12 Ağustos 2026 Çarşamba

İkinci ay

İki ay oldu.

Yine Mazı'dayım, bahçeyi suluyorum. İçimden babamla konuşuyorum, daha önce defalarca yaşanmış bir diyalog.

"Baba, bu kadar su yeter mi? Göl oldu ağacın dibi."

"Biraz daha, suyun köklere inmesi gerek. Az sularsan yüzeyde kalır."

"Tamam."

Annemle hiç konuşmuyoruz. Ne diyeceğim ki? "Anne, babamı çok özlüyorum" mu? Ne kadar anlamsız. Annem kırk yıllık eşini özlemiyor mu sanki? İkimizi de ağlatmaktan başka neye yarar konuşmak. Konuşacak bir şey yok.

Psikiyatrist, kullandığım antidepresanı aldığım sürece yas sürecini doğru düzgün yaşayamayacağımı söyledi. Ağlamayı bile bastırıyor. İlk ay çok ağladım yine de. Sonra yavaş yavaş azaldı. Yine de hâlâ çok sık düşünüyorum babamı. 

Videolar düşüyor önüme. Üç yıl önce bile ne kadar iyiymiş. Son yıl, son aylar nasıl kâbustu. Neler yaşadık... Amma çok acı; yoğun, ağır. Birden silindi sanki. Altı yıl önce teşhis koyulan günden bugüne ışınlandık, arası hiç yaşanmadı, onca zorluk hiç çekilmedi.

Babamın yokluğu çok büyük bir boşluk yarattı. Tanıdığım babam değildi uzun zamandır ama babamdı, buradaydı, eli elimdeydi, gözlerinin içi gülmeye devam ediyordu. Son bir aya kadar. Diren, diren, diren... dayanamadı artık. Babamla en son ne zaman bakıştık, ne zaman gülümsedi bana? Mayıs ayı olmalı ama hangisi son bakıştı? Ne önemi var bunun, ne önemi var artık...

Bu lanet hastalıktan önceki babamı çok özlüyorum. Yokluğu henüz taze olduğu için birlikte olduğumuz zamanlar hâlâ canlı hafızamda. Zamanla solacaklar biliyorum. Çok değil ama neyse ki fotoğraflar var. Babamı görünce gülümsüyorum. Sesini unutmaktan korkuyorum.

Yokluğunu idrak etmekte hâlâ zorlanıyorum. 

14 Haziran 2026 Pazar

“Babanız mıydı?” “Babam!”

Ben ergenken babam bir ölüm haberi vereceği zaman çok gıcık olurdu bazen.

“Hani bilmem kim var ya?”

“Evet?”

“Artık yok.”

Babam da artık yok.

 


2020 ağustosunda ortaya çıkmıştı bu hastalık ve bu sonun eli kulağında kaçınılmazlığı. “Bu karaciğerin en fazla 3 yılı var” demişlerdi üçümüzün birden yüzüne karşı. Babamı tanımıyorlardı. Annemi hiç tanımıyorlardı.

Bu nedenle epey bir vasiyet dinleme fırsatım oldu. Birincisi, daha önce hiç duymadığım bir gerçeği açıklar gibi öğütlediği “Boyun eğme”. Çok bozulmuştum, “ne münasebet” diye. Kendileri yetiştirmedi sanki.

İkincisi, bir akşam Değirmendere՚de evde otururken Facebook՚ta, arkadaşının Beşiktaş bayrağına sarılı tabutunu göstererek “Bak aynı böyle istiyorum” siparişi. Sinirimden gülsem de “tamam” demiştim. İkimiz de ciddiydik.


Üçüncüsü ve bu aslında hastalık hayatımızı ele geçirmezden beri yaptığımız bir konuşmaydı: “Öldüğüm zaman kaçır beni, bunların eline verme.” “Baba, bir sana bak, bir bana bak, ben seni nasıl kaçırayım?” Hesapta Aziz Nesin gibi katakulliye getirip bahçesine gömeceğim. Neyse ki o da, öte dünyaya inandığından değilse de, babasının yanına yatmak istedi işler ciddiye binince. Fakat artık hiç değilse ölümde, Müslümanların, daha doğrusu dinin erişiminden esirgenme arzusu hiç değişmedi.

Dört: Cenaze sonrası herkesi toplayıp rakıya götür.

Her şey tam istediği gibi oldu. Beşiktaş bayrağına sardık. Dinî şeyler olmadı, hiçbir din veya devlet görevlisi saygısızlık etmedi. Cenaze sonrası toplayabildiğim kadarımızı rakıya götürdüm. Çok sevdiği İznik Gölü kıyısındaki Çamlık՚ta güneşi batırdık.

İnandığımız her şeyi gücüm yettiğince yaptım. Zerre inanmadığım şeylere elimi sürmedim. Ölüm ritüellerinden bir tek Rembetiko՚nun finalini severiz, o kadar. Onun haricinde sadece yaşama, sonu olduğu için kıymetli, biricik yaşamı doyasıya yaşamaya inanıyoruz; vicdanlı olmaya, merhametli olmaya, yaşatmak için emek vermeye. Tıpkı “bir avuç cenneti” Mazı՚da ağaçları ve çiçekleri için yaptığı gibi.

Mayıs başında bir gün, İstanbul՚da bir palyatif bölümüne yatmanın zamanı geldiğini anladık. Mazı՚da, Bodrum՚da, evde hiç olmayacaktı artık. Alelacele hazırlanıp gece geç vakitlerde kapattık evi. Güven (insanın kardeşi yapmaz yaptıklarını) bahçe kapısının rampasından indirmek için ters çevirmişti tekerlekli sandalyeyi. Babamın yüzü bana dönük, kapıdan çıkıyorduk ki zihni günler boyu soluk almadan sayıkladığı yerden bir anlığına kurtulan babam umutla sordu bana: “Güller açmış mı?” “Tomurcuklanmışlar” dedim. Henüz tomurcuklanmamışlardı ve bunun zerre kadar önemi yoktu.

Bir hafta servis, bir hafta palyatif, üç hafta yoğun bakım… Çoğunda kendinde değildi. Yoğun bakımda entübe, uyutuluyordu. Annemle bizim eve kıyasla İstanbul՚un diğer ucundaki hastaneye gidip teker teker birkaç dakika görüyorduk babamı. Bizi duyduğuna inanıyorduk. Ne çok konuştum onunla, hep yaptığım gibi. Anlattım ha anlattım. İlk defa bir şiir çevirdiğimi söyledim, ona ithafen. Kaşlarını kaldırdı, küçük çocuklara şakacıktan şaşkınlık belirtisi gösteren yetişkinler gibi. Bir dahaki gidişimde okudum şiiri. “Valla çeviriyi beğenmediysen de şansına küs, idare etmek zorundasın” dedim.


Sondan ikinci gidişimde bir hemşire girdi odaya. “Babanız mıydı?” diye sordu. Kendimden beklemediğim bir şiddetle ünledim “Babam!” diye.

Son gidişimizde özellikle çağırmışlardı bizi. Her öğlen 1 buçukta yoğun bakım kapısında biriken ve birbirine aşina yüzlerin selamlaştığı kalabalık dağılmıştı artık. Biraz uzun kalmama müsaade ettiler. Yine ilk iş, sağ elimdeki eldiveni çıkarıp babamın alnını, saçını, yanaklarını okşadım; maskemi çıkarıp öptüm. Küçükken yaptığım gibi, gözleriyle sakalları arasındaki o küçük yanak parçasından. “Bunu yapacağını biliyordum baba. Mayıs ayında bir hıyarlık etmeyeceğini, Haziranı bekleyeceğini biliyordum. Oldum olası seversin Haziran՚da Ölmek Zor şiirini. Ne adamsın ya… Korktuğunu biliyorum ama sakın korkma baba. Kızın yanında, Itır yanında. Sen bu hayatın hakkını verdin, sakın korkma baba. Asla boyun eğmedin. Hâlâ daha eğmiyorsun. Kimin babası be! Çok iyi bir baba oldun. Bana öğrettiğin, kendinden bana kattığın her şey için teşekkür ederim. Seni üzdüğüm zamanlar için de özür dilerim, beni affet. Seni çok seviyorum babişko…”

Sonra neden bilmem… Gözleri kuruduğu için kapatıp bantladıkları, kenarında kan biriktiği için belki. Belki daha başka, paganistik bir sebepten parmağımla sıcak gözyaşlarımı alıp onun göz kenarına sürdüm. Hissetsin istedim. Aramızdaki son bağ olsun diye belki. Bilmiyorum ki. Bir daha diyemeyeceğim için bol bol “baba, babacım” dedim. Bir de çevirdiğim şiirin nakaratını fısıldadım kulağına: “Boyun eğerek girme o güzel geceye / Esip gürle ışığın usulca sönüşüne…”

Beş gün geçti üzerinden. Artık var olmamasına henüz alışamadım. Öyle dolu dolu vardı ki. Hastalığın onu indirgediği hâliyle değil, o dolu dolu hâliyle hatırlamak istiyorum babamı. Karşılıklı iki dost gibi muhabbet edebildiğimiz kısa zaman aralığını özellikle. Kızıyla siyaset ve sinema konuşmaktan büyük zevk aldığı, çapkınlık hikâyelerini gülerek dinlediği, dağ bayır yürüdüğümüz, sabah güneşini henüz bizden başka insan evladı barındırmayan Ilgın՚ın soğuk denizinde doğurduğumuz… Mutluluk bir süre değil, an sahiden.


Babam şimdi nerede acaba? Henüz sıcakken öptüğüm yanağı İznik՚te toprağın altında, tamam ama babamın kendisi nerede? Bu prosedür nasıl işliyor, bilen de yok ki. Şimdi her neredeyse, burada olduğu zaman için minnettarım. Biraz daha yanımda kalmasını çok isterdim fakat yokluğu bu denli canımı yakacak denli iyi bir babaya sahip olduğum için şanslı olduğumu da biliyorum, birçok insanın babasıyla bu kadar bile vakti olmadığını da. Hepsini biliyorum da böyle nasıl olacak hiç bilmiyorum.

26 Mayıs 2026 Salı

Üç numaralı zihnin içinde olup bitenler

 Nisan ayının sonlarında sayıklamaya başlamıştı. Babaannemle konuşuyordu.
"Anne, ben ölüyorum!"
"Anne, ben öldüm!"
"Anne, ben niye öldüm?"

Şu an yoğun bakımda uyutulurken aklının içinde hangi sahneler oynuyor merak ediyorum. Dışarıdan bakınca, 3 numaralı odada yatan, bilinci kapalı, entübe bir adam. Peki ya zihninde, ruhunda neler yaşanıyor?

Dışarıda olan bitenleri az çok duyduğunu ve duyumsadığını düşünüyorum. Düşünmüyorum, hissediyorum. Maneviyatı kuvvetli olmayan bir insan ne kadar hissedebilirse o kadar. Son dönem sayıklamalarını, konuşmalarını düşününce başka neler olabilir aklında, hayal etmeye çalışıyorum. Yine babaannemle konuşuyordur muhtemelen. Annesini genç hâliyle görüyordur. Mazı'yı, bahçesini görüyordur. Şuraya şunu ekeyim, buraya bunu dikeyim, pazardan tohum alayım. Sabah gün doğmadan kalkıp karpuzlarını, kavunlarını kontrol ediyordur, çürüyen kuruyan var mı diye. Yine gün doğmadan Ilgın'a gidiyordur, dağın ardından doğan güneşe günaydın diyordur gülerek. Mazı'ya, doğaya, uçan kuşa, ağaca... çünkü öyle yapıyordu. Denize girmeyi bırakmadan önce. Dostlarını, yoldaşlarını görüyordur. Paris'teki evini görüyordur. Annemi görüyordur, kırklı yaşlarında. Beni de görüyor mudur? Beni kırk yaşımda görmesin ama. Bu yıl meymenet yok yüzümde. Küçüklüğümü görsün, sevimliyken. Bir de iyi anlaştığımız o kısa aralık, otuzlu yaşlarımı. Baba-kız yiyip içip siyaset ve sinema konuşmaktan zevk aldığımız zamanlar. Bahçede birlikte çalıştığımız zamanlar. 

Annem itiraz edecektir ama babam son yıllarda öğrendi sevgisini ifade etmeyi. Bana en azından. Görüntülü arayıp "Seni özledim" diyordu bazen. Ben demiyordum, diyorsam da yarım ağız. Ağız dolusu "Seni çok seviyorum" demem daha geçen ay. Hastanede kök söktürüyor bana. Hiç durmadan "Hadi kaldır beni, gidelim". Kalkamadığını, kaldıramayacağımı, orada yatmamız gerektiğini kaç kere söyledim bilmiyorum. Saatler, günler boyu. Bir gün çok fena tersledi beni, "Bir daha sen refakatçi kalma!" dedi bana. Çok meraklıydım sanki! Sonra yine ben kaldım tabii. İşte o kalışımda, dolandırıcı bakıcı ve şirketleriyle uğraşıyorum. Sürekli telefondayım. Babam yine sayıklar gibi "Kaldır beni, gidelim" deyince patlayıp bağırdım. Kötü bağırdım. 

Babamla katarsisimiz o oldu. Yanına gidip ağladım. Nelerle uğraştığımı anlattım. Onun kızı olduğum için pabuç bırakmadığımı da anlattım. "Babacım, seni çok seviyorum, senin için uğraşıyorum" dedim ağlayarak. O da gözleri dolu, gözlerimin içine bakıp "Ben de seni çok seviyorum" dedi. Ellerimi sımsıkı tutup öptü. Sakinledik sonra. Son gerçek iletişimimiz oydu. Bu ayın başında yanında annem kalırken adımı sayıklıyormuş, "gel, gidelim" diye. Onu alıp götürebileceğimden ümidini kesmemiş olmasına sevindim içten içe.

1996'da ben Üsküdar Amerikan'ı kazanmıştım. Babam bölge müdürü olmak üzere Antalya'ya gidecekti. Biz annemle İstanbul'da kaldık, babam gitti. On beş günde bir bir araya geliyorduk. Hırçın bir ergen olmasam da ergendim, babamla iletişimim çok kısıtlı ve genelde ihtilaflıydı. Ortaokulda çekilmiş çok çirkin bir fotoğrafım asılıydı Antalya'daki evin duvarında. Bir gün babam "Fotoğrafınla konuşuyorum" deyince çok şaşırmıştım. Ne konuşuyordu ki benle, ne anlatıyordu ki? Niye benle? Niye bana değil de fotoğrafla? Hazır değildim çünkü, henüz olmamıştım, olma aşamasındaydım. Gerçekten karşılıklı konuşabilmemiz epey vakit aldı ve hastalığı da çıkarırsak birkaç mutlu yıl sürdü ancak. 

"Manyağa bak, ne diye fotoğrafla konuşuyor ki" dediğim babamın fotoğraflarıyla konuşacağım uzun yıllar var önümde şimdi. Neyse ki sever konuşmamı. 

Maneviyat böyle bir şey mi oluyor? Ay işalla değildir. 

25 Mayıs 2026 Pazartesi

Aksın

Ne rahat, ne ferah dökerdim içimi şuraya 16 yıl önce. Âşıktım, başkaca da derdim yoktu. Babam ölüyor şimdi. Altı yıllık hastalığın sonunda, yoğun bakımda. Uyutuyorlar, entübe. Derdim dertlerin en güzeliymiş meğer, haberim yokmuş. Hafif değil, küçük değil fakat insanın sahip olmayı isteyeceği türden. 

Babam okurdu blog'umu. "Blog" diye bir şey olduğunu ondan öğrenmiştim zaten. Okuyamaz artık, istediğim gibi yazarım, oh. Buraya hep istediğim gibi yazdım gerçi, hiç tutmadım kendimi. Burayı ketlerimden hep bir esirgedim niyeyse.

Ölmekten korkuyordu babam, anlamıyorsunuz diyordu. Umarım duymuyordur artık korkusunu. Yine de her ziyaretimde "Sakın korkma baba, ben buradayım, kızın yanında" diye fısıldıyorum kulağına. 

Bugün biraz da bol kepçe konuştum. Gazetede yazım çıktı yine dedim, ama senlik değil konusu. Yine de bir önceki gibi okuyabilmek isterdim. Sonra, "Sana bir şiir çevirdim" dedim, kaşlarını kaldırdı "Ooo" der gibi. Dedi bence, çok içinden. Bir daha gittiğimde hâlâ orada olursa açıp okuyacağım çevirimi. Beğenmezse de diyemez nasolsa. Gerçi, beğenmediği olmadı hiç. 

Gün içinde odaklanamıyor, gün sonunda uyuyamıyorum ve bir türlü ağlayamıyorum. Yani süzülünce süzülüyor ama neden bilmem sürekli tutuyorum kendimi. Oysa şimdi yazarken ne güzel aktı. En iyisi tekrar yazmaya başlamalı. Aksın, dökülsün diye. 

19 Ocak 2025 Pazar

Filmin Sonu


Babam rica etti. 80’lerin başında Paris’te otelde çalışırken tanıştığı, daha sonra birlikte Cinémathèque’in müdavimi olduğu arkadaşı Ahmet Bey ona Fransızca bir sinema kitabı hediye etmek istiyordu. Bana yalnızca birkaç durak mesafede oturduğunu öğrenince emaneti almak için soğuk moğuk aldırmadan, bayır yukarı yürüyerek gittim. Nükleer felaket sonrası terk edilmiş gibi duran çocuk parkı yürüdüğüm yoldan.

Apartmanın dış kapısı açıldı, merdivenle iki kat çıktım. Holün sağındaki dairenin kapısı ardına kadar açıktı, kimse yoktu. Eşiğe gelip durdum, bekledim. Niyetim, alacağımı kapıdan alıp içeri girmemekti fakat eşikten içeri bakmak bile zaman yolculuğu gibiydi. Üstüne, kapıya güçlükle gelen Ahmet Bey’i görünce ayakkabılarımı çıkarıp içeri girdim. Sigara içsem rahatsız olur musun? Olmam. İçer misin? Şimdi almayayım, teşekkürler.

İnce yapılı, kamburu çıkmış, çok küçük adımlarla yürüyen bir adam. Eski battaniye ve sehpa düzeninden, gecesini gündüzünü kanepede geçirdiği aşikâr. Mobilyalar oymalı, kakmalı, koyu renk bir ahşap takım. Devasa kitaplık/büfe, masa, sehpa, sandalyeler aynı. Aşina olduğum bir model. Gözün alabildiği her yer kitap yığınları; Fransızca, Türkçe… 

Koltuğun ucuna eğreti oturdum, her an kalkıp gitmeye hazır. Önce babamla tanışıklıklarını anlattı, sonra sinemadan konuştuk. Hiç duymadığım filmlerden bahsetti bana, gözlerim parlamış olabilir. Nicholas Ray'den söz ederken Johnny Guitar’ın adını getiremeyince, ben de tarifinden çıkaramayınca kalktı, yine küçük adımlarla kitaplığa gitti, çok eski bir sinema ansiklopedisi aldı, küçük adımlarla pencerenin önüne gelip açtığı sayfayı gün ışığına tuttu. O sırada telefondan bakıyordum ben de, Johnny Guitar dedim. Rahatladık.

Tekrar kanepesine oturdu. Onat Kutlar zamanı Sinematek’ini anlattı, şimdikini sordu. Babama hediyesine ilaveten İngilizce, Fransızca ve Almanca sinema kitapları verdi bana da. Almancam yok dedim. Olsun, onun da yoktu. 

Paris’e döndük. Babamın Sorbonne’da doktoraya diye gidip geçim derdine düştüğü için yapamadığını biliyorum. Onun gitme sebebini sordum. Hemen soramadım ama. Büyük ihtimalle siyasi çıkacak, ben de sorduğum için kendimi salak gibi hissedecektim. Ne olacak, itlik serserilik yapmaya! Bütün Avrupa’da sürttüm. Tünediğim koltuktaki eğretiliğim geçer gibi oldu. Bir yandan da önündeki sehpada yan yana sıralanmış paketsiz, dal dal sigaralardan birini alıp yakıyordu.

Paris’i geçtik, şimdi buradaki geçim sıkıntısına geldik. Eskiden ne güzeldi. Sevin’le o bar senin, bu bar benim sabaha kadar içerlerdi. Babam hiç içmezmiş ki, niye siroz olmuş bu adam? Olacaksa onun olması gerekirmiş. İçki sigara şimdiki gibi pahalı değil tabii. Gece boyu oradan oraya zıplamak için zengin olmaya gerek yok. Saydığı yerlerden bir tek Çiçek Arif’i biliyordum, bir de Yakup’u. İlk isimleriyle saydığı insanlar… Türkiye’de sinema yazını. 

Babam Paris’te çalışırken günde toplam yedi şişe şarap içtiğini anlatıyor ama dedim. Palavra sıkıyor dedi. Güldük. Karşılıklı bir kadeh şarap içmişlikleri yoktu. İşin doğrusu ben de hiç inanmamıştım ama öylesi bohemliği hayal etmek benim de hoşuma gidiyordu. Gerçekler ne kadar değersiz bazen. Hüseyin içki içiyor muydu yahu? Akşam işten sonra tek tük. O ne ki, ben içkiyle yaşıyordum. İşten dönerken bir şişe viski alırdım, param yoksa Calvados. Clavados’u bildin mi? Bildim. Bak hâlâ elimde sigara. Ama içkinin yerini bak o ilaç şişeleri aldı. Olsun, nasıl olsa ölmeyecek miyiz? Yaşarken tadını çıkarmalı. Sen daha yarı yaşımdasın, dur bakalım. Yarın ölmeyeceğimin garantisi yok ki. İçki yıpratıyor insanı. Kimse bu kadar yaşayacağımı beklemiyordu, kırkını görmezsin diyorlardı. Tamam işte. Sağlığına dikkat eden nice insan öldü. İyi yapmışsınız…

Babamın sirozunun hakkını ben veriyorum dedim. Şaşırdı. Tipim tutmuyordu galiba. Biraz bozuldum. Evin hâli beni sormaya zorluyordu ama soramazdım. Geçim derdinden, kiralardan geldik. Bir kere evlenip boşanmış. Çocuk yok. Üç kardeşler. Bu ev annesinden kalmış. Bu ev olmasa sokakta kalırmış. Gözümde canlandı. Çoluk çocuk sorunca... Hiç benden koca olur mu? Bilmiyorum ki, az önce girdim kapıdan ama olmaz galiba. Benden de olmaz. Hem ben yeltenmedim bile. Kârdayım.

Daldan dala atladık. İçki seven şairleri sayarken Verlaine’den alıntı yaptı: “Ah, si je bois c'est pour me soûler, non pour boire”. Sinema, resim… Evdeki en son teknoloji, karşısındaki ufak televizyondu. Çok güzel klasik müzik çalıyordu. Çalan müzikler klasik tablolarla eşleştirilmişti. Hem gözü hem kulağı okşuyordu. 

Kendimi gördüm. O koyu renk eski ahşap mobilyalar, sıra sıra kitap yığınları, geceyi gündüze karıştıran bir kanepe, benden hiç olur mu diyen halis muhlis bir serseri. Belki de tanıdığım en kral serseri. Böylesi ani bir yakınlığı en son 17-18 yaşlarımda bir gece yarısı Datça’da, Güler Yücel’le bahçelerindeki kanepede aynı büyük yastığa kaykılmış konyak içerken duymuştum. Abla, sen büyük zilli, bu küçük zilli demişti Emin beni göstererek. Gururlanmıştım. Zilli, serseri… Benden başka türlüsü olur mu? 

Muhabbetimiz akıyordu ama gitme vaktimin geldiğini hissedip kalktım. Ayakkabılarımı giyerken birlikte ayaküstü sendikayı gömdükten sonra eşikten geçerek kendi zamanımıza geri dönüp merdivenlerin başına kadar geldim. Bu kadar karamsar olma, filmin sonu iyi dedi. Filmin sonu iyi, diye tekrarladı kapıyı kaparken, benim hâlâ umudum var. Konuştuklarımızdan fazlasında anlaşmışız gibi ayaklarım biraz geri giderek, filmin sonunun iyi miyi olmadığına kırık bir gülümseyişle yavaş yavaş indim merdivenlerden. 

Gelecekteki kendimi arkada bırakır gibi. Olamazdım elbet. Ne okudun? Sosyoloji. Gözleri parlama sırası ondaydı. İstanbul Üniversitesi’nde sosyoloji okumuştu o da. Sorbonne’a doktoraya diye gitmiş… babamla aynı hikâye. Kan çeker gibi çekti serseriliği serseriliğimi ama ne kadar istesem de onun kadar, onun gibi olamam. O kadar bilgili, dopdolu, hem de gençliğinin hakkını dibine kadar vermiş, İstanbul’da da Avrupa’da da sürtmüş... Ne güzel sürttüm dedi öyle. Konjonktür hocam, konjonktür aynı şekilde sürtmeye müsait değil ne yazık ki. Koşullar yaratılabilirse de bende o kadar göt yok işin Türkçesi. Ağzından bir iki küfür kaçtı diye ne demeye mahcup oldu öyle, hay allah... Buyurun, rica ederim dedim. 

Dediği gibi otuz kırk yıl daha yaşarsam benim de kamburum çıkar mı, ben de küçücük adımlarla mı yürürüm? Peki ya aklım? Varsın kullandığım son teknoloji kırk elli yıllık olsun ama aklım? Bunun binde biri aklım kalacak mı? Ressamları, resimleri, şiirleri, şairleri, filmleri, filmleri, filmleri hatırlayacak mıyım? Birbirleriyle çarpıştırabilecek miyim? 

Filmin sonu… Bilmem. Neme lazım, sonu daha gelmeden film her an kopabilecekmiş gibi yaşamakta fayda var. Kendi meşrebimce hakkını vermeye çalışıyorum işte. Bizden birini görmeyeli epey olmuştu. 


1 Eylül 2024 Pazar

Yılmaz Güney

Rüyamda Yılmaz Güney'i gördüm. Fazla gerçekçi bir şekilde. Uyandıktan sonra bir daha uyuyamadım o yüzden.  

1984'ün 9 Eylül'ünde ölmüştü, evet, ama bizi görmek için gelmişti. Annem, babam, en yakın arkadaşım ve Agâh Bey vardı evde. Yılmaz Güney'i çağırmış filan değildik, filmlerini anıyorduk sadece. Eskiden rüyalarımı sık sık rüya olduklarının bilincinde görür, böylece onlara dilediğim gibi yön verirdim. Artık nadiren oluyor. Bunu gerçek gibi yaşadım. Yine de ona paranormal şeylere inanmadığımı, bunun gerçek olamayacağını söyledim. Gülümsedi. Ben de inançsızlığımı bir kez dile getirmenin rahatlığıyla ânın tadını çıkarmaya koyuldum.

Bilge Olgaç'ı sordum ona. Duvardan duvara kitaplık olan evdeki kitaplara göz gezdiriyordu gezerek, sakin, telaşsız. Trençkotunu portmantoya asmıştı. Giyimi sade, saçı henüz kırlaşmakta ve sesi tam da kayıtlardan duyduğum gibiydi. Vedat Türkali'nin romanında tasvir ettiği inci dizisi dişleriyle göz kamaştırarak gülmedi hiç. Ağırbaşlı bir gülümsemeyle durdu hep, kalender bir duruşu vardı. Koltukta oturuşu, bize ve etrafa bakışı, konuşması...

Biraz sohbetten sonra ayrılık vakti geldi. Hafif bir ayazın dolandığı sokağın ortasına kadar geçirdik onu. Herkesle birlikte vedalaştım ben de. Sonra tam giderken dayanamayıp koşup sımsıkı sarıldım, ağladım. Ayrılmak istemiyordum. Çok küçükken de böyle yapardım. Katıksız sevgimi katıksız bir şekilde gösterirdim, korkmayı veya çekinmeyi bilmezken. "Şimdi nereye gidiyorsun?" diye sordum, hadsizliğimden hızla utanıp özür diledim, ağlarken güldüm. Ağırbaşlılıkla yatıştırdı beni. Ve yürüyerek uzaklaşıp gitti.

Sonrasında kendi aramızda oturup konuşurken "Gerçek değildi, olamazdı" dedim. Yine de çekilen fotoğrafları Agâh Bey'e telefondan göndermek yerine çıktılarını alıp öyle vermenin daha iyi olacağını söyledim. Eski adamdı ne de olsa. Onu da iki yıl önce kaybettiğimizi hatırlamıyordum. 

Uyanıp annemle babama anlattım rüyamı. Dinlediler. Bu da gerçek değildi. Henüz uyanmamıştım. Gözümü açtığımda serin sabah yeli tepemdeki cevizin yapraklarını hışırdatıyor, beni ürpertiyordu. Mazı'daki evimizin damında, pike ve battaniyemin altındaydım. Sabah 5'ti. Bir daha uyuyamadım. Bu rüyayı neden nasıl gördüğüme dair bir açıklama bulmam gerekiyordu.

Son bir ayda yoğun bir şekilde, Yılmaz Güney'e ait efemeranın arşivlenmesiyle uğraşmıştım. Çoğu lobi kartı, kartpostal ve fotoğraftı. Dolayısıyla görüntüsü sürekli benimleydi. Dün akşamüstü soğan ekmek için toprağı hazırlarken babama bir sandalye çekmiştim bir yandan sohbet edelim diye. Halil Amca'nın dizi oyuncusu olarak tanınmasından girdik; kaybettiklerimizden söz açılınca Yavuzer'i, Yavuz Özkan'ı, Bilge'yi andık. Yılmaz Güney'i andım ben de. Père Lachaise'deki mezarı geldi aklıma, taze çiçekleri eksik olmayan. Başka birkaç akıl kârı sebep daha buldum rüyama girmesi için. Bugün eylülün ilk günüydü ve 9 Eylül 1984'te öldüğünü hep biliyordum. Cenazesinde, anmalarında okunan metinlerin elle düzeltilmiş daktilo hâlleri de efemeralarımız arasındaydı; serbest bırakılması için düzenlenen kampanya haberleri de... 

Aranan sebepleri bulunca rahatladım. Yine de üzerinde sabah yeli esen örtülerin altında bu ürpertiyle daha fazla gözüm açık yatmak istemediğim için yatağımı toplayıp indim aşağı. Bunu yazmam gerekiyordu. 

4 Kasım 2023 Cumartesi

Rüyalar

Buraya bir buçuk yıl sonra, rüyalarımı yazmak için dönüyorum.

İlkinde anneannemi gördüm. On küsur yıldır benim oturduğum evinde, kanepenin ucuna ilişmişti. Altmış yaşlarındaydı ve kafasında sahte olduğu belli gri bir peruk vardı, annemin saç modeline göre yapılmış gibi. 

Anneannemin öldüğünü biliyordum. Bilinci kapalı dendiği sıralarda hastanede onu ziyaret etmiştim. Yorgun gözlerini hafifçe bana çevirmiş, gözünden aşağı küçük bir damla süzülmüştü. Bir insana son kez "anneanne" dediğimi bilerek "anneanne!" diye seslenmiştim ona. İkinci bir şans gibi geliyor bu rüya, "anneanne!" diye sesleniyorum. Beni tanımıyor. Üzülmüyorum. Yeniden görebildiğime seviniyorum sadece.

İkinci rüya babam. Mazı'da, İnceyalı'dayız. Restoran kısmında, gölgede, bir arkadaşıyla ahşap bir masada oturuyor babam. Bacaklarını masaya dayamış, sandalyesinin arka ayakları üzerinde bir ileri bir geri giderek sohbet ediyor. 40'lı yaşlarında, benim onu tanıdığım yaşları. Dönemin modası keçi sakal yuvarlak yüzüne hiç gitmiyor. Saçlarında beyaz yok. Bacaklarında dağ yürüyüşü sonrası kanlı çizikler. Bu kan, bu pervasız oturuş ve bakışları, her şeyiyle hayat dolu. Annem ve ben varız bir yerlerde, göremiyorum.

Şimdiki hâlimle yaklaşıyorum babama. Beni tanıyamaz, onun kızı daha küçük. İçimden ilk gelen "Yapma öyle, düşeceksin arka üstü!" diye çıkışmak. Vazgeçiyorum. Kocaman adam sonuçta. "Baba" diyorum çekinerek. Sohbetini böldüğüm için biraz kızarak bana çeviriyor gözlerini. "Baba, otuz yıl sonrasından geliyorum, hastanedesin ve olmadık şeylerle uğraşıyorsun, çok ağrın var" diyesim geliyor, demiyorum. Gözüm doluyor sadece. O zamana daha çok var nasolsa, koca bir hayat. Gelecekten haber getirmenin bir anlamı yok. 

Tekrar eden rüyalarım var sonra. Hâlâ görüştüğüm, üniversiteden arkadaşlarımı görüyorum. Beni tanımıyorlar. Kâh Bastille'deyiz, kâh bizim kampüste. Üniversitedeki aşkım Fatih'e âşığım yine ama o da beni tanımıyor. 

Tekrar eden kâbusum var bir de. Rüya olduğunun farkına varamadığım için korkunç. Birkaç haftadır görüyorum. Bağlam değişiyor ama gündelik hayat. Kurgu zamanlar, kurgu durumlar, geçmişimde kalmış uzak tanıdıklar. Değişmeyen tek şey, adımlarımı atamamam. Bacaklarım öyle ağır ki yerimden kıpırdayamıyorum. Özellikle merdiven çıkamıyorum, birinin beni yukarı çekmesini istemek zorunda kalıyorum. Yer çekimi katlanmış gibi. Çok çaresiz hissediyorum. Kâbus olan bu duygu. Tekrar tekrar bu rüyayı görmekten nefret ediyorum. 

28 Haziran 2022 Salı

Nisyan

Dün yine oldu. Annem görmeseydi keşke. Kimse görmese keşke. Kendim bile görmek istemiyorum kendimi ağlarken. Ağlamak da istemiyorum. Arada çıkacak bir yer buluyor işte. İçip içip ağlamışım gibi oldu. Ağladığım için içtim halbuki. Her şekilde kötü bir ikili. En azından sabah biraz rahatlamış uyanırım dedim ama hayır, gözlerim şiştiğiyle kaldı. Kafam hafif beton, suratım duvar.

Çok da güzel yaşıyorum oysa. Düşünmüyorum. Aklıma getirmiyorum. Aklım bambaşka şeylerle dolu. Kendine acıyan bir sevgisizlik hayatımda hiç olmadı sanki. Sevgimi ve kendimi hiç değersiz hissetmedim, ölüp yok olmayı hiç istemedim. Sonra kendimi küllerimden doğurmak zorunda kalmadım, tay gibi titreyerek ayağa kalkmadım. Bu artçılar o titreyiştir belki. Bir fay hattı için üç yıl uzun süre değil. Hele benim gibi kırıldıysa. 

İyi haber, kırıldığı yerden yine kırılması mümkün değil. Bir uçurum duruyor yerinde. İçinde sert rüzgârlar esen derin bir yarık. Kötü haber de bu. Kaybettiğim her ne ise geri gelmedi, gelmeyecek galiba. Yine benim, ben gibi seviyorum ama bir şey eksik bana dair. Kopuk bir parça, bir anahtar. Yuvası bile kayıp. Hatırlamıyorum. Edebiyat olsun diye değil, hafızam bana kıyak geçiyor, hatırlamıyorum. Anımsadığım anlarda gözüm doluyor işte biraz, o kadar. 


4 Haziran 2022 Cumartesi

Merdivensiz

Dün yine ağladım. Bağıra bağıra. Olmayı unuttuğum kadın oldum yine. Kopkoyu bir karanlığa düştüm, çıkamadım. Yine o merdivensiz karanlık. Bir başıma. Mütemadiyen, itinayla kaçıyorum oysa. Oraya geri dönemem. 

Darmadağın oldum. Kaç saat ağladım acaba? Müjgân korkup uzaklaştı kuzum. Ne yapsın. Uğraşılır mı bunla. Ne tuhafmış...

15 Mart 2022 Salı

Bir Büyük Yetersizlik

Odamda geçirdiğim mecburi bir haftanın sonunda her şeyden ne kadar sıkıldığımı fark ettim. Ne zamandır içinde kendimi kaybettiğim hayhuydan çok uzaklaşmış hissediyorum ve öyle de kalmak için inanılmaz bir istek duyuyorum. Başaramayacağımı bilmek şimdiden içimi karartıyor.

Evden çalıştığım dönem herkes benim için endişeleniyordu ama o dönemki huzurumu şimdi her zamankinden çok arıyorum. Sabahtan akşama kadar kitap çeviriyordum. Merak ettiğim şeylerin peşine düşüp araştırmaya, yeni şeyler öğrenmeye vaktim vardı. Günde en az bir iki film izliyordum. Günlerce, bazen haftalarca evden çıkmadığım oluyordu. Dünyanın pisliği, ben izin vermedikçe, bulaşmak şöyle dursun, yanıma yaklaşamıyordu. Ailemden destek almadan bu şekilde geçinmeye devam edebilsem bu düzeni asla bozmazdım.

Uyumaya çok ihtiyacım varmış. Saat kurmadan uyumak, alarm sesi olmadan kendiliğimden uyanmak çok iyi geldi. İlk birkaç günkü, öksürüklerle delik deşik uykuları saymazsak. O birkaç gün kahvaltı ve akşam yemeğimi annem kapıdan verirken anladım ki gerçek tatil, ev işi yapmamak. Yemek yapmak, sofra kurmak, sofra kaldırmak, bulaşık, temizlik, çamaşır, yalnız kendinin değil başkalarının bakım sorumlulukları, para kazanmak için yaptığın işle tüm bu sorumlulukları birlikte yürütebilmek için harcadığın efor, artı dinlenmek yerine yaptığın tonla başka şey.

Son yıllarda beni en çok yoran üçüncü vardiyam sendika oldu. Fiziksel olarak çok koşturmadığım halde. Zihinsel emeğimin tamamını oraya vakfettim. İş dışındaki zamanımın büyük çoğunu. Film izlemek, kitap okumak, kızı parka götürmek istediğim zamanlarda hep bilgisayar karşısındaydım. Karşılığını aldık gerçi. TİS kazanımları az değildi. Koşullar sertleşip biz de sesimizi yükselttiğimizde ise görevden aldılar işte. Keşke sendikaya ilişkin bilgim Maden filmiyle sınırlı kalsaydı. Biraz abartmışlar diye düşünmeye devam edebilseydim. 

"Dünyanın pisliği" diyorum ya, neden bahsettiğim konusunda hiçbir fikrim yokmuş. Öyle böyle değilmiş. Para için, güç için satılmayacak hiçbir şey yokmuş. Herkes her şeyin farkında. Üç beş kişi ekmeğini daha çok yiyebilsin diye değişmiyor düzen. Dokununca... Yanıyorsun. Başımıza ne gelecek meçhul. Vicdanım rahat, doğru olanı yaptım, doğru taraftayım. Öte yandan gelecek konusunda hiç olmadığım kadar kaygılıyım. Para yok. Birkaç çeviri işi alsam çok rahatlayacağım. O da yok. Sağlık sigortam olsaydı bari. Yok. 

Buna karşın, hiç yapmadığım bir hesapsızlıkla gelecek ay sonu Berlin’e gidiyorum. Olası bir ameliyat için kenara koyduğum, ay sonunu getirmekte zorlandığımda tırtıkladığım parayı harcayarak. Er ya da geç iş alabileceğime, orada keyifle harcayacağım parayı yerine koyabileceğime dair temelsiz bir inancım var. 

Hiç değilse vaktimi yeniden kazanabilsem. Karantinaya girmek zorunda kalmadan, kendimi besleyebildiğim bu saatleri günleri geri alabilsem. Benim elimde, biliyorum. İyi çalışan, iyi sendikacı, iyi köpek annesi, iyi sevgili, iyi evlat olabilmek istiyorum ama hepsine birden gücüm yetmiyor. Nefessiz kaldım. Yetemiyorum. Bir büyük yetersizliğim. İçinden çıkamıyorum. Kelimenin gerçek anlamıyla nefes alamasam da bu açıdan nefes aldım karantinada. Durdum. Uyudum. Film izledim. Merak ettiğimi araştırdım. Ciğerimin sökülmesine değdi neredeyse. Ciğerimizi bırakmadan olmuyor mu? 

5 Şubat 2022 Cumartesi

"Bu Ne Rastlantı Arkadaş"

Yazmayalı ne çok zaman oldu. Daha doğrusu bir sürü başka şey yazmaktan buraya yazmayı ihmal ettim. Kendime vakit ayırmayı ihmal ettiğim gibi. Günler yekpare bir akış içinde, soluk alamıyorum. Ne güzel bir şey oldu halbuki, ne kadar mutluyum. İnanması güç geliyor hâlâ. Sırf bu nedenle yazmalıyım. Yazmak da durup soluklanmak sayılır, durup bakmak. 

Ne tuhaftı son beş yıl. Çok sevdim, sevilmedim, dünya karardı, ölmek istedim, ölmedim. Biri çıktı, ölmeye yattığım yerden kaldırdı, ayaklarımın üzerinde durmaya başladım yeniden. Biraz sarsak, çokça inançsız, kırık, buruk, kırgın, uzak. Sonrası kalabalık bir yalnızlık. Yüzeyden. Keyfine. Serseri. Hepsi, her şey yalan çünkü. İzlediğim filmler, dinlediğim şarkılar, okuduğum şiirler. Hepsi tek bir yalanın işbirlikçileri. Hayatım boyunca inandığım yegâne şey aslında yok. Sevgim hiçbir şeye yetmiyor, güçsüz, değersiz, anlamsız. Hayat da öyle. Birine sarılmayı, el ele tutuşmayı özlüyorum ara sıra ama idare edebilirim, ediyorum. Kimseyle çok yakınlaşmaya gelmez, neme lazım, iyi böyle. Kaygısız başım. Güzel buluyorlar, sağ olsunlar. Beğeniyorlar. Kâfi. Kırılacak kalbim kalmadı. Kırılmazım, kaskatıyım, kimseyi kırmakla uğraşacak da değilim. Kendi halinde güzel bir kaya gibi duruyorum öylece. 

Duruyordum, kendi halimde. Hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey istemeden, hiç hayal kurmadan. Yapmam gerekenleri yaparak. Sonra hayat bitecek, azat olacağım zaten. Keyifliydi, her şey için teşekkürler deyip kibarca gülümseyeceğim gözlerimi kaparken. Derken, göz göze geldik. Gerçi hatırlamıyorum, önce yaptığı programları çok beğendiğim için yazdım mı yoksa önce göz göze geldik ve beni tanımasına mı şaşırdım bilmiyorum. Konuşurken niye heyecanlanıp saçmaladım onu da bilmiyorum. Beğenmişim zahir. Farkında değilim. 

Dahası hep iki adım yanımdaymış, hiç varmamışım farkına. Son yirmi yıldır hep yanımda yöremde olmuş, hiç değmemiş gözlerimiz. Belki değdi ama görmedik. Benim kâğıt param döne dolaşa onun cebine girdi, şarkı değil gerçek, ona eminiz. Benden inançlı, basmış imzayı. Hep firarîydim ben, pişman değilim. O da değil. Yaşamamız gereken hayatları yaşayıp öyle tanıştık. Ne yaşadık pek konuşmadık. Benim için bir ilk. Tuhaf bir şekilde iyi de geliyor. Öncesi var ama yok. Var ama gölge etmiyor. Elbette taşıyoruz izlerini, silmek mümkün değil, gerek de yok buna. Yaşayıp buraya vardık, birbirimize. 

Ben tam kendim gibi değilim gerçi. Aylar sonrası için büyük planlar yapıyoruz. Oysa yarını bile planlamam kimseyle. Yarına güvenim yoktur, güvenmeye ihtiyacım da. Güven mi bilmiyorum, bir tuhaf rahatlık şimdi duyduğum. Yeniden hayal kurabilmenin heyecanı belki. "Yaparız be" diyorum. Yaparız gibi geliyor. Her şey çok zordu. Gözlerim doluyor bunu yazarken bile. Çünkü her şey çok zordu. Sevmek, sevmemek, sevilmek, sevilmemek, hayatta kalmak, hayatta kalmaya devam etmeyi isteyebilmek, istediğime kendimi inandırabilmek. Her şeyin tekrar o kadar zor olmasını istemiyorum. Safları sıklaştırmak, el ele, omuz omuza karşılamak istiyorum hayatı. Buna ihtiyacım var, bunu istiyorum. İstiyoruz. Biz. Güzel şey biz. En küçük dayanışma ağı, sevgi yumağı. Başka türlüsüne ne gücüm ne isteğim var şu an. Yarın her zamanki kadar bilinmez, tekinsiz, sürprizli. Şu an bildiğim yetiyor bana. Sevebilmek, yeniden hissedebilmek her şeye değer. Her riski almaya, her korkuyu yenmeye. 

Yenmedim bile, unuttum korkumu. Nasıl olur, olur mu olmaz mı diye sormadım bile kendime. Oldu. Kendiliğinden. Neredeyse kaçınılmazmış gibi. Kaçmak gelmedi aklıma. Benim gelmedi? Ne aklıma, ne içimden. Biraz daha sarılıp öpmek geldi sadece. Biraz daha, biraz daha... Geldi, geçmedi. Geçmesin istiyorum. Yetsin teğet geçtiğimiz, iyi böyle, güzel olduk biz. 


27 Ağustos 2021 Cuma

Leylâ'ya bir aşiyan

Buraya yazmayalı çok zaman oldu. Aslında yazmayalı çok zaman oldu. Kendime ait, kendimle ilgili herhangi bir şey. Arada geçen zaman boyunca, kaybedeceğimi bildiğim savaşlara girip kaybetmekten başka bir şey yapmamışım gibi geliyor. Ama bunun hakkında yazmayacağım.

Çok daha klişe bir şey var aklımda. Korku. Sevme korkusu. Önümüzdeki ay 36 yaşımı dolduracağım. Yaşlandıkça güçleneceğimi düşünüyordum, bir bakıma güçlendim de. Öte yandan, eskisine kıyasla daha kırılganım. Sevgiyi ifade etmede açık yürekli ve imtinasız görünsem de gerçekten bir şeyler hissedeceğim diye ödüm patlıyor. Odaklanmamaya, düşüncelerimi dağıtmaya çalışıyorum. 

Kaburgamı bugünlerde yeniden zedelemiş olmam da tuz biber ekti. Her nefes alış verişte duyduğum acı, o ilk kırıldığında duyduğum acıyı geri çağırıyor. Kemik ikiye ayrılmıştı ve elbette batmadığı halde kalbime battığını hissediyordum. Kalbimi zedeleyen kırık kemik değildi. Sevebilmem için başını göğsümün kırık olmayan tarafına yaslamasını istediğim adamdı. İstemeden de olsa kıran o olduğu halde. Kemik zamanla iyileşse de acının ara ara kendini hatırlatacağını biliyordum. Öyle de oluyor. 

Yapma, uzaklaş diyor acı. Oysa aynı şeyi yaşamam mümkün değil, biliyorum. Kimse o değil, ben de o kadın değilim artık. Daha mı iyi daha mı kötü bilmiyorum ama başka bir kadınım. Gönlünce sevmek isteyen bir kadın hâlâ, sevilmeye de itirazı olmayan. Bunun için yine bir mülkiyet ilişkisine girebileceğimden, girmek istediğimden emin değilim yalnız. Yeniden güçlü hisler duymak kadar bu ihtimal de o eski firariliğimi uyandırıyor. Olabildiğince uzağa kaçmak istiyor, sonra yine gönlümün çektiğine dönüyorum. İçeride dönen şey halat yarışından farksız. Her şey ne kadar da olması gerektiği gibi rahat ve sakin oysa. İçime çöreklenmiş bu korkunun farkına ancak şimdi varıyorum. 

Doğum günümde yalnız olacağım galiba. Balkonda asılı duran kuş yuvasına girebilseydim keşke. Leylâ'ya doğum günü için bir aşiyan... İçine girip kapısını kapatabilseydim. Yaptığım, yapmaya çalıştığım odur belki de. Acıma ve korkuma sarılıp oturmak içeride. Yapamam. Yaşamayı hep fazla sevdim ben. Aşkla, tutkuyla. Aşiyanım da bunların yuvası olabilir ancak. Böyle olmalı. 

2 Haziran 2021 Çarşamba

Çimen yaprağı üzerindeki çiy damlası: Satyajit Ray ile söyleşi

[Çevirenin Notu: Bu yıl Satyajit Ray'in 100. doğum yılı. Ray, babamın da en sevdiği yönetmenlerden biri. Belki kendisi "En sevdiğim" diye düzeltecektir, bilmiyorum. 1970'te Sight&Sound'da yayımlanmış bu Satyajit Ray söyleşisini babam için çevirdim.]




Satyajit Ray’in 2 Mayıs’taki doğum gününün yüzüncü yıl dönümü vesilesiyle, Hindistanlı büyük yönetmenin Folke Isaksson’a 1970’te Sight&Sound için verdiği geniş röportajın düzeltilmiş halini yeniden yayımlıyoruz.

 

 

Folke Isaksson: Büyük sanatçıların çoğunda ortak bir şey vardır. Çocuklukları ve çocukluklarında olanlar, onlar için çok şey ifade eder. Kendi başlangıç noktanızdan ve geçmişinizden biraz bahsedebilir misiniz?

 

Satyajit Ray: Kalküta Üniversitesi’ni bitirene dek sanatla tam anlamıyla uğraşmaya başladım denemez. Ekonomi lisansı yaptım. Daha sonra Santiniketan’da (şair, toplumsal reformcu ve sanatçı Rabindranath) Tagore’un üniversitesinde iki buçuk yıl geçirdim ve o yılların, en önemli gelişim yıllarım olduğu kanaatindeyim. Resim okuyordum ve düşünmek, okumak, doğayı izlemek ve insanları tanımak için gereken serbest zamanı en çok bu dönemde buldum.

Her şey buradan başladı, filmlere ilgim vesaire. Tuhaf bir çocukluğum oldu. Babam ben daha iki yaşımdayken öldü. Kuzey Kalküta’da büyük bir yerimiz vardı: Evin içinde büyük bir matbaa makinesi vardı, bir de blok makinesi, kitap da basılırdı, fakat hepsi de hiçbir işe yaramaz hale geldi.

 

Sanıyorum Charulata’da (1964) bundan bir iz var?

O aslında Tagore’un kendisinde zaten vardı (Ray’in filmi, Tagore’un 1901 tarihli romanı Nastanirh’i temel alıyordu) fakat bu özel geçmişe sahip olmam sayesinde onu perdede gösterebildim. O iş tasfiyeye gittiği için oradan ayrılmak zorunda kaldığımızda aşağı yukarı altı yaşındaydım, annemle ortada kalmıştık. Dayımın evine geldik, bize evini açtı.

 

Ailenizin Tagore’la akrabalığı var mıydı?

Akrabalık yok. Babam onu iyi tanırdı, dedem yakın arkadaşıydı. Dedemle aşağı yukarı aynı yaştalardı. Üniversitesinde biraz vakit geçirmemi isteyen Tagore’un kendisi olmuştu. Kalküta’dan ayrılmaya pek hevesli sayılmazdım: Çok şehir insanıydım, Santiniketan ise köy gibi bir yerdi, kuş uçmaz kervan geçmez. Fakat sonraları bana muazzam faydası olduğunu gördüm. Ders aldığım hocalar büyük sanatçılardı: Sadece ressam değillerdi, gerçekten vizyon, anlayış sahibi, kavrayışı derin insanlardı.

 

Tagore akıl hocanız gibiydi öyleyse?

Hayır, öyle diyemem. Santiniketan’da Tagore’la doğrudan görüşme imkânınız olmazdı. Fakat hocam olan diğer insanlar kesinlikle akıl hocam gibiydi ve onlardan öğrendiğim her şeyi filmlerimde kullanmışımdır. Orada öğrendiğim her şeyi -ki hiçbiri doğrudan filmlerle ilgili değildi, genel anlamda sanatla ilgili her şeyi…

Çok okuyordum. İyi bir kütüphane vardı ve ben yalnızca resim hakkında değil, her şeyi okuyordum -romanlar, Hindistan edebiyatı, Batı edebiyatı, her şey.

 

Yaklaşık bir yüzyıl önce başlayan Bengal kültür rönesansı sizin için çok büyük anlam ifade ediyor olmalı.

