5 Ekim 2017 Perşembe

"Bayramlar Günü"

Değirmendere sahili, bölünmezlik ilkesine meydan okuyor adeta: "Çocuklar ölmesin" demenin veya savaşa karşı barışı savunmanın suç sayılıp cezalandırıldığı ülkenin bir parçası değil burası. Burada, Petkim'in karşı sahilinde, hayat apayrı bir düzlemde akıyor.

Işığı bal rengi ılık sonbahar güneşi dokunduğu her şeye ve herkese iyi geliyor sanki. Baştan başa bütün sahil, oltasını, kovasını ve portatif sandalyesini kapıp gelmiş amatör balıkçılarla dolu. Becerikli veya talihli olan her balıkçı başına en az iki kedi düşüyor. Bazı kediler fazla üstelemeyip güneşten ısınmış çimlerde veya banklarda mayışmayı tercih ederken ısrarcı olanların ağızlarında koca koca uskumrularla güvenli sotelere doğru keyiften yaylana yaylana uzaklaştıklarını görebiliyorsunuz. Isınmış çimlerin bir diğer sakini de iri sokak köpekleri ve terk edildikten sonra onların koruması altına girmiş ufak köpekler. Çınaraltı Meydanı'nın sahilinde, yani depremden önce yerinde Kırık Çatal'ın olduğu şimdiki küçük kumluk alanda herkes bir arada: Köpekler, kediler, martılar, güvercinler, kargalar, serçeler, kumrular... Bütün Değirmendere halkı onları beslemek için seferber olmuşa benziyor. Sahil, yemeleri için bırakılan küçük ekmek yığınlarıyla dolu. Buna, bizim gibi, kuşları beslemek için aktardan kilo kilo buğday alanlar da eklenince güvercinlerin tombulluğu iyice açıklığa kavuşuyor. 

Karnı tok, mayışık ve de cümle mahlukatla barışık sokak hayvanlarına dokunan güneş asırlık çınar ağaçlarına, banklarda el ele oturan yaşlı çiftlere, bisikletli küçük çocuklara, yeni doğmuş taylar gibi yürümeye çalışan bebeklere ve onların anne babalarına da dokunuyor. Evet, vurmuyor, dokunuyor. Bu güneş ancak dokunabilir, okşayabilir, belli belirsiz bir öpücük kondurabilir ama vuramaz. Bu güneş sanki bir tek bu sahile dokunuyor, ayrı bir ülke kılıyor burayı. Yolda hiç tanımadığınız bir insanla karşılıklı gülümseyip günaydınlaşabiliyorsunuz. 

Oysa ben, geldiğim ülkeyi, hiç dinmeyen bir göğüs ağrısı olarak bedenimde taşıyorum, kasaveti ruhumu her geçen gün biraz daha karartıyor, her gün biraz daha kanırtılan bir yara gibi acısı gitgide derinleşip yer ediyor. Geldiğim ve gerisin geri döneceğim ülkede hava kurşun gibi ağır. Daha da ağırlaşacak ve biz bunun bilgisiyle yaşamak zorunda kalmaya devam edeceğiz. Dolayısıyla hazır vakit varken, huzurdan payımı almak için attım kendimi dışarı. Sahile vurdum. 

Yalnız değildim. Muhtemelen acemi balıkçılardan birinin oltasına takılarak evinden koparılmış, sonra da kenara atılarak kuruyup ölmüş küçük sarı bir deniz yıldızı gördüm. Aldım geri attım denize. Yaşamdan sonra herhangi bir şey olduğunu sanmıyorum ama yine de evinde olsun istedim. Ne bileyim.

Akşam güneşini arkama almış, bir kilometre ya gitmiş ya gitmemiştim. Balıkçıların arkasından, oltalarına gelmemek için dikkatle geçiyordum ki karşımdan bana doğru yaklaşan bir cisim gördüm. Spiderman tişörtlü, yarı boyumda bir oğlan çocuğu gözlerini yummuş, kollarını uçar gibi açmış koşuyordu. Ben yanından yürüyüp geçmek için meylederken gözlerini açtı, minik kanatlarını hiç indirmeden koştu, koştu ve kafasını karnıma koyup, kollarını da gövdeme dolayıp sarıldı. "Biliyor musun, ben çok uslu durdum" dedi kafasını kaldırıp. "Aferin sana" dedim. Başını okşuyordum. Elimi alıp öptü, başına götürdü, "Bayramlar gününüz kutlu olsun" dedi. "Senin de kutlu olsun" dedim. Olta başında bekleyen anne babası bir yandan benden özür dilerken, bir yandan da "Oğlum ne yapıyorsun" diye soruyorlardı. Küçük Spidy kollarını hiç gevşetmeden çok net bir şekilde "Ablayı seviyorum" dedi. Hislerimiz karşılıklıydı. 

Aynı yoldan geri dönerken yine karşılaştık. Bu defa ben de kollarımı açıp sarıldım. Bu kadar sevgi içinde kulaklığımın kablosu koluna dolanır gibi oldu, onu çekip alınca bu defa "Beni kurtardın abla" diye sarıldı. Hiç bu kadar kolay kahraman olmamıştım. Aslında biraz daha öyle sarmaşık kalsaydık, biraz oyun oynasaydık beni hiç bozmazdı. Annesi yine özür dileyerek aldı çocuğu karnımdan. Gülerek "YouTube'a koyup Efe gibi internet fenomeni yapacağım onu" dedi. Mevzu bahis Efe'yi de tanımıyordum ya, gülerek "Tabi, neden olmasın" dedim ama aslında neden olsundu? Spidy'den zorla ayrılıp yürümeye devam ettim. 

Böyle bir şey ilk defa başıma gelmiyor. Fakat bu doğru zamanda geldi. El kadar yüzüne, yumuk gözlerine ballı güneş vurmuş ufak bir çocuk kollarını açarak bana sarılıverdiği için şimdi biraz daha dirençli hissediyorum kendimi. Biraz daha dayanabilirim çünkü sevgi var. Hiç tanımadığım çocuklarla ve hiç tanımadığım köpeklerle aramda sessiz bir anlaşma olduğundan şüpheleniyorum. Katıksız bir sevgi duyuyoruz birbirimize ve hiç çekinmeden gösteriyoruz bunu. Azize olsaydım, terk edilmiş sokak köpeklerinin ve küçük çocukların azizesi olmak isterdim. Nasıl olsa nerede olsam gelip buluyorlar beni. Durduğum yerde tüylü bir burun çıkıveriyor kolumun altından veyahut bir çocuk sımsıkı sarılıveriyor durduk yere. Bunun, doğanın bana "Boş ver, doğurma sen, biz varız" deme şekli olduğunu düşünmeye başladım. Hepsi benim kuzucuklarım.

Ümidin düşmanları, ümitlerimizi kırmakta, haklarını teslim etmeliyiz ki bir hayli maharetliler. Hayallerimize çomak sokuyor, yaşama sevincimizden çalıyorlar. Yazık ki direncimiz de azalıyor zaman zaman. Çok fazla acı var, dayanamıyoruz. Dayanamadıkça dayanışmak da güçleşiyor; yalnızlaşıyor, yalnızlaştıkça dayanmakta daha da zorlanıyoruz. Beni bu karanlık, bu gürültü içinden çekip çıkaran, kör kuyularda merdivensiz bırakmayan tek şey, her zerremde duyduğum bu ılık sevgi. Başka hiçbir şey yok. Tam da o kör kuyunun dibini yeni yuvam olarak benimsemeye başladığım sırada birdenbire karşıma çıkan ve beni bütün varlığıyla kavrayıp o kuyudan çıkaranların gözlerinde gördüğüm sevgiyi tarif edemiyorum. Öyle bir sıcaklık ki... ışığı bal rengi ılık sonbahar güneşine benziyor olsa olsa. Yok, anlatamıyorum. Ne yapayım, ben de bütün varlığımla gülümsüyorum onlara. Sana




30 Eylül 2017 Cumartesi

Eylülde Gelen




Anneannemle karşılıklı berjerlerde sessizce oturuyor, geniş salon penceresinden dışarıyı seyrediyoruz. Zaman zaman şiddetlenen ince bir yağmur yağıyor. Telekleri sırılsıklam olmuş güvercinler azıcık kurumak için soluğu balkon demirlerinde alıyor, üzerlerindeki sudan kurtulmak için silkelenirken sendeleyip sardunyaların üzerine düşüverecek gibi oluyorlar. Bu pek korkunç bir senaryo olmamakla birlikte kuşların konamayacağı şeyler tasarlayanlara da onları inşa edenlere de buruk teessüflerimi gönderiyorum içimden. Geçen hafta Venedik'in pervazlarında çakılı gördüğüm iğne misali uzun ince çivileri anımsayınca katlanıyor teessüfüm. Bilmiyorum ne isterler...


İnsan bir kuyu. Camdan dışarı bakıp dünyayı seyreylerken bile yine kendi içine bakıyor. Sivas, Bodrum, Sofya, Bükreş, Varna, Zürih, Venedik, Verona... Uçaklar, trenler, aktarmalar. Yol hiç bitmese, hiç varmasam bir yere, içinden geçip gitsem hep kentlerin, köylerin. Küçücük kamaralar, kompartmanlar içinde geçirsem aylarımı. Nereye gidersem gideyim hep bir su kenarında buluyorum kendimi. Bir kentin içinden geçen nehrin, dingin yeşim bir gölün yahut da işte böyle dönüp dolaşıp körfezin veya boğazın kıyısında. 

En çetrefillisi de kendi içimde. Son bir iki yıldır oraya çekilip yalnızlaşıyor, yalnızlaştıkça kaçıyorum içime. Ne yapayım, sokağa her çıkışımda nefes almak biraz daha zor geliyor artık. Dayanabilmek için bildiğim tüm yolları deniyorum. Sinemaya, müziğe, kitaba veriyorum kendimi; kumru besliyorum balkonumda; annemle babamı daha çok görmeye çalışıyorum; güzel içkiler içiyorum. Güzel içkileri özel günlere saklamayı bıraktım çoktan. Yarını hiç görmeyecekmiş gibi yaşamaya çalışıyorum çünkü kim bilebilir? Ben bilmiyorum.

Bedenimin 32 güneş yılını devirdiği şu günlerde kendimi keşfetmeye devam ediyorum hâlâ . Ölmez mi bilmem ama epey direngen bir ruhum olduğunun farkına varıyorum. Aşikâr ki Rilke haklı: Tek yolculuk, insanın kendi içinde yaptığı. Bu yaz katettiğim yollarda bunu bir kere daha anladım. Kendimden gayrı kimseyle ne düğümlendim, ne çözüldüm; ne ondum, ne öldüm. Fakat ne geçen kasım ayındaki kadınım ne de ağustos başındaki. Sanki başladığım yere, eylüle döndüm ama bu defa eylül de bana dönüp gülümsedi işte. Kâfiyenin âdet olduğu üzere, yıllar ve yollar sonra. 

Ne olacağını, nereye varacağımı düşünmüyorum. An kendi içinde en güzel. An dışında keyifle düşündüğüm bir şey varsa o da beni bu âna çıkartan, çıkartacağını bilmeden yaptığım bin küçük tercih ve şanslı rastlantılar. Hepsi bu. Bunun mevsimle, göçmen kuşlarla bir ilgisi de yok, biliyorum. Bahar dallarım üzerindeki buzun çözülmesi vakit aldı. Yollarda anladım çözüldüğünü, şimdi açıyorum çiçeklerimi. Durdurabilene aşk olsun. Aşk olsun. Olmazsa olmaz. 

Bak, bundan yedi yıl evvel akasya kokulu bir sabahın ardından neler yazmışım:


"İşte böyle, sevgili gelecek sevgili. Tabi mecbur hissetmeni istemem kendini, hatta hiç gelmesen de olur. Ben böyle burada bir türkü tutturmuş yürüyorum. Eşlik etsen de buradayım etmesen de. Bir huzur, bir sükunet ki tarifi ziyadesiyle müşkül.
Sen olsan da aşığım, olmasan da sevgilim. Aşığım yaşamaya, içimde var. Sen bıraksan şimdi beni, yahut hiç gelmesen; o bıraksa; hiç olmasa; sevmese kimse beni, tıpkı senin beni -artık ya da henüz- sevmediğin gibi...
(...)
Demem o ki, bugün o gün sevgilim. Görüyorsun ya ben senin gibi değilim. Mutlu olmak için, umutlu olmak için, huzur dolmak için ihtiyacım yok sebebe. Sabah olur ben aydınlanırım, böyle bu. İstersen tut elimi gel beraber gülümseyelim, istersen hiç gelme kal orada. Gelmeyeceksen yazık... ki gelmeyeceksin.
Gözlerimin ta içine bak satırlarımı aralayıp, ışıl ışıl gözlerimle gülümsediğimsin. Ne taze bir bahar, ne gamlı bir hazan. Gamlı bir bahar gibi durgun, vakur ve sevdalı bakıyorum içine gözlerinin. Bir türkü tutturdum. Kendi halimde. Onu söylüyorum.
Sevdiğim, bugün o gün."


Senin anlayacağın, mahlasımla müsemma yaşadım, yaşıyorum.


14 Ağustos 2017 Pazartesi

Başıboş

Başıboş kalınca düşünüyorum. Daha da başıboş kalınca yazmaya başlıyorum. Beni başıboş bırakmamalısın o yüzden. Her gün, ufacık da olsa bir sebep vermelisin inanmam için. Yalın halimin inancı yok çünkü hiçbir şeye ama hiçbir şeye.

Balkanlardan buraya kadar taşıdım olmazlarımı, çoğalttım, besliyorum şimdi. Ama bana sorarsan, bana kalsa, bana bıraksalar hiçbir şey olmaz bu hayatta. Yalnızca beni içeren hikayeler olmaz tabi. Dışımdaki hayatta her şey pekala mümkün. 

Es mesela. Konuşmayı yazmak kadar sevmiyorum ama ille konuşacaksam esli uzun paragraflar halinde, acelesiz konuşmayı seviyorum. Söze girmeye çalışmadan, akan bir su gibi. Beni asla dinlemeyen adamlar da sevdim, inkar edemem. Ama şimdi hiçbiri yok yanımda. Su kenarlarını nasıl seviyorsam öyle sevdim adamlarımı. Şayet mevcutsa denizin de nehrin de yanında biterim ama göl kenarında uzanır soluk alırım. Dingin, huzurlu, oysa dibinde nice yaşamın sürdüğü. Derinliğini, kuytularında süregiden yaşamı bilmem gerek. Huzuru duymam gerek. Telaşsız, sözsüz, hesapsız uzanabilmem gerek sırtüstü. Gözlerimi kapatıp sazlıkları, aralarından geçen ördeklerin ve dipten giden yılanın ve irili ufaklı balıkların suda süzülürken çıkardıkları sesi, türlü böceğin ve örümceğin toprakla uğraşmalarını duymak istiyorum. Duyuyorum da. Biraz da bu yüzden susuyorum. Güneşin altında söyleyecek sözüm kalmadı. Gel gör ki ayın altında çözülüyorum. Belki fark etmişsindir.


kameraya yakalanmış tekliğim*
Beykoz motorunda yorgunluk çöktü birden. Tek başımalık ağır geliverdi. Geceydi çünkü, Boğaz'dı, yazdı ve yalnızdım her zamanki gibi. Artık olmayıveresim geldi. Film sırasında kulağına usulca eğilip "Bak bu sahnede Ennio Morricone de oynamış, işte bu o!" demek, o çocukça heyecanımı paylaşmak istedim ama yanımda oturan adam telefonunu açıp cayır cayır yanan ekranına bakıyordu zırt pırt, sinemaya saygısızlığından ötürü eledim onu bu ihtimalden. Sustum. İsterken iyi de susmak istemezken susmak koyuyor. Çoğu gün çalışırken ne bir insan sesi, ne de kendi sesimi duyuyorum ben. En azından kendi sesimi duyabilmek için ama kendi kendime konuşmuş da olmamak için şarkı söylüyorum mutfakta. 

Kimse kimsenin umurunda değil bu şehirde. Yaya geçidinin ortasına çöküp oturan veya otobüs durağında bütün vücudu sarsılarak dakikalarca iki büklüm duran genç adamlar gördüm. Onlar birbirlerini hiç görmediler, yıllar var ikisi arasında ama onlara bakmadan etraflarından geçen insanlar aynı insanlardı. Daha bu akşam Mecidiyeköy durağında, tam da otobüsün yanaşacağı yerde bedeniyle bir kemer inşa etmiş olan adam yerde duran ufak beyaz bir poşeti tutmuş kaldırmaya çalışır gibiydi. İçinde yeşil üzümler vardı poşetin, gördüm. Ona sorsan demir vardı sanki. Dizleriyle, omurgasıyla, kollarıyla sarsılıyordu adam iki büklüm. Yanından yöresinden geçiyordu insanlar, kimse bakmıyordu. Uzun uzun seyrettim ben ama inmedim otobüsten. Çok da farkım yok o insanlardan. Hiç kimseden pek fazla yok.

Fark edilmek isteyebiliyor insan, sevilmeye özlem duyabiliyor. Bundan daha acıklı bir şey düşünemiyorum. Belki de kendimi bu acıklı duruma düşüreyazdığım için öfkeliyim kendime. Geçer yakında, biliyorum. Filmlerde bile olmaz böyle şeyler. Kimse kimseye değmeden geçer gider. Fakat yaşamın bir anlamı olmazsa çıldırabileceğimiz için seviyoruz anlamları. Ben mesela pek bir iz bırakmış olmayacağım ardımda giderken ama duyduğum ve duyumsatıldığım sevgi anlamlı kılmış olacak yaşadığım kadarını. Bir hiç yaşadığımı kabul edemem. Oysa iki hiçlik arasındaki bir diğer hiçlikten başka bir şey değil. Öyle acı ki işte bu, onu bile paylaşmak istiyor insan. 

Olmaz, hiçbir şey olmaz. Fakat insan çok acıklı mahlukat. Ben varsam, o varsa, bu ay bu gece varsa neden olmasın diyor. Yazdıklarımdan bir şey anladıysan bana da anlat. 


* Fotoğraf, Restore Film Günleri'nin instagram hesabından.


11 Ağustos 2017 Cuma

Dâmbovița

On gün öncenin aksine varlığından haberdarım artık. Ajandamın kimi günlerine adını yazıyorum el rahatlığıyla. Halbuki henüz  seslenmiş değilim adıyla. Evin hangi odasına gidiyorsam külliyatını da alıp taşıyorum. "Kim bu?" sorusunun cevabını bulmak için dizelerini, yüzünü okumaya çalışıyorum. Bazı bazı dikkatle bakmam ondan. 

"Yol arkadaşım" diyorum "Neler oluyor?" diye soranlara, "Yol arkadaşı buldum". "Sofya'da yalın ayak yürüdü benimle, Bükreş'te nehir kenarında oturdu sigara sardı elleriyle, Varna'dan ılık Karadeniz'e bıraktık kendimizi." Bıraktık kendimizi. Hiç beklemezken, umut dahi etmezken akıl almaz bir rahatlıkla bıraktık. Meşe ağacıyla müsemma bir nehrin kıyısında "Ne çıkar" dedim içimden. "Biraz da tek başıma değil seninle birlikte yürüsem ne çıkar? Uzakuzun yollara düşsek ne fenalık var bunda?"

Balkan kentlerinin ışığa bulaşık göklerinde yıldızlar bir bir kayarken koruyorum sükunetimi. Görünen o ki meşrebim değişmiş yalnızlığımda. Temkinli olmaya çalışmadan temkinliyim. Biraz da kuşkucu bir midyeyi andırıyorum muhakkak. Âşık değilim; derinlerini, kuytu dehlizlerini görmedim henüz. O da başka türlü bir midye de ondan. Yollar çözer bizi, yollarda çözülürüz. Belki de düğümleniriz hepten. Onu da yolda göreceğiz. 


Darüzziyafe

15 Temmuz 2017 Cumartesi

Hoyrat

 Baştan anlaşalım, ben kitap okumayı sevmem. Bir türlü sevemedim işte, sıkılıyorum. Ama sen, “Öyleyse ne işin var mezarımda?” diye sormazsın bana. Mezarının yalnız senin mezarın olmadığını bilecek kadar şairsin. Bugün Cumartesi ya, Sarıyer’deki öğrencime gittim matematik dersi vermeye. Eve dönüyordum, Aşiyan tabelasını görünce bir uğrayayım dedim. Beni hatırladın mı? Damla ben.
Ağustos’ta doğmuş, Ağustos’ta ölmüşsün… Ben de yazın doğdum, 1992 Temmuz’unda. Doğduğum gün hastanenin trafosu patlamış, karanlıkta açmışım gözlerimi. Düşünsene, gözünü bir açıyorsun yine karanlık. Sanki hiç doğmamışsın gibi. Burada değil ha Ankara’da doğdum. Buraya taşınalı daha bir yıl olmadı.

Ankara’daki evimiz Doğu Sokak’ta. Talatpaşa Bulvarı’nın Gençlik Parkı tarafına değil de öteki tarafına düşüyor. Ev dedemden kalma, kira filan vermiyoruz. İstesek de veremeyiz. Babam memur, annem ev hanımı. Ben tek çocuğum ama anca işte. Beni Eskişehir’de üniversiteye yollamak için nasıl zora girdiklerini ben biliyorum. İşletmeyi bitirdim geldim buraya, yeni mezunum diye bin beş yüz lira maaşla gece gündüz çalıştırıyorlar bir yıldır. Çok şükür tabi, bir sürü arkadaşım hâlâ boşta gezerken ben iş buldum. Ama bu İstanbul’da en ucuz ev kirası iki bin, nasıl olacak? Mecbur, üç kız bir evi paylaşıyoruz. Ev dediğim de Ortaköy’ün yıkıldı yıkılacak evlerinden biri ama ne yapalım. Şu matematik derslerinden elime geçenle birlikte idare ediyorum işte. Annemle babama yük olmuyorum ya artık, içim rahat.

Babamla annem, çok iyi insanlardır ikisi de. Babam annemi çok sever. Annem pek göstermez ama o da düşkündür babama. Babamın anarşi döneminde kaybettiği bir abisi varmış, onun arkadaşının kız kardeşiymiş annem. Çocukluk aşkı yani. Amcam nasıl ölmüş bilmiyorum, hiç anlatmaz babam. Annem biliyordur herhalde. Kesin biliyordur. Babam on yedi yaşındaymış daha. Amcam da yirmilerinde filan olmalı. İkisi de solcuymuş o zamanlar. Ondan ölmüş galiba amcam. Babamın hâlâ gözleri dolar amcamı anarken. Annem de babam da halk partili. Başkalarının anne babalarına benzemezler yani. Eve her gün gazete alınır mesela. Akşamları yapılacaksa pilavı salatayı babam yapar. Bazen annemin sofrayı toplamasına bile yardım eder. Namaz filan kılmazlar ama çok iyi insanlardır. Gerçi babam bayram namazlarına hep gider ama o kadar. Olsun, iyilik başka şey.

Çınar mesela… Hayatımda ilk dinsiz onu gördüm ben ama ondan iyi insan da tanımadım. İlk yıl bizim okulun bahar şenliğinde tanışmıştık. O Ankara Siyasal’da okuyor; liseden arkadaşını ziyarete gelmiş Eskişehir’e. Ortak arkadaşlar filan derken bütün şenlik boyunca muhabbet ettik. Daha doğrusu o konuştu ben dinledim. Hayatımda okuduğum bütün kitapların Ankara’daki odamda, yatağımın üstünde asılı bir kat rafta durduğunu duyunca gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Bir tek o zaman dertlendim okumadığıma. Öyle güzel adamdı ki beni sevsin istiyordum. Allah biliyor ya ansiklopedi bile okurdum beni sevmesi için. Neyse ki gerek kalmadı. Ben ona, o bana gide gele Eskişehir-Ankara tren yolunda geçti iki yılımız. O tren raylarından farksızdık aslında. Ayrı olduğumuzu bilmesine biliyor ama ayrı yönlere de gidemiyorduk. 

Bir hafta sonu annemlerden habersiz Ankara’ya gittim. Garda karşıladı beni. Yemek yemeye Tavukçu diye bir yere götürdü. Beyaz floresan ışığı, dümdüz taş duvar, yüzleri o duvarlara benzeyen bir sürü amca… kupkuru bir yerdi. Moralim bozuldu ama belli etmedim. İyi ki etmemişim. Bir başkaydı o gece. İlk rakıyı o akşam içtim. Babam bazen evde iki bardak içerdi de kusasım gelirdi kokusundan, meğer ne lezzetliymiş. Hele Çınar ne kadar zarifti bardağımı elleriyle doldururken. Elleri çok güzeldir Çınar’ın. Hele sesi… Neftî kadife bir kumaşa dokunmak gibi gelirdi onu dinlemek. Öyle tok, öyle yumuşak. Bana ilk defa o akşam Tavukçu’da okudu senin bir şiirini. “Bilirsin ben hoyrat severim/ -kendi fikrime göre, erkekçe.-/ bir ağaç, bir bulut, bir kuş ve biz/ ellerin ellerimde, ürkekçe (...) selam, en güzel hasretlerden/ selam sana, korkak ve iyi kadın.../ ömrüne başlıyan/ tomurcuk gibi, baharda/ aşka, sadık ve neş'eli başladın...” Yalan değil, hoyratça severim derken biraz korkuttu beni. O sahiden çınar ağacı gibi bir adam, ben sahiden damla gibi kalıyorum yanında. Yine de içerledim işte. Korkak olsam babamlardan gizli ne işim var Kızılay’ın göbeğinde? Ben gözümü karartıp gelmişim, onun dediğine bak. Bir şey belli etmedim tabi, gülümsedim. Zorla değil ha, ona bakarken kendiliğinden gülüyordu yüzüm. Bir de ellerimi ellerine almaz mı şiir okurken. Derya içinde damla gibi kaybolup gittiler avcunda. Ötesine geçmedi. Bir de kendine hoyrat diyordu. Bizim lisedeki çocuklar hoyrattı asıl. Lisede kimseyle birlikte olmazsan kezbana çıkardı adın ama çok göstere göstere de yapmayacaksın ki kaşar demesinler. Ben bir kere denemiştim ama canım çok acıdığı için yapmamıştım bir daha. Çınar’ı ise ben istiyordum. İstediği kadar hoyratım desin, onun canımı yakmayacağını biliyordum. Bizim kızların anlattığı gibi zevk bile alırdım belki. Ama istekli görünmemek için bir şey demiyordum. Beni yanlış anlamasına dayanamazdım.   

Bir hafta sonu “hadi İstanbul’a gidelim” dedi. “Tamam” dedim. Neresini dese tamam diyecektim. Cumartesi sabahın köründe İstanbul’daydık. Teyzemlerin filan haberi yok tabi, söyler miyim hiç. Belki o beni anne babasıyla tanıştırır dedim içimden. Gerçi ayrıymışlar ama bir umut işte. Yok, elimden tuttuğu gibi beni buraya getirdi. Nereye gittiğimizi de söylemiyor. Deniz kenarında bir bankta oturup alelacele birer simitle kahvaltı ettikten sonra karşıdan karşıya geçtik. Bu kahverengi “Aşiyan” tabelasını bir yerden çıkaracağım ama nereden. Mezarlığın kapısından girerken hatırladım. Genç bir edebiyat hocamız vardı lisedeyken. Sınıfta bir Allah’ın kulu dinlemezdi kadıncağızı, varsa yoksa test çözüyoruz, ne yapalım. Niyeyse onun söylediği kalmış aklımda. Ne demeye mezarlıklardan bahsettiğini hiç anlamamıştım.

Mezarlıktan korkmuyorum ama meraklandım tabi. Çık çık da bitmiyor. En sonunda geniş, ferah bir mezara geldik. Baktım Orhan Veli yazıyor taşta. Orhan Veli’nin solundan yukarı tırmanmaya devam ettik. İşte şu kargacık burgacık merdiveni çıktık en son. Bir ara dengemi kaybeder gibi oldum, tuttu beni. Sonra böyle senin ayakucuna oturduk işte. Soluklandık. Akarsular gibi konuşan o adam bir şey demek istiyor, diyemiyor. Yine şiir okuyacak sandım. Okumadı da. Bir basamak aşağı indi sonra. Gidiyoruz diye ben de kalktım yerimden. O zaman bana doğru dönüp durdu. Bir güzel baktı ki… Sen şahitsin işte. Buracıkta öptü beni.

O gün bu gündür şiirlerini okuyorum. Ayrılalı beri daha çok okuyorum çünkü onu bana getiriyorlar. Okudukça sesini duyuyorum, elleri saçlarımda geziyor sanki… Ne o, kitabın kapağındaki gibi yan yan gülümsüyor musun yoksa? Haklısın, Çınar’dan sonra eskisi gibi olmadım. Ne bileyim bir kurt düştü içime. Eskiden olduğu gibi emin değilim her şeyden. Öyle şeyler anlattı, öyle şeyler paylaştı ki farklı görünüyor dünya. Tanıdığım kimseye benzemiyordu ki. Konuşurken bile farklı konuşurdu herkesten. Halk değil halklar diyordu mesela. İlk duyduğumda anlamamıştım. Bizimkiler bizzat halk partili ama hep halk derler. Halkımız şöyle, halkımız böyle. Çınar’sa halklardan, onların haklarından bahsederdi. Haklı gibiydi. İnandıklarını savunurken hiç çekinmezdi bir şeyden. Herkese kafa tutabilirdi. Dışlanır mıyım, yalnız kalır mıyım diye düşünmezdi hiç. Belki düşünüyordu da önemsemiyordu. Benim için önemli. Çevresinde kimse olmasa neye tutunur, nasıl ayakta durur insan? Mesela onsuz nasıl yaşıyorum, gel bana sor. Hayaller kurmak zorunda kalıyorum, hepsi onsuz. Arnavutköy’de önünden hep geçtiğim şık bir restoran var, orayı işletmek istiyorum mesela. Hayalimde masaları teker teker geziyorum, müşteriler bana ne kadar keyifli zaman geçirdiklerini anlatıyorlar. Boğazdan ağır ağır geçen şilepleri seyrederek biraz yorgun ama gururla kahvemi yudumluyorum. Henüz bu kadarını kurabildim. Şimdi aklıma bile gelmeyen daha ne hayaller kuracağım kim bilir.

O sırada sert bir rüzgâr esti boğazda. Toprakla konuşmakta olan Damla’nın duymadığı bu hırçın rüzgâr önce denizin tüylerini ürpertti, ardından servi ve erguvanların arasından geçerken serin bir esinti olup Damla’nın kuru başakları andıran saçlarını havalandırdı, saydam tenini ürpertti. Akşam çöküyordu. Şairin ayakucundan isteksizce kalktı Damla. Düşmemek için dar merdivenleri dikkatle indi, Orhan Veli’ye gülümseyerek selam verip ağır adımlarla çıkışa doğru ilerledi. Bu saatte Beşiktaş yönüne giden otobüslerin tıklım tıkış olacaklarını düşününce morali bozuldu, “en kötü yürürüm” diye avuttu kendini. Karanlık olmuştu, evlerin ışıkları bir bir yanıyordu ama hava ballı ılık süt gibiydi, üşümezdi.

Oysa aynı rüzgâr, mezarlık kapısının üzerinde bulunduğu yokuştan aşağı inmekte olan Furkan’ın içini ürpertmiş, kolundaki tüyler diken diken olmuştu. Mezarlık kapısından çıkan ufak tefek sarışın kadını görünce, Hamdi’yle Recep burada olsalar yapacaklarını düşünüp gülümsedi. Sırf eğlencesine evine kadar takip edebilirlerdi, şansları varsa kız pes edip onları eve bile alabilirdi. Bu tür kızlar böyleydi, kendi mahallesindekilere benzemezlerdi. Furkan sol eliyle sağ elindeki iri yüzüğü çevirdiği esnada ne yapmak istediğini düşündü. Önünden geçtiği apartman kapısındaki yansımasına baktı bir an. Yaradan boy vermemişti ama o vücut çalışmış, kendini geliştirmişti. Aslan gibiydi evelallah. Hem ne Recep gibi sürekli ter kokuyor, ne de Hamdi gibi içi kir dolu tırnaklarla geziyordu.

İki metre ilerisinde tam önüne çıkan sarışına bir laf savurdu. Kız ürküp duymazlıktan geldi, adımlarını sıklaştırdı. Furkan kızın yüzünü görmek istiyordu ama saçları da çok güzeldi, ipek kumaşa dokunmak gibiydi kesin. Furkan ikinci kere laf atınca kadın durdu, hışımla geriye dönüp Furkan’a bağırmaya başladı. Etraftan çekinmeden avazı çıktığı kadar, sanki birikmiş de patlamış gibi ağır konuşuyordu. Gerçi etrafta kimse yoktu, ışıkları yanan evler de merak edip bakmazlardı ama kadın öyle can havliyle bağırıyordu ki herkes duyabilir, insanlar en sonunda çıkıp bakabilirlerdi. Furkan kadının susması için aralarındaki iki metreyi telaşla kat edip kadının üzerine atıldı, elleriyle ağzını kapadı. Kadının dehşetle açılmış gözleri iki ela kuyuya benziyordu. Furkan’ın sol elinde kalan saçları da sahiden ipek gibiydi. Furkan onu susturmaya çalıştıkça kadın ona daha da şiddetle karşı koyuyordu. İnce bedeninden beklenmeyecek kadar güçlüydü. O zaman daha güçlü karşılık verdi Furkan. Kadının gözlerindeki dehşetin rengi acıya döndü. Furkan acıyı görünce panikledi, kadını vargücüyle yere fırlatıp yokuş yukarı koşarak kaçtı. Başının düştüğü yerden onun uzaklaşmasını izleyen Damla kurtulduğu için rahatladı. Rahatlamayla karışık can acısıyla gözlerini yumarken kafasının gerisinden ılık ılık akan kanı denize ulaşmaya çalışıyordu ama yokuşun yarısına bile gelmeden kuruyup kaldı.

Furkan eve vardığında elleri hâlâ titriyordu. “Hak etti” diye tekrar ediyordu içinden. Kalkıp evine gitmiştir ne yapacak. Ne yapacak, evine gitmiştir. Bağıracak ne vardı. Hak etti. Elini yüzünü yıkadı, gömleğini değiştirdi, anasının kurduğu sofraya oturdu. Oğlunun çatalı tutarken elinin titrediğini gören kadın endişelendi ama bir şey soramadı. Oğulcuğu delikanlı olmuştu artık, delikanlıya olur olmadık her şey sorulmazdı. İyiydi, evindeydi ya; hayırlı evlattı Furkan’ı. Babasının tüpgaz dükkânının başına geçmiş, aslanlar gibi işletiyordu. İçkisi kumarı yoktu; elin namuslu karısına kızına dönüp bakmaz, nerede bir dilenci görse sadaka verir, hayır duasını alırdı.

Furkan o gece kan ter içinde deli deli uyudu ama sabah uyandığı zaman rüyasında ne gördüğünü hatırlamıyordu. Gözlerini açtığı saatlerde o yokuşun üzerinde uzun ince, koyu bir çizgiden başka bir iz kalmamıştı. Furkan yüzünü yıkarken insanlar o kuru çizgiye basarak yokuştan aşağı iniyor, işlerine gidiyorlardı. O da çok geçmeden eski ahşap kapıyı arkasından örtüp iki sokak ötedeki dükkânına yöneldi. Recep ile Hamdi içeri daldıklarında dükkânın anahtarı daha kapıda sallanıyordu. Furkan onları görünce omuzlarını gayri ihtiyari geriye çekip dikleşti. Bu defa da Furkan’ın gömleğinin rengine takılan Hamdi her zamanki gibi eğik bir gülüşle üzerine gitti arkadaşının. Furkan ona gülerek sinkaflı bir küfürle karşılık verdikten sonra dün akşam kendisine pas atan kadından, kadının diri memelerinden ve yusyuvarlak kalçalarından bahsetti. Recep de Hamdi de Furkan’ın giyimine takılmayı bırakıp onu iştahla dinlediler. Furkan boyundan kaybettiği için olacak kendileri kadar skor sahibi değildi ama çok güzel anlatıyordu namussuz. Elbette dünkü karşılaşmaya dair can sıkıcı ayrıntıları çıkarmış, olayı biraz değiştirerek Receplerin hoşuna gideceğini bildiği şekilde aktarmıştı. Kızın o kadar kolay tav olmasına arkadaşlarının aklı tam yatmasa da yevmiyeli işlerine yetişmek için Furkan’ın dükkânından çıkabilmeleri birkaç dakikalarını aldı.

Furkan arkadaşlarının gidişini dükkânının camı ardından muzaffer bir edayla izledi. Nasıl da ağızları açık dinlemişlerdi ama. Yine de bunun burada kalmayacağını biliyordu. Orta birdeyken Hamdi, Recep, Apo ve Yusuf’la Kumkapı’daki geneleve gittiklerinde Furkan’ın salya sümük ağlamış olması arkadaşları arasında hâlâ alay konusuydu. Oysa ne derlerse desinler en az onlar kadar erkekti Furkan da. Daha dün kanıtlamıştı kuvvetini. Nasıl da yere çalmıştı karıyı. Ah bir görebilselerdi. Kızın kendisini onun çelik gibi kollarına nasıl teslim ettiğini kendi de görebilseydi… Hem kendi içi rahatlar, hem de artık bıkıp usanmaya başladığı bu takılmaların sonu gelirdi. Her şeye rağmen çocukluktan beri mahalle arkadaşıydılar, onlar olmasa yapayalnız olurdu. Tüm alayları, takılmaları bir yana onlar da Furkan’ı severdi. En nihayetinde birbirlerine benzerlerdi işte.

Recep’le Hamdi’nin sol köşeyi dönüp gözden kaybolmalarını izledikten sonra başını çevirdiğinde sokağın karşısındaki dükkânın kiracısı Fatih’le göz göze geldi. Furkan’ın dedesinin ahbabı Abdullah Amca ölünce torunları bu basık zücaciye dükkânıyla uğraşmak istememiş, dükkânı kiraya vermişlerdi. Fatih mahalleye bu vesileyle gelmiş, o köhne dükkânı çekip çevirmişti. Kısa zamanda kendini sevdirmiş, mahallede kabul görmüştü. Arkadaşları iyi kötü bir muhabbet kurdukları halde Furkan niyeyse Fatih’e uzak duruyor, yaklaşmaya çekiniyordu. Birbirlerine uzaktan gülümseyerek verdikleri selamlar yeterliydi. Camın arkasından yine sevecenlikle gülümseyerek başıyla selam verdi Furkan. Fatih de elini göğsüne götürerek ona mukabele etti. Sonra ikisi de masalarının başına geçip birbirlerinin tenekeden bozma çay kaşıklarının ince belli çay bardakları içinde çıkardığı sese kulak kabarttılar.

Ayşecan Ay
19.08.2016

20 Haziran 2017 Salı

Can Yolculuğu

Can yeleklerimizi giyip botlara bindiğimizde saat gece yarısını biraz geçiyordu. Ben ne olursa olsun hep birlikte kalalım istiyordum ama Ragıp haklıydı, şansımızı artırmak için çocukları da ayırıp ayrı botlara binmeliydik. İkimiz de iyi yüzme biliyorduk ama battığımız takdirde çocuklardan ikisine birden göz kulak olalım derken elimiz ayağımıza dolaşabilirdi. Hem belki biri batsa diğeri batmayacaktı. Daha önce hiç böyle korkunç şeyler düşünmek zorunda kalmamıştık. Ancak o akşam, o basık tenha lokantada çocukların karınlarını iyice doyurmaya çalışırken düşünmekle kalmayıp sessiz sedasız konuştuk. Hesaba katmak zorunda olduğumuz düşünce öylesine dehşet vericiydi ki bizi çocuklar değil de düşüncenin kendisi duymasın diye fısıldaşıyorduk sanki.

Can’ı ben alacaktım, Eylül’ü o. Can henüz beş yaşında olduğundan onun benimle kalmasında fayda vardı. Eylül de yalnızca altı buçuk yaşındaydı ama olan biteni tam olarak anlamasa da seziyordu. Ben ise ileride tüm bunları hatırlamalarından korkuyordum. Hatırlıyorum, Eylül daha bebekken aklımızı yalayıp geçmişti günün birinde böyle bir işe kalkışmak zorunda kalabileceğimiz. Bu deniz daha o yıllarda, şişmiş ve yenmeyi bekleyen bedenlerin üst üste yığıldığı bir mezarlık haline gelmişti. Yine de bir gün o dehşet verici, uzak yolculuğa bizim de çıkabileceğimiz düşüncesini savıp durmuştuk aklımızdan. Şimdi ise o denizin kıyısında ayrılmıyor da aksine birbirimize yeni kavuşuyormuş gibi kenetlenerek vedalaşmaya çalışıyoruz işte. Ragıp’la birlikte çocuklara sarılırken onlara bu korkunç düşünceleri, boğazımızı düğümleyen kaygıları belli etmemek için son gücümüzü harcıyoruz.

Aramıza şişkin can yelekleri ve soğuk deniz girmeden önce son bir defa daha sarıldık. Son dediysem lafın gelişi, yine bir araya geleceğiz. Peki ya bizimle gelmemek için direnen, geride bırakmak zorunda kaldığımız annelerimiz… Onları bir daha görebilecek miyiz? Neden bu acıyı yaşıyoruz? Bu ülkeye, ondan kaçmak zorunda kalacak kadar kötü olan ne ettik? Ragıp da ben de ömrümüz boyunca okuyup yazmaktan, yazıp çizmekten gayrı bir şey yapmadık. Değil elimize bir gün silah almak, hiçbir canlıyı incitmedik. Kimsenin emeğini sömürmedik; çalmadık, aldatmadık. Biz niye şu an buradayız? Neden canımız, canlarımız tehlikede? Sarı sıcak bir huzurla mayışık yaz günlerimizi geçirdiğimiz sahiller neden giderek bizden uzaklaşıyor? Çaresizliğimizle hepten ağırlaşan botun tabanı hafif dalgalarla bir olup çakıl taşlarına sürtünüyor. Yuvarlanan çakıl taşlarının sesiyle birlikte doğup büyüdüğümüz toprağın elleri de kayıp gidiyor sanki ellerimden. Oysa iki karanlığın birbirine geçtiği şu ufuk çizgisinde belli belirsiz yanıp sönen lambalardan daha dost, daha müşfik değil artık arkamızda bıraktığımız lambalar. Gitmekten başka çaremiz yok.

Can’ın küçük elleri can yeleğimin altından uzanıp belime sarılınca aklımı çıkarıp aldım daldığı faydasız düşüncelerden. Yavrum nedense oldum olası korkar karanlıktan. Ona şimdi bu uçsuz bucaksız siyah denizin aslında dost olduğunu, yüzmeyi bile bu denizin kıyılarında öğrendiğini, o turkuaz suyla bu dipsiz zift gibi kuyunun aynı deniz olduğunu nasıl anlatırım? Botu hafifçe sarsan ufak bir dalgadan korkup daha da sıkı tutundu belime. Pis bir ur gibi içine yuvalanan korkuyu, canını hiç yakmadan çekip almak isterdim ince çelimsiz bedeninden. Bizi hayatta tutmaya yarayabilecek olan korku onun düşmanı şimdi.

“Ne kocaman bir balina değil mi Can? Az önce yeleklerimizi giydiğimiz ağzı ne ufaktı hâlbuki. Çok iyi kalpli bir balina olduğu için bizi midesinde taşımayı kabul etti. Bak bütün bu kapkara su onun midesindeki su aslında. Bak nasıl da hafifçe sallanıyoruz bazen. Balina kocaman olduğu için ağır ağır yüzüyor ama kendisi gibi kocaman olan kuyruğunu yüzerken aşağı yukarı salladığı için biz de onun içinde, onunla birlikte bir aşağı bir yukarı hareket ediyoruz. Yukarıdakiler mi? Onlar balinanın sırtına yapışarak tutunmuş yakamozlar. Hani geçen yaz görmüştün hatırlıyor musun? Hiç ışık olmayan bir denize gitmiştik hep birlikte, elinle denizi sevince parlayan ufacık canlılar vardı. İşte bu çok iyi kalpli bir balina olduğundan onları da almış taşıyor karşıya. Onlar da sevinçlerinden parlıyorlar böyle.”

Gözlerini yumuyor, keşke uyusa. Ragıp’la Eylül’ün botunu seçemiyorum, çok mu hızlı gittiler acaba? Ama nasıl giderler ki, hepsi aynı bot. Sesi de duyulmuyor ki bunun sesinden. Ya ilerimizde ya gerimizdeler işte, telaşlanmamalıyım. Neyse ki gözüm alışıyor karanlığa. Şu adam da eşiyle iki çocuğunu diğer bota bindirdi. Berisindeki ufak tefek, kısa ak saçlı kadın annesi olmalı. Epey de yaşı var, nasıl dayanacak bu yolculuğa? Onun yanındaki ince, uzun boylu genç çocuk ile sarıp sarmaladığı kadın anne oğul. Ne tuhaf, onu korumak istercesine tutuyor kadını ama gece kâbus görüp de annesinin elini bırakmak istemeyen küçük çocukların telaşlı korkusu var bu tutuşta. Botun ucundaki sakallı adamın siluetini gözüm bir yerden ısırıyor. Şu uluslararası edebiyat ödülünü kazanan yazar galiba. Ragıp okuduktan sonra okuyayım diye masama bırakmıştı da vakit bulup okuyamamıştım bir türlü. Keşke okusaydım. Can’la bizim arkamızda da bir on kişi var herhalde.

Botun gerisinde yakamozlardan iz bırakıyoruz muhakkak ama bırak şimdi bunu, dönüp bakarsam dengemi yitirebilirim. Yukarıdan bakıldığında kuyruklu yıldız gibi mi görünüyoruz acaba? Oysa yok, yok işte… Yukarıdan bize bakan, bizi izleyen kimse yok. Eğer olsaydı, kim olursa olsun, insanların bu hale düşmesine razı olmazdı gönlü. Bir gönlü olsaydı tabi yukarıdan bakanın. Olsun, kimse görmese de bir kuyruklu yıldızı andırıyor olmalıyız.

“Babanla Eylül… Aynı yere gidiyoruz tabi ama onlar başka yoldan geliyorlar gideceğimiz yere. Dün sen uyurken Eylül bir deniz kaplumbağasıyla tanışmış, arkadaş olmuşlar. Ama bu deniz kaplumbağası yüzme bilmiyor… Uçuyor. Evet, havalarda yüzgeç çırpan bir deniz kaplumbağası bu. Sen denizden gitmeyi daha çok sevdiğin için sana söylemedik. Babanla Eylül şimdi kaplumbağanın kabuğunu iki yanından böyle sıkı sıkı tutmuş, bulutların bir solundan bir sağından, bir altından bir üstünden geçerek uçuyorlar. Korkma hiç, kaplumbağacık öyle yavaş uçuyor ki düşürmez onları. Hem Eylül söz verdi, pamuk şekerinden tepeciklerin yanından geçerken elini uzatıp senin için pamuk şekeri toplayacak. Karşı kıyıya vardığımızda birlikte yersiniz, olur mu, ister misin?”

Vardığımızda… Başka hiçbir şey istemiyorum. İnan bana bebeğim, bu denizin sularından daha kara geride bıraktığımız toprak. Soluk aldırmaz oldu her yandan saran nefret. Kanlı elleriyle cellatlar dolaşıyor sizin yaşınızdayken oynadığımız sokaklarda. Bizi besleyen bereketli toprakları, altında gökkuşağından uykulara daldığınız ceviz ağaçlarını, zeytinleri, narları tanıyın istedik ama bir avuç çimeni bile çok gördüler, bırakmadılar canımın parçası. İnan ki uğraştık engin denizlerin, sonsuz göklerin altında havasız kutular içine hapsolmayın diye. Yapamadık. Affedin bizi. Ne olur affedin. Ne inandığımız o özgür, eşit, adil dünyayı bırakabildik size, ne alabileceğiniz derin bir nefes, ne de kana kana içebileceğiniz berrak bir kaynak suyu. İnanın ki denedik ama gücümüz yetmedi, yapamadık. Şimdi ise tek arzumuz yaşamanız. Ne olursa olsun görmeniz, duymanız, koklamanız şu dehşetli güzel dünyayı. Büyüseniz de bir bilseniz ne tatlı kokar yasemen, güneş nasıl olanca heybetiyle doğar Annapurna’nın tepesine, Chopin’in noktürnleri nasıl tamamlar buna hiç benzemeyen geceleri… Hayatı yalnız kendine hak görüp, canımızı avcumuza bırakarak bizi bu yola koyanlar bilmezler hiçbirini. Bir bilseler ki dünya hepimize yeter ve hayat var ölümden önce.

“Üşüdün mü yavrusu? Gel sokul biraz daha, gel bakayım. Neden soğuk oldu biliyor musun? Çünkü iyi kalpli koca balina kuzeydeki denizlerden geçiyor şimdi. Hani izlemiştik hatırlıyor musun? Nasıl karlı buzlu, bembeyazdı her yan. İşte balinanın içinde yüzdüğü sular da karlar kadar soğuk neredeyse. O hiç üşümüyor, üzülme. Sen üşüyor musun peki? Gel bakayım annesinin can tanesi.”

Eylül’ün montu yeteri kadar ısıtıyor mu acaba? Biraz inceydi sanki. Neredeler bunlar, neden görünmüyorlar? Denizin ortasındaki soğuk amma ısırganmış. Ragıp da sarılmıştır şimdi Eylül’e. Deniz suyu bu kadar soğuk değildir herhalde, olmaması gerek. Düşünmek istemiyorum şimdi bunu. Değildir. Ayağım üşüyor. Ayağım… Su bu, su alıyor bot! Hayır, ne olur. Ne olur, hayır. Şimdi ne olacak, ne yapacağız? Ragıp’ı aramalıyım. Ulaşamıyorum. Ulaşamıyorum.
“Beni izle kuzum. İşte böyle sırtımızı denize verecek ve kuşlar gibi kanat çırpacağız, böylece hiç üşümeyeceğiz. Hazır mısın minik kuşum? İşte böyle. Bak yıldızların bile ne kadar üstünden uçuyoruz, görüyor musun? Kanatlarını çırptıkça yeni yıldızlar çıkıyor bak. Sonra o yıldızları geride bırakıp bir daha çırpıyoruz kanatlarımızı, yeniden yıldızlar çıkıyor. Yine çırpıyoruz. Bak nasıl da yıldız yapıyoruz biz. Bu koskoca gök hep yıldızla dolacak. Biz hep böyle aralarından uçarak yenilerini yapacağız. Ayaklarını da çırpınca nasıl ışıldıyor bak, hem daha hızlı uçuyoruz o zaman. Ha gayret benim minik kuşum, ha gayret. Babanla Eylül uçan deniz kaplumbağasının sırtından inip aşağıya konmuşlar bile, bizi bekliyorlar.”

30 Ağustos 2019. Ege’de mülteci dramı. İçlerinde yirmişer kişinin bulunduğu tahmin edilen ve Bodrum’un Akyarlar koyundan yola çıktığı anlaşılan iki lastik bot Yunanistan’ın İstanköy Adası’na yarım mil mesafe kala battı. Yunan Sahil Güvenlik Ekipleri dört kişiyi kurtarırken, dokuzu çocuk olmak üzere on dört kişinin cansız bedenine ulaşıldı. Geri kalan mülteciler için arama kurtarma çalışması başlatıldı.


Ayşecan Ay
19 Ağustos 2016 

14 Haziran 2017 Çarşamba

Yanlış Numara



"Tûtî-i mu'cize-gûyem, ne desem laf değil". Lâf-ü güzaf, İsmail. Bugünlerde şuraya yazacağım hiçbir şey hayrıma olmayacaktır, biliyorum. Öte yandan, yazmayıp da ne edeyim? Dipsiz kuyulara mı haykırayım? Hem ne haykıracağımı bilmiyorum, hem de dibinde merdivensiz kalmış biri miri çıkar neme lazım, geri seslenirse "yanlış numara" der fıyarım. Fıymak bizim işimiz.

Ne yazsam huysuz, mızmız, zayıf görüneceğim. Ama biliyorum ki yazmazsam daha kötüsü olacak. Görünmekten kötüsü yani. Hem kim görecek ki burayı? Burası da bir dipsiz kuyu en nihayetinde. -En azından- buradaki merdivensiz tek kişi benim. Yukarıdan biri seslenecek olsa evde yok numarası yapıyorum. Günler, aylar geçiyor. Yıllar da geçecek. Geçiyorlar, biliyorum. 

Sanırım buna benzer bir ruh haline en son 2010'da girmiştim. Emin değilim, geri dönüp yazdıklarımı okumam lazım. O da hiç içimden gelmiyor. Hoş, en iyi yazdığım dönem de o dönemdi. Umarım en azından öyle bir getirisi olur bu çakma depresyon öncesi halimin. Yaz da buna hiç uygun bir mevsim değil ya neyse. 

Sebeb-i blogum on gün sonra evleniyor. Aklıma gelen en olağan şüpheli sebep bu oldu fakat korkarım ki değil. Nadiren aklıma geliyor çünkü. 23'ü Cuma'ya denk gelmesine bozuldum, üzüldüm biraz o kadar. Onun dışında, sadece bir yılan hikâyesi işte. On yılın sonunda hikâyeliğinden bile şüpheliyim. Sonuncusu hariç bütün ilişkilerimi derinden etkileyen, varlığımı üzerine kurduğum bir saplantı, bir imaj, bir inşa. Bugün yalnızsam bunda onun da payı olduğunu biliyorum, hissediyorum (Sorun değil, birbirimiz üzerinde her hakka sahibiz. Hakkımın son on gününü de değerlendireceğim.) İçimizden birinin kendini kurtarmış olması sevindirici. 

Onun dışında pek fazla şey hissetmiyorum. Sorun da bu zaten: Hissetmiyorum. Suni solunum cihazından medet umar misali romantik komedilere ve romantik dramlara sarmaya başladım. Kalbim çarpsın diye, gözyaşım aksın diye. Hoş, bu ülke kendi kişisel dramlarına gözyaşı akıtmana fırsat bırakmıyor ama olduğu kadar. Kişisel dramlarımı yaşama hakkımı savunuyorum. Tam tersini düşün. Dünya yanıyor olsa, tam da o sırada âşık olmaya hakkın yok mu? Var. Hatta pek çok film bunun hakkında. Bu da onun tam tersi işte. 

Kimseye bir zararım yok zaten. Kimseciklere ilişmiyorum. Durduğum yerde duruyor ve çalışıyorum. Annem "evli ve çocuklu olmadığım ve para kazanamadığım için" beni arkadaşlarına karşı kahramanca savunurken ben aslında bundan daha iyi bir hayat tahayyül edemiyorum. Az kazanıyorum ama severek, huzur içinde ve özgürce çalışıyorum. Evliliğe gelince... Saygı duyduğum bir kurum değil. Biz sekiz kadınız, aralarındaki tek bekar benim. O kadınlara çok saygı duyuyorum ve mutluluklarını paylaşmaktan keyif alıyorum. Ama kurumlara değil, duygulara saygım var. Galiba özlediğim de onlar zaten. 

Oysa yavaş yavaş siliniyor hafızamdan. Neyi özlediğim, neyi özlemem gerektiği. Bilemez oluyorum yavaş yavaş. İstemez, aramaz oluyorum. "Ah mine'l-aşk ve mine'l-garaib". Bu yaşımda, bu günümde daha farklı olacağımı ummuştum sanırım. Ne bileyim... daha keyifli, daha umutlu, daha az kasvetli, daha az düşünceli. Bazı günler yaşımı geçiyorum. İşte o günleri sevmiyorum ve sayılarının artmasından endişe ediyorum. Ülkenin de büyük payı var bu erken yaşlanmada. Ama asıl sorumlu benimdir kesin. Her zaman benimdir. 

12 Haziran 2017 Pazartesi

Zehir Zıkkım Oldu Bize Bal Badem


Yukarıdaki sahne 1970 yapımı Tatlı Meleğim filminin 49. dakika 8. saniyesi ve Türkan Şoray'ın bu saniyedeki yüz ifadesi duygularıma tercüman. Karşısındaki favorili centilmen Ediz Hun. Ve aslında Şoray'ın bu andaki ifadesi ile senaryo arasında zerre ilgi yok. Erdoğan Tünaş imzalı senaryo her zamankinden: Leyla Murat'a âşıktır ama Leyla çirkindir, o yüzden Murat onu fark etmez, Leyla ne zaman ki güzelleşir Murat o zaman Leyla'ya âşık olur. Kimse burada bir sorun görmez. Mutlu son.

Oysa Leyla'nın şu anlık yüz ifadesinde çok daha iyi bir film var. Birkaç alternatif iç ses sayayım mı?

"Demek sokak çapkını değil yüksek mühendissin öyle mi paşam? Lan sen yüksek mühendissin de ben anaokulu terk miyim ibiş? Murat n'oldu? Öpeyim de tur at, Murat."
"Konuşuyorsun ama dinlemiyorum çünkü çok boş konuşuyorsun. Favorilerine harcadığın zamanı iki favorin arasına da harcasaydın şimdi seni dinliyor olurdum. Arada gülümser gibi yapayım da agresife bağlamasın. Hayranlıktan agresifliğe kestirme yol var, neme lazım."
"Güzel çocuksun allahıma. Güzel de bakıyorsun piç kurusu. Sen şimdi ciddi ciddi birlikte mutlu oluruz mu sanıyorsun? Gözlerinde öyle safiyane bir inanç var da. Nedir mutluluk? Öyle bir şey yok Murat. Hiç kasma anam. Hiç boş yere üzmeyelim birbirimizi. Gel biz olaysız dağılalım en baştan."

Aşağı yukarı bunun gibi şeyler söylüyor bu bir saniyelik bakışı. Belki bir saniyeden bile kısa ama otuz yıllık bir yılgınlık okunuyor. Altmışı görünce otomatikman bilgelik sertifikası takdim edilen teyzeler için otuz yıl püff tabi. Altmış da bir seksen yaş değil ama ben sonu hiç gelmeyecekmiş gibi duran yakınmalarını saatlerce gıkımı çıkarmadan dinliyorum. "Daha altmış yaşındasın cimcime, ben seni sekseninde göreceğim" deyip gevrek gevrek gülüyor muyum? Gülmüyorum. Saygıda eşitlikçi olduğum kadar mükemmeliyetçiyim de zira. 

Taedium vitae demeyeyim de bir tür yılgınlık için otuz yıl kafi bence. Otuz iki yıl kafiden de ziyade. Görsel her şeyi anlattığı için bir şey yazma niyetinde değildim aslında. Bu bakış biraz üstten bir bakış sanki ama karşısındakine olduğu kadar kendine de üzülüyor. Merhametli, öfkeli, bıkkın, bezgin, bitse-de-gitsek. Ümitsiz bile denemez çünkü ümit etmeyi bırakmış. Nefes alıp veriyor ama ışımayı bırakmış, unutmuş daha doğrusu. Unuttuğu şeyi de haliyle pek aramıyor. 

Bu ifadede dolu dolu bir "Bak şuradan siktir git!" var. "Sen benimle kafa mı buluyorsun?" var. "Sence ben bunu yer miyim?" var. "Bebişim, ben yalnızca en yüce değeri yanlış yere harcamana üzülüyorum" var. "En yüce değerin emek olduğunu bilmiyor olabilir mi lan?!" var. "Yok bu iş böyle olmayacak. Işınla beni Sıkati!" var. "Yok lan, yok. Siz çok güzeldiniz. Ben uygun değildim. Şimdi de ne ümidim, ne isteğim var. Esen kalın, beni de esen bırakın. Başka ihsan istemiyorum."

Var.

5 Haziran 2017 Pazartesi

Nükleer Şok Dalgası

Hani nükleer patlamaların ardından şiddetli bir şok dalgası gelir, etki alanındaki her şeyi yıkar ya öyle bir mutsuzluk dalgası gelip vurdu bugün. Nereden geldiğini bile anlamadım. Yazmaya başlarsam patlamanın kaynağını bulmaktan korkuyorum. 



1 Mayıs 2017 Pazartesi

Leilâ

Madem ki bana doğumumda verilmemiş, isimlerin bu en nihavendini ben yaşayarak hak ettim, öyleyse Leylâlı şarkıların hepsi benim. 


29 Nisan 2017 Cumartesi

Good Afternoon, Heartache

Sevgi ne acayip şey lan. Aşk değil de sevgi çok acayip. Hem kırılgan, hem direngen. Soyut isimlere verilen ilk örnek ama kütlesi var gibi. Hatta ayrı bir beden belki. Kendi iradesi var, gitmeyince gitmiyor, öylece duruyor. Çok güçlü, belki en güçlü şey ama gücü her şeyi çözmeye yetmiyor. Ayrılıyorsun mesela. Yıllarca elini tuttuğun adamın elini bir gün artık tutmaz oluyorsun, bırakıyorsun elini, olmuyor çünkü, birlikte türkü söyleyebilmek çok kıymetli ama eksik bir şeyler var. Fakat bu kendine ait bedeni olan arkadaş hiç oralı değil. Bir de tabure çekmiş altına, oturuyor. Git de denmez. E ama ne yapayım ben şimdi seni, nerelere kaldırıp saklayayım? Ne edeyim seninle? Güzelsin, ılıcacıksın, güçlüsün ama yetmiyor işte gücün bak. Sarılıp kalarak geçseydi keşke ömür. Gücün her şeye yetseydi, yetmiyorsa da hiç olmasaydın keşke. Kimse hiç üzülmeseydi. Varsın şiirler şarkılar hiç olmasın. Kalp ağrımasaydı. 

26 Nisan 2017 Çarşamba

9 Nisan 2017 Pazar

Minnet


Güneşli bir aralık günü, sere serpe bir Marmara sahiline serpiştirilmiş bankların birinde yan yana otururken, ceketinin yakasının içine kıvrılmış olduğunu fark ettim. Elimi atıp düzeltmemek için dakikalarca tuttum kendimi çünkü gamzelerinin derinliğine rağmen iyi tanıdığım biri değildi ve iyi tanımadıklarımızın ceket yakaları yamuk dursa da olur. Bir an geldi ki dayanamayıp düzelttim yakasını. Gülümsedik. Gamze farkıyla açık ara öndeydi tabi onun gülümsemesi, onunki yanında benimki tuzsuz yemek gibiydi. Dakikalar sonra kalkmış yürürken o anı hep hatırlayacağını söyledi. Tanıdığımız insanlara dair yalnızca belli başlı anlar kalıyordu aklımızda ve bu da benim kokumun sindiği o an olacaktı. İyi de bu çok sıradan bir andı? “Daha iyi ya.”

Son haftalarda, aynı sıradanlıkta bir an meşgul ediyor hayalimi. Yazarsam, buraya bırakırsam çıkıp gider diye umuyorum. Bundan yıllar önce yine bir kış, vakit gece yarısını geçmiş. Şehir kar altında, herkes evinde. Ben değilim. Ben geniş bir caddenin karşısına geçebilmek için trafik ışıklarının yanmasını bekliyorum uysalca. Kendimi gülmekten alıkoyamayalı on dakika olmuş. Yanaklarım ağrıyor, gözlerim doluyor gülmekten. Görünürde hiçbir şey yok, katıksız mutluluktan gülüyorum. “Hayır, hiçbir şey içmedim. Neden, sarhoş gibi mi görünüyorum?”  

Kaldırımlar neredeyse dize varasıya kar altında, araç yolunu dahi tuzlamaya vakit olmamış. Yok, yanmayacak bu ışık… Bir el kavrıyor elimi, yolun karşısına doğru koşmaya başlıyor, ben de onla beraber çünkü elim onda ne yapayım, aksi yöne mi koşayım? İşte o geniş caddenin tam ortasındayken indi deklanşör. Ne bu kaldırımda, ne o kaldırımda; tam ortasındayken. En az, bir ceketin yakasını düzeltmek kadar sıradan o an, göğe yükselebilecek kadar mutlu hissettiğim bir andı. Her şey yanlıştı oysa. Zaman yanlıştı, mekân yanlıştı; elimdeki el, dilindeki söz yanlıştı. Fakat tüm bunlara karşın, belki de tüm bunlar sayesinde, çok doğru hissediyordum kendimi. Soğuktan perçemlerim buz tutmuştu ama içimde bir cemre yanıyor, yalazı yanaklarıma vuruyordu sanki. Dedim ya, “her hücremin kendi kalbi varmış da her biri ayrı atıyormuş gibi”. Kış günü ışıyordum be.

Vecdi andıran, buna benzer birkaç an var hatırımda. Çoğu, doğanın şiddetlendiği günlerden çalınmıştır. Bir kar fırtınası, bardaktan boşalan bir yağmur, deli dalgalar veya güçlü bir rüzgâr ve ben, tutkusunu bu şiddete katık edip büsbütün koyultan kadın, son şarkının kırık güftesi. Bir güç var içimde. Saçımın telinden ayağımın ucuna dek hissettiğim. Bir güç. Aşk olduğunu düşünmeyi sevdiğim. Mayası mayamla bir; yolum yoluna, yolu yoluma çıkmış az insan var içimdeki cemreyi alevlendiren ama her kimse onu bir mecra kılıyorum içimdeki aşkı özgürleştirmek için. Kaçaklık ruhumda var, onu topraklıyorum.


Vazgeçtim, hiç silinmesinler hafızamdan. Yaşadım diyebileceksem bu anlar sayesinde, ve mevsim, ben böyle olduğum için bahar. Bahar da… bu minnet duygusu yeni peyda oldu. Belki herkes böyle şeyler hissetmiyordur, belki yollar yollara her zaman çıkmıyordur, belki yaşamak kendisini herkese hep böyle duyurmuyordur. Belki de yorulmuş, yaşlanıyorumdur ve kıymetini anlamaya başlıyorumdur bu anların. Belki de sahiden özlemişimdir. 


6 Nisan 2017 Perşembe

Yerçekimsiz Gün

En son ne zaman hiçbir şey düşünmedin? Ben bugün bir ara hiçbir şey düşünmedim. Utanç bile duymadım bundan. Utanmayı bile düşünmedim.

Sahile gitmek için evden çıktığımda havada bulut yoktu. Buna sevinerek başladı her şey. "Çocuk gibi sevindim" yazmak geliyor içimden. Ama bunu fark etmezdim ki çocukken. Gökyüzümde bulut yoktu o zaman. Bulutların güneşin yüzünü göstermediği yeterince gün gördükten sonra bugünkü kadar sevinebilirdim ancak bulutsuzluğa. Yetişkinler gibi sevindim o yüzden. Varlığından bile haberdar olmadığı bir özlemi dinmiş yetişkinler gibi.

Ellerim eteğimin geniş cepleri içinde sahile vardığım zaman bir kapının içinden geçmiş gibi hissettim kendimi. Şimdi, saatler sonra düşününce bir film sahnesi gibi geliyor. Kadrajdaki her şeyin ve herkesin olduğu gibi donduğu ve protagonistin bu hareketsizlik içinden geçip gittiği o sahnelerden biri. 

Yaprak kıpırdamıyordu. Su kıpırdamıyordu. Ses bile kıpırdamıyordu. Yalnız ben -herkes gibi kendi hayatının protagonisti- ellerim ceplerimde, yüzümü günebakanlar gibi yukarı kaldırıp gülümseyerek acelesiz yürüyordum kıyı boyunca. Tek duyabildiğim, üzerine bastığım küçük taşların sesiydi.



Bu dünyada bir yer aradım kendime. Çok değil, kendimi koyabileceğim kadar bir yer sadece. Büyük kayaların dibinde karar kıldım yine. Denizin bu olağandışı uysallığını fırsat bilip hemen kenarına kurdum yerimi. Bir ayağım mesafesinde yakındım denize; deniz bana ufacık bir dalga mesafesinde uzak. Ne diye ayrı gayrı olalım.



Buz gibi suya bıraktım kendimi. Koyun bir ucundan diğerine yüzdüm durdum. Sol yanımda ay, sağ yanımda güneş. Kah doğan aya doğru yüzdüm, kah batan güneşe doğru. Utanma duygumu o vakit anımsadım biraz. Denizi rahatsız ettiğimi hissettim. Bunu sözcüklerle, hatta fotoğrafla bile anlatması güç. Film belki. Gerçi şimdi düşününce denizi rahatsız etme endişesinin de içinde biraz kibir taşıdığını fark ediyorum. Ben ki bir insancık, denizi olsa olsa gıdıklayabilirim ancak. 

Kıpırtısızlık gözümün alabildiği her şeye sirayet etmişti. Sükunet sinmişti her köşeye. İlişmeye kıyılamayacak öyle bir huzur vardı ki elimde olsa nefes almazdım. Bir bütündü doğa. Ben fazlaydım. Yine de saygılı bir işgalci gibi orada olmaya devam ettim. 

Kurbağalarken kollarımla usulca ikiye ayırdığım suyun sesinden başka ses yoktu koyda. Durduğum vakit, o da yoktu. Evreni duyumsar gibi oldum. Vakumlu bir çukur tabağın içinde serseri gibi geziniyor olabilir miydik evrende? Bıraktım böyle gülünç şeyler düşünmeyi. Onun yerine gözlerimi kapatıp yüzmeye devam ederek uçtuğumu hayal ettim.

Bunu hayal etmeyenler de vardı. Uçan balıklar. Her biri Kalamata zeytini kadar onlarca balık zıplayarak geçtiler önümden. Biraz sonra sokkan büyüklüğündeki balıkların da uçabildiklerini öğrendim. Ama içlerinden birinin sahiden sokkan olduğundan şüpheleniyorum. O uçmuyordu zaten. Taşların arasında yiyecek ararken katılıyordu yalnız uçanlara. Ben yüzerken benimle birlikte yüzenleri ise çıkaramadım ama bir yerden tanıdığıma eminim onları da.


Nasıl da berraktı su, nasıl pürüzsüz. Saten gibi. Cam gibi. Camgöbeği yakıştırmasının sırrına vardım sonra. O yeşilin başka bir açıklaması olamazdı sahiden de. Hele kırılan gün ışığının metrelerce aşağıdaki yansımalarını izlemek... Cennet olsaydı böyle bir şey olmalıydı. Bunun daha azı kesmezdi. Daha fazlası da kesmezdi. 

Dengedeydim. 

Akşamüstü oradan ayrılırken, önüne kurulduğum kayaların arasında paslanmış, benim kadar bir çapa olduğunu gördüm. Ellerim eteğimin geniş cepleri içinde sallana sallana eve döndüm. Ama düşünceler gerisingeri üşüşmüştü bir kere.  



28 Mart 2017 Salı

Bahar Firarı

Sarı çiçeğin adı azgan.
Bu bahar da duramadım, kaçıp geldim Mazı'ya. Tabiatın uyanışına tanıklık etmenin iyileştirici bir etkisi var. Film Festivali'nden bile cazip. Bir tek, tomurcuklanmış halde bıraktığım yetim sarı lalelerimin yüzünü bu bahar da göremeyecek olmak koyuyor biraz. Onun dışında, beni doğduğum şehre bağlayan hiçbir şey kalmadı artık. Toprak her geçen sene beni daha çok kendine çekiyor. 

Mart sonu Nisan başında geldiğim zaman uyanışını görüyorum toprağın. İçi kurumuş, sade kabuğu kalmış gibi görünen veya yıldırımın çarpmasıyla kırılıp yıkılmış ağaçların bile kırgın dallarını akıl almaz bir yaşama arzusuyla donattıkları günler bunlar. Yaşamaktan nasıl yıldığımı düşündükçe o ağaçlardan utanıyorum. Halbuki alt tarafı rüzgar kırdı dalımı.





Hayatın fışkırmadığı tek bir karış yok burada. Abartmıyorum. Çiçeklere basmadan yürümenin imkanı yok ki ben, basmayayım diye önüme bakarak, 34 numara ayaklarla sekiyorum. Tabi kaplumbağalara da dikkat etmek gerekiyor. Yanımdan yöremden türlü çeşit kelebek uçuşuyor sürekli. Bir film sahnesi canlanıyor gözümde. An Affair to Remember'ın (1957) Türkiye versiyonu olan Yağmur (1971) filminde Hülya Koçyiğit'in İnci Çayırlı seslendirmesiyle şarkı söylediği şu sahne: 




Mavi tuvaleti içindeki Hülya Koçyiğit gibi cümle hayvanatın arasında çiçeklerin üzerine kurulmak ve yine Hülya Koçyiğit'in The Sound of Music'in (1965) Türkiye versiyonu olan Sen Bir Meleksin (1969) filmindeki iyimserliğiyle şarkılar söylemek geliyor içimden (Ediz Hun sabit). Fakat elbette beyaz zambakların arasında poz kesmeye çalışırken Ediz Hun sabiti yerini Kartal Tibet'e bırakıyor, zira Kerime Nadir'in aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan Zambaklar Açarken'de Filiz Akın ve Kartal Tibet asla kavuşamazlar ve filmin sonunda Filiz Akın beyaz zambakların açtığı tepeye defnedilir. Onu da toprak çekmişse demek ki. 

Babamın, her birinin isminden tam olarak nerede bittiğine kadar şeceresini ezbere bildiği çiçeklerle kaplı harımlardan geçerken "halı gibi..." diye geçirdim içimden. Sonra "gibisi fazla" diye düzelttim kendimi. Halılar ve bahçeler arasındaki tarihsel ilişkiyi hatırladım: