9 Ocak 2011 Pazar

Klasik

Bu bir klasik: Kamil’in tek kişilik koltuğu, en arka. Ayağımın karşı koltuktaki ayak koyma zımbırtısına ulaşmaması: bu bir klasik değil ama olsa olur. Bu kadar aralık bırakırken kıyak geçtiklerini düşünmüşlerdir muhtemelen. Sağ ol Kamil.

Evlerinde bir ay misafir kalabildiğim arkadaşlarım olduğu için şanslı olduğumu düşündüm AŞTİ’ye gelirken. Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Buna benzer başka şeyler için de ne kadar şanslı olduğumu düşündüm. Sonra iç sesim kontrolden çıktı. AŞTİ’de bulunmaktan, hatta kendi parfümümden bile burulabildiğim için –daha doğrusu bu burukluğa sebep olacak kadar güçlü anılar biriktirmiş olduğum için şanslı saydım kendimi. Öyle böyle değil, beni bu otobüse bindirecek kadar yoğun bir burukluktan bahsediyorum. Aslında bu da bir klasik: Ne kadar saçma/zararlı/tehlikeli olduğunu bilsem de yaparım yapacağımı. Öyleyse daha da yaparım hatta. Yapardım, biraz duruldum. Sadece biraz, yoksa challenge accepted hala.

Tez jürim için geldiğim Ankara’da bir ay kaldığım halde birkaç gün daha sürecek olan tez teslim ve mezuniyet işlerini tamamlamadan İstanbul’a dönmem tam bir klasik ve bu saçma hareketimi en az açıklamak zorunda kaldığım insanlar, senelerdir aynı şeyi anlattığım halde beni dinlemekten vazgeçmemiş insanlar. Bazen kendimden ölesiye sıkıldığım -kendimi kendimden çıkarıp atmak istediğim halde benden sıkılmayan, sıkılsa da sevgisini esirgemeyen insanlara en az kelimeyle anlatabiliyorum neden böyle saçma şeyler yaptığımı. Bir şehir insana nasıl basar, nasıl üstüne üstüne gelir insanın ve bir şehirden nasıl neden kaçılır…uzun uzadıya açıklamalara gerek yok.

Uzman sosyolog oldum. Fakat -ne yalan söyleyeyim, neden yalan söyleyeyim- beceremedim sevinmeyi. Üstüne üstlük daha fazla beklentiyle karşı karşıyayım şimdi. Doktora yapmalıyım. İsteksizliğimle savaşmayı bırakıp kaderime boyun eğecek ve yapacağım gibi görünüyor. Hocalarımın, arkadaşlarımın, ailemin beklentisi bu yönde. Kendim için bir şey beklemeyi beceremediğime göre halihazırdaki bu beklentiye uyacağım ben de. Bölümün koridorlarında yürürken çıkan topuk sesini dinleyerek hoca olduğunu hayal eden bir insanın beklentisi , ümidi, planları değil ama hayal meyal bir hayali olduğu söylenebilir en azından. Akademi, iyisi mi sen al beni kollarına.


Bir gününüzün ayrı geçmediği, içini içiniz gibi bildiğiniz insanın sesini bir kapının, bir duvarın ardından ve ses çıkarmadan, varlığınızı belli etmeden dinlemenin acıklılığını anlatabilecek kelimelerim olsun isterdim. Dramın kraliçesi öyle değil böyle olunur diye hareket çekiyor sanki hayat. Öyle durumlar yaratıp içine atıyor ki insanı, kendi küçük dramalarımı cebimden çıkarmaya utanıp saygıyla eğiliyorum karşısında. Sonra da böyle kaçıyorum işte. Eee eski kaçaklardan kim kaldı! Sıkıştın mı topuk. İki gün sonra tekrar gelmen gereken şehirden uzaklaşmakta olan bir otobüsün en arkasındaki tek kişilik koltukta buluverirsin kendini. Yazık ki bu şehirler arası otobüslerin yalnızca insan taşıyanını yapamadılar hala. Eşlik eden ne kadar hayal kırıklığı ve ümitsizlik varsa hepsi de peşinden geliyor yolcuların. Sahiden de yol gidiyor ama bizim bir yere gittiğimiz yok. We’re just two lost souls swimming in a fishbowl year after year der ya kadınların en çok sevdiği Pink Floyd şarkısı da. Wish you were beer.

Bir yüz belirdi tepemde. “Gördüm ama sen olduğuna emin olamadım” diyerek şaşkınlıkla tebessüm eden tanıdık bir yüz. Beş yıl evvel birlikte çalıştığım bir arkadaş. O zamandan beri görüşmedik ama evlendiğini, İngiltere’ye yerleştiğini, çocuğu olduğunu biliyorum. Sadece beş yıl geçtiğine inanmak çok zor. “Nasıl da yaşlanmışsın” döndü dilimin ucundan. O da beni tanımakta zorlanmış. Üstüm başım aynı halbuki. Aşağı yukarı aynı kilodayım. Yalnız saçım uzun ve kendi renginde artık. Hayır, onun için aklımdan geçenlerin bir benzeri geçti onun aklından da eminim. “Vay be ayşec.. Nerede o aşık olduğu oğlanın etrafında pervane olan 19-20 yaşındaki hayat dolu kız, nerede şu kucağında laptopla dışarı yorgun bakışlar atan suratsız kadın…vay be”. Ne o bana bir şey dedi, ne ben ona bir şey dedim. Bir yandan ne yapıp ne ettiğimizi anlatırken bir yandan da “ne kadar değişmişsin” bakışlarıyla gülümsedik birbirimize. Sadece beş yıl. Haydi bilemedin altı. Gene de ne tuhaf. Ne kadar az, ne kadar çok.

Bugün bir iyilik vardı insanlarda. Alibeyköy’de otobüsten inip servise binmeye çalışırken –delikanlılığa bok sürdürmek pahasına- “yardım eder misiniz” dedim çalışanlardan birine. Onun yerine yanı başımda sigara içmekte olan bir kadın üstüne alınıp tuttu valizin ucundan. “Yok yok size demedim” diyebildim şaşkınlıkla. “Ne olacak canım” dedi dünyanın en doğal şeyiymiş gibi. Doğal, teklifsiz, tebessüm ederek. İçim ne kolay aydınlanıyor.

Fakat nasıl zorlanıyorum kendimi saklamakta. Alibeyköy’den bindiğim servisten Taksim’de inip bir taksiye attım kendimi. Cumartesi gecesi Taksim’i. Herkes zom, trafik kilit. Söylenmeye başladı amca:
-         Üşümüyorlar da…sabaha kadar böyle. O saatte niye dönüyorsun madem, devam et güne. Sabah 5’e kadar böyledir burası. Siz bilmezsiniz. Benzemiyorsunuz yani.
-         Bilmez olur muyum, İstanbulluyum ben de.
-         Yok yani gece hayatı filan.
-         Yoo bilirim. Hem eğlence ciddi bir sektör…ekonomi de dönmek zorunda.
-         Tabi tabi…orası öyle.

Ben “öyle” olmayayım istedi taksi şoförü. Benzetemedi, bundan olmaz dedi. Sen de bozuntuya verme değil mi, hayır, illa ilan edeceksin kendini. Oldu olacak “bilmem mi canım sabah 6’larda az dönmedim eve, o kadar içtikten sonra üşümüyor insan” diye tüy dik. Saha deneyimi olan sosyolog bu da kim sorarsa. Pabucumun uzman sosyologu. Neye benziyor da neye benzemiyordum acaba, nasıl bileceğim şimdi. Boşboğaz. Abbasağa’dan geçerken Müzeyyen başladı radyoda. Sesini açmasını rica edince toparladım küçük ilişkimizi. Parayı uzatırken Safiye Ayla başlıyordu. İnmeyip dinleyeyim istedim. İndim. “Dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey…” dedi Nazım. “Ben artık şarkı dinlemek değil şarkı söylemek istiyorum” dedim. En güzel şarkıyı da olsa yarıda bırakıp indim. İstedim ki bırakmayayım ama evime geldim.


Son günlerde o kadar sık dinledim ki bu şarkıyı paylaşma ihtiyacı hissettim en sonunda.



2 yorum:

  1. ne güzel yazı ve sen ne güzel yansıtıyosun biriktirdiklerini Ayşec. Nazım, Pink Floyd, Cartier hepsi inci gibi dizilmiş :)

    YanıtlaSil
  2. biraz karman çorman oldu gibi gelmişti bana, çok sağol :)

    YanıtlaSil