20 Haziran 2017 Salı

Can Yolculuğu

Can yeleklerimizi giyip botlara bindiğimizde saat gece yarısını biraz geçiyordu. Ben ne olursa olsun hep birlikte kalalım istiyordum ama Ragıp haklıydı, şansımızı artırmak için çocukları da ayırıp ayrı botlara binmeliydik. İkimiz de iyi yüzme biliyorduk ama battığımız takdirde çocuklardan ikisine birden göz kulak olalım derken elimiz ayağımıza dolaşabilirdi. Hem belki biri batsa diğeri batmayacaktı. Daha önce hiç böyle korkunç şeyler düşünmek zorunda kalmamıştık. Ancak o akşam, o basık tenha lokantada çocukların karınlarını iyice doyurmaya çalışırken düşünmekle kalmayıp sessiz sedasız konuştuk. Hesaba katmak zorunda olduğumuz düşünce öylesine dehşet vericiydi ki bizi çocuklar değil de düşüncenin kendisi duymasın diye fısıldaşıyorduk sanki.

Can’ı ben alacaktım, Eylül’ü o. Can henüz beş yaşında olduğundan onun benimle kalmasında fayda vardı. Eylül de yalnızca altı buçuk yaşındaydı ama olan biteni tam olarak anlamasa da seziyordu. Ben ise ileride tüm bunları hatırlamalarından korkuyordum. Hatırlıyorum, Eylül daha bebekken aklımızı yalayıp geçmişti günün birinde böyle bir işe kalkışmak zorunda kalabileceğimiz. Bu deniz daha o yıllarda, şişmiş ve yenmeyi bekleyen bedenlerin üst üste yığıldığı bir mezarlık haline gelmişti. Yine de bir gün o dehşet verici, uzak yolculuğa bizim de çıkabileceğimiz düşüncesini savıp durmuştuk aklımızdan. Şimdi ise o denizin kıyısında ayrılmıyor da aksine birbirimize yeni kavuşuyormuş gibi kenetlenerek vedalaşmaya çalışıyoruz işte. Ragıp’la birlikte çocuklara sarılırken onlara bu korkunç düşünceleri, boğazımızı düğümleyen kaygıları belli etmemek için son gücümüzü harcıyoruz.

Aramıza şişkin can yelekleri ve soğuk deniz girmeden önce son bir defa daha sarıldık. Son dediysem lafın gelişi, yine bir araya geleceğiz. Peki ya bizimle gelmemek için direnen, geride bırakmak zorunda kaldığımız annelerimiz… Onları bir daha görebilecek miyiz? Neden bu acıyı yaşıyoruz? Bu ülkeye, ondan kaçmak zorunda kalacak kadar kötü olan ne ettik? Ragıp da ben de ömrümüz boyunca okuyup yazmaktan, yazıp çizmekten gayrı bir şey yapmadık. Değil elimize bir gün silah almak, hiçbir canlıyı incitmedik. Kimsenin emeğini sömürmedik; çalmadık, aldatmadık. Biz niye şu an buradayız? Neden canımız, canlarımız tehlikede? Sarı sıcak bir huzurla mayışık yaz günlerimizi geçirdiğimiz sahiller neden giderek bizden uzaklaşıyor? Çaresizliğimizle hepten ağırlaşan botun tabanı hafif dalgalarla bir olup çakıl taşlarına sürtünüyor. Yuvarlanan çakıl taşlarının sesiyle birlikte doğup büyüdüğümüz toprağın elleri de kayıp gidiyor sanki ellerimden. Oysa iki karanlığın birbirine geçtiği şu ufuk çizgisinde belli belirsiz yanıp sönen lambalardan daha dost, daha müşfik değil artık arkamızda bıraktığımız lambalar. Gitmekten başka çaremiz yok.

Can’ın küçük elleri can yeleğimin altından uzanıp belime sarılınca aklımı çıkarıp aldım daldığı faydasız düşüncelerden. Yavrum nedense oldum olası korkar karanlıktan. Ona şimdi bu uçsuz bucaksız siyah denizin aslında dost olduğunu, yüzmeyi bile bu denizin kıyılarında öğrendiğini, o turkuaz suyla bu dipsiz zift gibi kuyunun aynı deniz olduğunu nasıl anlatırım? Botu hafifçe sarsan ufak bir dalgadan korkup daha da sıkı tutundu belime. Pis bir ur gibi içine yuvalanan korkuyu, canını hiç yakmadan çekip almak isterdim ince çelimsiz bedeninden. Bizi hayatta tutmaya yarayabilecek olan korku onun düşmanı şimdi.

