4 Eylül 2016 Pazar

The Lady Eve (1941, Preston Sturges)

Preston Sturges (1898-1959)
Bu filmle birlikte resmen girmiş olduğum dönemi Sturges's Seven olarak adlandırmayı uygun buluyorum. Zira yönetmenin 1940 ve 1944 yılları arasında çektiği şu 7 muhteşem filmin ikincisini de izledim ve takıntılı olduğumdan geri kalanlarını da izleyeceğimden oldukça eminim. 



Öncelikle yönetmen hakkında üç ilginç not: Birincisi, Preston Sturges sesli sinema döneminde senaristlikten yönetmenliğe geçmeyi başaran ilk kişi. Kazandığı başarı sayesinde Billy Wilder, Samuel Fuller ve Joseph Mankiewicz'in de önünü açmış. İkincisi, bu filmin çekimleri sırasında rahat bir atmosfer yaratmak için her türlü ziyaretçiyi sete buyur etmiş. Sonra da kalabalık arasında kaybolmamak için canlı renkli süveterler giymeye, tüylü şapkalar takmaya başlamış. Bu yönetmenin kendini kıyafet yardımıyla kalabalıktan ayırma hikayesi bana Leni Riefenstahl'ı anımsattı. 1935'te Nazilerin propaganda filmi Triumph of the Will'i çeken hanımefendinin de kalabalıkta ayırt edilebilmek için beyaz bir pardesü giydiği kalmış aklımda. Üçüncüsü, Sturges senaryoları oturup yazmıyor, bir sekretere dikte ediyor. Hatta dikte ederken rollere girip sahneyi oynuyor! Diyalogların başarısında bunun da payı olmalı. 


Efsane Edith Head'in Stanwyck için kostüm tasarladığı ilk film The Lady Eve, sonra gerisi geliyor. Bu filmde Stanwyck'e giydirdiği gelinlik öyle tutuyor ki o yılın gelinlik modasına damgasını vuruyor. Bu fotoğraftaki değil, çok sade, saten bir şey.


The Lady Eve'in çekimleri sırasında Stanwyck ve Fonda'nın soyunma odalarına neredeyse hiç girmedikleri, çekimler arasında sürekli Sturges'la birlikte takıldıkları ve repliklerinin üzerinden geçtikleri, kimi zaman da hep birlikte yeniden yazdıkları söyleniyor. Bu da diyaloglardaki zekanın yanı sıra belirgin akıcılığı açıklıyor.


Yine de -başıma bir şey gelmeyecekse- Peter Bogdanovich'e katılmıyorum. İzlediğim en iyi screwball komedisi değildi, en iyi romantik komedi de değildi. Hatta muhtemelen birkaç ay sonra filme dair pek fazla şey hatırlamıyor olacağım, sırf bu nedenle bile not düşmekte fayda var. 

Monckton Hoffe'nin "Two Bad Hats" başlıklı 19 sayfalık kısa öyküsünden yola çıkan The Lady Eve kısaca hin Havva-masum Adem mitosunu temel alıyor. Bu anlamda temiz surat abidesi Henry Fonda çok yerinde bir oyuncu seçimi olmuş. Yalnız güzellikten öte şeytan tüyü olan Barbara Stanwyck'in aynı yıl Ball of Fire'da Gary Cooper'la yakaladığı kimyanın daha sahici olduğunu düşünüyorum. İzlerken basbayağı heyecanlanmıştım. O da yine bir masum Adem-hin Havva öyküsüydü. (İşin doğrusu beyaz perde aşkları konusunda benimle Howard Hawks'un kimyası tutuyor da neyse.) 


Barbara Stanwyck Ball of Fire'da da (1941)  yine baş oğlanı ayağıyla tanıştırıyor.

Olay örgüsüne bundan fazla girmeyeceğim. Şunu anladım ki bu adamın filmlerini izlerken aptalca bir şey izleme şansım yok ama her seferinde Sullivan's Travels'da yaptığı gibi de dünyamı alıp döndürmeyecek. Tamam, gayet adil. O zaman ben de adaletli davranayım. Adem ve Havva zaten özünde berbat bir hikaye, alıp beyaz perdeye taşıyınca şahbazdan öteye geçmemesi şaşırtıcı değil (şaşırtanlar çıkacaktır). 


"Al yi."

Kadın dürüst olduğu durumlarda bile güvenilmez ama odasına davet ettiği kadına odasında yılan beslediğini belirtme ihtiyacı duymayan adam cennetten çıkma. İkinci perde daha da fena. Üçüncü gün evlenme teklif eden adam çok "tatlı" ama kadın geçmişte yaşadığı ilişkileri sayıp dökünce kötü. Henry Fonda'nın en sonunda ölümü görüp sıtmaya razı olur misali dolandırıcı da olsa nispeten bakire kadını seçmesini romantizmden fersah fersah uzak buldum. Fakat elbette filmin anafikrini destekliyordu: "En iyi olduğunu düşündüklerin sandıkları kadar iyi değildir, en kötüler de o kadar kötü değildir, yakınından bile geçmeyebilirler". Bu adamın senaryolarında insanı sersemleten bir şey var. Böyle sanki derin suların laciverdini gösterip bir anda sığ sulara atıveriyor. Biraz haince bana sorarsanız. Senaryolarındaki ters köşeleri ayrı, onları seviyorum, hatta kendi filmlerinde bir yerlerden çıkıveren Hitchcock'u görmeyi bekler gibi bekler oldum. 



"Oyy, yirim!"
Bogdanovich'in dediği gibi kamera açılarında "İşte bu Sturges'ın gözü!" dedirten bir şey yok ama Chaplin'den alıntıladığı gibi, olması da gerekmiyor*. Ağırlık -senaryoda bile değil- diyaloglarda. 





"N'oldu sıcak mı bastı şekerim?"
Adalet demiştim. Filmin başında Stanwyck'in küçük aynasından Fonda'yı dikizlerken konuştuğu uzun ve hızlı bir monolog var. Çok eğlenceli ve şahsen epey gerçekçi buldum. O replikte Stanwyck'in parmağı olduğundan neredeyse eminim. Calamity Jane'deki (1953) korkunç fakat dile dolanan şarkı adıyla dile getirecek olursam, "A Woman's Touch" hissediliyor. O kadar olmasa da kayda değer bir diğer sahne ise tek plan olarak çekilen baştan çıkarma sahnesi. Aslında baştan çıkarma sahneleri genel olarak eğlenceli, hatta bu onların parodisi gibi.


Bu sahne bana Cover Girl'deki (1944) bir şarkının adını anımsatıyor. Şarkının sözlerini değil ama adını

Bu dönemdeki filmlerin en sevdiğim yardımcı erkek oyuncularından Charles Coburn'ü, her nasılsa Mr. Smith Goes to Washington'dan (1939) çıkaramadığım fakat bu filmde iyi ki oynadığını düşündüğüm Eugene Pallette'i ama geçen gün izlediğim Top Hat'ten (1935) hatırladığım Eric Blore'u ve Blore ve William Demarest'le birlikte Sturges'ın gedikli tayfasına mensup olduğunu sezdiğim Robert Greig'i -ki Sullivan's Travels'da Sullivan'a ayar veren uşak rolündeydi- yardımcı rollerinden öpüyorum. 

Bir de şu Reno ve boşanma meselesi var. Bu muhabbeti ilk olarak The Women'da (1939) gördüğümü hatırlıyorum. Hikayesi baya ilginçmiş. Hatta Preston Sturges da senaryoyu Reno'da, üçüncü boşanma davasının sonuçlanmasını beklerken yazıyor!






İlginç trivia'dan birkaçı şöyle:

- Muggsy burnunun altına bir fırça koyarak Hitler taklidi yaparken aslında İsveççe konuşuyor ve "Yaramaz çocuk, şimdi suratını yumruklayacağım!" diyor. Oyuncu esasen İsveçli miymiş ki dedim ama değil. 

- Filmde yakın plan görülen bir çek var. Çekteki tarih 29 Ağustos Sturges'ın doğum günü.

- Filmde görülen "Are Snakes Necessary" kitabının adı James Thurber ve E.B. White'ın "Is Sex Necessary" adlı kitabına gönderme. 

- Filmdeki yılan oyuncu pek yardımcı olmamış. Kış uykusuna denk geldiğinden ya uyuyor ya da deri değiştiriyormuş!

- Henry Fonda'nın filmin başında bahsettiği "Professor Marsdit", dönemin Carl Sagan veya bizim dönemimizin Neil deGrasse Tyson'ı gibi bilimi popülerleştiren bir isim olan sürüngen uzmanı Raymond L. Ditmars'ın ismine gönderme. 


* Bogdanovich'in şurada aktardığına göre bir gün birisi Charles Chaplin'e kamera açılarının o kadar da ilginç olmadığını söylüyor. Chaplin de "olmasına gerek yok, ilginç olan benim" diye cevap veriyor. 




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder