15 Temmuz 2019 Pazartesi

Kaybımın Yası

21 gün oldu. Kaybımın yası hafifleyeceği yerde her geçen gün ağırlaşıyor. 

Tam 12 yıl önce dün, âşık olduğum çocuktan ayrılmış ve böylece, o sırada tam idrak edemesem de hayat hikâyemin yönünü değiştirmiştim. "İlk âşık olduğu kişiyle evlenmesi gereken biri" olmadım hiç. Öyle yapsaydım bunun herkesi mutsuz edeceğinden bugün de eminim. İlk defa o söylemişti çok güzel sevdiğimi. Yıllar sonra da en iyi yaptığım şeyin bu olduğunu işittim. Anlaşılan o ki bir sabit varsa o da sevgim. Her on yılda bir arşa çıkıyor.

10 yıl önce psikiyatr söylemişti kaybımın yasını tuttuğumu. Baş edebilmek için bu blogu açtım, yazmaya başladım. Baktığım zaman, bir arpa boyu yol alamadığımı düşünüyorum şimdi. Hatta durum daha da kötü sayılır. 12 yıl önce irademin vargücüyle bir karar almış, kendimi de onu da perişan etmek pahasına eyleme geçmiştim. Bugün ise irademin hiçbir hükmü yok. Maruz bırakılıyorum. Tek başıma perişanım.

İki yıl önce tanıştığımızda bu hale gelebileceğim aklımın ucundan geçmezdi. Yazık ki hayatla kurduğu (ya da kuramadığı) ilişki çok geçmeden sirayet etti. Her şey güzel giderken birdenbire gitmediği ortaya çıktı. Elle tutulur, tutunabileceğim hiçbir açıklama olmaksızın kalakaldım. Aradığım, hatta aradığımı bile bilmediğim her şeyi bulduğum insan, bulduğum her şeyi alıp gitti. Geriye kalan boşlukla birbirimize bakakaldık. Sonra ben dibe çöktüm. Sonra geri dönmesiyle birlikte en yükseğe çıktım. Şile'deki birkaç gün bulutların üzerinde geçti. Kaybettiğim yüzüğümü o mutluluğun adağı gibi düşündüm. Sonrası hiç hak etmediğim işler, hiç tatmadığım kederler, yeni dipler, dipsiz çaresizlikler... Yine de sorsalar mutluydum derim. Yanındayken hep iyiydim. Dışarıyla, dışarımızla mücadele etme gücü bulabiliyordum. Her gün o nefretin altında eziliyorum şimdi. Sevgisizlik bir yandan, nefret bir yandan. Sudan çıkarılmış, can çekişmesi izlenen bir balıktan farkım yok. 

Müjgan olmasaydı imkânı yok parçalarımı bir arada tutamazdım. Belki istifa bile ederdim. Nasıl olsa anlamı kalmadı. Günler bir an önce geçsin diye kendimi uyuşturmaya bakardım. Bu defa ben perdeleri açmaz, evin içinde karanlıkta yatar ha yatardım. Kimseyle konuşmadan, parmağımı oynatmadan. İçimden gelen bu. Bunun dışındaki her şeyi zorunluluktan yapıyorum. İşe gidip gelmeyi, akbil doldurmayı, gülümsemeyi, Müjgan'la oynamayı, mutfak alışverişini. Hepsi, yapmak zorunda olduğum için. Başka bir canlının canından sorumluyum. Müjgan'ı hayatta tutmalı, onu mutlu etmeliyim. Zaten ancak onun mutlu olduğu anları görünce biraz çözülür gibi oluyor buzlarım. Bizde anlaşılamayan şeylerden biri de buydu: Mutlu etmeden mutlu olamazsın. Ve ben o kadar kolay mutlu oluyordum ki... Ne kadar kıskansa yeridir.

Tek bir satır daha yazmayayım diyorum. Sonra nefes alamıyorum. Baş ağrısı, kalp ağrısı her yerimden çıkıyor acısı. Yazsam da çıkıyor ama en azından içimin koyu karanlığından dışarı atmış oluyorum sözleri. İçeride kalırlarsa çürüyüp beni de çürüteceklerinden korkuyorum. Mesela ne kadar güzel söyledi "Yapamıyorum" diye. Nasıl net. Şimdi artık yapabiliyor demek. Mutluluktan kanatlanmış olmasa bile -belki havalara uçuyordur ne bileyim- iyi herhalde. Olmasını istediği şey oldu. İyi hissediyor olmalı. Bari o hissetsin. Hem, elma da seni sevmiyor diye kızılmaz ki elmaya. 

Bu ölme duygusunu yazarak anlatabilirim sandım ama beceremedim. Sonra gene denerim. 



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder