26 Aralık 2016 Pazartesi

Les Enfants du Paradis (1945)




Tür: Romantik dram
Yönetmen: Marcel Carné
Senaryo: Jacques Prévert
Yıldızlar: Arletty, Jean-Louis Barrault, Pierre Brasseur, Marcel Herrand, Louis Salou
Kısaca: 1830lar Paris’inde yaşayan Garance adında bir kadının hikâyesi.



Bu yazıyı yazıyorum çünkü Jean-Louis Barrault’nun canlandırdığı Baptiste karakterine âşık oldum. En son beyazperdede gördüğüm bir karaktere âşık olduğumda yıl 1998’di. Bu nedenle tarihe kayıt düşmem gerektiğini hissediyorum. Bunu elimden geldiği kadar derli toplu yapmaya gayret edeceğim. 




"Dekorları yemeyiniz!"
Fransa’nın Rüzgâr Gibi Geçti’si (1939) olarak kabul edilen Les Enfants du Paradis veya Cennetin Çocukları Fransız film eleştirmenleri tarafından yirminci yüzyılın en iyi Fransız filmi seçilmiş. Ayrıca yapım süreci de en az kendisi kadar efsaneleşmiş filmlerin başında geliyor.



18 ay süren çekimler Nazi işgali altındaki Fransa’da, 1943 ve 1944 yıllarında gerçekleştiriliyor. O dönemde değil Rüzgâr Gibi Geçti’yle kıyaslanabilecek bir set inşa etmek için gerekli malzemeleri bulmak, bütün ekibin karnını doyurmaya yetecek kadar yiyecek bulmakta bile güçlük çekiliyor. Mesela bir sonraki planda görüntülenmek üzere masaya bir tabak meyve, birkaç somun ekmek yerleştiriyorsunuz diyelim. Arkanızı dönmenizle, ekibin “dekor”u mideye indirmesi bir oluyor (true story).

"Buyrun, dekorları yiyenlerin listesi hocam"


Herkes sahnede
Söz konusu ekibe 1.800 figüran dâhil. Bu çok büyük bir sayı, teker teker kim olduklarını bilmek çok zor. Gerçi Nazilerin, filmin yapımcılarını, Nazi işbirlikçilerini kadroya dâhil etmeye mecbur bıraktıklarını biliyoruz. Peki Naziler veya işbirlikçileri, figüranlardan pek çoğunun Direniş savaşçısı olduğunu ve gündüz sette figüran kılığında çalışıp geceleri özgür Fransa için mücadele verdiklerini biliyorlar mıydı?



Tehlikede olan yalnızca “figüranlar” değildir. İtalya Nazilerin eline geçtiğinde İtalyan yapımcılar projeden çekilmek zorunda kalır, ilk baştaki Fransız yapımcı da Naziler tarafından soruşturmaya tabi tutulunca projeden çekilir. Yapım ekibinden tasarımcı Alexandre Trauner ve besteci Joseph Kosma Yahudidir ve filmde farklı kimliklerle çalışmak zorunda kalırlar. İsimleri ancak Fransa özgürlüğüne kavuştuktan sonra jenerikteki yerini alır. Tüm bunlara yönetmenin eşcinsel olduğunu ve eşcinsellerin de Nazilerin kara listesinde bulunduğunu eklemekte fayda var.

Sevgi neydi, sevgi emekti tiradıyla bir yere varamazsın Nathalie (Maria Casares)


Yapımın derdi bitmiyor
Tüm imkânsızlıkların üstesinden gelinerek Nice’te 400 metre uzunluğunda bir set inşa edilir, 19. yüzyıl başı Paris’indeki Boulevard du Temple’a benzeyen bir bulvardır bu. Perspektif vermek için gerilere gittikçe dekorların yükseklikleri büyük oranlarda azaltılır, o uzaklıklarda cüceler minyatür at arabaları kullanır, her şey derinlik için. Bir ara güvenlik sebebiyle Nice terk edilip Paris’e geçilir. Ekip Nice'e geri döndüğünde, güç bela inşa edilen seti fırtınalar yüzünden yerle bir olmuş halde bulur. Set sil baştan, yeniden inşa edilir.

Naziler 90 dakikadan uzun filmleri yasakladıklarından, 3 saat 10 dakikalık film iki bölümden oluşuyor. Yönetmen, savaş bittikten sonra filmini tek parça halinde gösterebileceğinden eminmiş, nitekim öyle de olmuş.


Jean Renoir ve Marcel Carné
Yönetmen Marcel Carné “Yapımcı olmak için kumarbaz olmak gerek, en büyük Fransız yapımcılar kumarbazların arasından çıkmıştır” diyor. Carné’ye inanıyorum fakat kendisine ne demeli bilmiyorum. Kumar demişken… Carné’nin akranı sayılabilecek Fransız yönetmen Jean Renoir 1940’ta işgalin başlamasıyla birlikte Amerika’ya kaçıyor ve kariyerine Hollywood’da devam ediyor. Marcel Carné ise işgal altındaki ülkesinde kalıyor ve orada çalışmaya devam ediyor. Bu tür bir kıyaslamada (maalesef var) Renoir’ın hain, Carné’nin kahraman ilan edilmesini anlamlı bulmuyorum. Benim için anlamlı olan, Carné’nin karşılaşabileceği neredeyse bütün zorluklarla karşılaştığı halde hepsinin üstesinden gelerek bu filmi ortaya çıkarmış olması, filmin de yetmiş yıl sonra gelip bana dokunmuş olması.




Marcel Carné & Jacques Prévert işbirliği
Şiirsel gerçekçi yönetmen Carné ve gerçeküstücü şair Prévert’in işbirliği Jenny (1936) filmiyle başlıyor ve gişede fiyasko yaşayan Les Portes de la Nuit (1946) ile son buluyor. Bu sondan on yıl ileriye saralım. Yıl 1956. François Truffaut henüz 24 yaşında. 400 Darbe’yi (1959) çekmesine daha 3 yıl var. O yıl film eleştirmeni kimliğiyle Cahiers du Cinéma’da şöyle yazıyor: “Marcel Carné ne bir senaryoyu nasıl değerlendireceğini ne de nasıl konu seçeceğini asla bilmiyordu. Yıllarca, Marcel Carné tarafından görüntülere tercüme edilmiş Jacques Prévert filmleri izledik.” 

Marcel Carné ve Jacques Prévert

Ateşli genç eleştirmen yalnız değil. O sırada dergide yazan, kendisi gibi genç eleştirmenler (müstakbel yönetmenler) arasından yükselmekte olan Fransız Yeni Dalgası Carné’nin temsil ettiği filmlerin tam karşısında yer alıyor. Ne o öyle edebiyatçıların kaleme aldığı, suya sabuna dokunmayan, yapmacık setlerde strafor dekorlar arasında geçen edebi dönem filmleri! Genç ikonoklastlar huzursuz; onlar gerçek mekânlarda çekim yapmak ve toplumsal sorunları seyircinin doğrudan yüzüne çarpmak istiyorlar. Gelgelelim François Truffaut 1984 yılında Carné’ye “Cennetin Çocukları’nı yönetmiş olmak için bütün filmlerimden vazgeçerdim” diyerek itirafta bulunuyor. Truffaut aynı yıl vefat ediyor.


Filmin konusu
Film 1830lar ve 1840larda Paris’te geçiyor. Boulevard du Temple veya yoksul tiyatrolarında popüler suç melodramları sergilenmesi nedeniyle Boulevard du Crime olarak anılan bulvar genellikle alt sınıfların eğlence mekânıdır. Toplumun her kesiminden seyirciyi ağırlayan bu tiyatroların en ucuz koltukları en yüksek balkonda yer almakta ve bu balkona Fransızcada paradis, İngilizcede ise the gods (tanrılar) denmektedir. Asıl önemli olan seyirci onlardır. En uzaktaki fakat en talepkâr.

Cennetin çocukları

Bir tiyatro perdesinin açılmasıyla başlayan film yine aynı perdenin kapanmasıyla son bulur. Filmde ilk gördüğümüz şey, birkaç kuruş karşılığında içeri girerek “Çıplak Gerçek”i görebileceğimizi söyleyen bir çığırtkandır. Çıplak gerçek Garance adında bir kadındır (Garance bir çiçek adı, aynı zamanda kökboyası, kızılkök anlamına geliyor. Bir nevi "Bir kızıl goncaya benzer dudağın"). 

Pierre Brasseur ve Arletty

Film boyunca Garance’ın hayatına giren ve ona o veya bu şekilde talip olan karakterler gerçek kişilere dayanıyor. Jean-Louis Barrault’nin canlandırdığı Baptiste karakteri gerçekten de hayatı boyunca Théatre des Funambules’de sahne almış pantomim sanatçısı Jean-Gaspard Deburau’ya (1796-1846) dayanıyor. Pierre Brasseur’ün hayat verdiği Frédérick Lemaître (1800-1876) oyuncu ve oyun yazarı; Marcel Herrand’ın oynadığı Pierre-François Lacenaire (1800-1836) ise katil ve şair. Louis Salou’nun canlandırdığı kasıntı aristokrat Édouard Comte de Montray ise III. Napolyon’un üvey erkek kardeşi Morny Dükü Charles Auguste’ten esinlenilmiş.

"Ben daha ne yapayım?" Şu kadının ağzından çıkanlarla kulağının duyduğu bir olsun mesela.


Dört adamın da aklını başından alan Garance’ı oynayan Arletty ne genç sayılabilir ne de alışılageldik bir güzelliğe sahip. Arletty film gösterime girdiğinde 47 yaşında, Baptiste’i oynayan Barrault ise 35. Bana kalırsa Garance’ın güzelliği ve cazibesi bilgeliğinden ve özgürlüğünden geliyor. Sevgisini kimseden sakınmıyor ama onu kimsenin tekeline de bırakmıyor. Bir kadın hiç kimseye ait olmadığı zaman kıskançlık herkesin payına düşüyor. Garance, kendisine elmastan bir nehir verilmesini, bunun için sel gibi kan dökülmesini filan istemiyor. Sevilmek istiyor ve istediğini de elde ediyor. Kadının bu ele geçmezliği adamların hınç duymasına sebep oluyor, kendilerini oraya buraya atıp duruyorlar. Ve tüm bu olup bitenler aslında “cennetin çocukları”nın gözleri önünde yaşanıyor.

Marcel Herrand ve Louis Salou

Fransa'nın Rüzgâr Gibi Geçti'si
O güne dek çekilen en pahalı Fransız filmi olma özelliği taşıyan Cennetin Çocukları’yla Rüzgâr Gibi Geçti arasında kurulan benzerliklerden biri başroldeki güçlü kadın karakterler. Fakat bana kalırsa Garance, Scarlett’ı bir cebine sokup diğerinden çıkarırdı. Garance Rüzgâr Gibi Geçti’den olsa olsa Belle karakteriyle oturup doğru düzgün muhabbet edebilirdi. Roger Ebert iki film arasında daha ilginç bir benzerlik kuruyor ve bulvarı dolduran coşkulu insan selinin, Rüzgâr Gibi Geçti’de Atlanta tren istasyonunda metrelerce uzanan yaralı askerlerin görüntüsüyle rekabet ettiğini söylüyor. İki sahnedeki yaşam ve ölüm tezadı düşünüldüğünde Roger Ebert’ın kurduğu bağlantı daha da güzelleşiyor.

Pierrot karakterinin tarihi 17. yüzyıl sonlarına, Commedia dell'Arte'a dayanıyor. 


Filmin akıbeti
İşgalden kurtulmuş, özgür Fransa’da gösterime giren film tam 54 hafta gösterimde kalıyor ve Fransa halkına moral oluyor. 
Pathé’nin 35mm’lik kopyasının restorasyonlu versiyonu Criterion koleksiyonuna katılmış durumda ve Ebert’ın dediği gibi film muhtemelen prömiyerinden beri bu kadar iyi görünmemiştir.

Pierre Brasseur ve Jean-Louis Barrault


Zor Zamanlarda Film Çekmek ve Film İzlemek
Cennetin Çocukları korkunç şartlar altında, akıl almaz zorlukların üstesinden gelinerek kotarılmış bir film. Yetmiş yılı aşkın bir süre sonra biz de ileride tarihin en parlak dönemi olarak anmayacağımız zamanlar yaşıyoruz. Hayır, talihsiz tarihsel kıyaslamalar yapmayacağım. Olsa olsa mutsuz ve umutsuz ruh hali bakımından bir akrabalık görüyorum. Fakat işte o ruh hali ve o imkânsızlıklar içinden böyle bir film çıkıyor ve yetmiş yıl sonra, başka türlü bir zor zaman ve coğrafyada, anlattığı hikâyeyle yüreğimi avucunun içine almayı başarıyor. Git gide daha az insanı, kimi zaman yaşamayı bile zar zor sevebildiğim bir dönemde bir hikâyenin karakteriyle özdeşlik kuruyor ve bir diğerineyse yoğun, derin bir sevgi duyuyorum. İşte sırf bu yüzden bile vive le cinéma 

Garance'ın filmde mırıldandığı şarkının sözleri de Jacques Prévert'e ait:

je suis comme je suis
je suis faite comme ça
quand j'ai envie de rire
oui je ris aux éclats
j'aime celui qui m'aime
est-ce ma faute à moi
si ce n'est pas le même
que j'aime à chaque fois
je suis comme je suis
je suis faite comme ça
que voulez-vous de plus
que voulez-vous de moi
(…)
Jacques Prévert



Neysem oyum
Yaradılışım böyle
Gülesim geldiğinde
Evet basarım kahkahayı
Beni seveni severim
Benim mi suçum
Aynı insan değilse
Her defasında sevdiğim
Neysem oyum
Yaradılışım böyle
Daha ne istiyorsunuz
Ne istiyorsunuz benden
(…)
Jacques Prévert
Çeviri: Ayşecan Ay



Kaynaklar
Sinema Kitabı. Kolektif. Çeviren Ayşecan Ay. Alfa Yayınları. 2016. s.80-83
Filmler Hayatımızı Nasıl Etkiler. David Thomson. Çeviren Ayşecan Ay. Alfa Yayınları. 2015. s.218

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder