26 Nisan 2017 Çarşamba

Good Morning, Heartache

Zuhal Olcay'ın Yalnızlığım'ından "yalnızlığım"ı al, "heartache"in yerine koy. Mis.


9 Nisan 2017 Pazar

Minnet


Güneşli bir aralık günü, sere serpe bir Marmara sahiline serpiştirilmiş bankların birinde yan yana otururken, ceketinin yakasının içine kıvrılmış olduğunu fark ettim. Elimi atıp düzeltmemek için dakikalarca tuttum kendimi çünkü gamzelerinin derinliğine rağmen iyi tanıdığım biri değildi ve iyi tanımadıklarımızın ceket yakaları yamuk dursa da olur. Bir an geldi ki dayanamayıp düzelttim yakasını. Gülümsedik. Gamze farkıyla açık ara öndeydi tabi onun gülümsemesi, onunki yanında benimki tuzsuz yemek gibiydi. Dakikalar sonra kalkmış yürürken o anı hep hatırlayacağını söyledi. Tanıdığımız insanlara dair yalnızca belli başlı anlar kalıyordu aklımızda ve bu da benim kokumun sindiği o an olacaktı. İyi de bu çok sıradan bir andı? “Daha iyi ya.”

Son haftalarda, aynı sıradanlıkta bir an meşgul ediyor hayalimi. Yazarsam, buraya bırakırsam çıkıp gider diye umuyorum. Bundan yıllar önce yine bir kış, vakit gece yarısını geçmiş. Şehir kar altında, herkes evinde. Ben değilim. Ben geniş bir caddenin karşısına geçebilmek için trafik ışıklarının yanmasını bekliyorum uysalca. Kendimi gülmekten alıkoyamayalı on dakika olmuş. Yanaklarım ağrıyor, gözlerim doluyor gülmekten. Görünürde hiçbir şey yok, katıksız mutluluktan gülüyorum. “Hayır, hiçbir şey içmedim. Neden, sarhoş gibi mi görünüyorum?”  

Kaldırımlar neredeyse dize varasıya kar altında, araç yolunu dahi tuzlamaya vakit olmamış. Yok, yanmayacak bu ışık… Bir el kavrıyor elimi, yolun karşısına doğru koşmaya başlıyor, ben de onla beraber çünkü elim onda ne yapayım, aksi yöne mi koşayım? İşte o geniş caddenin tam ortasındayken indi deklanşör. Ne bu kaldırımda, ne o kaldırımda; tam ortasındayken. En az, bir ceketin yakasını düzeltmek kadar sıradan o an, göğe yükselebilecek kadar mutlu hissettiğim bir andı. Her şey yanlıştı oysa. Zaman yanlıştı, mekân yanlıştı; elimdeki el, dilindeki söz yanlıştı. Fakat tüm bunlara karşın, belki de tüm bunlar sayesinde, çok doğru hissediyordum kendimi. Soğuktan perçemlerim buz tutmuştu ama içimde bir cemre yanıyor, yalazı yanaklarıma vuruyordu sanki. Dedim ya, “her hücremin kendi kalbi varmış da her biri ayrı atıyormuş gibi”. Kış günü ışıyordum be.

Vecdi andıran, buna benzer birkaç an var hatırımda. Çoğu, doğanın şiddetlendiği günlerden çalınmıştır. Bir kar fırtınası, bardaktan boşalan bir yağmur, deli dalgalar veya güçlü bir rüzgâr ve ben, tutkusunu bu şiddete katık edip büsbütün koyultan kadın, son şarkının kırık güftesi. Bir güç var içimde. Saçımın telinden ayağımın ucuna dek hissettiğim. Bir güç. Aşk olduğunu düşünmeyi sevdiğim. Mayası mayamla bir; yolum yoluna, yolu yoluma çıkmış az insan var içimdeki cemreyi alevlendiren ama her kimse onu bir mecra kılıyorum içimdeki aşkı özgürleştirmek için. Kaçaklık ruhumda var, onu topraklıyorum.


Vazgeçtim, hiç silinmesinler hafızamdan. Yaşadım diyebileceksem bu anlar sayesinde, ve mevsim, ben böyle olduğum için bahar. Bahar da… bu minnet duygusu yeni peyda oldu. Belki herkes böyle şeyler hissetmiyordur, belki yollar yollara her zaman çıkmıyordur, belki yaşamak kendisini herkese hep böyle duyurmuyordur. Belki de yorulmuş, yaşlanıyorumdur ve kıymetini anlamaya başlıyorumdur bu anların. Belki de sahiden özlemişimdir. 


6 Nisan 2017 Perşembe

Yerçekimsiz Gün

En son ne zaman hiçbir şey düşünmedin? Ben bugün bir ara hiçbir şey düşünmedim. Utanç bile duymadım bundan. Utanmayı bile düşünmedim.

Sahile gitmek için evden çıktığımda havada bulut yoktu. Buna sevinerek başladı her şey. "Çocuk gibi sevindim" yazmak geliyor içimden. Ama bunu fark etmezdim ki çocukken. Gökyüzümde bulut yoktu o zaman. Bulutların güneşin yüzünü göstermediği yeterince gün gördükten sonra bugünkü kadar sevinebilirdim ancak bulutsuzluğa. Yetişkinler gibi sevindim o yüzden. Varlığından bile haberdar olmadığı bir özlemi dinmiş yetişkinler gibi.

Ellerim eteğimin geniş cepleri içinde sahile vardığım zaman bir kapının içinden geçmiş gibi hissettim kendimi. Şimdi, saatler sonra düşününce bir film sahnesi gibi geliyor. Kadrajdaki her şeyin ve herkesin olduğu gibi donduğu ve protagonistin bu hareketsizlik içinden geçip gittiği o sahnelerden biri. 

Yaprak kıpırdamıyordu. Su kıpırdamıyordu. Ses bile kıpırdamıyordu. Yalnız ben -herkes gibi kendi hayatının protagonisti- ellerim ceplerimde, yüzümü günebakanlar gibi yukarı kaldırıp gülümseyerek acelesiz yürüyordum kıyı boyunca. Tek duyabildiğim, üzerine bastığım küçük taşların sesiydi.



Bu dünyada bir yer aradım kendime. Çok değil, kendimi koyabileceğim kadar bir yer sadece. Büyük kayaların dibinde karar kıldım yine. Denizin bu olağandışı uysallığını fırsat bilip hemen kenarına kurdum yerimi. Bir ayağım mesafesinde yakındım denize; deniz bana ufacık bir dalga mesafesinde uzak. Ne diye ayrı gayrı olalım.



Buz gibi suya bıraktım kendimi. Koyun bir ucundan diğerine yüzdüm durdum. Sol yanımda ay, sağ yanımda güneş. Kah doğan aya doğru yüzdüm, kah batan güneşe doğru. Utanma duygumu o vakit anımsadım biraz. Denizi rahatsız ettiğimi hissettim. Bunu sözcüklerle, hatta fotoğrafla bile anlatması güç. Film belki. Gerçi şimdi düşününce denizi rahatsız etme endişesinin de içinde biraz kibir taşıdığını fark ediyorum. Ben ki bir insancık, denizi olsa olsa gıdıklayabilirim ancak. 

Kıpırtısızlık gözümün alabildiği her şeye sirayet etmişti. Sükunet sinmişti her köşeye. İlişmeye kıyılamayacak öyle bir huzur vardı ki elimde olsa nefes almazdım. Bir bütündü doğa. Ben fazlaydım. Yine de saygılı bir işgalci gibi orada olmaya devam ettim. 

Kurbağalarken kollarımla usulca ikiye ayırdığım suyun sesinden başka ses yoktu koyda. Durduğum vakit, o da yoktu. Evreni duyumsar gibi oldum. Vakumlu bir çukur tabağın içinde serseri gibi geziniyor olabilir miydik evrende? Bıraktım böyle gülünç şeyler düşünmeyi. Onun yerine gözlerimi kapatıp yüzmeye devam ederek uçtuğumu hayal ettim.

Bunu hayal etmeyenler de vardı. Uçan balıklar. Her biri Kalamata zeytini kadar onlarca balık zıplayarak geçtiler önümden. Biraz sonra sokkan büyüklüğündeki balıkların da uçabildiklerini öğrendim. Ama içlerinden birinin sahiden sokkan olduğundan şüpheleniyorum. O uçmuyordu zaten. Taşların arasında yiyecek ararken katılıyordu yalnız uçanlara. Ben yüzerken benimle birlikte yüzenleri ise çıkaramadım ama bir yerden tanıdığıma eminim onları da.


Nasıl da berraktı su, nasıl pürüzsüz. Saten gibi. Cam gibi. Camgöbeği yakıştırmasının sırrına vardım sonra. O yeşilin başka bir açıklaması olamazdı sahiden de. Hele kırılan gün ışığının metrelerce aşağıdaki yansımalarını izlemek... Cennet olsaydı böyle bir şey olmalıydı. Bunun daha azı kesmezdi. Daha fazlası da kesmezdi. 

Dengedeydim. 

Akşamüstü oradan ayrılırken, önüne kurulduğum kayaların arasında paslanmış, benim kadar bir çapa olduğunu gördüm. Ellerim eteğimin geniş cepleri içinde sallana sallana eve döndüm. Ama düşünceler gerisingeri üşüşmüştü bir kere.