Elbette, bence çok önemli bir dönem, her ne kadar bugün genç kuşaktan bazıları için öyle olmasa da. Yine de kendimi bir geleneğin parçası olarak görüp görmediğimden emin değilim; bunu kendim hiçbir zaman bilinç düzeyinde irdelemedim. Her ne hissediyorsam, eserlerimde kendini gösteriyordur umarım.

 

Evinizde hiç siyaset konuşulur muydu?

Pek sayılmaz; dayımın evinde olmazdı. Havada daha ziyade müzik vardı; teyzelerim, dayılarım, hepsi şarkı söylerdi. Fakat esasen entelektüel olmayan bir aileydi, bir sanatçı olarak orada gelişmedim.

 

Savaşın hemen öncesinde ne yapıyordunuz?

O sırada Santiniketan’daydım. Japonlar Kalküta’yı bombaladığı gün ayrıldım; haberi radyoda duydum ve olayların fazla uzağında kaldığımı hissettim. Kalküta’da olmak istiyordum, annem buradaydı. Okulu yarım bırakıp oradan ayrıldım çünkü orada okumakta olduğum güzel sanatlarla değil ticari sanatla uğraşmak istediğimi biliyordum.

 

Ticari sanata maddi nedenlerden ötürü mü yönelmek zorundaydınız?

Hayır, grafik tasarımla çok ilgileniyordum. Güzel sanatlar çalışmalarımın yanı sıra grafik, kitap üretimi ve tipografi üzerine kitaplar okuyordum. Aralık 1942’de geri döndüm, 1943’te bir İngiliz ajansında çalışıyordum. Bir tür kıdemsiz grafiker, mizanpaj sorumlusu olarak katılmıştım, beş altı güne kalmadan sanat yönetmeni oldum.

 

Bölünme* sizin için ne anlama geliyordu?

Hayatımın doğrudan etkilenmediği kanaatindeyim çünkü her ne kadar dedemin doğduğu, babamın bir dönem yaşadığı ev Doğu Pakistan sınırları içinde kalsa da ben orada hiç yaşamamıştım.

Kendimi hep Kalküta ve Batı Bengal’e ait hissettim. Belirli bir kültürel damar hariç çünkü Doğu Pakistan’ın kültürüne, halk şarkılarına ve hikâyelerine vâkıftım. Beni ve burada Kalküta’daki diğer insanları asıl etkileyen şey mültecilerin görüntüsüydü, istasyonlarda ve sokaklardaki mülteciler, insan yaşamlarının yavaş yavaş birbiri üzerine yığılışı korkunçtu.

 

1947’den önce ne tür filmler izliyordunuz?

O günlerde bugüne kıyasla daha az film vardı. Yerli yapımlar izlemek genel olarak âdetim değildi, 1947’de Film Cemiyeti’ni kurmadan evvel ağırlıkla Amerikan filmleri izliyordum. Yüzde 90 Amerikan filmleriydi, arada sırada bir İngiliz filmi dahil olurdu ve bazen de bir ihtimal Fransız ya da İtalyan filmi.

 

Peki ya klasikler? Ayzenştayn izlemiş miydiniz?

Evet, bazı Rus filmlerini izleyebildik, zira Ruslar müttefikti, dolayısıyla Maksim Gorki üçlemesi, Ayzenştayn’ın filmleri, bazı Pudovkin’ler ve benzeri şeyleri gönderiyorlardı. Aslına bakacak olursanız, evet, bu önemli bir olaydır… Pudovkin ve (oyuncu Nikolay) Çerkasov 1946 ya da 47’de Kalküta’ya gelmişti.

Öncesinde Korkunç Ivan’ı (1944) izlemiştim ve Çerkasov’a gözlerini nasıl öyle faltaşı gibi açabildiğini sordum çünkü gözleri pörtlek filan değildi, normal büyüklükteydi. “Ayzenştayn yaptırdı” dedi. Ayzenştayn’ın yönetmenliği konusunda birazcık eleştireldi, vücudunun çok zor şekiller alması gerekmişti, “öyle ki günün sonunda bütün vücudumda kas ağrıları olurdu” dedi.

 

Dolayısıyla kişisel temaslar yeni Hindistan sineması için önemliydi sanırım: Pudovkin’in ziyaretleri… Renoir da var galiba?

Renoir daha sonra geldi, 1949’da. Renoir’ın yalnızca Amerikan filmlerini izlemiştim: Güneyli (1945), This Land Is Mine (1943). Güneyli kayda değer bir filme benziyordu; çok yeni, çok alışılmadık, bir Amerikan konusunu alıp ona bir nevi Avrupai bir hava vermişti. Bu film benim için çok önemli bir deneyimdi ve Renoir’ın kentte olduğunu duyar duymaz onu aramaya koyuldum.

 

O dönemki nitelikleri neydi sizce?

Doğayı ele alma kabiliyeti; grinin tonlarına yönelik bir tür tercihi de içeren derin bir hümanizm, Çehov’cu bir nitelik denebilir; ve lirizmi, klişelerden kaçınması. Amerikan filmlerinden birinde tek bir bakış açısından, neredeyse durağan çekilmiş bir dövüş sahnesi vardır.

Oysa normalde kesmeler yaparsınız. Yumruklar bir o yöne bir bu yöne savrulur; kesmeler, ara çekimler… Burada ise ne aşağıdan, ne çok yukarıdan, ne de geniş açıyla çekilmiştir. Tek planda çekilmiş büyük bir dövüş sahnesi vardır. Dolayısıyla kayda değer bir şeye benziyordu, biçim ve içeriğin kusursuz uyumu.

 

O vakit ne oldu peki? Bu iki kişi, Jean Renoir ve Satyajit Ray karşılaştığında?

Ona büyük bir hayranlık duyuyordum, onu örnek alıyordum. İnsan hayran olduğu bir sanatçıyla tanıştığında bazen hayal kırıklığına uğrar çünkü kişi olarak ısınamayacağınız, yakınlaşamayacağınız biri çıkar. Fakat Renoir öyle harika bir adamdı ki: Derinlikli, nazik, nüktedan ve bilge… İş çıkışlarımda ki akşam altıyı buluyordu, mümkün olabildiğince yanına uğrardım.

Bütün gün The River’ın senaryosu üzerinde çalışmış oluyordu, ben de izlemediğim Fransız filmleri hakkında başının etini yiyordum. Daha sonra onunla birlikte çekim yeri aramaya gittim. Pather Panchali’yi (1955) çekmeyi kafama koyduğum için zaten kendi başıma etrafı gezmeye başlamıştım, trenle şehir dışına gidiyordum, dolayısıyla Kalküta banliyölerini ve civar köylerini biliyordum.

 

Bu düşüncenizi Renoir’la paylaştınız mı?

Evet. Dedim ki bu bir çeşit hikâye, bir çeşit durum, bir çeşit aile… ve o da “Kulağa harika geliyor, yap bunu, bence iyi bir film olacak” dedi.

 

İtalyan yeni gerçekçiliğinin size çok şey ifade ettiğine eminim. İlk Vittorio De Sica’nızı ne zaman izlediniz?

1950’ydi. Kalküta’daki reklam ajansının genel merkezinde çalışmak üzere İngiltere’ye gittim. Altı aylığına gönderilmiştim ve o altı ay içinde 100 mü, 99 mu, 101 mi film izlemeyi başardım ve ilk izlediğim film Bisiklet Hırsızları’ydı (1948). Curzon’da Üç Ahbap Çavuşlar Operada (1935) ile birlikte iki film birden gösterimiydi.

Ziyadesiyle ilginç bir ikili olmuştu fakat Bisiklet Hırsızları… beni paramparça etti.  Aklımda Pather Panchali’yi çekme fikri olmakla birlikte tamamen amatör bir oyuncu kadrosuyla gerçekten çalışılabileceğinden emin olmadığım için de çok heyecanlanmıştım.

 

Ve işte ispatı karşınızda duruyordu.

İspatı karşımdaydı. Hem de hepsi stüdyo dışında çekilmişti, en azından yüzde 90’ı stüdyo dışında çekilmişti. Dışarıda, her tür ışıkla çekim yapılabileceğinin ispatıydı benim için. Profesyonel yönetmenler bana hep ışığı kontrol etmek zorunda olduğumu, dolayısıyla yapay ışıkla çalışmak zorunda olduğumu söylemişlerdi. “Güneşi kontrol edemezsin” derlerdi. “Yağmur istiyorsan da yapay olarak yağdırmak zorundasın çünkü gerçek, doğal yağmuru nasıl kontrol edeceksin, yağmur dediğin bir durur bir indirir.”

 

Film çekeceğinizi ilk defa ne zaman hissettiniz?

Gelişmekte olan bir düşünceydi fakat 1946 veya ’47 gibi bir film çekmem gerektiğini hissettim. Elbette öncesinde Pather Panchali’nin bir baskısını resimlendirmiştim ve kitap beni olası bir film kaynağı olarak cezbetmişti. Sonra 1947 gibi film cemiyetini kurdum ve 1948’de yeni bir hobi edindim.

Filmi yapılmak üzere hakları satın alınmış kitaplardan senaryoları üretiyordum. Mesela şu kitabın hakları satın alındı ve filmi çekilecek diye gazetede okudum diyelim, bir senaryo yazıyordum ve sonra onu perdedeki ele alınış biçimiyle kıyaslıyordum.

 


Pather Panchali’ye başlayabilmek için eşinizin mücevherlerini rehin dükkânına bırakmak zorunda kaldığınıza dair hikâyeler var. Bunda hiç doğruluk payı var mı?

Bu doğru. Bir yıl boyunca senaryoyu satmaya çalıştım, kapı kapı dolaştım. Kalküta merkezli yapımcıların istisnasız hepsine gittim ve baktım ki kimse satın almıyor, her hâlükârda başlamaya karar verdim çünkü film çekme kabiliyetinden yoksun olmadığımızı kanıtlamak için elimizde biraz görüntü olsun istiyorduk. Böylece sigorta poliçelerime rağmen elime biraz para geçti. Çekimlere başladık ama o para çok geçmeden suyunu çekti.

Sonra birkaç sanat kitabı, birkaç plak ve eşimin birkaç mücevherini sattım. Oradan damla damla da olsa bir para geldi, mesaili işim hâlâ olduğu için sanat yönetmenliğinden kazanmakta olduğum maaşın bir kısmı da vardı. Para harcamamız gereken tek şey ham film, bir kamera kirası, rahatımızı sağlayacak giderler, ulaşım ve benzeri şeylerdi. Yaklaşık 1200 metre çekmiştik ki para bitti. Rehin verecek başka hiçbir şeyim kalmamıştı.

 

Batı Bengal hükümeti burada mı devreye girdi?

Hemen değil. Çekimleri durdurmamızdan bir yıl sonra. O sıra ümidimizi kestiğimiz için herkese “Elimizden bu kadarı geldi, o yüzden hoşçakalın ve teşekkürler” dedik, fakat herkes çok üzgündü. Benim reklamcılık işim duruyordu ama aklım filmdeydi.

Fakat filmi aklımdan çıkardım. Sonra bir noktada biri dönemin Eyalet Başbakanı Dr. Roy’la konuşmamız gerektiğini söyledi. O birkaç gün içinde Dr. Roy’un benimle görüşüp konuşmayı çok istediğini duyduk. Ve sonra oluverdi işte…

 

İhtiyacınız olanı elde ettiniz, film tamamlandı ve Pather Panchali’nin başarı öyküsü başladı.

Açıkçası filmi gösterime sokmak konusunda en başta pek istekli değillerdi. Film gösterime girmeden üç ay bekledi. Sonra vizyondaki ilk iki hafta pek iyi gişe yapmadı fakat üçüncü haftadan itibaren salonlar her gün doldu taştı. Altı haftalık koltuk rezervasyonları olarak bilinen şey yapılıyordu çünkü eldeki süre o kadardı.

O altı haftanın ardından yedi hafta daha oynayacağı başka bir salona geçiyordu ve o 13 hafta içinde hükümet parasını amorti etti, sonrasında gelen kârdı. Şu ana dek yüzde 1.500 gibi bir kâr elde ettiler ve hâlâ mütemadiyen gelen bir para var.

 

Tüm senaryolarınızı kendiniz mi yazıyordunuz?

Evet, hepsini. Ona yazmak denemez gerçi. Özel bir sistem geliştirmiştim çünkü bence senaryo yazmanın edebîlikle hiçbir ilgisi yoktur, bu yüzden senaryoya edebî bir çaba sarf etmem. Çok veciz belirli tasvirler yazarım o kadar; ağırlıkla hepsi eskizlerde, diyalog ve hareketlerle ilgili küçük notlardadır.

 


Fakat bazı durumlarda da edebiyat sizin için bir başlangıç noktası teşkil etmiş gibi görünüyor.

Ah evet. Fakat bu roman ve kısa öykülerin hepsi büyük oranda uyarlanmıştır. Hikâyede her zaman beni çeken bir şey vardır. Tamamında olması gerekmez, belki bana filmvari geldiği için dikkatimi çeken belli başlı önemli şeyler… Hikâyeyi defalarca okurum ve sonra kenara koyup orada bırakırım.

 

Bilmek istediğim bir şey var: Apu’nun Dünyası’ndaki (1959) firkete (Apu, yatakta uzanmış yeni evlendiği eşini izlerken yastığının yanında onun firketesini gördüğü sahne) yazılı mıydı, yoksa o anda mı doğaçlandı?

Yazılıydı. Çok önemliydi, üzerine çok düşünmüştüm çünkü Hindistan sinemasında öpüşme, sarılma ya da yakın aşk sahneleri ya da o tür şeyler göstermemeniz gerekir, hele ki 1958’de hiç gösteremezdiniz. Fakat yakınlık duygusunu, evlilik hayatının hassasiyetini verecek bir şey istiyordum, evvelce bekâr olan birinin kendi yastığının yanında birden başka bir yastık olmasının onu ne şekilde etkilediğini göstermek istiyordum.

Diyelim ki adam sabah kalktığında kadın gitmiş olsun, adamın kadının varlığını kendine yakın duyduğunu ve hayatının bir değişim geçirmiş olduğunu sözcükleri kullanmadan nasıl aktarabiliriz? Firkete tam da nedenle var, gördüğünüz üzere altı ay önce asla orada olamayacak bir nesne. İnce düşünülmüştü fakat böyle şeylerin son anda geliverdiği de olur elbette.

 

Apu üçlemesinde çok otobiyografik olan bir unsur var mı?

Birinci ve üçüncü kısımda kesinlikle yok, ikinci kısımda belki. Yine söyleyeceğim, malzeme, kaynak kitap temel alınarak geliştirildi. Filmde olan her şey, kitapta tohum halinde zaten mevcuttu. Öte yandan, ikinci kısımda dul annesiyle kurduğu ilişkide ergen Apu ile özdeşlik kurabildim çünkü kendim de aynı konumdaydım. 

Elbette köyde yaşamıyordum ve okumak için annemden uzaklaşmak zorunda kalmamıştım fakat bilinçdışımda, bilinçli olarak ya da bilinçaltımda kendi deneyimlerimle Apu’nunkileri ilişkilendiriyordum ve sanırım derinlerde bir yerde olayın psikolojik yönlerine biraz olsun girebildim.

 

Müzik Odası’ndaki (1958) ana karakter hakkında, müziğe sevdalı ve bu tutkusu tarafından mahva sürüklenen o toprak ağası hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu müzikle ilgili bir hikâye ve o toprak ağalarının, zamindarların* büyük müzik hamileri olduğu inkâr edilemez. Filmdeki toprak ağası kötü kaderine mahkûm bir figür olarak tasvir edilir fakat sönüp gitmeden önce parlayacak son bir kıvılcımı vardır. Elbette yeni zenginle, geri dönüp köye yerleşen tefeciyle, yani kocaman bir eve sahip o kültürsüz, iğrenç, kalantor adam ile rafine bir adam olan zamindarı karşılaştırmak istedim.

 

Çoğu filminizde olduğu gibi müzik yine kendi besteniz mi?

Hayır, o daha son zamanlarda yaptığım bir şey, 1960’a gelene dek başka bestecilerle çalışıyordum. Dört filmde Ravi Shankar’la çalıştım, burada ise filmin müziğini Vilayat Khan besteledi. Kendisi bir sitar sanatçısıdır ki Ravi Shankar’dan bile iyi olduğu kanaatindeyim. Babası tıpkı filmdeki gibi bir zamindarın himayesinde çalışmış bir klasik müzisyen ve bu müzisyenler geleneğe, toprak sahipleri ve soyluların himayesine her zaman minnettardırlar. Vilayat Khan filme bayıldı, feodalizmin çökmesine anlam veremiyordu.

 

Sizden çok farklı yöntemlerle çalışanlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Dizinin üstünde duran üç sayfayla film çevirmeye başlayan Godard mesela.

Evet ama onun yaptığı tür filmde hazırlanmış, düzenli bir senaryoya ihtiyacı yok çünkü temel amaçlarından biri modern hayatın kopukluğunu, düzenin yokluğunu, tanımlı biçimin yokluğunu göstermek ve bunu ancak onu parçalara ayırarak yapabilirsiniz.

 

Biçimle içerik arasında bir ilişki olmalı, handiyse bir anlaşma?

Bence öyle. Bazen biçimi bir karakter belirler örneğin. Truffaut, Jules ve Jim’i (1962) yaptığı zaman pek çok insan ne kadar serbest bir kurgu tarzı olduğundan bahsetti. Bence hepsi kızdan kaynaklanıyordu.

 

Ve bizzat Jeanne Moreau’dan?

Hem Jeanne Moreau hem de Catherine karakteri. Sanıyorum Truffaut o tarzı benimsememiş olsaydı, film, biçimi o kadar iyi ifade edemezdi. Geleneksel bir biçimle anlatılamazdı.

 

Ingmar Bergman hakkında bir düşünceniz var mı?

Evet, ona hayranım. Müthiş bir zanaatkâr, yapmasını istediği her şeyi yapabilen harika bir oyuncu ekibine sahip ve muhtemelen tiyatrodaki devamlı çalışmalarından kaynaklanan bir dram duygusu var. Onu yönetmen olarak etkileyici buluyorum fakat söylediklerine her zaman yakınlık duymadığımı söyleyebilirim. Meşgul olduğu şeylerden hoşlanmıyorum, bana göre pek önemli meşguliyetler değil, dinle ilgili belli şeyler vesaire… Meşguliyetleri benim meşguliyetlerim değil fakat beni yakalayabildiği bir gerçek.

 

Peki ya Dreyer? Onu fazla yavaş buluyor musunuz?

Yavaş filmlere aldırmam. Yavaşlığın sinirimi bozduğu zamanlar oluyor ama yavaşlık kendi başına bir kusur değil çünkü yavaş müzik vardır, hızlı müzik vardır… zor olan kontrol etmektir. Başarılı bir yavaş film yapmak ise çok daha zordur. Fakat Dreyer’i zaman zaman biraz fazla elisıkı, biraz fazla sert buluyorum. Yer yer belki biraz… mizah olsun isterdim.

 

Ya Buñuel?

En iyi filmlerini izlemedim maalesef. Yok Edici Melek’i (1962) izledim ki bayağı dahice olduğunu düşünüyorum. Her an çökeceğinden kuşkulanıyorsunuz ama bir şekilde sizi inandırıp devam etmenizi sağlamayı başarıyor… Buñuel ile iki yıl önce tesadüfen tanıştım. Acapulco’da aynı otelde kalıyorduk. 15 gün boyunca o ve ben kahvaltı sofrasına ilk oturanlar olduk. O da benim gibi çok erkenci. Sohbeti keyifli. Pather Panchali’nin büyük hayranıydı.

 

Fakat kulağı duymuyor?

Çok sağır ve çok Godard karşıtı buldum kendisini. “Ona iki yıl daha veriyorum, gelip geçici bir modadan ibaret” diyordu.

 

Müzik Odası hakkında konuştuk. Sizin müzikle ilişkiniz nasıl?

Müzik benim ilk aşkımdı. Klasik Batı müziğine, okul yıllarımdan itibaren giderek büyüyen muazzam bir ilgi duydum. Sonra kendi klasik müziğimiz geldi. Böylece bir plak koleksiyonu oluşturmaya başladım. Cebimdeki azıcık harçlıkla o ay Beethoven’ın Beşinci Senfonisi’nin ilk bölümünü, ikinci ay ikinci bölümünü, üçüncü ay üçüncü bölümünü satın alırdım.

 


Hâlâ Beethoven’la mı yatıp kalkıyorsunuz?

Aslında pek Beethoven’la değil artık, belki bazı oda müzikleri hariç. Oysa Bach her daim var, ayrıca Mozart’a da çok düşkünüm. Operalarını ve koro eserlerini epey çalıyorum artık. Ve barok, ağırlıkla Scarlatti, Rameau, Couperin ve erken barok, Schutz ve Palestrina gibi şeyler. Hatta Gregoryen ilahiler ve Monteverdi, giderek daha öyle şeyler. Bazı çağdaş müzisyenler de. Bartok’un oda müziklerini, kuartetlerini çok seviyorum.

 

Hiç sevmediğiniz bir şey?

Romantiklerden bazılarına katlanamıyorum. Mesela… Schumann’lardan bazıları, Schubert’lerden bazıları. Romantik şeyler beni çok sıkıyor.

 

Bugüne dek yaptığınız filmlerin Batıda anlaşıldığını düşünüyor musunuz?

Filmlerime dair en iyi eleştiriler Batıda yayınlandı.

 

Fakat önemli yanlış anlamalar olmuş olabilir?

Ah, niyetlerimle hiç ilgisi olmayan anlamlar yüklendiği, yorumlar atfedildiği oldu elbette ama bazıları da müthiş kavrayışlıydı. Batıl itikadı, metafizik ile dinin son derece Doğulu yönlerini ele alan Devi gibi bir filme dair eleştirilerdeki kavrayış derecesi beni hayrete düşürdü. Demem o ki muazzam bir algı. Charulata’ya dair en iyi eleştirilerden biri Batıda, Sight and Sound’da çıktı.

 

Dindar mısınız? Tanrının mı insanı, insanın mı tanrıyı yarattığına inanıyorsunuz?

Şahsi hissim, insanın tanrıyı yarattığı yönünde. Fakat biliyorsunuz, yaşamın nasıl başladığı hep bir gizem olagelmiştir ve ben, evveliyatı üzerine sürekli kafa yormaktan, zihnimde zamanın başladığı o ilk âna gitmekten hoşlanırım. Fakat tanrıya inanmakta fayda olduğunu düşünmüyorum, bunun lüzumunu hiç görmüyorum.

Yaşanmakta olan gelişmelerin ışığında bilimsel bilgiye inanmanın artık daha önemli olduğu kanaatindeyim. Spiritüalizme, seanslara, ruh çağırmalara ya da duyular dışı algılama gibi şeylere inanmıyor değilim…

 

Bunların bilimle açıklanabileceğini mi kastediyorsunuz?

Bence bir noktada öyle olacak; gerçi muhtemelen çok, çok uzun zaman alacak ama tüm bunların açıklanabileceğini düşünüyorum. Rüyalar, hatıralar, ESP (duyular dışı algılama), yeniden doğuş, önceki bir doğuşun hatırası ve böyle şeyler hakkında bir süredir çok okuyorum, öylece yabana atamam.

 

Sizce sanatçı mesafesini korumalı mı, yoksa kendini bir davaya adamalı mı?

Genel anlamda hayattan soyutlanmış halde yaşamıyorsanız biraz adanma kaçınılmazdır. Fakat ben sanatçı olarak asla bir propagandacı olmak istemem çünkü kimsenin toplumsal sorunlara kesin, nihai cevaplar verebilecek konumda olduğunu düşünmüyorum.

Esasen, işe yarayan hiçbir propaganda yoktur, zira… Size, bir keresinde Renoir’ın bana dediği bir şeyi söyleyeyim: “Çok sayıda savaş karşıtı film yapılıyor; ben genellikle en insani savaş karşıtı film addedilen Harp Esirleri’ni 1938’de çektim. 1939’da savaş patlak verdi.”

 

Daha sonra bir başka savaş karşıtı film olan Le Caporal Epingle’i (1962) çekti.

Evet, daha mesafeli. İşe yaradı mı? Yaramaz tabii. Ben sorunları ortaya koyup halkın belli toplumsal sorunların varlığının farkına varmasını ve kararlarını kendilerinin vermesini sağlamak istiyorum. Fakat güçlü görüşlere sahipseniz taraf tutmak bir noktada kaçınılmazdır.

Yani bir anlamda kendinizi adarsınız ama bir sanatçının cevaplar sunmasının, “Bu doğrudur, bu yanlıştır” demesinin gerekli, önemli veya doğru olduğunu düşünmüyorum.

 

Sizce Gandhi mi, Nehru mu daha büyük bir insan? 

Nehru’ya daha yakındım sanırım. Nehru’ya hayrandım, onu daha iyi anlıyordum çünkü ben de bir nevi Doğunun ve Batının ürünüyüm. Nehru’da belli bir liberalizm vardı, Batılı değerlere dair belli bir farkındalık, Doğunun değerleri ile Batının değerlerinin bir kaynaşımı. Gandhi’de bunları bulamadım.

Fakat elbette Hindistan’ın halk yığınıyla temas halinde bir insan, bir simge olarak epey sıradışıydı. Fakat insan olarak… Nehru’nun ne yapmakta olduğunu her zaman anlamışımdır, tıpkı Tagore’un ne yapmakta olduğunu her zaman anladığım gibi. Tagore’u bunun dışında tutamazsınız, bu bir üçgen.

 

Nehru’da ve kendinizde olduğundan bahsettiğiniz bu kaynaşım, size güçlü yönlerinizden biri gibi mi geliyordu, yoksa hem güçlü hem zayıf mı?

En başından beri güçlü yönlerimden biriydi. Fakat arkanızda kendi kültürünüzün desteği olmalı. İlk filmimi yaptığım sıralarda bile bunun farkındaydım. Batılı bir eğitim almıştım, İngilizce okumuştum fakat son on yıldır gitgide daha çok ülkemin tarihine, halkıma, geçmişime, kültürüme geri dönüyorum.

 

Kendi geleneğinizin en iyi yönü nedir?

“En iyi yönü” değil de “ayırıcı niteliği” diyelim. Sanskrit klasiklerinden başlarım sanıyorum: Upanişadlarda* ve Vedalarda* bile bulunan, doğaya o muazzam yakınlık ve çok derin bir felsefe şekli... Nötronun, atomun mevcudiyeti, evrenin hem küçücük bir nokta içerisinde olup hem de sizi çepeçevre sardığı fikri, evrenin kapsanışı…

Bu noktada size bir hikâye anlatacağım. 1928’de, 7 yaşımdayken, annemle birlikte Tagore’un üniversitesine gittim. Yeni satın alınmış küçük imza defterim de yanımdaydı, annem defteri Tagore’a uzatıp “Oğlum sizden birkaç dize rica ediyor” dedi. O da “Defter bende kalsın” dedi. Ertesi gün almaya gittiğimde defteri çıkarıp şöyle dedi: “Senin için bir şey yazdım, şimdi anlamasan da büyüyünce anlayacaksın.”

Sade bir üslupla yazdığı en iyi şeylerden biridir, anlamı da şu: “Nehirleri ve dağları görmek için bütün dünyayı dolaştım, çok da para harcadım. Çok uğraştım, her şeyi gördüm fakat evimin hemen dışında küçük bir çimen yaprağı üzerindeki çiy damlasını görmeyi unuttum, tümsek yüzeyinden etrafındaki bütün evreni yansıtan o çiy damlasını.”

 

Ve bu çiy damlası Hindistan geleneğinde mi?

Bizzat Hindistan geleneği. Bu çok ama çok önemli. Esas olanın çok küçük bir ayrıntıdaki mevcudiyeti ki daha geniş olanı ifade etmek için onu yakalamak zorundasınız; tam da bu, Hindistan sanatında mevcut… halk şiirinde, halk ezgilerinde. Bence öz bu.

 

Öz, kozmik ve mikroskobik olanın muazzam bir birleşimi öyleyse?

Evet, ve bunu giderek daha net bir şekilde görüyorum. Geçenlerde bir kitap aldım. İçinde şunun bunun noktalarının, noktacıklarının elektron-mikroskop fotoğraf serileri var, belki küçük bir su yosunu parçası, bir parça protoplazma ya da bir şeyin başı, ve ortaya çıkan desenler doğrudan ta Upanişadlara uzanıyor… Belki 2.000 kat daha güçlü bir mikroskop neler gösterecek bilmiyorum… hücresel biçimdeki yaşamın nereye kadar uzandığını.

Hücresel biçime dair bu farkındalığın erken dönem klasiklerde mevcut olduğu kanaatindeyim… ve sanat eserlerini hücresel tasavvur ediyorum, küçük düğümler, küçük ayrıntılarda birbirine bağlanan küçük moleküller gibi ama aynı zamanda genel biçime dair bütüncül bir kavrayış, ayrıntıya dair bir kavrayış var, bir yoğunluk, zenginlik var ki pek çok Batılı da bu kavrayışa sahip.

 

Bunu toplumsal gerçekçi eserlerde bulmak pek mümkün değil.

Değil, çünkü orada başka bir şeyle başlıyorsunuz. Bir sonuçla başlıyorsunuz, oysa benim durumumda, özgün bir hikâye yazarken karakterlerle başlarım, onlar olay örgüsünü kendi hakikatleri ve istemleri doğrultusunda geliştirir. Bu Hitchcock’un tam tersi. Hitchcock’un en başta bir örüntüsü vardır ve iki boyutlu karakterleri onun içine yerleştirir.

Bende farklı, eminim Renoir’da, Çehov’da da öyledir. Bu insanlardan çok şey öğrendim. Kendi klasiklerimden ne kadar çok şey öğrendiysem, büyük hayranlık duyduğum bu insanlardan da o kadar çok şey öğrendim. Fakat ben karakterlerle başlarım ve epey kısmını yazıp da birbirlerine nasıl tepki verdiklerini görene dek sonunun neye benzeyeceğini bilmem. İki karakteri yerleştirip tepki verişlerini izlerim ve bilgim yettiğince hakikate benzeterek ilerlerim, hikâye de işte orada gelişir.

 

 

 

*Bölünme: Britanya Hindistanı’nın 1947 yılında Hindistan ve Pakistan olarak iki dominyona bölünmesi.

 

*Zamindar: Farsça “zemîn” ve “dâr” sözcüklerinin birleşiminden oluşan ve toprak sahibi anlamına gelen “zamindar”, eski Hindistan’da hükümdara bağlı, onun adına vergi toplama yetkisine sahip, büyük arazileri ve çok sayıda köylüyü yönetimi altında bulunduran feodal toprak ağasına verilen isimdir.


*Upanişadlar: İlk olarak İÖ 600 yıllarında görülmeye başlayan felsefe ve teoloji metinleri Upanişadlar, kendilerini önceleyen Veda metinlerine dayanmakla birlikte o metinlere eleştirel ve uzlaşmacı bir çizgide yer alırlar.  


*Vedalar: Hint düşüncesinin en eski kaynakları. Dinî niteliği ağır basan ve mitolojik unsurlar da içeren bu metinler Hint yaşayışı ve düşüncesini derinden etkilemiştir.



Kaynak: https://www.bfi.org.uk/sight-and-sound/features/satyajit-ray-conversation-1970-folke-isaksson