi sevip, kimin kimle sevişeceğine. "Velev ki ibneyiz!"


17 Haziran 2011 Cuma

istemiyorum

dolar, dolar, dolarsın da biri "neyin var" deyince açarsın ya muslukları, öyle.


minik mor menekşem öldü diye ağlayacaktım az kalsın. aptal kuşlar kendi gibi küçük saksısını devirince bir de, onu öyle balkon fayansına dağılmış topraklar içinde görünce... çiçeği öldü diye ağlar mı insan? ağlamadım. sadece başucuna ilişip izledim biraz. üzüldüm. ölmüştü zaten, kıyamıyordum.


akşam saat 11. taksiden indim. dış kapı, merdivenler, kapıyı açtım, kapadım ve yere düşmek istedim. bir anda tükendi bütün gücüm. alkol de yok, neye bok atacağım? durumun bütün şımarıklığı üstüme kalacak. açıklamasız, savunmasız, "ama"sız, "çünkü"süz... oturdum, bir güzel ağladım. gözüm falan dolmadı, insan gibi ağladım.


kimseyi uyandırmadan ağlama çabasında daha da ağlatıcı bir şey var. ilgi beklemiyorsun, şefkatten geçmişsin. tek istediğin içindeki şu yumruyu dışarı atmak. artık o her neyse, her kimse o. 


bu doktorayı da, bu yalnızlığı da istemiyorum. öyle ki başıma ağrılar giriyor istememekten. ikisi için de vargücümle uğraşıyorum oysa. bu doktoraya girmek için, bir yandan üç beş kuruş kazanmak için, yalnız kalabilmek için deli gibi çırpınıyorum. ağrıyan başım değil kanatlarım da olabilir. melek benzetmesi yok, olsam olsam kuş olurum. kuş beyinli melek saçma olur çünkü. 


telefonda bir erkek sesi "sevgine öyle ihtiyacım var ki" diyor. sevgim? benim bir sevgim vardı. kimi kadın çok güzel hünkarbeğendi yapar, ben çok güzel severdim. benim de ihtiyacım var mı acaba? bunu düşünmemek için değilmiş gibi bunca çaba... yok.


bu gece bu şehir bana dar. bu beden, bu hayat, yetişmesi gereken bu kağıt parçaları. hiçbirine sığmıyorum bu gece. aklım az ama kimselere yetmez sevgim, herkese fazla. bir çığlık atayım da kendi çığlığımın kuyruğuna tutunup uzaklara gideyim istiyorum. 


her şeye öfkeli, herkese kırgın gibiyim. sanatçıyım deyip sıyrılacaktım ne güzel, onu da olamadım. sosyologlar delirmez mi kuzum? biz de az manyak değiliz. boşuna dememişler: düşün düşün boktur işin. az bile demişler, bombok üstadım.


göğsüm sıkışıyor, daha genç değil miyim bunun için? nefes almak zorlaşıyor, gözlerim doluyor ama yeter, ağladım bitti. kimse görmese bile utanıyorum ağlamaktan. asıl bu utanmaktan utanmalı insan. ne vakit böyle salaklaştım ki ben: her şey ayıp, her şey zayıflık. 


bir dur demeseydi, senin için üzülüyorum demeseydi arkadaşım, belki bu kadar dağılmayacaktım. insanın kendi için üzülmesi en yorucu spor, bir mükafatı da yok. halbuki doktoranın sonunda dr., işin sonunda tl veriyorlar. en güzeli. 


baş ağrımı anlatabilmek isterdim. isteksizlikten ağrıyor resmen; başarısızlıkla aramdaki mesafenin azlığından, hırsımdan. mutsuzluğumu da ihmal ediyordum ne zamandır. gönül koymuş, acısını çıkartıyor şimdi. öldüreceğini bilsem gene yüzüne gülerim.


bir dursam ne olacak? ben duracağım, hayat gidecek. en iyisi akıntıya kapılmak. durup düşünmek iyi değil. "beter ol" diyorum bazen içimden. insan kendini bu kadar mı sevmez. halbuki nasıl da dünyayla barışık bir çocuktum... artık değilsin işte, topla gel.


bazen olur böyle (ah bu savunmaya geçme cümlesi). insanlık hali işte, durduk yere dağılır insan (durduk yere?). koşturmak, yorulmak, sıkılmak, bunalmak, baş ağrısı... hatta ağlamak. ağlamak bile insana dair. keşke olmasaydı. başım daha çok ağrısaydı ama ağlamak olmasaydı. 


hiçbir şey yapmak istemiyorum ve bundan utanmak bile gelmiyor içimden. 


istemiyorum.


o kadar. 





16 Haziran 2011 Perşembe

"I couldn't help but wonder..." Bok var çünkü!


 Doktorayı boş verip “I couldn’t help but wonder…” diye başlayan yazılar yazmaya versem kendimi? Boş işler başkanı çakma Carrie Bradshaw’luğa soyunsam? Doktora yaparak dünyayı kurtaracağım sanki!

Arkadaşımla buluşup bir kahve içtik diye hemen havaya girdim. 1.5 yıldır ilişkisi olmayan adamdan ilişki gurusu da olmaz ki birader. Aman sanki Carrie’nin merhemi vardı başına sürmeye. Pekala da “biz biliyoz da mı oynuyoz” olabilir köşemin adı. Asıl hani geçen gün dedim ya “her şey yalnızlıktan” cümlesi her ifadenin sonuna uyuyor diye. Bugün de her şeyin sonuna “bok var çünkü” iliştiresim var. Doktoraya başlıyorum. Bok var çünkü. Biz ayrıldık. Bok var çünkü. Biz çıkıyoruz. Bok var çünkü. Biz ayrıldık. Ben demiştim.

Mesele sadece aşk da değil. Biz bi’ bilemedik. Biz bi’ bilemiyoruz. Hatun 27’sine gelmiş mesela, yapmak istediği işin bu olduğundan emin değil. Bir diğeri onlarca ilişki yaşamış, hala ne istediğinden emin değil. Sürekli sorguluyoruz, elimizde değil. Bok var çünkü. Yani en azından bu ucu boklu, onu biliyorum. Diğer ucu hakkında bir şey diyemeyeceğim, bize o konuda bir bilgi ulaşmadı. Sorgulamakla mutlu olmak arasında ters orantı olduğuna göre biz hiç mutlu olamayacak mıyız?

“Çok zekiyiz de hep ondan…” gibi bir durum yok. Belli ki pek zeki sayılmayız. Yeteri kadar zeki olsak nerede analitik olup nerede olmamamız gerektiğini bilirdik. Yeteri kadar zeki olsak “yaa ne tatlısın” ya da “haklısın hayatım” demeyi bilirdik. Adamların gazını almak yerine gaz vermeyi bilirdik. Bilirdik, biz de bilirdik ama…biz onu bi’ bilemedik.

En severek takip ettiğim blogların birinde şu yazıyor: “Erkeklere harcadığım vakti ilime yatırsaydım, mutfak aletleriyle atomu parçalamıştım.” Parçalardı da, eminim. Benim mesela saç maşasıyla Ay’a gitmeme az kaldı. Kadın haklı hanımlar beyler… Aşktı püsürdü derken ömür geçti resmen. Günler geçmiyor da yıllar geçiyor. Biz hala ne evli ne ilişkide, 7/24 çelişkide mode on. Bok var çünkü. Çelişkisi bile kalmadı esasen, sıfırlayınca pırıl pırıl oldu. Bu duruma gönlü elvermeyen Don Kişot’lar da oldu, olmadı değil ama Her Aşkın Sonu Hüsran Partisi her seçimden tek başına iktidar olarak çıkmayı başardı. Metüst’ün tabiriyle “git… yine git/ ne olursan ol yine git” diyen bezgin Mevlana’ya döndüm resmen. (Mevlana’ya dönmek de garip bir ifade oldu. Hani o da dönüyor ya, ben de ona dönersem güneş sistemi gibi oluyoruz.)

Atom parçalamak demişken, atom parçalamadım ama geçen gün bir Newton yasasıyla spesifik bir tür aşkı açıkladım. Hardcore sosyal bilimci bir kişi olarak fiziği geyiğe alet etmekten gurur duymadım dersem yalan olur. Elim değmişken doktoramı da aşk üstüne mi yapsam? (Öyle acayip bir bilim dalıyız ki sahiden de var böyle bir şey.) Tutunamasam da en azından tezini yazdım derim. Bolca felsefe, bir tutam sosyal psikoloji ve bir ton edebi metin gerektirir o da. Kim uğraşacak. Sevgi emekti de doktora başka bir şey miydi sanki! Sahi ben ne yapıyorum ya? Bu sualle de sorgulama döngümde başladığım yere vardığıma göre doktora stresi başlasın!

15 Haziran 2011 Çarşamba

Uğur'lu Gece

Yok artık, ergenliğin bu kadarı da fazla diyerek uçurdum son yazımı. Kendi ellerimle kendimi Tarkan görmüş şabalak genç kız pozisyonuna düşüremem. Yani düşürürüm de bunu kimsenin bilmesine gerek yok. "Oha amma salağım" diye ballandıra ballandıra anlatma isteğim bazen karşı konulmaz olsa da karşı koymalıyım. Sonra "valla anlattığım kadar aptal değilim" desem kim inanır? (Valla değilim!)


Güzelliklere karşı duyarlıyım diyelim. Dün o yüzden biraz heyecanlanmış olabilirim. Biraz? Dog Whisperer'daki neşeli köpekler gibiydim be! Beni yerimde zıplayıp el çırpmaktan alıkoyan tek şey ise yaşımın 26 olmasıydı. Çıtır desen değil orta yaş desen değil, saçma sapan bir yaş. Garson boy gibi bir şey, uygun davranış kalıbını kestiremiyorum bazen. Davranmıyorum ben de. 


Dün yaşadığım o an da bir kitlenip kalma, nasıl davranacağını kestiremeyince davranmama anıydı işte. Adriana Lima'nın masanıza gelip ateş istediğini ve sizin, kadının yüzüne bile bakmadan, "sigara kullanmıyorum" dediğinizi düşünün. Öyle bir an. Hayat bana beklediğimden fazlasını verince bu fazlalıkla ne yapacağımı bilemeyip saçmalıyorum resmen. Çok bir beklentim yoktu. O sadece dursun, ben uzaktan izleyeyim öyle. Yan masamızdaki arkadaşının yanına uğradığında bize de rakısını uzatarak şerefe yapması filan... bunlar beni aşar, nitekim aştı. İnsanda öyle göz olur mu ya? Hadi oldu diyelim, insan insana öyle bakar mı? Tanrı var mı lan yoksa?


Adam zincirleme reaksiyon başlattı resmen. David Tennant'a, hatta Oleg Menshikov'a duyduğum aşk da kabardı. Ben aşk mı dedim? Estetik beğeni. Gerçi Oleg'in yaşlanışından memnun değilim. Yıllanmak yaramadı ona. O gülen gözlerin feri gitmiş resmen. Göz dediğin zeytin gibi olacak, ışıl ışıl gülecek. Gerisi boş, vallahi boş. Gülmek sadece bir kas hareketi olmamalı. Gülen insan, içini ısıtmalı insanın, bir gülüşüyle yaşamayı sevdirmeli. Öte yandan somurtmak yakışıyor David Tennant'a. İçini kasvet kaplamıyor insanın. Yeni oyununda bol bol somurtuyordur, eminim. Benedick ve Beatrice'in birbirlerine aşık olduklarını anlayana kadar süren sözlü kapışmaları epey şiddetli geçer çünkü. 


İnsan insanı beğenir canım, ne var bunda bu kadar utanacak. Bir özür dilemediğim kaldı. Ergenlikse ergenlik arkadaş, adamı görünce elim ayağıma dolaştı. Gözlerimi alamayıp salak gibi yakalandım bile. Yıllar önce İstiklal'de yine böyle göz göze gelmiştik. O hatırlamaz tabi, ben hatırlarım. Ben biriktiriyorum o anları. Adamla göz göze olduğum saniyeleri ucuca ekleyip küçük bir mutluluk inşa ediyorum arka bahçemde. Kaçak inşaat. Sis ve Gece'yi almıştım ta ne zaman da hasedimden izleyemedim hala. Öyle o derece.


İşte böyle sayın okuyan. Aptal mıyım akıllı mıyım bir emin olabilsem ben de rahatlayacağım. Arada akıllıymış gibi konuşup yazdığım oluyor, öyleyken seviyorum kendimi. Hep öyle akıllıymış gibi kalmak istiyorum ama çok sürmüyor. Halbuki bu ara çok ihtiyacım var aklıma. Birkaç gün içinde bir doktora tez önerisiyle gelmeliyim. Bir konu buldum ama muallaktayım. Fikri olan? 



6 Haziran 2011 Pazartesi

Bile Bile

http://www.myspace.com/sibelgursoy/music/songs/bile-bile-s-z-m-zik-sibel-g-rsoy-55131440





Shakespeare'in en sevdiğim oyunu sahneye konacak da Benedick'i David Tennant oynayacak...benim rüyalarım bile bu kadar güzel değil be. Kenneth Branagh ve Emma Thompson'dan sonra başka kim oynasa homurdanırdım herhalde. Ayakta durma bileti de çok değilmiş aslında ama Londra'ya gitmesi dert şimdi. Hadi gittin diyelim, yağmurda taksi bulunmaz...da başka bir şey düşünemiyorum bunu öğrendiğimden beri. 




