André Kertész etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
André Kertész etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Şubat 2011 Pazartesi

Bişeyler Bişeyler



Bundan önceki her 14 Şubat gibi bu da pek bir şey ifade etmiyor. Günlerden bir gün işte. Ilık sayılabilecek bir Şubat günü. Ellerimde temizlik sonrası çamaşır suyu kokusu. Ne zaman elimi yüzüme götürsem irkiliyorum. Sarımsak öyle mi halbuki. Sinen kokuyu ne zaman duysam parmaklarımı yiyesim gelir. "Ellerim kokmasın" tavrını pek almıyor kafam. Yeri gelmişken itiraf edeyim: Çok ağır olduğu zaman yağ kokusunu alabiliyorum ama "saçıma sinmesin, üstüme başıma sinmesin"den de pek çaktığım söylenemez. "Hmm, evet evet sinmesin" diyorsam bilin ki ezbere. Çok anladığımdan ya da umursadığımdan değil. Kolay iğrenen bir insan değilim zaten. Bugün salata yapmak için elime aldığım marulun içinden böcük kolonisi çıkıp da tiksintiyle geri çekilmeme sebep olunca şaşırdım o yüzden. Yazık oldu hayvancıklara ama o marul hepimize dar gelirdi. Ne benim onların kolonisinde yerim olabilirdi, ne de onların benim salatamda. Yollarımızı ayırdık. Hem roka salatası da iyidir.

Tamam 14 Şubat'ın diğer günlerden zerrece farkı yok ama aylardır masaüstümde duran ve çıktısını ancak alabildiğim şu makaleyi tam da bugün okumayı seçmiş olmam biraz sinir bozucu: "Attachment style and long-term singlehood". Bundan aylar önce psikolog bir arkadaşım paylaşmıştı Facebook'ta ve söylemeliyim, Facebook üstünden makale paylaşılmasına bayılıyorum. Neyse işte, ismi hemen dikkatimi çekti. Malum, yeni ayakkabı alır gibi psikolojik rahatsızlık sahiplenen insanlar var ve benim mini mini minör depresyonum biraz kolpa kalıyor. Dolayısıyla biraz da atladım üstüne ama ilk sayfa bir şey çıkmayacağının sinyallerini veriyor. Gerisini yarın değil sonraki gün okuyacağım. Aylardır bekledi, iki gün daha beklesin. O kadar da demedik. 

O değil de karbonhidrat diyeti diye bir şey var bu dünyada. Çok acayip. Öküz gibi yiyip içip kilo veriyorsun. Veriyorum yani, efsane değil. İşe yaradığına hala inanamıyorum. Kalori malori...biz çok yanlış anlamışız mevzuyu. Olay karbonhidrattaymış. Uzun uzun anlatacak değilim tabi de et serbest, alkol serbest. Bitmiştir hocam, budur. Tam benim gibi barbarlara göre herhal diye şu paleo-diyete mi baksam nedir ne değildir diyordum ki annemin otuz yıllık fotokopileri imdadıma yetişti. Güneşi gördüm. Şarap ve bira gibi mayalı içkiler, unlu mamuller, nişasta, tatlı filan yok. Daha doğrusu var da hesabını bileceksin. Kalori değil karbonhidrat sayıyorsun bunda. Ne sayacağım, zaten sayılarla aram iyi değil. Komple et ve içkiye verdim kendimi! Yani gönül isterdi ki öyle olsun ama bütçe mi dayanır ona, artık olduğu kadar. Adam destur mezelerin karbonhidrat değerleriyle başlamış zaten. Niyeti baştan bozuk, oturtacak seni rakı sofrasına ki rakı ıksırıncaya tıksırıncaya kadar serbest. Tadından yenmeyen diyet diye ben buna derim. Canım benim. İçinde karides, dry martini olan diyet mi olur lan! Aç kalmakla da iş bitmiyor, kilo vermek için bile paran olacak anasını satayım... Neyse ki the fish knows everything. Yanına rakı, bol taze soğanlı roka salatası, onun suyuna banmak için de bir dilimcik ekmek. Ver oradan Müzeyyen'i, ver Zeki Müren'i...ben diyorum, budur hocam.

