14 Ağustos 2017 Pazartesi

Başıboş

Başıboş kalınca düşünüyorum. Daha da başıboş kalınca yazmaya başlıyorum. Beni başıboş bırakmamalısın o yüzden. Her gün, ufacık da olsa bir sebep vermelisin inanmam için. Yalın halimin inancı yok çünkü hiçbir şeye ama hiçbir şeye.

Balkanlardan buraya kadar taşıdım olmazlarımı, çoğalttım, besliyorum şimdi. Ama bana sorarsan, bana kalsa, bana bıraksalar hiçbir şey olmaz bu hayatta. Yalnızca beni içeren hikayeler olmaz tabi. Dışımdaki hayatta her şey pekala mümkün. 

Es mesela. Konuşmayı yazmak kadar sevmiyorum ama ille konuşacaksam esli uzun paragraflar halinde, acelesiz konuşmayı seviyorum. Söze girmeye çalışmadan, akan bir su gibi. Beni asla dinlemeyen adamlar da sevdim, inkar edemem. Ama şimdi hiçbiri yok yanımda. Su kenarlarını nasıl seviyorsam öyle sevdim adamlarımı. Şayet mevcutsa denizin de nehrin de yanında biterim ama göl kenarında uzanır soluk alırım. Dingin, huzurlu, oysa dibinde nice yaşamın sürdüğü. Derinliğini, kuytularında süregiden yaşamı bilmem gerek. Huzuru duymam gerek. Telaşsız, sözsüz, hesapsız uzanabilmem gerek sırtüstü. Gözlerimi kapatıp sazlıkları, aralarından geçen ördeklerin ve dipten giden yılanın ve irili ufaklı balıkların suda süzülürken çıkardıkları sesi, türlü böceğin ve örümceğin toprakla uğraşmalarını duymak istiyorum. Duyuyorum da. Biraz da bu yüzden susuyorum. Güneşin altında söyleyecek sözüm kalmadı. Gel gör ki ayın altında çözülüyorum. Belki fark etmişsindir.


kameraya yakalanmış tekliğim*
Beykoz motorunda yorgunluk çöktü birden. Tek başımalık ağır geliverdi. Geceydi çünkü, Boğaz'dı, yazdı ve yalnızdım her zamanki gibi. Artık olmayıveresim geldi. Film sırasında kulağına usulca eğilip "Bak bu sahnede Ennio Morricone de oynamış, işte bu o!" demek, o çocukça heyecanımı paylaşmak istedim ama yanımda oturan adam telefonunu açıp cayır cayır yanan ekranına bakıyordu zırt pırt, sinemaya saygısızlığından ötürü eledim onu bu ihtimalden. Sustum. İsterken iyi de susmak istemezken susmak koyuyor. Çoğu gün çalışırken ne bir insan sesi, ne de kendi sesimi duyuyorum ben. En azından kendi sesimi duyabilmek için ama kendi kendime konuşmuş da olmamak için şarkı söylüyorum mutfakta. 

Kimse kimsenin umurunda değil bu şehirde. Yaya geçidinin ortasına çöküp oturan veya otobüs durağında bütün vücudu sarsılarak dakikalarca iki büklüm duran genç adamlar gördüm. Onlar birbirlerini hiç görmediler, yıllar var ikisi arasında ama onlara bakmadan etraflarından geçen insanlar aynı insanlardı. Daha bu akşam Mecidiyeköy durağında, tam da otobüsün yanaşacağı yerde bedeniyle bir kemer inşa etmiş olan adam yerde duran ufak beyaz bir poşeti tutmuş kaldırmaya çalışır gibiydi. İçinde yeşil üzümler vardı poşetin, gördüm. Ona sorsan demir vardı sanki. Dizleriyle, omurgasıyla, kollarıyla sarsılıyordu adam iki büklüm. Yanından yöresinden geçiyordu insanlar, kimse bakmıyordu. Uzun uzun seyrettim ben ama inmedim otobüsten. Çok da farkım yok o insanlardan. Hiç kimseden pek fazla yok.

Fark edilmek isteyebiliyor insan, sevilmeye özlem duyabiliyor. Bundan daha acıklı bir şey düşünemiyorum. Belki de kendimi bu acıklı duruma düşüreyazdığım için öfkeliyim kendime. Geçer yakında, biliyorum. Filmlerde bile olmaz böyle şeyler. Kimse kimseye değmeden geçer gider. Fakat yaşamın bir anlamı olmazsa çıldırabileceğimiz için seviyoruz anlamları. Ben mesela pek bir iz bırakmış olmayacağım ardımda giderken ama duyduğum ve duyumsatıldığım sevgi anlamlı kılmış olacak yaşadığım kadarını. Bir hiç yaşadığımı kabul edemem. Oysa iki hiçlik arasındaki bir diğer hiçlikten başka bir şey değil. Öyle acı ki işte bu, onu bile paylaşmak istiyor insan. 

Olmaz, hiçbir şey olmaz. Fakat insan çok acıklı mahlukat. Ben varsam, o varsa, bu ay bu gece varsa neden olmasın diyor. Yazdıklarımdan bir şey anladıysan bana da anlat. 


* Fotoğraf, Restore Film Günleri'nin instagram hesabından.