27 Haziran 2012 Çarşamba

Yavrucak

Bugünlerde kendimi isimsiz bir it gibi hissediyorum. Bir dala uzanmış da tutamaz, şarap koymuş da içemez, sevmiş ama söyleyemez gibi. Sözler içimde infilak ediyor, taşırmadan boyuyorum. Aslında bir konu var da söylemesi ayıp, sözleri kayıp. Eksik bir şey mi var? İçim ürperiyor, ya varsa. Yerini yadırgıyor sözlerim, büyüdükçe büyüyor içimde. Sarahaten söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil. 

15 Haziran 2012 Cuma

Öyle Bir Kayar Zaman Ki

"Ne yapıyorsun" sorusuna "duruyorum" diye cevap verebileceğim bir andı. 
Sarı balkon lambasının cılız ışığı altına ve ahşap balkon masasının üstüne kurduğum bilgisayarın küçük bir fotoğraf çerçevesinden hallice büyüklükteki beyaz suratına bakmayı bırakmış, ayağa kalkmış (balkonu daha yeni yıkadıysam ayaklarımın altı nasıl böyle kararabilir), bulvarla aramızda duran, neon yeşiliyle aydınlatılmış camiye onu görmeden bakıyordum. 
Bulvardan bu yöne bir araba saptı, eski bir Chevrolet. 50'li yıllarda mı üretilmişti, 60'larda mı? Balkona doğru gelirken camiden yana sapıp otele doğru meyletti, sonra bir anda durdu. Zaman kaydı mı yoksa kırıldı mı bilmiyorum ama önüne bir engel çıkmışçasına durup geri gitmesi son derece mantıklıydı çünkü o yıllarda değil otel, bu yol bile yoktu. Caminin etrafından dolanan bir patika belki, o da aracın geçemeyeceği kadar dardı elbette. Ayhan Işık'ı andıran ince bıyıklı şoförün gözünün görebildiği mesafede çalılar başlıyordu. Çıkmaz yol bile değil, kendi halinde bir patika bu. O yüzden gerisingeri döndü ve yeni açılmış, toz toprak içindeki bulvardan devam etti yoluna. Köprü yoktu, bulvarın etrafında sıra sıra evler de yoktu. Araba uğultusu ve bunca ışık da. 
Cılız sarı balkon ışığı ve bu apartman ya var ya yoktu. Dedem henüz şark hizmetinde, annem henüz ilkokula gidiyor ve koyu kestane kabarık saçlarında büyük beyaz kurdeleler taşıyordu. Bulunduğum yerden boğazın boylu boyunca serildiğini görebiliyordum çünkü aramızdaki bu evler, apartmanlar, bu ağaçlar bile yoktu.
Adam sahiden Ayhan Işık'a mı benziyordu?