Aylar yıllar sonra sırf keyfim için bir şey okuyorum. Tez süresince tez ne gerektiriyorsa onu okudum, içim dışıma çıktı. Şimdi de doktora konusu bulma amacıyla okumalıyım aslında ya...Cemil Koçak'ın "Tek-Parti Döneminde Muhalif Sesler" adlı kitabı beni master tezime geri çekiyor. Korkarım ki "hocam siz beni tanımazsınız ama inanın çok ortak yanımız var" diye kapısını çalacağım yakında. "Allaam, o da sarımsaklı mayonez seviyor!" gibi değil bu, adamla resmen aynı şeye kafa yormuşuz ve akademide pek yaygın olarak çalışılan bir şeyden bahsetmiyorum. O yüzden bu çok heyecan verici. Öyle veya böyle, başucumdaki "Muhalif Sesler", salt paşa gönlümün keyfi için aldığım aşk romanımı okurken duymam gereken suçluluk duygusunu bir hayli azaltıyor. İzmit Değirmendere'deki sahaftan bahsetmiştim. Gene oradan bir ganimet edindim kendime: Pınar Kür'ün "Bitmeyen Aşk" romanı. Bugüne kadar sadece "Asılacak Kadın"ını okuduğum Pınar Kür'e özel bir ilgim yok aslında ama Can Yayınları oldum olası içimi ısıtır. Alıverdim işte ve kapağını kaldırmamla birlikte kendimi 77. sayfada buldum. Kitabın daha ortasına bile gelmedim  ama Sinan git gide tanıdık gelmeye başlayıp da ben kendi Nilgün'lüğümü anımsadıkça dibe çökeli çok olan kimi burukluklar kalkıp bulandırdılar suyu. Sırf adında "aşk" olduğu için -hiç hak etmediği- müstehzi bir edayla elime aldığım kitap hiç ummadığım kadar kavradı beni. Okurken yazım tekniğine homurdandığım, hatta "bu böyle mi anlatılır" dediğim oluyor ama kitabı elimden bırakmak geçmiyor aklımdan. Bazen bazı yaklaşımları düpedüz sığ geliyor; bazense, adında bile "aşk" geçen bir aşk romanına hareket çekercesine takındığı materyalist tavır ve anlatım stili bir Bruce Willis gülücüğü konduruyor dudağımın kenarına. Ne roman vıcık vıcık aşk, ne de kadın karakter öyle. Daha ortasına bile gelmediğim bir kitap için fazla şey söyledim fakat içimde tutamayacağım kadar çok etkiledi işte ne yapayım (Bitince, her zamanki gibi üstü kapalı bir analiz bozması illa ki yazarım). Kitap okumak ne güzelmiş. Özlemişim.  

The Kids Are All Right (2010) diye bir film izledim. Ölüp bitmedim, ağlamadım ya da gülmedim de ama farklı bir hikayesi var. Neymiş diye bir göz atılmaya değer. Akla yatarsa izlenebilir de. Benden söylemesi. 

13 Şubat 2011 Pazar

4'33''


John Cage’in 4’33’’ü üzerine yazmak için gece olmasını bekledim. Günün en sessiz saat aralığını, sabaha karşı 4 ile 5 aralığını bekledim. Öyle ayan beyan ki ne yazabileceğimden pek emin değilim oysa. Neden bahsettiğimi anlamak için evvela dinlemek gerek elbette.
***
Bu türden şeyler söyleyen adamların çoğu zaman haklı çıktığını gördükçe kendim için sosyal bilimsel bir sezgi olarak atadığım yaklaşım bu: Bir şeyin (muhalefet, direniş, müzik vs.) olduğu söylenen yere gözlerini dikip bakmakla yetinme, buna aldanma. Olduğu düşünülmeyen, hiç mi hiç ilişkilendirilmeyen, dahası üstüne basa basa olmadığı söylenen yere bak. Böylece gerçeğe yaklaşırsın. Tıpkı en vurgulu nidaların (aşk, toplum, vatanın bölünmez bütünlüğü vs.) vurguladıkları şeyin yokluğu üstüne kurgulanmaları gibi. Halbuki hangi aklıevvel cüret edebilir “şu müziktir, bu ise sessizliktir” demeye. Öte yandan ben, sessizliğin de bir tür müzik olduğundan ziyade müziğin bir tür sessizlik olduğunu düşünüyorum. Hayır, düşünmüyorum. Buna inanmıyorum da. Bunu sadece sezinliyorum. Ne ironik bir “sadece”! Sezinlemekten daha güçlü bir şey olabilirmiş gibi.
Özellikle bazı klasik müzik eserlerini dinlerken iyice emin olurdum bu sezgimden. Bach’ın bir çello süitinin aslında sessizliğin bir biçimi olduğuna kalıbımı basabilirdim mesela. Bir dilin başka bir dile çevirisi misali sessizliğin notalara çevirisi. Her çeviri gibi anlamı çok az da olsa değiştirerek ama asla tümüyle kaybetmeden. Yaylardan çıkan sesin, sıvıların doldukları kabın şeklini alması gibi bütün salonu doldurduğunu ve her bir titreşimi hissedebildiğimi biliyordum. Kurşuni sessizliğin içe dolan çevirisi gümüşi.
***
John Cage’in 4’33’’ünde insanlar öksürmeye başlamadan evvel meselenin, insanların aklından geçirdikleri olduğunu düşünmüştüm. Tiyatro sahnesi yüksekliğinde ve genişliğinde bir aynanın seyirciye çevrilmesi gibi. Aklınızdan geçenler…işte müziğin tek yaptığı da bu. Seni alıp götürdüğü andasın. Belki çoktan yaşanmış, belki de henüz yaşanmamış bir an ya da anlar. Aklından geçenleri, kendini dinle. Ne söylüyor?
Sonra öksürükler, kucağında kıpırdanılan ahşap sandalyelerin hafif gıcırtısına karışıyor. Rhythmanalysis diyor Lefebvre. Üstüne diyecek şey bulamıyorum. Bu saatte bile tamamen kesilmeyip bulvarı inletmeye devam eden otomobil sesleri mütemadiyen havlayan köpeğin sesine karışıyor. Şehrin sesi bu, şehrin ritmi. Ayırt edemediğim daha birçok sesten, kokudan ve renkten müteşekkil şu anda İstanbul. Mesele de ayırdına varabilmekte ya zaten, başka bir şeyde değil. Tıpkı şu benim iş arayışım, mesleğim gibi. Bildiğin kafi değil, görebilmen önemli. Görebildiğin şeyin önemli olduğunu sezebilmen ve sezebildiğin şeyi görebilmen. Bildiklerin bazen işine yarıyor, bazen ayağına dolanıyor bu yolda.
Susmak nasıl ki bir şey söylememek anlamına gelmediyse çok konuşmak da bir şey söylemek anlamına gelmedi hiçbir zaman. Susarak çok şey söyleyen insanlar gördüm. Bir şey söylememek için çok konuştuğumu bildim. Şüphesiz ki sessizlikte derin manalar mevcut. Fakat suskunluk için aynısını bu kadar kolay söyleyemem. İnsanın en iyi görebildiği, kendinden bilebildiği oluyor. Dolayısıyla firariliği kolayca seçiyor gözlerim. Susmak, sessizliğe içkin bilgeliğin ardına gizlenip ondan bir paye çıkarmaya çalışıyor kendine. Nafile, bu firar gözden kaçabilecek cinsten değil. Öte yandan, insanın en kaçak dövüşü de yine kendiyle. Dışarıya karşı mangalda bırakmadığımız kül yağmur gibi içimize yağıyor, ince bir tabakayla örtüyor içimizi. Susuyoruz.
***
Dinle kendini, ne diyor. Uyuduğunu sandığın şehri dinle. İtfaiye sirenini, köpeğin havlamasını, kedinin miyavlamasını, birazdan çığlık çığlığa başlayacak martıların sesini bekle ve her akşam hava kararırken bir araya gelen yüzlerce sığırcığın dehşet verici güzellikteki hareketlerini izle. Baharları buram buram ıhlamur kokar Beşiktaş, kokla bak. Şehir kendi halinde yaşarken sen ondan bir şey anlamaya, onu anlamlandırmaya çalışırken o sana aldırmıyor bile. Varoluşu büyülüyor seni, peki ya o senin varlığının farkında mı? Yani sen elmayı seviyorsun diye…
Çok konuştuğum da oldu benim, bir daha hiç konuşmayacakmış gibi sustuğum da. Değil mi ki hepsi aynı büyük sessizliğin birer parçası. En azından benim tek duyabildiğim bu. 4 dakika 33 saniyelik bir ömür, anlamı çevirisinde yitip gitmeyen bir huzur. 



10 Şubat 2011 Perşembe

Küçük Aklın Kakofonisi


Havalardan Ortaçgil, renklerden Kasım ayı öğleden sonra sarısı. Kış ortasında bu letafet hayra alamet değil. Mart soğuk geçecek besbelli. Uyku tutmayınca ne garip şeyler düşünüyor insan, birbiriyle alakasız ne çok şey. Gecenin tam üçünde olmakla birlikte dertlerin en gücünde sayılmam. Saat de üçü epeyce geçiyor zaten. Veblen’i düşünüyorum. Leisure class teorisini evirip çeviriyorum aklımda. Gözümü para bürüdü, alım gücümü satın almak istiyorum. Boş vakitlerimin bedelini ödeyemez oldum; vakit, terk-i leisure class vaktidir. Bitip tükenmez bir talebeliğe istinaden tecil edegeldiğim kahramanlığa bodoslama soyunma vaktidir. Evet kahramanlık, o da John Lennon’a istinaden.

Uyku tutmayınca…çünkü tutmayınca tutmuyor…karanlığa cin gibi bakan gözleri ve birbirine sokulmuş soğuk ayaklarıyla bir sürü şey düşünüyor insan. O eteğe o para verilir mi verilmez mi diye düşünüyor mesela. Şu kitabı kaç günde okur, yazan hocanın başına kaç vakte kadar ekşirim diye düşünüyor. Bir sürü hesap kitap. Bu yaştan sonra gene doğal sayılardan başlamak insanın ağırına gittiği geçerken uğruyor aklına, çok kalmıyor. Ne gerekirse yapılacak zira. Sigarayı bırakıp, doktoraya başlamak? İkisi de hocamın sayesinde. Mail atmak istedim bugün, hocam böyle böyle, siz ne dersiniz diye. Fikrini öğrenmeye ihtiyacım vardı ama hocam yoktu. Birkaç saniye geç de olsa hatırladım. Hatırlayınca fikirsiz, yönsüz hissettim kendimi. Ne yöne dönüp, ne yapacağımı bilemeyip olduğum yerde kaldım. Mecazen değil cismen durdum.

Neler düşünüyor kadın… Ağzını hafifçe aralayıp bir isim bırakmak istiyor yastık ve başına kadar çektiği yorganın arasından gecenin karanlığına…ona bile utanıyor. Gözlerini yumuyor utancından, bırakıveriyor. Ucu bucağı görünmeyen dipsiz laciverde beyaz kağıttan küçücük bir gemi bırakır gibi…çoktan ılınmış çorbaya alışkanlıkla üfler gibi…seslenir ama çağırmaz gibi…görür ama bakmaz gibi. Size hiç olmaz mı kuzum, hiç yapmaz mısınız böyle şeyler? Oysa ne güzel, ne huzurlu şeydir olmayan birine seslenmek. Karanlık olmasa bile sessizlik ve yalnızlıkta. Duyabildiğiniz tek şey kendi nefesiniz ve biraz da dışarının gürültüsüyken, bırakın ağzınızdan bir isim kaçıp kavuşsun özgürlüğüne. Ne zapturapt altına alınabilir ne de ismin sahibine gidebilir kimseye zararı dokunmayan fısıltı kabilinden firari seslenişler. Şehrin gökyüzünde biraz salındıktan sonra havada asılı kalırlar. Gösterilenle arasındaki bağ kopan gösteren nasıl boş gösteren olmaz da bu kadar huzur verebilir aklım ermiyor. Boşverelim göstereni göstermeyeni…ister çok uzakta olsun, isterse yaşamıyor olsun artık, anne demez mi insan, anne diye seslenmeyi özlemez mi? Onun gibi. Hocam diyorum bazen. Azat kuşları varmış hani eskiden. Sahibine para verince azat edermiş güya, parayla özgürlük. Alışkanlık bu ya gerisin geri dönermiş kafese. Sonra yine parayla azat, sonra yine. Aynı kafes, aynı kuş. Bunun içinde para yok ama gidecek yeri de yok. O yüzden azat kuşları gibi az dolanıp gerisin geri gelir karanlık boşluğa bırakılan sessiz seslenişler.


ALES kafası: Hiç tanımadığım bir çocuğa sırf 10 yaşında diye sokulup “seni 1 porsiyon kabul edersek ben 2.5 porsiyonum ama hala doğal sayılardan başlayıp OBEB OKEK’le devam eden test çözüyorum. İnanmıyorsan bak bu 0.7 2B uçlu kurşun kalemim, bu da yumuşak rotring Tikky silgim. Bunun sonu yok ufaklık, kaç kurtar kendini” demek istiyorum. Yaşıtlarım evlenip ürüyor. Ben kimim, burada ne yapıyorum? 251 sayfalık bir kitabın sayfalarını numaralandırmak için kaç tane rakam kullanılır bilmiyorum da sağlam bir araştırma sürecini takiben 251 sayfalık bir kitap yazabilirim. Bu durumda yazdığım kitabın sayfalandırılması için kaç rakam telef edildiğini hesaplayabilmek gerçekten büyük mutluluk.


Yaş oldu 2x+5 diyorum da yine Karga’da yine bira içiyoruz. Bir farkla: 8’de oturup 12’de kalkıyoruz ve kimse de “abi daha çok erken, buradan şuraya geçelim” demiyor. Hafta içi olgusu. Bana ne oluyorsa. Perdesi yüksek kahkahalarımız yerli yerinde olsa da gözler de bir o kadar saatlerde. Bu kadınlarla bu şöminenin önünde daha saatlerce oturabilirim. Karga’yı bir ev olarak hayal ederim hep. Eski usul, tastamam bir ev. Denize biraz uzak ama basbayağı otururdum burada. Karışmak için yer arayan sevdiğim her şey iki birada birbirine karışıyor: Karga’yı bir ev olarak düşlemek, şömineye dalıp gitmek ve sevdiğim kadınlar. Değil kahkahalarımız, şöminedeki odunların çıtırtısı bile yetiyor 5 yıl sonra ilk defa iş görüşmesine gidecek olmamın belli belirsiz gerginliğini bastırmaya. “Hepimiz sağlıklıyız ya…” diye üç noktayla biten bir şükür bırakıyorum, bu defa Kadıköy’ün soğuk gecesine, boş sokaklarına.



Dolmuşla karşıya geçerken insanlar Boğaz’a bakıyorlar mı diye anlamak için insanların başlarını izliyorum. Kimi ezbere çeviriyor başını, kimi farkında bile değil köprüden geçtiğimizin. Boğazın ışıklarını izlerken elimde olmadan gülümsüyorum. Havada asılı duran yıldızlara takılıyor gözüm.