“Ne kocaman bir balina değil mi Can? Az önce yeleklerimizi giydiğimiz ağzı ne ufaktı hâlbuki. Çok iyi kalpli bir balina olduğu için bizi midesinde taşımayı kabul etti. Bak bütün bu kapkara su onun midesindeki su aslında. Bak nasıl da hafifçe sallanıyoruz bazen. Balina kocaman olduğu için ağır ağır yüzüyor ama kendisi gibi kocaman olan kuyruğunu yüzerken aşağı yukarı salladığı için biz de onun içinde, onunla birlikte bir aşağı bir yukarı hareket ediyoruz. Yukarıdakiler mi? Onlar balinanın sırtına yapışarak tutunmuş yakamozlar. Hani geçen yaz görmüştün hatırlıyor musun? Hiç ışık olmayan bir denize gitmiştik hep birlikte, elinle denizi sevince parlayan ufacık canlılar vardı. İşte bu çok iyi kalpli bir balina olduğundan onları da almış taşıyor karşıya. Onlar da sevinçlerinden parlıyorlar böyle.”

Gözlerini yumuyor, keşke uyusa. Ragıp’la Eylül’ün botunu seçemiyorum, çok mu hızlı gittiler acaba? Ama nasıl giderler ki, hepsi aynı bot. Sesi de duyulmuyor ki bunun sesinden. Ya ilerimizde ya gerimizdeler işte, telaşlanmamalıyım. Neyse ki gözüm alışıyor karanlığa. Şu adam da eşiyle iki çocuğunu diğer bota bindirdi. Berisindeki ufak tefek, kısa ak saçlı kadın annesi olmalı. Epey de yaşı var, nasıl dayanacak bu yolculuğa? Onun yanındaki ince, uzun boylu genç çocuk ile sarıp sarmaladığı kadın anne oğul. Ne tuhaf, onu korumak istercesine tutuyor kadını ama gece kâbus görüp de annesinin elini bırakmak istemeyen küçük çocukların telaşlı korkusu var bu tutuşta. Botun ucundaki sakallı adamın siluetini gözüm bir yerden ısırıyor. Şu uluslararası edebiyat ödülünü kazanan yazar galiba. Ragıp okuduktan sonra okuyayım diye masama bırakmıştı da vakit bulup okuyamamıştım bir türlü. Keşke okusaydım. Can’la bizim arkamızda da bir on kişi var herhalde.

Botun gerisinde yakamozlardan iz bırakıyoruz muhakkak ama bırak şimdi bunu, dönüp bakarsam dengemi yitirebilirim. Yukarıdan bakıldığında kuyruklu yıldız gibi mi görünüyoruz acaba? Oysa yok, yok işte… Yukarıdan bize bakan, bizi izleyen kimse yok. Eğer olsaydı, kim olursa olsun, insanların bu hale düşmesine razı olmazdı gönlü. Bir gönlü olsaydı tabi yukarıdan bakanın. Olsun, kimse görmese de bir kuyruklu yıldızı andırıyor olmalıyız.

“Babanla Eylül… Aynı yere gidiyoruz tabi ama onlar başka yoldan geliyorlar gideceğimiz yere. Dün sen uyurken Eylül bir deniz kaplumbağasıyla tanışmış, arkadaş olmuşlar. Ama bu deniz kaplumbağası yüzme bilmiyor… Uçuyor. Evet, havalarda yüzgeç çırpan bir deniz kaplumbağası bu. Sen denizden gitmeyi daha çok sevdiğin için sana söylemedik. Babanla Eylül şimdi kaplumbağanın kabuğunu iki yanından böyle sıkı sıkı tutmuş, bulutların bir solundan bir sağından, bir altından bir üstünden geçerek uçuyorlar. Korkma hiç, kaplumbağacık öyle yavaş uçuyor ki düşürmez onları. Hem Eylül söz verdi, pamuk şekerinden tepeciklerin yanından geçerken elini uzatıp senin için pamuk şekeri toplayacak. Karşı kıyıya vardığımızda birlikte yersiniz, olur mu, ister misin?”

Vardığımızda… Başka hiçbir şey istemiyorum. İnan bana bebeğim, bu denizin sularından daha kara geride bıraktığımız toprak. Soluk aldırmaz oldu her yandan saran nefret. Kanlı elleriyle cellatlar dolaşıyor sizin yaşınızdayken oynadığımız sokaklarda. Bizi besleyen bereketli toprakları, altında gökkuşağından uykulara daldığınız ceviz ağaçlarını, zeytinleri, narları tanıyın istedik ama bir avuç çimeni bile çok gördüler, bırakmadılar canımın parçası. İnan ki uğraştık engin denizlerin, sonsuz göklerin altında havasız kutular içine hapsolmayın diye. Yapamadık. Affedin bizi. Ne olur affedin. Ne inandığımız o özgür, eşit, adil dünyayı bırakabildik size, ne alabileceğiniz derin bir nefes, ne de kana kana içebileceğiniz berrak bir kaynak suyu. İnanın ki denedik ama gücümüz yetmedi, yapamadık. Şimdi ise tek arzumuz yaşamanız. Ne olursa olsun görmeniz, duymanız, koklamanız şu dehşetli güzel dünyayı. Büyüseniz de bir bilseniz ne tatlı kokar yasemen, güneş nasıl olanca heybetiyle doğar Annapurna’nın tepesine, Chopin’in noktürnleri nasıl tamamlar buna hiç benzemeyen geceleri… Hayatı yalnız kendine hak görüp, canımızı avcumuza bırakarak bizi bu yola koyanlar bilmezler hiçbirini. Bir bilseler ki dünya hepimize yeter ve hayat var ölümden önce.

“Üşüdün mü yavrusu? Gel sokul biraz daha, gel bakayım. Neden soğuk oldu biliyor musun? Çünkü iyi kalpli koca balina kuzeydeki denizlerden geçiyor şimdi. Hani izlemiştik hatırlıyor musun? Nasıl karlı buzlu, bembeyazdı her yan. İşte balinanın içinde yüzdüğü sular da karlar kadar soğuk neredeyse. O hiç üşümüyor, üzülme. Sen üşüyor musun peki? Gel bakayım annesinin can tanesi.”

Eylül’ün montu yeteri kadar ısıtıyor mu acaba? Biraz inceydi sanki. Neredeler bunlar, neden görünmüyorlar? Denizin ortasındaki soğuk amma ısırganmış. Ragıp da sarılmıştır şimdi Eylül’e. Deniz suyu bu kadar soğuk değildir herhalde, olmaması gerek. Düşünmek istemiyorum şimdi bunu. Değildir. Ayağım üşüyor. Ayağım… Su bu, su alıyor bot! Hayır, ne olur. Ne olur, hayır. Şimdi ne olacak, ne yapacağız? Ragıp’ı aramalıyım. Ulaşamıyorum. Ulaşamıyorum.
“Beni izle kuzum. İşte böyle sırtımızı denize verecek ve kuşlar gibi kanat çırpacağız, böylece hiç üşümeyeceğiz. Hazır mısın minik kuşum? İşte böyle. Bak yıldızların bile ne kadar üstünden uçuyoruz, görüyor musun? Kanatlarını çırptıkça yeni yıldızlar çıkıyor bak. Sonra o yıldızları geride bırakıp bir daha çırpıyoruz kanatlarımızı, yeniden yıldızlar çıkıyor. Yine çırpıyoruz. Bak nasıl da yıldız yapıyoruz biz. Bu koskoca gök hep yıldızla dolacak. Biz hep böyle aralarından uçarak yenilerini yapacağız. Ayaklarını da çırpınca nasıl ışıldıyor bak, hem daha hızlı uçuyoruz o zaman. Ha gayret benim minik kuşum, ha gayret. Babanla Eylül uçan deniz kaplumbağasının sırtından inip aşağıya konmuşlar bile, bizi bekliyorlar.”

30 Ağustos 2019. Ege’de mülteci dramı. İçlerinde yirmişer kişinin bulunduğu tahmin edilen ve Bodrum’un Akyarlar koyundan yola çıktığı anlaşılan iki lastik bot Yunanistan’ın İstanköy Adası’na yarım mil mesafe kala battı. Yunan Sahil Güvenlik Ekipleri dört kişiyi kurtarırken, dokuzu çocuk olmak üzere on dört kişinin cansız bedenine ulaşıldı. Geri kalan mülteciler için arama kurtarma çalışması başlatıldı.


Ayşecan Ay
19 Ağustos 2016 

14 Haziran 2017 Çarşamba

Yanlış Numara



"Tûtî-i mu'cize-gûyem, ne desem laf değil". Lâf-ü güzaf, İsmail. Bugünlerde şuraya yazacağım hiçbir şey hayrıma olmayacaktır, biliyorum. Öte yandan, yazmayıp da ne edeyim? Dipsiz kuyulara mı haykırayım? Hem ne haykıracağımı bilmiyorum, hem de dibinde merdivensiz kalmış biri miri çıkar neme lazım, geri seslenirse "yanlış numara" der fıyarım. Fıymak bizim işimiz.

Ne yazsam huysuz, mızmız, zayıf görüneceğim. Ama biliyorum ki yazmazsam daha kötüsü olacak. Görünmekten kötüsü yani. Hem kim görecek ki burayı? Burası da bir dipsiz kuyu en nihayetinde. -En azından- buradaki merdivensiz tek kişi benim. Yukarıdan biri seslenecek olsa evde yok numarası yapıyorum. Günler, aylar geçiyor. Yıllar da geçecek. Geçiyorlar, biliyorum. 

Sanırım buna benzer bir ruh haline en son 2010'da girmiştim. Emin değilim, geri dönüp yazdıklarımı okumam lazım. O da hiç içimden gelmiyor. Hoş, en iyi yazdığım dönem de o dönemdi. Umarım en azından öyle bir getirisi olur bu çakma depresyon öncesi halimin. Yaz da buna hiç uygun bir mevsim değil ya neyse. 

Sebeb-i blogum on gün sonra evleniyor. Aklıma gelen en olağan şüpheli sebep bu oldu fakat korkarım ki değil. Nadiren aklıma geliyor çünkü. 23'ü Cuma'ya denk gelmesine bozuldum, üzüldüm biraz o kadar. Onun dışında, sadece bir yılan hikâyesi işte. On yılın sonunda hikâyeliğinden bile şüpheliyim. Sonuncusu hariç bütün ilişkilerimi derinden etkileyen, varlığımı üzerine kurduğum bir saplantı, bir imaj, bir inşa. Bugün yalnızsam bunda onun da payı olduğunu biliyorum, hissediyorum (Sorun değil, birbirimiz üzerinde her hakka sahibiz. Hakkımın son on gününü de değerlendireceğim.) İçimizden birinin kendini kurtarmış olması sevindirici. 

Onun dışında pek fazla şey hissetmiyorum. Sorun da bu zaten: Hissetmiyorum. Suni solunum cihazından medet umar misali romantik komedilere ve romantik dramlara sarmaya başladım. Kalbim çarpsın diye, gözyaşım aksın diye. Hoş, bu ülke kendi kişisel dramlarına gözyaşı akıtmana fırsat bırakmıyor ama olduğu kadar. Kişisel dramlarımı yaşama hakkımı savunuyorum. Tam tersini düşün. Dünya yanıyor olsa, tam da o sırada âşık olmaya hakkın yok mu? Var. Hatta pek çok film bunun hakkında. Bu da onun tam tersi işte. 

Kimseye bir zararım yok zaten. Kimseciklere ilişmiyorum. Durduğum yerde duruyor ve çalışıyorum. Annem "evli ve çocuklu olmadığım ve para kazanamadığım için" beni arkadaşlarına karşı kahramanca savunurken ben aslında bundan daha iyi bir hayat tahayyül edemiyorum. Az kazanıyorum ama severek, huzur içinde ve özgürce çalışıyorum. Evliliğe gelince... Saygı duyduğum bir kurum değil. Biz sekiz kadınız, aralarındaki tek bekar benim. O kadınlara çok saygı duyuyorum ve mutluluklarını paylaşmaktan keyif alıyorum. Ama kurumlara değil, duygulara saygım var. Galiba özlediğim de onlar zaten. 

Oysa yavaş yavaş siliniyor hafızamdan. Neyi özlediğim, neyi özlemem gerektiği. Bilemez oluyorum yavaş yavaş. İstemez, aramaz oluyorum. "Ah mine'l-aşk ve mine'l-garaib". Bu yaşımda, bu günümde daha farklı olacağımı ummuştum sanırım. Ne bileyim... daha keyifli, daha umutlu, daha az kasvetli, daha az düşünceli. Bazı günler yaşımı geçiyorum. İşte o günleri sevmiyorum ve sayılarının artmasından endişe ediyorum. Ülkenin de büyük payı var bu erken yaşlanmada. Ama asıl sorumlu benimdir kesin. Her zaman benimdir. 

12 Haziran 2017 Pazartesi

Zehir Zıkkım Oldu Bize Bal Badem


Yukarıdaki sahne 1970 yapımı Tatlı Meleğim filminin 49. dakika 8. saniyesi ve Türkan Şoray'ın bu saniyedeki yüz ifadesi duygularıma tercüman. Karşısındaki favorili centilmen Ediz Hun. Ve aslında Şoray'ın bu andaki ifadesi ile senaryo arasında zerre ilgi yok. Erdoğan Tünaş imzalı senaryo her zamankinden: Leyla Murat'a âşıktır ama Leyla çirkindir, o yüzden Murat onu fark etmez, Leyla ne zaman ki güzelleşir Murat o zaman Leyla'ya âşık olur. Kimse burada bir sorun görmez. Mutlu son.

Oysa Leyla'nın şu anlık yüz ifadesinde çok daha iyi bir film var. Birkaç alternatif iç ses sayayım mı?

"Demek sokak çapkını değil yüksek mühendissin öyle mi paşam? Lan sen yüksek mühendissin de ben anaokulu terk miyim ibiş? Murat n'oldu? Öpeyim de tur at, Murat."
"Konuşuyorsun ama dinlemiyorum çünkü çok boş konuşuyorsun. Favorilerine harcadığın zamanı iki favorin arasına da harcasaydın şimdi seni dinliyor olurdum. Arada gülümser gibi yapayım da agresife bağlamasın. Hayranlıktan agresifliğe kestirme yol var, neme lazım."
"Güzel çocuksun allahıma. Güzel de bakıyorsun piç kurusu. Sen şimdi ciddi ciddi birlikte mutlu oluruz mu sanıyorsun? Gözlerinde öyle safiyane bir inanç var da. Nedir mutluluk? Öyle bir şey yok Murat. Hiç kasma anam. Hiç boş yere üzmeyelim birbirimizi. Gel biz olaysız dağılalım en baştan."

Aşağı yukarı bunun gibi şeyler söylüyor bu bir saniyelik bakışı. Belki bir saniyeden bile kısa ama otuz yıllık bir yılgınlık okunuyor. Altmışı görünce otomatikman bilgelik sertifikası takdim edilen teyzeler için otuz yıl püff tabi. Altmış da bir seksen yaş değil ama ben sonu hiç gelmeyecekmiş gibi duran yakınmalarını saatlerce gıkımı çıkarmadan dinliyorum. "Daha altmış yaşındasın cimcime, ben seni sekseninde göreceğim" deyip gevrek gevrek gülüyor muyum? Gülmüyorum. Saygıda eşitlikçi olduğum kadar mükemmeliyetçiyim de zira. 

Taedium vitae demeyeyim de bir tür yılgınlık için otuz yıl kafi bence. Otuz iki yıl kafiden de ziyade. Görsel her şeyi anlattığı için bir şey yazma niyetinde değildim aslında. Bu bakış biraz üstten bir bakış sanki ama karşısındakine olduğu kadar kendine de üzülüyor. Merhametli, öfkeli, bıkkın, bezgin, bitse-de-gitsek. Ümitsiz bile denemez çünkü ümit etmeyi bırakmış. Nefes alıp veriyor ama ışımayı bırakmış, unutmuş daha doğrusu. Unuttuğu şeyi de haliyle pek aramıyor. 

Bu ifadede dolu dolu bir "Bak şuradan siktir git!" var. "Sen benimle kafa mı buluyorsun?" var. "Sence ben bunu yer miyim?" var. "Bebişim, ben yalnızca en yüce değeri yanlış yere harcamana üzülüyorum" var. "En yüce değerin emek olduğunu bilmiyor olabilir mi lan?!" var. "Yok bu iş böyle olmayacak. Işınla beni Sıkati!" var. "Yok lan, yok. Siz çok güzeldiniz. Ben uygun değildim. Şimdi de ne ümidim, ne isteğim var. Esen kalın, beni de esen bırakın. Başka ihsan istemiyorum."

Var.

5 Haziran 2017 Pazartesi

Nükleer Şok Dalgası

Hani nükleer patlamaların ardından şiddetli bir şok dalgası gelir, etki alanındaki her şeyi yıkar ya öyle bir mutsuzluk dalgası gelip vurdu bugün. Nereden geldiğini bile anlamadım. Yazmaya başlarsam patlamanın kaynağını bulmaktan korkuyorum. 



1 Mayıs 2017 Pazartesi

Leilâ

Madem ki bana doğumumda verilmemiş, isimlerin bu en nihavendini ben yaşayarak hak ettim, öyleyse Leylâlı şarkıların hepsi benim. 


29 Nisan 2017 Cumartesi

Good Afternoon, Heartache

Sevgi ne acayip şey lan. Aşk değil de sevgi çok acayip. Hem kırılgan, hem direngen. Soyut isimlere verilen ilk örnek ama kütlesi var gibi. Hatta ayrı bir beden belki. Kendi iradesi var, gitmeyince gitmiyor, öylece duruyor. Çok güçlü, belki en güçlü şey ama gücü her şeyi çözmeye yetmiyor. Ayrılıyorsun mesela. Yıllarca elini tuttuğun adamın elini bir gün artık tutmaz oluyorsun, bırakıyorsun elini, olmuyor çünkü, birlikte türkü söyleyebilmek çok kıymetli ama eksik bir şeyler var. Fakat bu kendine ait bedeni olan arkadaş hiç oralı değil. Bir de tabure çekmiş altına, oturuyor. Git de denmez. E ama ne yapayım ben şimdi seni, nerelere kaldırıp saklayayım? Ne edeyim seninle? Güzelsin, ılıcacıksın, güçlüsün ama yetmiyor işte gücün bak. Sarılıp kalarak geçseydi keşke ömür. Gücün her şeye yetseydi, yetmiyorsa da hiç olmasaydın keşke. Kimse hiç üzülmeseydi. Varsın şiirler şarkılar hiç olmasın. Kalp ağrımasaydı. 

26 Nisan 2017 Çarşamba

9 Nisan 2017 Pazar

Minnet


Güneşli bir aralık günü, sere serpe bir Marmara sahiline serpiştirilmiş bankların birinde yan yana otururken, ceketinin yakasının içine kıvrılmış olduğunu fark ettim. Elimi atıp düzeltmemek için dakikalarca tuttum kendimi çünkü gamzelerinin derinliğine rağmen iyi tanıdığım biri değildi ve iyi tanımadıklarımızın ceket yakaları yamuk dursa da olur. Bir an geldi ki dayanamayıp düzelttim yakasını. Gülümsedik. Gamze farkıyla açık ara öndeydi tabi onun gülümsemesi, onunki yanında benimki tuzsuz yemek gibiydi. Dakikalar sonra kalkmış yürürken o anı hep hatırlayacağını söyledi. Tanıdığımız insanlara dair yalnızca belli başlı anlar kalıyordu aklımızda ve bu da benim kokumun sindiği o an olacaktı. İyi de bu çok sıradan bir andı? “Daha iyi ya.”

Son haftalarda, aynı sıradanlıkta bir an meşgul ediyor hayalimi. Yazarsam, buraya bırakırsam çıkıp gider diye umuyorum. Bundan yıllar önce yine bir kış, vakit gece yarısını geçmiş. Şehir kar altında, herkes evinde. Ben değilim. Ben geniş bir caddenin karşısına geçebilmek için trafik ışıklarının yanmasını bekliyorum uysalca. Kendimi gülmekten alıkoyamayalı on dakika olmuş. Yanaklarım ağrıyor, gözlerim doluyor gülmekten. Görünürde hiçbir şey yok, katıksız mutluluktan gülüyorum. “Hayır, hiçbir şey içmedim. Neden, sarhoş gibi mi görünüyorum?”  

Kaldırımlar neredeyse dize varasıya kar altında, araç yolunu dahi tuzlamaya vakit olmamış. Yok, yanmayacak bu ışık… Bir el kavrıyor elimi, yolun karşısına doğru koşmaya başlıyor, ben de onla beraber çünkü elim onda ne yapayım, aksi yöne mi koşayım? İşte o geniş caddenin tam ortasındayken indi deklanşör. Ne bu kaldırımda, ne o kaldırımda; tam ortasındayken. En az, bir ceketin yakasını düzeltmek kadar sıradan o an, göğe yükselebilecek kadar mutlu hissettiğim bir andı. Her şey yanlıştı oysa. Zaman yanlıştı, mekân yanlıştı; elimdeki el, dilindeki söz yanlıştı. Fakat tüm bunlara karşın, belki de tüm bunlar sayesinde, çok doğru hissediyordum kendimi. Soğuktan perçemlerim buz tutmuştu ama içimde bir cemre yanıyor, yalazı yanaklarıma vuruyordu sanki. Dedim ya, “her hücremin kendi kalbi varmış da her biri ayrı atıyormuş gibi”. Kış günü ışıyordum be.

Vecdi andıran, buna benzer birkaç an var hatırımda. Çoğu, doğanın şiddetlendiği günlerden çalınmıştır. Bir kar fırtınası, bardaktan boşalan bir yağmur, deli dalgalar veya güçlü bir rüzgâr ve ben, tutkusunu bu şiddete katık edip büsbütün koyultan kadın, son şarkının kırık güftesi. Bir güç var içimde. Saçımın telinden ayağımın ucuna dek hissettiğim. Bir güç. Aşk olduğunu düşünmeyi sevdiğim. Mayası mayamla bir; yolum yoluna, yolu yoluma çıkmış az insan var içimdeki cemreyi alevlendiren ama her kimse onu bir mecra kılıyorum içimdeki aşkı özgürleştirmek için. Kaçaklık ruhumda var, onu topraklıyorum.


Vazgeçtim, hiç silinmesinler hafızamdan. Yaşadım diyebileceksem bu anlar sayesinde, ve mevsim, ben böyle olduğum için bahar. Bahar da… bu minnet duygusu yeni peyda oldu. Belki herkes böyle şeyler hissetmiyordur, belki yollar yollara her zaman çıkmıyordur, belki yaşamak kendisini herkese hep böyle duyurmuyordur. Belki de yorulmuş, yaşlanıyorumdur ve kıymetini anlamaya başlıyorumdur bu anların. Belki de sahiden özlemişimdir. 


6 Nisan 2017 Perşembe

Yerçekimsiz Gün

En son ne zaman hiçbir şey düşünmedin? Ben bugün bir ara hiçbir şey düşünmedim. Utanç bile duymadım bundan. Utanmayı bile düşünmedim.

Sahile gitmek için evden çıktığımda havada bulut yoktu. Buna sevinerek başladı her şey. "Çocuk gibi sevindim" yazmak geliyor içimden. Ama bunu fark etmezdim ki çocukken. Gökyüzümde bulut yoktu o zaman. Bulutların güneşin yüzünü göstermediği yeterince gün gördükten sonra bugünkü kadar sevinebilirdim ancak bulutsuzluğa. Yetişkinler gibi sevindim o yüzden. Varlığından bile haberdar olmadığı bir özlemi dinmiş yetişkinler gibi.

Ellerim eteğimin geniş cepleri içinde sahile vardığım zaman bir kapının içinden geçmiş gibi hissettim kendimi. Şimdi, saatler sonra düşününce bir film sahnesi gibi geliyor. Kadrajdaki her şeyin ve herkesin olduğu gibi donduğu ve protagonistin bu hareketsizlik içinden geçip gittiği o sahnelerden biri. 

Yaprak kıpırdamıyordu. Su kıpırdamıyordu. Ses bile kıpırdamıyordu. Yalnız ben -herkes gibi kendi hayatının protagonisti- ellerim ceplerimde, yüzümü günebakanlar gibi yukarı kaldırıp gülümseyerek acelesiz yürüyordum kıyı boyunca. Tek duyabildiğim, üzerine bastığım küçük taşların sesiydi.



Bu dünyada bir yer aradım kendime. Çok değil, kendimi koyabileceğim kadar bir yer sadece. Büyük kayaların dibinde karar kıldım yine. Denizin bu olağandışı uysallığını fırsat bilip hemen kenarına kurdum yerimi. Bir ayağım mesafesinde yakındım denize; deniz bana ufacık bir dalga mesafesinde uzak. Ne diye ayrı gayrı olalım.



Buz gibi suya bıraktım kendimi. Koyun bir ucundan diğerine yüzdüm durdum. Sol yanımda ay, sağ yanımda güneş. Kah doğan aya doğru yüzdüm, kah batan güneşe doğru. Utanma duygumu o vakit anımsadım biraz. Denizi rahatsız ettiğimi hissettim. Bunu sözcüklerle, hatta fotoğrafla bile anlatması güç. Film belki. Gerçi şimdi düşününce denizi rahatsız etme endişesinin de içinde biraz kibir taşıdığını fark ediyorum. Ben ki bir insancık, denizi olsa olsa gıdıklayabilirim ancak. 

Kıpırtısızlık gözümün alabildiği her şeye sirayet etmişti. Sükunet sinmişti her köşeye. İlişmeye kıyılamayacak öyle bir huzur vardı ki elimde olsa nefes almazdım. Bir bütündü doğa. Ben fazlaydım. Yine de saygılı bir işgalci gibi orada olmaya devam ettim. 

Kurbağalarken kollarımla usulca ikiye ayırdığım suyun sesinden başka ses yoktu koyda. Durduğum vakit, o da yoktu. Evreni duyumsar gibi oldum. Vakumlu bir çukur tabağın içinde serseri gibi geziniyor olabilir miydik evrende? Bıraktım böyle gülünç şeyler düşünmeyi. Onun yerine gözlerimi kapatıp yüzmeye devam ederek uçtuğumu hayal ettim.

Bunu hayal etmeyenler de vardı. Uçan balıklar. Her biri Kalamata zeytini kadar onlarca balık zıplayarak geçtiler önümden. Biraz sonra sokkan büyüklüğündeki balıkların da uçabildiklerini öğrendim. Ama içlerinden birinin sahiden sokkan olduğundan şüpheleniyorum. O uçmuyordu zaten. Taşların arasında yiyecek ararken katılıyordu yalnız uçanlara. Ben yüzerken benimle birlikte yüzenleri ise çıkaramadım ama bir yerden tanıdığıma eminim onları da.


Nasıl da berraktı su, nasıl pürüzsüz. Saten gibi. Cam gibi. Camgöbeği yakıştırmasının sırrına vardım sonra. O yeşilin başka bir açıklaması olamazdı sahiden de. Hele kırılan gün ışığının metrelerce aşağıdaki yansımalarını izlemek... Cennet olsaydı böyle bir şey olmalıydı. Bunun daha azı kesmezdi. Daha fazlası da kesmezdi. 

Dengedeydim. 

Akşamüstü oradan ayrılırken, önüne kurulduğum kayaların arasında paslanmış, benim kadar bir çapa olduğunu gördüm. Ellerim eteğimin geniş cepleri içinde sallana sallana eve döndüm. Ama düşünceler gerisingeri üşüşmüştü bir kere.  



28 Mart 2017 Salı

Bahar Firarı

Sarı çiçeğin adı azgan.
Bu bahar da duramadım, kaçıp geldim Mazı'ya. Tabiatın uyanışına tanıklık etmenin iyileştirici bir etkisi var. Film Festivali'nden bile cazip. Bir tek, tomurcuklanmış halde bıraktığım yetim sarı lalelerimin yüzünü bu bahar da göremeyecek olmak koyuyor biraz. Onun dışında, beni doğduğum şehre bağlayan hiçbir şey kalmadı artık. Toprak her geçen sene beni daha çok kendine çekiyor. 

Mart sonu Nisan başında geldiğim zaman uyanışını görüyorum toprağın. İçi kurumuş, sade kabuğu kalmış gibi görünen veya yıldırımın çarpmasıyla kırılıp yıkılmış ağaçların bile kırgın dallarını akıl almaz bir yaşama arzusuyla donattıkları günler bunlar. Yaşamaktan nasıl yıldığımı düşündükçe o ağaçlardan utanıyorum. Halbuki alt tarafı rüzgar kırdı dalımı.





Hayatın fışkırmadığı tek bir karış yok burada. Abartmıyorum. Çiçeklere basmadan yürümenin imkanı yok ki ben, basmayayım diye önüme bakarak, 34 numara ayaklarla sekiyorum. Tabi kaplumbağalara da dikkat etmek gerekiyor. Yanımdan yöremden türlü çeşit kelebek uçuşuyor sürekli. Bir film sahnesi canlanıyor gözümde. An Affair to Remember'ın (1957) Türkiye versiyonu olan Yağmur (1971) filminde Hülya Koçyiğit'in İnci Çayırlı seslendirmesiyle şarkı söylediği şu sahne: 




Mavi tuvaleti içindeki Hülya Koçyiğit gibi cümle hayvanatın arasında çiçeklerin üzerine kurulmak ve yine Hülya Koçyiğit'in The Sound of Music'in (1965) Türkiye versiyonu olan Sen Bir Meleksin (1969) filmindeki iyimserliğiyle şarkılar söylemek geliyor içimden (Ediz Hun sabit). Fakat elbette beyaz zambakların arasında poz kesmeye çalışırken Ediz Hun sabiti yerini Kartal Tibet'e bırakıyor, zira Kerime Nadir'in aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan Zambaklar Açarken'de Filiz Akın ve Kartal Tibet asla kavuşamazlar ve filmin sonunda Filiz Akın beyaz zambakların açtığı tepeye defnedilir. Onu da toprak çekmişse demek ki. 

Babamın, her birinin isminden tam olarak nerede bittiğine kadar şeceresini ezbere bildiği çiçeklerle kaplı harımlardan geçerken "halı gibi..." diye geçirdim içimden. Sonra "gibisi fazla" diye düzelttim kendimi. Halılar ve bahçeler arasındaki tarihsel ilişkiyi hatırladım: