30 Nisan 2015 Perşembe

Hızır Mayası

Daha da sıkışmış, sıkışıp kalmış hissediyorum şimdi. 


28 Nisan 2015 Salı

DERDİMİZ

İnsanın eli kalem tutan, derdini anlatacak kadar yazmasını bilen arkadaşları olması çok güzel. Canan derdimizi anlatmış, paylaşıyorum. Bu türden artık tak eden mevzularda "eeh yettiniz ulan" diye başlayıp, küfür sallayarak devam etmeden yazabileceğim günlerin umuduyla...


Derdimiz kapitalizmin çeşit çeşit ambalajlara (örn. doğallığa veya çocuk bakım fedakarlığına) sığdırıp da pazarladığı ürünlerden birini, bir firmayı veya bir ajansı hedef göstermek değil şu an. İçinden ateşe vermek için debelendiğimiz şu sistemde bireyler olarak hepimizin etik olarak üretim ve tüketim araç ve yöntemlerini sorgulamaya devam etmesini elbet dileriz. Bundan geçen en iyi yolun da dayanışma, komünal eylemsellik olduğunu hissederiz. Lakin bugün derdimiz kapitalizmin dayattığı  bir başka ambalaj:

Kadın ambalajı

Anlaşılamayan istekleri olduğu sanılan, birbiriyle çelişen taleplerde bulunduğu savunulan, giyime, lükse, para pula ve erkeğe düşkün olmakla itham edilen, fedakar anne rolünün kendisine ne kadar yakıştığı basbas bağırılan, evde oturup çocuk bakan, erkek olsa aynısı olmazmış gibi davranılan kadın ambalajı. Biz kadınlar sistemin ve kölesi olmuş siz küçüklü büyüklü erk temsillerinin dayattığı, üzerimize zorla giydirdiği kılıfları kesip çıkmanın yollarını arıyoruz.

Örtük cinsiyetçilik tanımı gereği şapka takar; "aman bayana kapıyı tutalım", "sen şimdi hamilesin, duyguların yoğun tabii", "periyoddasın ondan bana trip atıyorsun", "senin dekolte giymeni isterim ama ortam müsait değil" şeklinde basitçe örneklendirilebilecek şapkalardır bunlar. Bu yolları ararken zaman zaman postmodern şapkalar geçirerek yanımıza yaklaşan empatik erkleri de artık tanıyoruz.


"Kadınları anlama"nın yolu önümüzden çekilmektir ağalar, amcalar, babalar, abiler. Biz ne istediğimizi biliyoruz, az önümüzden çekilin de deyiverelim cümle aleme. Bizi anlamanın yolu budur, bundan öte bir dayanışmanız yoksa bu sahnede yeriniz artık yoktur. Basmakalıp kadın imgelerini bir çuvala doldurup bir de erkek sesiyle süslediğiniz şeyin adı CİNSİYETÇİLİKTİR beyler (aranızdaki kadınların içlerine hapsolmuş kadınlıklarını tenzih ederiz). Özür dilemek yerine "Çık kırıldık vıllı, kıldırdık rıklımımızı" diplomasisiyle paçayı kurtarmaya çalışabilir "Fomonostloro do hoç yorolonmuo! Boz toplomon gorçoklorono gostoruoz" nağmeleri dizebilirsiniz. Yanımızdaysanız esas isteklerimizi topluma bizim sesimizden, bizim gerçekliğimizden dillendirirsiniz. Yoksa gölge etmeyin başka ihsan istemeyiz...

23 Nisan 2015 Perşembe

Alice Barker

Yüzyılı devirmiş bu kadının söylediği çok şey var ama yazıya dökmeye vakit yok. Yine de bu video şurada dursun. 

15 Nisan 2015 Çarşamba

Ön Sözler Gereksizmiş



Mimar Sinan'ın Prof. Dr. Sami Şekeroğlu Sinema-TV Merkezi Kütüphanesi'ne gittim bugün. Sırtımda bilgisayar, ayağımda konvers. Kimse de demedi ki "hemşerim sen kimsin?" Öylece girdim içeri. Bir kimlik filan bıraksaydım bari? Normalde katıymış aslında güvenlik ama boşluklarına mı denk geldi, tipim mi kurtarmadı bilmem. 

Kütüphaneyi bulmam gerek, nerede olduğunu da bilmiyorum. Özgür'le Muhsin Bey'in (1987) restore edilmiş versiyonunu izlediğimiz salona doğru ezbere adımlarla ilerledim. Sağım solum her yer müze gibi zaten. Eski kameralar, fotoğraflar, ödüller, giysiler. Giriş katını tamamen tavaf ettikten sonra aklıma geldi orada oturan çocuğa sormak. Kapıdan çıkayım, sağdan aşağı? Tamam.

Çıktım, sağda kantin var. Az sayıda öğrenci, sessiz sakin, kendi hallerinde takılıyorlar. Kıştan sonraki ilk bahar günleri zaten. Tazecik güneş herkese sirayet etmiş. Onlar üniversite öğrencisi, ben değilim. Ama daha dün... hayır, artık değilim. Çok garip bu. Tuhaf bir his. Aslında hâlâ oraya aitmişim gibi. Bir de Mimar Sinan ya, malum.

Acaba arada kaynıyor muyum, yoksa bu kim lan diye geçiren var mıdır içinden? Hiç bunları düşünmüyormuşum gibi hızlıca geçtim kantinin önünden. E aşağıda bir şey görünmüyor. Kısa saçlı, sıfır makyajlı, güler yüzlü bir kıza yanaşıp kütüphaneyi sordum. Molozları geçince kapıyı göreceğimi söyledi. Moloz? Molozlar? Tamam, teşekkürler. Ha bir de kapalı? Oh şahane.

Sahiden de moloz ve atılacak dokuman ve film yığınını geçince kapısında KÜTÜPHANE yazan camlı bir kapı gördüm. Gösterim yapılan sinema salonunu görmüş olmasam beklentilerimi frenlerdim ama o salondan sonra bu kadar mütevazı bir kütüphane beklemiyordum. Bir saat kadar içine de giremedim zaten. Artık üniversite öğrencisi olmadığım yüzüme yüzüme vurmasın diye -ve tabi birkaç dakika kadar atılanlara göz gezdirdikten sonra- aksi istikamette keşfe çıkınca binanın resmen kucağına alıp sarmaladığı küçük, huzurlu bir bahçeyle karşılaştım. Ne yapayım, çantamdan çıkarıp Huzur'u okumaya koyuldum ben de. Şehrin göbeğinde nasıl koyu bir sessizlik, anlatamam. Zaman geçti. 

Bir saat sonra elinde yemek tepsisiyle görevli hanım gelip kapıyı açtı. Aslında tepsiden dolayı tam benim açmamı rica edecekken telefonum çaldığı için kapıyı açmayı nasıl başardığını tam bilmiyorum. İnternetten aldığım Onat Kutlar'lar kapıda kalmış. Çıkar çıkmaz koşup şubeden aldım tabi ki. 

"Hocam" aşağı, "hocam" yukarı. Değme keyfime! Bir de her yer sinema, her yer film. Şeker dükkanı gibi. Sonra kitaplar önümde yığıldıkça fark ettim ki (o yığılmayı da çok özlemişim, ben kütüphane özlemişim) Nijat Özön tek başına sırtlayıp götürmüş Türkiye'de sinema literatürünü. Katkısının büyüklüğü karşısında dehşete kapıldım. Vecdi Sayar haklıymış. Sinematek paneli çıkışı "termino..." dedim, Nijat Özön dediydi. Sahiden de bu kadar netmiş. 

Neyse, sonra yayıneviyle görüştüm. Ben uzatma almak isterken onlar neredeyse öne çekmeye bakıyorlar. Değil gelecek film festivaline yetişmesi, basımını görmeye ömrüm yetmez diyordum, bu Ağustos'ta basmayı planlıyorlar! Redaksiyon bir ayda bitermiş? 600 sayfa? Neyse ki sinemadan anlayan biri redakte edecekmiş, çok şükür. Dizini de birlikte çevirecekmişiz. Bu da Notlar kısmının çevirisini saymazsak (nereye saymıyorsam elli sayfayı) geriye bir tek, kitabı satır satır elden geçirerek okunaklı hale getirmek ve oraya buraya saçtığım çn'lerin içini doldurmak kalıyor. Bir buçuk ay var. Mümkün değil. Stres seviyem yüksek irtifada seyrediyor, ama eş zamanlı olarak acayip de bir rahatlama geldi çünkü bitecek. Hatta basılacak da göreceğim bile, yuh. Stres ve rahatlamanın bu eş zamanlılığı beni benden aldı yemin ederim. 

İlk kitap çevirim basıldı bu arada. Daha benim elime ulaşmadı ama çıkmış. Optimist Kitap'tan Bilimi Anlamak. Tavsiye ederim:)