Rakı ve kadın...bundan bir iş çıkar ama tez mi şarkı mı emin değilim. Birlikte rakı içmeyi en çok sevdiğim insansın diyerek beni tahmin edebileceğinden bile çok onurlandıran arkadaşımı tenzih ederim fakat bu erkekler bizle kafa buluyor kuzum. Uydurmuşlar bir "rakının tadını kokusunu sevmeyen, rakı içemeyen kız" karakteri, bizi yiyorlar. Güya bir tarafımız kalkacak. Bir kere ben senin onayına kalmadım güzel kardeşim. Muhtemeldir ki senden evvel balık olmuşumdur şişede. Değilse de bizi bize mi kırdıracaksın ulan, bölücü müsün sen, amacın ne? Hem ben niye tanımıyorum bu mitolojik kızı, kim bu kız? Gerçi düşündüm de tanımayayım daha iyi. Mit olarak kalsın öyle, evlerden ırak. 


Bu ara ülke gündemi o kadar hararetli ki (neden acaba!) yazmam gereken raporlara odaklanmakta zorlandığım bir gerçek. Onun yerine sabahtan akşama kadar seçim üstüne yazılanları oku deseler, amenna. Neyse ki tez önerisi bulup yetiştirmekle meşgul olacağım iki hafta gelip çattığında seçim de raporlar da bitmiş olacak. Bugün Mimar Sinan'a gittim ilk defa. Doktoraya başvuracağım ya maksat ayağım alışsın. Yok canım, başvuruyla ilgili bir şey soracaktım. O kadar ODTÜ'lü olduktan sonra nasıl garip bir his anlatamam (anlatma o zaman)... Mimar Sinan'a ODTÜ'den çok evvel vurulmuştum halbuki, taa ortaokulda. Güzel sanatlar fakültesine tabi. Yetenekliydim, hazırlandım da. Sonra girmedim sınavlara, vazgeçtim. O kadar okudum, bari sosyolog olayım dedim. Şimdi dönüp dolaşıp bu kadar yolun sonunda Mimar Sinan'a varmış olmak acayip bir keyif veriyor. Beni alırlarsa tabi -ki alırlarsa çok sevinirim. Güzel sanatlardan seçmeli alabiliyor muyuz acaba? Alabilmeliyiz bence. Sınıf da neymiş, çıkmam ki ben o atölyelerden. Aman aç tavuk kendini resim atölyesinde sanırmış! Yoo, heykel de yaparım. Çırılçıplak heykeller hem de. 

Çok sinirliyim bu ara, gerginim. Yetişeceğini bildiğim halde yetişmemesinden endişe ettiğim şu raporlar, onlar bittikten sonra el atacağıma söz verdiğim çeviri, 27'sinde biten başvurular için elimdeki belgelere eklemem gereken bir niyet mektubu, bir referans mektubu ve bir tez önerisi -ki tez önerisi her şeyin başı... sonra bir de gidip deneme metni almam gereken şu yayınevi var. Bir de hiçbir şeyden eksik kalmayan varoluşsal sorgulamalar: Neden doktora? Bittiğinde 30 yaşında olacağım...yazıyla otuz. Hadi onu geçtim, neden? Nereden gelip nereye gidiyorum? Ne zaman düzenli bir gelirim olacak? Peki sırf saplantı haline getirdiğim bir hayal gerçekleşmedi/gerçekleşmeyecek diye mi istemiyorum yurt dışında yaşamak? Ne zavallıca tanrım, seni küçük böcek. Ya da mesela gelecek seneye kalsa doktora işi, bir sene geciktirsem, geciksem...ne olur? Başıma yıkılır mı küçük dünyam? Ben inanmam ki başarı ve başarısızlığa; keyfe inanırım ben, ve huzura. O zaman neden bu telaşım anlamıyorum ki. Bu kadar endişe, stres nereye varmak için? "...otuz, modern insanın kabusu olarak tasarlanıp kullanıma sokulmuş bir eşiktir. Otuzunda bulunduğun nokta, hiç kaçarı olmaksızın, böbürlenebileceğin bir hayat yaşayıp yaşamadığının birincil göstergesi olacak." demişim eski bir yazımda. İşte gene tam o kafadayım. Biri beni buradan çıkarsın. 


Çok sinirliyim dedim ya...ne güzel de elimi belime koyup kapısına dayandığım üst komşumdan çıkarıp rahatlayacaktım. Açmadı kapıyı. Korktu zahir. E ne de olsa fıçı gibi bir kız dayanmış kapısına ama fıçı, barut fıçısı. Zorla anahtarlık satmaya çalışan bir çocuğa patladım onun yerine bugün. Çocuk hiç oralı olmadı ama hala bok gibi hissediyorum kendimi. Telefonla konuşuyorum, "abla abla" diye tepemde. Hay ablalar götürsün seni. Resmen lise öğretmeni gibi azarladım çocuğu. Sonra anlaştık neyse. Sinirim de baki. Elbet çıkacak bu bir yerlerden, dur bakalım... Şu seçim de az germedi. Ondan da böyle sinirliyim. Sadece kendi olsa neyse, bir de o saçma sapan seçim arabaları var. Tam bir "kiminki daha büyük" siyaseti, kimin sesi daha çok çıkıyor. Gündelik hayatta da doğrudan karşılığı var bunun: Bir şeyi öfkeyle ya da yüksek sesle söylersen (tercihen ikisi birden) kesin haklısındır. Düşündüm de "kiminki daha büyük" anlayışı bütün bir iktidar olgusu için geçerli olabilir. Koskoca Rocco hakkın rahmetiyle vuslata erdi, sen daha konuşuyorsun.


Raporlar beni çağırıyor. Blog yazacağım yoktu aslında. En üstteki şarkının linkini verip kaçacaktım ama kuru kuru gitmez dedim, muhabbet uzadı. Öpüyorum. Öptüm. 



2 Mart 2011 Çarşamba

Bik Bik #3

* Küçük bir Kaptan Hadok gibiydim bugün. Mütemadiyen küfrettim. Çömlek kafalılar, cücük beyinliler, hıçkırık tutasıcalar, altlı üstlü gidesiceler, klavye düşmanları, mouse'lar kovalasın, usb'ler sevsin sizi... İyimser sosyolog tarafım, blog camiasının tehdit addedilecek kadar ciddiye alınmasından memnundu. Fakat diğer bir yanım (bende çok var), "yea maç şeysini ihlal etmiş bir iki biri, ondan" diye hevesimi kaçırdı durdu. O zaman hangisi? Devlet, pire için yorgan yakacak kadar mı teknolojik kabız ve aciz (pirenin pireliğini tartışmaya açmıyorum bile) yoksa tam anlamıyla denetim altına almasının mümkün olmadığını kendisinin de bildiği internet camiasında yazılıp çizilenlerden korkusu bu denli mi büyük? Yani bu işi beceremiyor mu yoksa korkuyor ve korkusunu kılıfa sokmaktan memnuniyet mi duyuyor? Yakın coğrafyada ateşe verilen iktidarların ateşi mi sıçrayıp tutuşturdu bir taraflarını? Daha doğrusu internetin nelere kadir olabileceği yeni mi düştü? Slacktivism'i ısrarla olumlu yanından görmeyi tercih ettiğim halde buna ihtimal vermiyorum. En fazla bir kaşı kaldırıp "lan?!" demiş olabilirler. Yoksa Evgeny Morozov'un dediği gibi Facebook ve Twitter olmasa da olanlar olacaktı. Öte yandan bu counter-factual, iki sitenin sürece etkisini görmezden gelmemiz için yeterli sebep değil. Slacktivism kavramını ilk defa blogundan görüp öğrendiğim Morozov'un Ocak 2011'de çıkan kitabı The Dark Side of Internet Freedom: The Net Delusion masamda duruyor. Okuduğum zaman üstüne iki çift laf etmek için can atacağıma eminim zira ziyadesiyle heyecanlı mevzu. "Koş kız, koş, devrim oluyor!" türünden bir yaklaşımım yok, dillendirdiği vakit insanların hevesini kaçıran bir çok hakikate zaten vakıfım. Başka türlü bir iyimserlik benimkisi. Dur bakalım, hele okuyalım da. Olmadı kendisiyle fikir teatisinde bulunuruz, nedir yani. İnternetin gözünü seveyim. 


* Meclis tutanakları, Resmi Gazete...bunlar güzel şeyler, okuyunuz. 7 Ocak 2011 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanan Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkilerin Satışına ve Sunumuna İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik'i okudum. Gerçekten çok tatlı bir metin. Biraz toparlanayım, gözüme çarpan (yumruk atan) noktaları şöyle bir paylaşmak niyetindeyim. 


* "Başıma bir şey gelmeyecekse..." diye cümle başlangıcı var bu ülkede. Ardından ne gelirse gelsin, bunu bir düşünmek lazım. Bunu uzun uzun düşünmek lazım. Bir gün ifade özgürlüğü üzerine çalışır ve yayımlayacak olursam ana başlık, olmadı alt başlıklarımdan biri muhakkak bu alıntı olacak. Teyzeler otobüse minibüse binerken "pismii..." diye adım atarlar ya, biz de ağzımızı böyle açmalıyız bence. Aynı derecede korur ya neyse.


* Barney beni korkutuyor. Ne zamandır şüpheleniyordum zaten, Ted'in anneyle tanışacağı düğün Barney'nin düğünü mü diye. Zira Marshall' la Lily zaten evli. E bu adam başka kimin sağdıcı olacak ki! Senaristler alternatif senaryolarla nabız yokluyor da olabilirler, çoktandır kaybetmeye başladıkları nabzı yeniden yakalama amacı güdüyor da olabilirler. Bilmiyorum ama bir kale daha düşüyor hissi uyandırdı bende. Kendimi gayriihtiyari Barney'nin yerine koyup düşündüm ilkin. Neden sonra adaşım hatunla empati kurmak geldi aklıma. Belki de böyle yapmak lazım. Korkutup kaçırmak pahasına "beklentim bu" demek. Yalnızca bir yığın maddi ve manevi yatırımdan kurtarmakla kalmaz, bir o  kadar hayal kırıklığı ve vakit kaybının da önüne geçer. "Üç çocuk ve bir havuz istiyorum. Evi de sarmaşıklar sarsa fena olmaz." Tabi Nora tee kaç yaşında kim bilir. Ben daha minnacığım, çakmak cebine bile sığarım. 


* Fakat bir quarter life crisis yokluyor ki anlatamam. İnsan farkındalığına sahip olunca başına gelmez sanıyor. Ulan öyle bir şey olsa, deli psikolog olmazdı ama hepsi deli. İşsizlik psikolojisini gözlemleme fırsatı bulduğum (ne pis insanmışım!) yaşıtlarım oldu mesela. "Ben girmem lan, ne var ki, bu da bir süreç işte" der geçerim sanıyordum. Nah geçersin. Laaank diye orta yerine düşersin. 25 yaş kriziyle epey alay ederdim, "o ne lan yoktan sıkıntı yaratmışlar, derdiniz mi yok" diye. Ne kadar saçma olsa da öyle bir şey varmış. On tane sosyal psikoloji makalesi okusam çıkar mıyım peki bu kafadan? Sanmıyorum. Onun yerine on yüz bin milyon düşünce baloncuğu: Hayatımla ne yapıyorum, sosyolog mu olmak istiyorum gerçekten, hayatımı boşa mı harcadım, 30'umda doğurmak istiyorsam babayla bu aralar tanışmam şart, mutsuz olmadan çalışabileceğim bir iş bulup para kazanmam mümkün olacak mı, doktora yapmayı gerçekten istiyor muyum, sosyoloji seviyor muyum, gerçekten umurumda mı, bu yalnızlık daha ne kadar sürecek, alıştım mı gerçekten...


* ...Gitmeyip kalmakla doğru bir karar mı verdim? Bir de bu var değil mi... Yurt dışına gitme seçeneği zor da olsa açıkken daha değerlendirmeden kapatıp "kalıyorum" demek. Buna ne zaman, nasıl, neden karar verdim? Doktorasını yarılamış bir arkadaşım da aynı kararı verdi bu aralar ve o benden bin kat daha gelecek vaat eden, kariyer planı akademisyen olmak olan bir kadın. Kendimi onunla aynı noktada değerlendirmem mantıksız olur ve zaten başka etmenler söz konusu onun kararında...ama neden? Sadece o değil ki, birkaç kadın daha var. Neden? Bizi tutan ne, bizi buraya bağlayan ne, kopamadığımız, korktuğumuz ne? Havası suyu farklı bir yerde tek başımıza yeni bir hayata başlamak, bu başlı başına mücadeleyi vermek mi gözümüzde büyüyor? Hani biz cesur, kendine güvenli, güçlü kadınlardık. Yoksa hala havada olan köklerimizin gözü toprağa mı kaymaya başladı? Bundan yıllar önce gazetede bir haber okumuştum. Yanılmıyorsam (çok fena yanılıyor da olabilirim) İngiltere'de yapılan bir araştırmayı ve ortaya koyduğu eğilimi anlatıyordu. Genç kadınlar artık yorulmuş ve erkeklerle rolleri yeniden değişmek istiyorlarmış. Ya erkek çalışsın, kadın çocuğa baksınmış ya da erkek kırsın kıçını evde oturup çocuğa baksın, kadın çalışsınmış. İkinci senaryo  benim iyimser eklemem olabilir. Feminist mirasın basbayağı reddi gibiydi okuduğum analiz. Benim burada kast ettiğim elbette bu değil. On yıl sonra "öf çok koştum çok yoruldum" diye sızlanma hakkım saklı olmak üzere, şu an olsa olsa "güçlü kadın olmak da zor be bacım, meh meh meh" diye geviş getiririm. Bizimki daha ziyade, başarılı bir kariyerin mutlu olmamıza yetmeyeceğinin peşin hükmü ve onu izleyen moral bozukluğu. Ya da belki de, karanlıktan veya yüksekten korkmak gibi evrimsel psikolojik bir açıklaması vardır bu tanımlayamadığımız hissiyatın da. Ortalama yaşam süresinin uzaması, toplumsal ve ekonomik etkenlerin ona eşlik etmesi derken ayarıyla oynamaya çalıştığımız binlerce yıllık bir saat yüzümüze küstahça gülüyordur belki: "Koş koş koş, geride kaldın...ahaha, salak!" Demişken, NY Times'da yayımlanmış What Is It About 20-Somethings? adlı yazıya göz atılabilir (münferit değiliz olm, adı sanı konmuş klinik vakayız bildiğin! Her şeyimiz drama resmen...). 



* Bir şey daha söyleyecektim ama unuttum, demek ki yalanmış. Hayatımız yalan. Neyse, şu şarkı var bir de: http://www.we7.com/song/Richard-Walters/What-weighs-me-down?m=0 HIMYM'in son bölümünün sonunda çalan şarkı bu. Yemedim içmedim arayıp buldum. Kolay da bulunmuyor haspa. Şarkı sahiden güzel mi yoksa Barney'nin hali mi dokundu ayırt edemiyorum. Gene de şurada bulunsun. Dahası bunca şeyi, sırf bu şarkıyı buraya koymak için de yazmış olabilirim. Boşuna laf-ü güzaf demiyorum... Yok yok, şarkı güzel. 



7 Şubat 2011 Pazartesi

Unemployment&PhD Blues

Ah İstanbul İstanbul olalı hiç görmedi böyle doktora kıtlığı. Yok arkadaş! Memlekette (Türkiye), memleketimde (İstanbul) mumla arayıp ancak bir iki tane bulabiliyorsun dişe dokunur sosyoloji doktora programı. Ben bir tane bulabildim, diğeri tarih adeta. Hafızası olmayan insandan tarih doktora öğrencisi olur mu? “Lisans üstü adayları için sınav okuma önerileri” adlı listeyle bakışıyoruz kaç gündür. 29 tane kitap, dile kolay. İsimlerin, başlıkların hepsine aşinayım fakat uzaktan sevmek aşkların en güzeli. Ben bu 29 kitabı…ya da gerçekçi olalım, bana daha bir hitap eden 20 tanesini gerektiği üzere Haziran’a kadar okumasına okurum, hiçbir şey de kaybetmez, aksine kazanmış olurum. Fakat tünelin ucu az çok belli: Benim yapmak istediğim bu değil ki, diyeceğim. Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın, öyle değil. İlgimi çekmiyor. Okulu da programı da istediği kadar afili olsun, ilgisini çekmeyen, kendisini heyecanlandırmayan alanda doktora yapar mı insan? Yapabilirse başarıdır ama…hayat kısa be.

Diğer yandan 1192 sayfalık ALES’e hazırlık kitabıyla bakışıyoruz. Telefon rehberi gibi, canım benim. Kapağındaki espresso fotoğrafının yanına sigara ve küllük de ekleseler daha bile gerçekçi olacakmış. 8 yıl sonra oturup test çözeceğim, şık işaretleyeceğim filan. Çok acayip. “Kaç yaşıma geldim, n’apıyorum lan ben” arada bir yokluyor elbette. Duymazdan geliyorum yoksa işim zor. Gir bir işe çalış. İş yok değil, var. Madem akademisyen de olmayacaksın, bu ne şımarıklık. Sanki bir Blair Waldorf, bir Serena Van Der Woodsen’ım lan…şımarıklığım doktora yapmak. O da kıçımı kırıp şurada bir yerlerde işte, ilkokul mesafesinde. Yokuşun altında 2, üstünde 1 üniversite olunca insan ister istemez giriyor ilkokul havasına: Aman yakın olsun. Olsun bebişim, suyundan da koy tam olsun.

Kaydolduğum iş arama/bulma sitesi en yakın arkadaşım. Bir nevi çöpçatanlık aslında. Ben böyleyim, şöyle birini arıyorum. Ah o da beni mi arıyormuş, mükemmel. Ücreti konuşalım. Hmm, işin içine ücret girince o başka bir şey oluyor değil mi? Neyse olduğu kadar. Resmen işsizim şu anda. Olayım bu. Şu doğum sonrası sendromumu atlattığım gün tezimi önüme alıp kendisinden nasıl bir makale çıkabileceği üstüne düşüneceğim. Fani dünyada bilimsel bir yayınım olsun, dikili ağaç yerine. Ağaç da olur. İşte onun canına okur, o kağıttan da benim makaleyi basarız. Basar mıyız hakikaten? Yazarsam basarız bence.

Hiç bilim insanı değilim, hiç. Sanat, edebiyat insanıyım ben. Bilim, bilimsellik benim neyime. Ne anlarım ben, kim ne yapsın benim analizimi. Çok pis yanlış yoldayım gibi geliyor ama dur bakalım. Doktorayı bitirip 30’uma geldiğim zaman Başka Türlü Bir Şey Benim İstediğim adlı şarkıyı söylüyor olabilirim. Doktorada alan değiştirmek de kolay bir spor değil ki…bilimsel hazırlık cart curt. Bilimsel hazırlık dediğin bir nevi “adama sorarlar şimdiye kadar aklın neredeydi diye”. Valla şuralarda bir yerlerdeydi ama bir hayrını göremedim. İki Birikim, bir NTV Tarih okuyunca iyice gözüme battı şuraya ne boş şeyler yazdığım. İstesem didaktiğin daniskasını yazarım ama üşeniyorum. Bıdırdamak işime geliyor. Bir duygusallıklar, bir şeyler. Çok lazımmış gibi.

Doğru işin gelip beni bulacağına küçüklüğümden beri inanırım nedense. Bir nevi doğru adam gibi. “Öyle bir şey yok” diyene “yoo, gayet var” derim, başka da bir şey demem. Birikim’de yazmam da teklif üzerine olmuştu mesela. O nazik mail’i okuduğumda gazinolar kralı tarafından keşfedilen Balıkçı Azize gibi hissetmiştim kendimi (en çok Chopin'i sevmem de o filmden dolayıdır). Çocukluğum boyunca evden hiç eksik olmayan dergide yazım çıkacaktı, boru mu? Bugüne bugün yegane başarımdır. Onu da yüzüme gözüme bulaştırdım ya neyse. İş diyorum. Sanki “tam da aradığımız kişisin” diyecekler ve sonsuza kadar birlikte çalışacağız. Araştırma ya da yayıncılık filan…boş mideye hayal kuracağına siteyi tara ayşec.

Benim yaşımdayken girdiği ilk işinde 58 saat uyumayıp deney başında bekleyerek yeni madde üreten annem var. Doktorasını yapmış, arada beni yapmış..hadi beni geçelim, doktora tezi muhakkak benden güzeldir. Ya ben? Doktorada neyi çalışmak istediğimi bilmiyorum, şuursuzum adeta. Freud ne der bilmiyorum ama bende anne kompleksi var. Hiçbir zaman başarı hırsım olmadı ama önümde o kadar güzeller güzeli bir rol model var ki ona tam bir haksızlık, tam bir hayal kırıklığıyım (iki tane rol model var elbette ama kadın olanla özdeşleştiriyorum kendimi, hele yaş ilerledikçe insan annesi oluyor malum). 25 yaşıma geldim, istese her şeyi yapabileceğini zanneden ve fakat hiçbir şey yapmayan saçma sapan bir insan oldum. Ülke ve dünya ekonomisinde sadece tüketiciyim. Bir numaram, bir şey ürettiğim yok, görülmemiş. Kendimi ekseriyetle böcek gibi hissediyorum bu aralar. Gregor Samsa falan değil basbayağı böcek. Hatta sivrisinek. Taze depresyon semptomları göstermeyi bırakıp bir şeyler yapmalı. Ama benim içimden fotoğraf çekmek, resim yapmak, heykel yapmak falan geliyor. Hayatın sunduklarının arsızıyım, yetinemiyorum. Eminim La Fontaine’in, her şeyi isteyip koca bir hiçle son bulan küçük tombul kuşu anlattığı hazin bir hikayesi vardır. İbretini yesinler, sırf ibret diye almam zaten. “Büyük konuşma”ya da sinir olurum. İnsanın suratını postalla ezen ikazlardan midem bulanıyor. Tutkularını, arzularını, hayal gücünü düzleştirip un ufak ediyorlar; sürekli “tamam” diyen kaderci ve ürkek insanlar oluyoruz. Büyük konuşma, küçük düşün.

2011, bombok bir sene olacağını gözümüze sokmak için çırpınıyor adeta. ’99 senesinde en çok dinlediğim kasetlerden biriydi…