26 Aralık 2011 Pazartesi

Aşktan Öte, Aşktan Ziyade

Bu Ankara bana iyi geldi. Tezi teslim edeli bir yıl oldu, gidem de şu master diplomamı artık alam dedim. Hem Kingus çıkacakmış sahneye, bu kaçmaz. İyi ki gitmişim, sevgiden şımarıp döndüm.

Hayatımın erkeği tez hocamla görüştük. Gerçi hem şımarttı, hem ağzıma sıçtı o. Tez hocam o benim, şımartır da ağzıma da sıçar. Her türlü yetkiye sahip bu konuda. Bir yandan aslan sütüyle besliyor hem. Güzel yüzlü, inatçı, küçük hayal kırıklığıyım onun. Doktoraya devam etmememden son derece hoşnutsuz. Çok güvendiği öğrencilerini kast ederek bir “you were one of those” deyişi vardı, ben öyle tokat gibi past tense duymadım hayatımda. Wish you were here’ın were’ü filan halt etmiş yanında. Yine de benden umudunu tamamen kestiğine inanmıyorum. Bir kere böyle harika bir adamın benden yana umudu olması başlı başına muhteşem bir şey. Bir bildiği vardır diye düşünüyorum, öyle umuyorum. Genelde aşka dair anlatılır ama hani hayranlık derecesinde sevdiğin insan seni geri sevince bir afallarsın ya. Öyle yüksek bir yere koymuşsundur onu ve sen onun yanında öyle değersizsindir ki onun tarafından değer görünce o yüksek yeri bir sorgularsın. Bir nevi “beni sevdiğine göre o kadar da mükemmel değil demek ki, mükemmel olsa (mükemmel olmak?!) benim gibi paçoza ne diye gönül indirsin”. İşte bizim durumumuzda öyle olmadı, bir an bile hoca da tırtmış diye düşünmedim. Bende ışık görüyorsa doğrudur, vardır ama hakkını veremiyorumdur, o da benim mallığımdır. Ne hayranlık ne aşk. İnsan olarak da akademisyen olarak da en saygı duyduğum adamlardan biri bu, hele sevgimin haddi hesabı yok. Bazen böyle dertleşmek için seni kenara çeker, seni kendi gibi bildiğini cömertçe hissettirir ya mutluluktan ölürüm öyle zamanlarda. Bu adam beni bu kadar ciddiye alıyorsa o kadar da fasulye olmayabilirim lan. Ben onu zaten ciddiye alırım. Herkes her şeyi söyler mesela ama o söylerse ciddiye alırım, ne söylerse söylesin. Ne dediği önemlidir. Bir de rakımı koymuyor mu, ayşec. şundan da ye bak ben bunu çok seviyorum demiyor mu… Tez savaşlarımız geliyor da aklıma. Direniş kavramını kullanmamı asla onaylamadı, hala da onaylamıyor ya ikimiz de meydan okumanın hastasıyız. Benim bir de inadım inat, bunu sevdiğini biliyorum. İçine sinmedi filan ama hayır, bu direniştir hocam dememden hep bir keyif aldı. 35 numara ayaklarıma bakmadan karşısına geçip ona pabuç bırakmamamı seviyor. Ben de onun yalnızca düşünceye dair değil hayata dair her mevzuu aynı içtenlik ve tevazuuyla konuşabilmesini seviyorum. Seviyor da seviyorum yani. Bir usta çırak ilişkisi ancak bu kadar sevgi muhteva edebilir.

O akşam öyle bir posta şımardım. Sonraki gün Kingus çıkacaktı Voodoo’da. Yanılmıyorsam daha birinci sınıftaydık kurulduklarında. Biz de daha yeni tanışıyoruz zaten. Sakarya’nın Sakarya olduğu zamanlar, Limon daha açık o zaman. Gölge’nin de Gölge olduğu zamanlar ama Gölge Pub tercihim. Rembetiko’yu ise daha bilmiyorum. Voodoo Blues yeni açıldı sayılır ama sanki hep varmış gibi. Dün biraz erkence gidip oturduk bir masaya. Sonra o masa doldu taştı… Her yüz tanıdık, herkes aşina. Bir yandan çalma listesi karalanıyor küçük bir kağıda, bir gitar eksik ama sıkıntı yok, yüzler gülüyor. Oradan rahat bir “ne olacak ya, yılların blues’cusuyuz” da gelince bir hoşuma gitti, bir hoşuma gitti. Saat sekizi gösterdiğinde masadakiler sahnedeki yerlerini aldılar. Biz de yavaş yavaş içeri geçtik, en öndeki masaya kurulduk. Kafamı yanıma yöreme her çevirişimde bir tanıdık yüz daha. Mekan bizim sanki. Ben Ankara’dan ayrılırken Voodoo ya açılmamış ya da çok yeniydi. Buna rağmen bana bile benim gibi geldiğine göre bu Tamer’in başarısı olmalı. O gece de öyle keyifli geçti işte.

Ankara’ya hep çok anlam yüklediğimi sanırdım ama hak ettiği anlamı hiç yüklememişim aslında. Bunu dün de değil bu akşam üstü AŞTİ’de, dünyanın en sevimsiz otogarında beklerken anladım. Yıllar boyunca Ankara ve hatta ODTÜ ve beşeri, kaybettiğim mitik bir aşkın başkentiydi her şeyden evvel. Bu kente dair en olmadık detayları sıkıp keder çıkarmasını bildim. Yağmura yüklediğim anlam mesela aslında karın bu şehre ne kadar yakıştığını fark etmemi engelledi. Aşk benim için bir varoluş şartı ama tüm algımın da içine eden bir şey. Sanki Ankara’yı ilk defa görüyorum. Ya da bu adamları. Ne güzel insanlar tanımışım ben, aferin lan bana. Ne güzel bir üniversite hayatım olmuş, ne çok eğlenmişim. Ben Ankara’yı sevmişim, farkında değilim. Hayatı aşkla algılayan bir kadın olarak bir şehri bir aşktan ayrı algılamam çok zordu ama Ankara hak ettiği anlamı buldu sonunda.

Bir keresinde eskimekten söz etmişti Vernon. İlişkilerin eskimesinden kötü bir şey gibi bahsetmişti, neyi kast ettiğini tam anlamamıştım o zaman. Dostlar yıllanıyor, bu çok güzel işte ama kimi ilişkiler eskiyor hakikaten ve bu kötü bile değil de acıklı biraz. Önü alınması mümkün olmayan sert bir gerçek ve gerçek karşısında her türlü drama sönük. Aslında her şey ne kadar basit ve anlaşılır, hemen gözümüzün önünde. Hiç o kadar sofistike değil, hatta o kadar önemli bile değil. “Bayağı” demezdim de…ne bileyim, köfte ekmek kadar basit mesela. Hayat yani. Vapurlar filan, tuhaf da bir yandan. Ama kesinlikle güzel. İnsanlara, şehirlere, yemeklere, yağmura kara duyduğum bu sevgi aşktan öte, aşktan ziyade. Bu yaşa gelip de bu kadar sevgiyi içinde hala nasıl muhafaza edebilir insan. Budandıkça sürgün mü veriyor nedir.

Yeni yıla inanmıyorum ama bu defa bir umut var. Yeni yılla birlikte işe başlayacak olmamdan da kaynaklanıyor olabilir, bilmiyorum, ama güzel şeyler olacak gibime geliyor. Hem niye olmasın ki, ne sebep var, öyle değil mi? Kimi ilişkiler eskiyip matlaşıyorsa da insanlar değil, benim için değil. Hayatımın müzesi gibi gelen ODTÜ’de yürürken yirmi yaşındaki insanlara bakıp onları kıskandım. Ben de oradaydım, ben de yirmi yaşındaydım. Ha çok mu yaşlandım sanki, hayır, önemli olan bu değil. Önemli olan, bir daha asla yirmi yaşında olmayacağım. Yıllar boyunca beni kederlendiren temel sebeplerden biri de zamanın bu geri döndürülemezliğiydi belki. Yitip giden ve yitip gittikçe mitleşen bir geçmişe ağıt. Halbuki hayat ne kadar kısa, bizi seven ve sevdiğimiz insanlar ne kadar güzel, dostluklar ne kadar değerli… Her an bir daha geri gelmeyecek bir an. Her şehir birbirine aşık insanlar barındırıyor ve asıl, hayatı aşkla sevince, AŞTİ’den bozkır güneşinin batışını izlemek bile keyif veriyor. Ankara güzel la…

3 yorum:

  1. 19 senem geçti..Ankara'da yani. Sakarya, Sakarya iken Charlie'nin yeri vardı. Sifon tekel birası içilen. Yanında da gözleme. Büyük Ekspres, ekâbirlerin, sanatçıların yeriydi. Efese 'yengen'in eşlik ettiği. Limon, sandıkta durur ve yataktı. Ankara kanıksamalar şehridir benim için. ÜStüme olmayan ama olmayışını kanıksadığım. Sevmedim ama nefret de etmedim. Yaşamın aslında kanıksamalar demeti olduğunu öğrendim. Sevdim diyorsun ama sevdiğin Ankara değil ki insanlar. Ankara'nın etkisi o insanları bir araya getirmiş olması sadece. Sen, insanların yüzünden sevmişsin Ankara'yı.
    Ankara'nın nesi güzel la, çıkar makyajını geriye ucube bir şey kalır.Bi' şişe vodka içmeden çekilmeyecek cinsinden hem de.:))
    Not-1: Tez hocana ilişkin uzuun ve de hınzır bir yorum yazardım ama boşver, yeni iş de bulmuşsun.:)
    Not-2:Sevemedim gitti şu -miş'li geçmiş zamanları.
    Not-3: Evladım, boyun kaç senin?:))

    YanıtlaSil
  2. Avram'a ne oldu diye sorma, Google+'ın gadrine uğradı.:)

    YanıtlaSil
  3. Yok orası öyle, yoksa şehir dediğimiz -hele Ankara- bir grup bina. Yaşanmışlıklar, anılar vesaire güzel kılıyor. Kişisel tarihinin müzesi gibi oluyor şehir. Ama var var, kendinden menkul, kendine has bir güzelliği de var şimdi. Valla var :)
    Not-1: Tez hocama laf yok. Okusa kendisi de epey alay ederdi zaten "kızım duygusal mısın" diye. Öyle olduğumu biliyor da bu kadarını tahmin edemezdi herhalde.
    Not-3: 1,57 :)

    YanıtlaSil