Henri Cartier-Bresson etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Henri Cartier-Bresson etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mayıs 2012 Çarşamba

The Wind of My Soul

Life is awfully real. Especially when it ends for someone you used to know. In such times, it feels awfully, ruthlessly and unfairly real. To the extent of making it hard to philosophize about. Everything we go through -sad or nice- and every piece of us -small or big- that we lose when someone we know is gone and gone for good, are real as hell. 
I didn't even know her well but I knew her enough to hate the fact that she'll no longer exist. And what a beautiful thing to remember someone smiling. I wish the people I love will remember me smiling when I cease to exist. I hope they remember my laughter and my funny mimics which I can't help.
But this post is not about me. It's about life. And death. And how I can still cry over a silly episode of a silly tv show. And then cry over everything else. As I always do. Once I start crying, I end up crying for everything so far. 
Instead of working my brains out, I take my time to weep and write in the meantime. I hug the words tenderly 'cos I would believe no one who'd say it's ok now. It's not ok and I'm scared. It's cruel losing people you used to know and people you used to love. That's when I get scared to hell and want a real hug. Someone to say "yes we're all gonna die but it's ok because look at us". I know it sounds even sillier than a silly episode of a silly tv show. Keeping quiet together would be just as good. Fuck, it would be the best thing to go with a real tight hug. As real as life. As real as death. And as real as everything we ever go through. 
I hate to feel this way. Sounding needy and vulnerable like a silly little girl. But then again, it's fucking real sometimes...


31 Aralık 2011 Cumartesi

The Last But Not The Least


Öyle bir geçer zaman ki…zaman öyle bir geçiyor ki inanılmaz, büyüleyici. İnsan aklının, evrenin büyüklüğünü algılayamayacağı söylenir. Benim aklımın zamanı algılayabilecek kadar bile gelişmiş olduğunu sanmıyorum. Hayretle, dehşetle, hayranlık ve korkuyla izliyorum dakikaların ve yılların geçişini. Ölümden, hayatı ıskalayanlar korkar. Ben de acaba ıskaladığım için mi bunca korkuyorum? Halbuki sorsalar anlatacak hikayelerim var benim de. Kimin yok ki…insan, hikaye anlatan canlı.

Altı yaşındayken, resim yapmak için doğduğumu sanırdım. Kimsenin hiçbir şey için doğmadığını anladıktan sonra hikaye anlatmayı iş edindim. Dizime yatanlara ya da başını göğsüme koyanlara –kadın, erkek, çocuk- hep bir hikaye anlattım, biraz benim biraz onların, çokça hepimizin. Bir keresinde birine ben “anlat” dedim mesela, “hikayen ne?”. Anlatmıştı, dinlemiştim. Belki de dinlemekte, anlatmaktan çok daha iyiyim.

Nasıl geçiyor inanılır gibi değil. Kimi geç kalmakta olduğumu söylüyor endişeyle, kimi her şey için henüz çok erken. Ben…bilmiyorum. Bu seslerin aklımda kalabalık etmediği bir yıl olmasını istiyorum. Tek istediğim, birilerinin zaman konusunda ahkam kesmediği bir yıl. Neyi kaçırıyorum, neye henüz erken; ne kazandım, ne kaybettim…düşünmek istemiyorum. Bir kazanç-kayıp tablosu olmamalı ki hayat. Bundan fazla bir şey olmalı. Hep derim ya hayat, bir sofra etrafında toplanmış sevdiklerim olmalı. Hep bir ağızdan konuşmalı, birbirimize takılmalı ve gülmeliyiz.

Kaybettiğim insanları saymak istemiyorum artık. Sessizce yan yana oturup “neden böyle oldu” diye sormak istemiyorum. Zamanı geri alamıyor insan, öyle değil mi? Ne oluyorsa oluyor ve geri alamıyoruz. Başka türlü olabilirdi ama hayır, olamazdı, yine böyle olacaktı. Biz…nasılsak öyle davranıyoruz. Beklentilerimiz var, farklı farklı. Kiminin heyecan, kiminin ilgi, kiminin mücadele, kiminin onay. Kim bilir, belki birileri aşık olmayı bekliyordur hala. Benimse tek istediğim huzur, sadece huzur… “sadece”?!

Zamanı aklımız almadığı için yıllara ayırıyoruz, sonra da biri bitip biri başlıyor işte. Hepsi bu. Hikayeler biriktiriyoruz. Hepsi bu. Ne ölenle ölebiliyor, ne yeni doğanla yeniden doğabiliyoruz. Ortaokuldaydım, edebiyat hocamız Nihal Hanım “iki karanlık arasındaki bir anlık şule” yazmıştı tahtaya. Şair burada ne demek istemektedir? Başka elini kaldıran var mıydı bilmiyorum, “hayat” deyivermiştim. Hayat ama biz hala burada oturmuş tahtaya bakıyoruz. Hayat…bir anlık ışık. Hepsi bu.

Hayır, karamsar değilim. Sanıldığı kadar iyimser de değilim. Sadece izliyorum. Gerçi burada yaşarken izlemekle yüreği karartmak aynı şey oluyor bazen. Cinayetler, haksızlıklar, yüzsüzlükler, pişkinlikler…içinde yüzüyoruz, boğulacak gibi olmamız anlaşılır ama boğulmamalıyız. Uğruna mücadele edilecek şeyler hala var. Kim ne derse desin, kesilen ahkamlara karnım tok. İşte bu inanılmaz…yıllar geçiyor ama hala bir anlamı var hayatın.

Yıllar…geçiyor. Çok acayip. Çocukluk anılarım omzumun hemen arkasında duruyor oysa. Geride kalan her şeyi kaybetmiş mi sayılıyoruz? Kim sayıyor bunları, çetelesini kim tutuyor, kim karar veriyor kimi neyi kaybedip kaybetmediğimize? Sanırım ben inanmıyorum kaybetmeye. Sevmeye inanıyorum, çok sevmeye. Çaresiz, inanıyorum. Bazen “öfke, içimi yakıp kavuran bir çığ gibi hızla büyüyor içimde”. Aslında bilmediğim sinkaflı küfürler sıralıyorum ardı ardına, bağıra çağıra ağlıyorum…içimden. Bazen de karıncanın su içtiği şu deniz gibi dingin oluyorum. Kıyıma vuran dalga seslerini duymak için kulak kesilmek gerekiyor. Eh, eski kulağı kesiklerden kim kaldı.

Ömür geçiyor be… Ne yalan söyleyeyim, neden yalan söyleyeyim, ürküyorum bazen. Üzülüyorum. Ama zamanın geçmesine değil, bizim bize ettiğimize üzülüyorum. Gülümsüyorum, ben en çok gülümsüyorum.

Herkese iyi seneler diliyorum. İyi bir sene tam neye benzer bilmiyorum ama hepimiz için ondan diliyorum. İlla ki sevdiklerimiz ölecek bu sene de, belki biz öleceğiz. Kim bilir… işte henüz kimse bilmiyor, güzel olan bir şey varsa o da bu. Her şey çok güzel olmasa bile bir çok şey epey güzel olacak belki, kim bilir… Olamaz mı? Olabilir.

Sevgiler…


21 Ekim 2011 Cuma

Aşkta ve Barışta Her Şey Müşkül



Aşkta ve barışta her şey müşkül. Bunu anladım. Kim bilir belki de yanlış anlamışımdır ama ne anladın deseler bunu anladım derim. Geçen hafta yağan yağmurların yol yol izini taşıyan pencere camının ardından güneşli ve soğuk İstanbul’u izlerken bunu düşündüm. 

Ne olduğunu anlamadan kış geldi. Her geçen sene, mevsimlerin birbirini izleyişini daha iyi idrak ediyorum. Zaman koşmaya başladı sanki. Bazen ürkütücü gelse de çoğu zaman hiçbir tepki vermiyorum bu koşuya. Yıllar yılları, günler günleri… Zaman, büyüleyici bir şey.

Bir sabah uyandık ki gene kış gelmiş. Gene. Bu kaçıncı kış. Üşenmeyip de gardıroba girişmeli, yazlıklarla kışlıkların yeri değişecek. Pikeyle yün yorganı değiştirene kadar üşüdüğüm gibi üşümeye devam edeceğim yoksa. Burnum, ellerim, ayaklarım hep soğuk.

Evi temizlemek lazım gene. Her şey gibi o da toz tutuyor çünkü. Kalkıyor, çöküyor, yer yer toplanıp yaklaşınca dağılıyor. Hareketsiz şeyler toz tutar ama toz hareketsiz değildir. Yıllar geçiyor, onların hareketi de bu. Toz tutuyoruz; tutunuyor ya da tutunamıyor ama tozlanıyoruz. Yıllar geçiyor, geçen yılların tozunu yutuyoruz.

Temizlikten sonra oturup çalışmalı. Bir işim olacak gibi duruyor yakın zamanda, onunla ilgili bir şey. Sürekli aklımda zaten ama kafamı toplayıp yazarak düşünmeliyim. Hiç düşünmezdim böyle bir iş yapacağımı. “Hayat zor diyorlar ya ayşec., değil aslında, tercih yapmak zor” dedi arkadaşım Gar Lokantası’ndayken. Bilmez miyim. Kendi cennetini de cehennemini de kendi elleriyle yaratıyor insan. Yıllar boyu her gün ağladıktan sonra bir gün mutlu olmaya karar veren ben değil miydim. Şimdi her şeyi bir kenara koyup bu işi yapmayı seçen de benim. İrade mevzubahis olunca amma kibirli oluyoruz. Seçtim. Ben seçtim. Bunu ben seçtim. Şimdiye dek burun kıvırdığım düzeni arzuluyorum. Arzulamakla kalmıyor, onu inşa ediyorum. Biraz ürkütücü, oldukça heyecan verici ama kesinlikle yeni, yepyeni bir şey bu benim için.

Güzel şeyler emek istiyor. Aşk ve barış her şeyden çok emek istiyor. Kendiliğindenlik, sandığımızdan nadir. Zor soruları rahatlıkla yapıp kolay sorularda takılan çocuklar misali güçlükle öğrendim bunu. Hala da öğreniyorum.

Kış güneşi gözümü aldığı için perdeleri aşağı indirdim. Sarı sıcak bir ışığın içinden uzaklara dalıyor şimdi gözlerim. Ölüm ve savaş haberleri içinden. Daha çok kan isteyen insanlarla göz göze gelmemeye çalışarak. Emek istiyor birlikte yaşamak.

Garip bir dinginlik peyda oldu bu aralar. Zaten git gide suskunlaşıyordum kaç zamandır. Bundanmış. Garip bir huzur kaplıyor içimi. Bir şeyler oluyor. Çok değil bundan dört beş yıl önce huzurdan hazzetmezken üzerine titriyorum şimdi. Çabalıyorum. Bir şeyler oluyor. Bir şeyler olsun diye çabalıyorum ve bir şeyler oluyor.

23 Ocak 2011 Pazar

Doğru Ahmet’e İthafen


Bay Yanlış ve Doğru Ahmet
Çağdaşlık anlatısı, kadın üstünden yürütüldüğünde daha bir sürükleyici oluyor. Kılık kıyafet en birinci madde: Kıçı başı açık olacak. Sonra içki içecek, cinsel birleşmeden imtina etmeyecek. Mümkünse eğitimli ve meslek sahibi de olacak. Bu çağdaş. Dört tarafı kumaşlarla çevrili, evlenmeden bırak seks yapmayı kaşlarını bile almayan, içkisi kumarı sigarası kadar muhtemelen üniversite diploması da olmayan çağdaş değil. Evde saksı çiçeği gibi oturup koca bekleyen bu kızdan -bütün mesaisini buna vakfettiği için- küçük parmak kalınlığında yaprak sarma beklenirken çağdaş kızın yumurta kıramaması mazur görülmekle kalmayıp sevimli olarak bile nitelendirilebilir. Dahası çağdaş, yaprak değil sigara sarar ki tütün de en nihayetinde yapraktır. Tıksırıncaya kadar içtiği barlardan, konserlerden vakti kalırsa Türk kahvesi yapmayı bir ihtimal öğrenebilir. O da ayılmak için.

Namuslu erkekler namuslu kadınlarla evlenir ve bütün erkekler namus timsali olduğundan (kadınlar kendilerinden utanmalıdır) erkeklerin “ikinci el" kızlarla eğlenip, “sıfır kilometre” kızlarla evlenmesinden daha doğal bir şey olamaz. Evliliğe inanan çağdaş, deneme yanılma yöntemiyle bulur eşini (inanmayan çağdaşın zaten değme keyfine). Çağdaş olmayan, tohuma kaçmadan hayırlı bir kısmet atanmasını bekler kendisine. Hikayenin sonunda çağdaşın kütüğü babasından eşine geçer, çağdaş olmayanın ise babasından kocasına. Ortak eleman kütük.

Beyin okuma teknolojisi henüz gelişme aşamasında olduğundan ilk yaptığımız şeklen değerlendirmek. Bunu yaparken de önyargılıyız çünkü bir değerlendirme yapmak için önceden edinilmiş referanslara, yargılara, kodlara ihtiyacımız var. Fakat çoğu zaman bu kısa yolculuk orada kalıyor, kafasının içindekilere inmeden bırakıyoruz karşımızdakini. Başını örtmeyen ya da sakalsız muhafazakarla fazla ilgilenmiyoruz. Dockers pantolon, Camper ayakkabı, kadife ceket giyen küpe takan üniversite mezunu adamın aklından ne geçtiğini sahiden biliyor muyuz? Üniversitede okurken tanıştığı eşine şiddet uygulama hakkını kendinde gören de aynı adam değil mi? İkisi birbirinden tamamen bağımsız olduğu için değil fakat şekli tartışmaktan o kadar bitap düşüyoruz ki fikirlere enerjimiz, ilgimiz, sözcüklerimiz kalmıyor. Kavramları çağdaşlık ve değillik gibi yekpare düşünmek işimize geliyor. Oysa aşikar ki her şeyi iyice sarpa sardıran tam da bu. Bay Yanlış ve Doğru Ahmet algısıyla bir yere varamayacağımız aşikar.

Ya İbaretse?
Diyelim ki hayat içki ve seksten ibaret. Bu bir yaşam tarzı değil midir? “Hayır efendim, yalnız iç bade sev güzel olur mu hiç! Bizler düşünen, soran, sorgulayan, kitap okuyan/kitap yazan, film çeken/film izleyen, çalan söyleyen, yani üreten ve yaratan insanlarız” şeklinde bir savunma refleksi biraz iç burkucu değil mi? Bunun için özür dilenmeli mi? Müslümanlığın bir yaşam tarzı olduğunu düşünürsek, her gün beş kere ezan dinlediğim için benden kim özür dileyecek? Hayır, müzik gibi gelmiyor. Hayır, huzur dolmuyorum. Birinin çıkıp bet sesiyle her gün beş kere Çince küfretmesinden hiçbir farkı yok benim için. Yaşam tarzından ve müdahaleden ne anlıyoruz? Oturup bunu konuşalım.

Benim gibi düşünmekte özgürsün
"Bu endişeye sahip olan belki beş on kişi, beş yüz - bin kişi vardır. Bu tür korkular ve endişeler büyük ölçüde yapay” diyorlar. Özgürlük, yetmiş milyon kişinin muktedir gibi düşünüp onu alkışlaması değil, muktedir gibi düşünmeyen bir kişi bile olsa o bir kişinin çıkıp ne düşündüğünü ifade edebilmesidir. Ağzını açıp bir fikir beyan etmeden evvel hapis cezasını, işkenceyi, kazayla ölmeyi yahut meçhul bir fail tarafından öldürülmeyi göze almak bir özgürlük göstergesi değildir.

Ne aksırıp tıksırmamız, ne ucubeliğimiz kaldıktan sonra “bizim kimsenin yaşam biçiminden şikayetimiz yok” diyorlar. Allah’ınız razı olsun ama bizim var. Bir yaşam biçiminin dayatılmasından; bunun özgürlük, bunun demokrasi diye yedirilmesinden şikayetçiyiz. Aptal yerine konmaktan şikayetçiyiz. İçen-içmeyen ya da inanan-inanmayan diye kamplara ayrılmaktan, birbirimize düşürülmekten, karşı karşıya getirilmekten şikayetçiyiz. Yapay olan bir şey varsa o da bu. Apayrı hayat görüşlerimiz olabilir, tartışabilir, kavga edebilir, protesto edebiliriz ama fikirlerimizin bedelini –tarzına müdahil olmaktan imtina edilmeyen- hayatımızla ödemek istemiyoruz. İçtiğimiz, sevdiğimiz, seviştiğimiz, düşündüğümüz ve konuştuğumuz için af dileyecek değiliz, dilemiyoruz.




14 Ocak 2011 Cuma

Kelimeler Kafi

İçme sonrası sersem sabahlardan biri. Yasak bir kere gündeme geldi ya her yudum direniş, her yudum biraz daha tatlı şimdi. 

AŞTİ'ye adımımı atar atmaz daha valizleri almak için otobüsün öteki tarafına geçerken demiştim arkadaşıma, "havasından mıdır nedir bira çekti canım". Çünkü Ankara öğrencilik ve öğrencilik de bira, dolayısıyla Ankara biradır. Bu anlamda dün bol bol hasret giderdim.

En güzeli Bahçeli'ye gidişimiz oldu. Taşındığımızdan beri ikimiz de uğramamıştık öğrenci evimizin semtine. İkişer bira içmiş kalkarken Limanlı Bahçe'den, az ötedeki evimize gideceğimizi sandık. Küçük tatlı bir an için. Limanlı Bahçe'den Beşevler metrosuna yürümek uzun zamandır bana en çok keyif veren şeydi. Mekanlarla kurduğum güçlü bağlardan bahsetmiştim ya işte öyle bir şey. Emek metrosundan Bahçeli'ye yürümek biraz azap olabilirdi aslında ama içimdeki boşluk ve yanımdaki arkadaşım korudu beni. Son yazdıklarımın palavra olmadığını iyice anladım. 

Belki şarkılara söz olduğu içindir ama oldum olası romantik gelir Ankara'da evi olmak, Ankara'da yaşamak, dahası Ankara'da yaşamış olmak. Gelmesi zordu, gitmesi ayrı zor geliyor şimdi. Gene de bir an evvel dönmek en iyisi. 


3. Cadde boyunca yürürken yoklama yaptık arkadaşımla. Tekel, tamam. Kuaför, tamam. Çiçekçi, tamam. Nasıl da park yeri bulamaz, sekiz defa dönerdik şurada...ve evimiz. Kim oturuyor şimdi? Ne kadar çirkin perdeler onlar. Klimt'imin olduğu yere ne asmış o öyle? Apartman kapısını yenilemişler. Hemen yanımıza Tekel, karşımıza Şok açılmış. Pes yani, biz varken neredeydiniz. Kim bilir kaç elli metreyi boşu boşuna yürümüşüz! Bir evin yakınında olması gereken her şey vardı caddemizde: kuru temizleme, tekel, kuaför, spor salonu, ptt, market, bankalar, kahve dükkanı, biracı, kozmetikçi ve caddemizin üstünde olmasa da elbette metro durağı. Ego bile aldık bu ziyaretimizde. Ankara'nın akbili. İndirimli ego için öğrenci kimliği kabul etmeyip ille de paso isteyen sinir gişe memuru bile yerli yerindeydi. Memur farklı ama sinirliği aynı. Hem öğrenci kimliklerimizi de iade ettik zaten. Kabul etse de gösteremeyiz. 

Sekiz sene sonra ilk defa ODTÜ öğrencisi değilim artık. Bir mezunlar derneği kimliğiyle kalakaldım. Sadece bir kart değil, tam anlamıyla kimliğimizdi o bizim. Biraz da ona içlenip içtik zaten. Bize bahane yokmuş gibi. İçerken de eskileri andık. Biraz kırgın, çok az buruk fakat sevgiyle, sükunetle. Birer yudum daha aldık. 

Beşevler metrosuna yaklaşırken iyice keyiflenmiştim çünkü aklım kendine oyunlar oynuyor, aradan geçen zamanın aslında geçmediğine inandırıyordu kendini. Tam şu eğimde tutan buzda her seferinde nasıl da kaymayı ama düşmemeyi başardığımı anıyordum ki B. dedi yine diyeceğini. Biz olsak da var işte 3. Cadde, olmasak da. Hayat devam ediyor. 

Basit gerçeklerin vuruculuğu. Bir ölünün ölü olduğunu belirtmek, yani bu ayan beyan gerçeği dillendirmek azaltmaz ölümün dehşetini. Zamanın geçip hayatın devam ettiğini söyleyivermek de öyle. Ayan beyan ve dehşetengiz.   


Henri Cartier Bresson'la yollarımızın kesişmesi ne kadar Tanpınarvariymiş. Etkisi altında kalarak saçımı siyaha boyadığım şarkı sözlerinin Tanpınar'a ait olduğunu çok geç öğrendiğim gibi HCB'nin de uzun zamandır hayatımın önemli bir parçası olduğunu yeni fark ediyorum. "İnsan 20-22 yaşındayken her şeyi fark edemiyor" diye çıkışmıştım anneme. Doğru değil, yaşla ilgisi yok bunun, aptallıkla var. Sadece benim gibi aptallar yaşamak zorunda anlamak için, bazıları cevap anahtarıyla birlikte doğuyor. Bilmiyorum, bana artık öyle geliyor.


(MFÖ'den geliyor...Kelimeler Kafi.)


9 Ocak 2011 Pazar

Klasik

Bu bir klasik: Kamil’in tek kişilik koltuğu, en arka. Ayağımın karşı koltuktaki ayak koyma zımbırtısına ulaşmaması: bu bir klasik değil ama olsa olur. Bu kadar aralık bırakırken kıyak geçtiklerini düşünmüşlerdir muhtemelen. Sağ ol Kamil.

Evlerinde bir ay misafir kalabildiğim arkadaşlarım olduğu için şanslı olduğumu düşündüm AŞTİ’ye gelirken. Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Buna benzer başka şeyler için de ne kadar şanslı olduğumu düşündüm. Sonra iç sesim kontrolden çıktı. AŞTİ’de bulunmaktan, hatta kendi parfümümden bile burulabildiğim için –daha doğrusu bu burukluğa sebep olacak kadar güçlü anılar biriktirmiş olduğum için şanslı saydım kendimi. Öyle böyle değil, beni bu otobüse bindirecek kadar yoğun bir burukluktan bahsediyorum. Aslında bu da bir klasik: Ne kadar saçma/zararlı/tehlikeli olduğunu bilsem de yaparım yapacağımı. Öyleyse daha da yaparım hatta. Yapardım, biraz duruldum. Sadece biraz, yoksa challenge accepted hala.

Tez jürim için geldiğim Ankara’da bir ay kaldığım halde birkaç gün daha sürecek olan tez teslim ve mezuniyet işlerini tamamlamadan İstanbul’a dönmem tam bir klasik ve bu saçma hareketimi en az açıklamak zorunda kaldığım insanlar, senelerdir aynı şeyi anlattığım halde beni dinlemekten vazgeçmemiş insanlar. Bazen kendimden ölesiye sıkıldığım -kendimi kendimden çıkarıp atmak istediğim halde benden sıkılmayan, sıkılsa da sevgisini esirgemeyen insanlara en az kelimeyle anlatabiliyorum neden böyle saçma şeyler yaptığımı. Bir şehir insana nasıl basar, nasıl üstüne üstüne gelir insanın ve bir şehirden nasıl neden kaçılır…uzun uzadıya açıklamalara gerek yok.

Uzman sosyolog oldum. Fakat -ne yalan söyleyeyim, neden yalan söyleyeyim- beceremedim sevinmeyi. Üstüne üstlük daha fazla beklentiyle karşı karşıyayım şimdi. Doktora yapmalıyım. İsteksizliğimle savaşmayı bırakıp kaderime boyun eğecek ve yapacağım gibi görünüyor. Hocalarımın, arkadaşlarımın, ailemin beklentisi bu yönde. Kendim için bir şey beklemeyi beceremediğime göre halihazırdaki bu beklentiye uyacağım ben de. Bölümün koridorlarında yürürken çıkan topuk sesini dinleyerek hoca olduğunu hayal eden bir insanın beklentisi , ümidi, planları değil ama hayal meyal bir hayali olduğu söylenebilir en azından. Akademi, iyisi mi sen al beni kollarına.


Bir gününüzün ayrı geçmediği, içini içiniz gibi bildiğiniz insanın sesini bir kapının, bir duvarın ardından ve ses çıkarmadan, varlığınızı belli etmeden dinlemenin acıklılığını anlatabilecek kelimelerim olsun isterdim. Dramın kraliçesi öyle değil böyle olunur diye hareket çekiyor sanki hayat. Öyle durumlar yaratıp içine atıyor ki insanı, kendi küçük dramalarımı cebimden çıkarmaya utanıp saygıyla eğiliyorum karşısında. Sonra da böyle kaçıyorum işte. Eee eski kaçaklardan kim kaldı! Sıkıştın mı topuk. İki gün sonra tekrar gelmen gereken şehirden uzaklaşmakta olan bir otobüsün en arkasındaki tek kişilik koltukta buluverirsin kendini. Yazık ki bu şehirler arası otobüslerin yalnızca insan taşıyanını yapamadılar hala. Eşlik eden ne kadar hayal kırıklığı ve ümitsizlik varsa hepsi de peşinden geliyor yolcuların. Sahiden de yol gidiyor ama bizim bir yere gittiğimiz yok. We’re just two lost souls swimming in a fishbowl year after year der ya kadınların en çok sevdiği Pink Floyd şarkısı da. Wish you were beer.

Bir yüz belirdi tepemde. “Gördüm ama sen olduğuna emin olamadım” diyerek şaşkınlıkla tebessüm eden tanıdık bir yüz. Beş yıl evvel birlikte çalıştığım bir arkadaş. O zamandan beri görüşmedik ama evlendiğini, İngiltere’ye yerleştiğini, çocuğu olduğunu biliyorum. Sadece beş yıl geçtiğine inanmak çok zor. “Nasıl da yaşlanmışsın” döndü dilimin ucundan. O da beni tanımakta zorlanmış. Üstüm başım aynı halbuki. Aşağı yukarı aynı kilodayım. Yalnız saçım uzun ve kendi renginde artık. Hayır, onun için aklımdan geçenlerin bir benzeri geçti onun aklından da eminim. “Vay be ayşec.. Nerede o aşık olduğu oğlanın etrafında pervane olan 19-20 yaşındaki hayat dolu kız, nerede şu kucağında laptopla dışarı yorgun bakışlar atan suratsız kadın…vay be”. Ne o bana bir şey dedi, ne ben ona bir şey dedim. Bir yandan ne yapıp ne ettiğimizi anlatırken bir yandan da “ne kadar değişmişsin” bakışlarıyla gülümsedik birbirimize. Sadece beş yıl. Haydi bilemedin altı. Gene de ne tuhaf. Ne kadar az, ne kadar çok.

Bugün bir iyilik vardı insanlarda. Alibeyköy’de otobüsten inip servise binmeye çalışırken –delikanlılığa bok sürdürmek pahasına- “yardım eder misiniz” dedim çalışanlardan birine. Onun yerine yanı başımda sigara içmekte olan bir kadın üstüne alınıp tuttu valizin ucundan. “Yok yok size demedim” diyebildim şaşkınlıkla. “Ne olacak canım” dedi dünyanın en doğal şeyiymiş gibi. Doğal, teklifsiz, tebessüm ederek. İçim ne kolay aydınlanıyor.

Fakat nasıl zorlanıyorum kendimi saklamakta. Alibeyköy’den bindiğim servisten Taksim’de inip bir taksiye attım kendimi. Cumartesi gecesi Taksim’i. Herkes zom, trafik kilit. Söylenmeye başladı amca:
-         Üşümüyorlar da…sabaha kadar böyle. O saatte niye dönüyorsun madem, devam et güne. Sabah 5’e kadar böyledir burası. Siz bilmezsiniz. Benzemiyorsunuz yani.
-         Bilmez olur muyum, İstanbulluyum ben de.
-         Yok yani gece hayatı filan.
-         Yoo bilirim. Hem eğlence ciddi bir sektör…ekonomi de dönmek zorunda.
-         Tabi tabi…orası öyle.

Ben “öyle” olmayayım istedi taksi şoförü. Benzetemedi, bundan olmaz dedi. Sen de bozuntuya verme değil mi, hayır, illa ilan edeceksin kendini. Oldu olacak “bilmem mi canım sabah 6’larda az dönmedim eve, o kadar içtikten sonra üşümüyor insan” diye tüy dik. Saha deneyimi olan sosyolog bu da kim sorarsa. Pabucumun uzman sosyologu. Neye benziyor da neye benzemiyordum acaba, nasıl bileceğim şimdi. Boşboğaz. Abbasağa’dan geçerken Müzeyyen başladı radyoda. Sesini açmasını rica edince toparladım küçük ilişkimizi. Parayı uzatırken Safiye Ayla başlıyordu. İnmeyip dinleyeyim istedim. İndim. “Dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey…” dedi Nazım. “Ben artık şarkı dinlemek değil şarkı söylemek istiyorum” dedim. En güzel şarkıyı da olsa yarıda bırakıp indim. İstedim ki bırakmayayım ama evime geldim.


Son günlerde o kadar sık dinledim ki bu şarkıyı paylaşma ihtiyacı hissettim en sonunda.