29 Nisan 2011 Cuma

Fırından Yeni Çıkmış Dünya

Sevgili blog…aslında hep böyle başlıyorum söze ama sen duymuyorsun. Seni de kişileştirdim tam oldu. Çarpınca özür dilediğim eşyalarla bir olup örgütlenebilirsiniz artık.

Bugün benim yüzüm düştü. Ne zamandır iyiydim halbuki. Pazar araştırması için bile olsa katılımcı gözlem yapmak için indiğim sahada fırın müşterilerine gülücükler saçarak satış yapmaktan son derece memnundum. 6:50’de kalktığım sabahlarda bile küfretmedim 35C’nin peşinden koşarken. Deparıma anlam veremeyip nefes nefese vardığımda da gülerek “niye panik yaptın ki” diye soran 58A şoförüne bile küfretmeyip “işte ilk günüm de, geç kalmaktan korktum” diye 4 yaş masumiyeti gücünde cevap vermişliğim var.

Bugün fırından çıktığımda ise düpedüz homurdanıyordum. İçinde küçük bir Seda Sayan besleyen yeni gay arkadaşım Batu’yla (çok zeki olduğum için ismini değiştirdim) anlaşıyoruz anlaşmasına…arsızlığımdan “yaparım” deyip üstüme aldığım çeviriyi de istersem yarına kadar bal gibi yetiştirebileceğimi de biliyorum ama…içim huzursuz işte. Sanki ensemden tuttukları gibi sahadan alıp ofise, bilgisayar karşısına oturtmuşlar gibi mutsuzum resmen. Ben neden olduğunu biliyorum da anlatması zor.

Hizmet sektörü çok acayip. Bir yandan bol bol gülücük dağıtmaya ve o teyze senin bu teyze benim sevgi dolu bakışlar fırlatmaya (sevgi fazlam var) bahanem oluyor. Öte yandan ya bir terbiye yoksunu ergen ya da bir ucuz sarışın elimde kalacak. Yarım saattir bekliyormuş haspa, sen hangi takvimi kullanıyorsun bacım? ('bacım' yerine başka laflar geliyor tabi de hanımefendi çizgimden (!) çıkmayacağım) Kağıt poşete konsun yalnız. Konsun? Hayali arkadaşımı sen de mi görebiliyorsun ergen irisi insan yavrusu? Kim koyacak ben koyacağım poşete, konsunmuş. Sanki arşidükün kızı haspa!

Bunlar gene tecrübe, gerçi hepsi her şey tecrübe ama... Tatsız şeyler de oluyor arada. Kimseyi işinden etmeyecek zararsız bir araştırmacı olduğuma ikna edememişim mesela düzeyi biraz üstten bakan bir çalışanı. Yüzüme gülerken neler demiş arkamdan, pes. Duyduktan sonra bir yüzüm düştü bir daha toparlayamadım. İnsanlığa olan inancını fırında kaybetmek de bir garipmiş. Şimdiye kadar muhafaza edebilmiş olmam daha da garip ya neyse. Fırından ekmekleri çıkarırken elimi yaktığımda bu kadar acımamıştı. Aynada yüzüme bakıyorum da…şu tipe bak, bundan zarar gelebilir mi ya! Öte yandan hep böyle tipleri seçmezler mi alengirli işler için? Bebek yüzlü katil gibi. Katil değilim ki ben. Tamam, uşak da çıkmayayım hikayenin sonunda ama katil de olmayayım. Kimseye zararım dokunmadan işimi yapayım ben. İşimin ne olduğunun da ucunu kaçırdım ya neyse…

İnsanları sevdiğimi hissettirince onlar da beni seviyor ki ben insanların çoğunu severim, elimde değil. Bugüne kadar -şans eseri- bir sırtımdan bıçaklanma vakası yaşamadığım için (yahut öyle bir yaşadım ki ruhum hala sağır) aksi mümkün değil. Seviyorum yani, yapacak bir şey yok. Biri gülümseyince içim ısınıyor, öyle bir gülümseyeyim ki fırından yeni çıksın dünya istiyorum. Bazen başarıyorum da. Güneş açıyor, kuşların sesi, çocuklar filan. Bir gülümsemeyle dünyayı güzelleştirebiliyorsam neden yapmayayım bunu? Hem kendim, hem de başkaları için.

Tanımadığım, bu iş olmasaydı da hiç tanışmamış olacağım insanların hayat hikayelerini öğreniyorum bir bir. Bir bir çünkü bir sen anlatıyorsun bir onlar. Beleşe hayat hikayesi yok. 20 yıllık hayatının toplumca mahrem sayılan noktalarını pervasızca önüme seren Batu’ya yalnız bir kırmızı çizgi çektim otobüste ayak üstü. Kırmızı çizgim olduğunu da bilmiyordum, böylece öğrenmiş oldum. “Yanında maskülen kalıyorum” filan diyorum ama bir bakıyorum ki kaptırmış her cümleye “ay”la başlayıp “ayol”la bitiriyorum. Elinde maşasıyla içimden çıkmayı bekleyen kadını uyandırmış olsa da en güzel hikayemi bir sabah programına malzeme etmeye hazır değilim, hiçbir zaman da olmayacağım. Onun dışında biriktirdiğim hemen bütün hikayeleri ve kişileri biraz kolajlayarak da olsa teminat olarak sunuyorum karşımdakine. 

Herkes benim gibi değil, insanlar teminat istiyor haklı olarak. 'Anlatayım da sen kimsin' der gibiler. Ben kimim, burada ne yapıyorum? Bazen ucunu ben de kaçırıyorum. Kimseye zarar vermeden yaşamak mümkün mü? Benim köye yerleşip domates biber patlıcan yetiştirme nedenim de bu olacak herhalde. Kavunun nedeni ise zaten belli.

Yalnız anladım ki ne hayat hikayesi ne de gülücük, bir insana müşkül anında –hem de üstüne vazife olmadığı halde ve karşılıksız- omuz vermekten, yani işten, emekten, dayanışmadan daha değerli, daha gerçek bir teminat olamaz. Alnımın koluma sildiğim teri de, minnettarlık belirten iki beylik söz de paha biçilemez. İyi ki de “elime mi yapışır”, “incilerim mi dökülür” bir insan olmuşum. Bölüşerek yemeyi öğrenmişim iyi ki. İnsanlara güvenmeye gelince…belki de onlar haklı. Belki de sahiden zararım dokunacak onlara ve bunu ben bile bilmiyorum ama onlar biliyor. Bunu düşünmemeye çalışıyorum. Aptallığımın düşüncesi hep rahatsız eder beni.

Bitirmem gereken bir çeviri işi ve gerçekleştirmek istediğim bir hayalim var şimdi. Söyledim ya şu işten paramı alır almaz yemeğe götüreceğim annemleri. Öyle Nevizade’ye falan değil, İsmet Baba’ya. Cam kenarından ayırtacağım masayı. Ayırtırken de soracağım Âlâ serisi var mı diye. Gidince de öyle çupra levrek filan değil kalkansa kalkan isteyeceğim. Küçükken kullandığım adıyla “düğmeli balık”. Her şey çok güzel olsun istiyorum. En güzel şeyleri sunmak istiyorum onlara. Kendim için kıyafet, çanta, ayakkabı filan da almak istiyorum tabi ama aynı zevki vermeyecek, biliyorum. Bu zevki tatmak için yaşım biraz geç, onu da biliyorum ama başlangıç sayıyorum bunu. Kazanacağım üç kuruş paranın alabileceği en güzel şeyleri almak istiyorum annemle babam için. Oysa annem dolar al diyor. Daha 10 yaşımdayken topladığım bayramlıkları alıp gazeteyi açardım zaten önüme. Dolara, marka, franka bakar, hangisi kârlıysa bir koşu döviz bürosuna gidip onu alırdım. Şimdi de selvi boylu olduğumdan değil ama o yıllarda burnumdan aşağısını görebilen bir veznedar yok. Ne B tipi likit fon, ne dolar. Rakıya, balığa yatıracağım bu parayı. Gerisini alır kenara koyarım gene. Bir gün bir yerlere gitme hayalim için birikedursun önceki alın terimle birlikte. Paris…neden bu kadar uzak görünüyorsun gözüme? Sadece pasaportum çipli olmadığı için mi yoksa benden gizlediğin bir şeyler mi var? Kötü bir şeyse söyleme, tahammülüm yok. Elbet bir gün yeniden buluşacağız, o zaman söylersin.

Umarım bu çeviri tam not alır da hiç boş kalmam bundan sonra. Beni çalışmak kurtaracakmış haberim yokmuş. Aklım meşgul olsun yeter.

Önümüz Pazar. Önümüz 1 Mayıs. Manavdan limon almalıyım.

10 yorum:

  1. Bacım: Aşufte.. Muhtemel aklından geçen, diline uğramayan kelime buydu.
    Doları boşver, borsacı arkadaş edin o sana tüyo versin.Ha, bana kalsa yani ben olsam gider İsmet Baba'da, rakıya, balığa, lakerdaya yedirirdim parayı en temizi o, ama sizinkilerin kolay kolay boğazından geçmez.
    Eşcinsellere dikkat et, hakikaten adamın ahlakını bozarlar. Sadece ayy, ayoll ile kalmaz el kol hareketlerin bile değişir.
    Ben anlamadım, fırıncı çırağı mısın sosyolog musun yoksa işsizlik iyice canına tak etti de ilk bulduğun işe mi sarıldın?
    Askerde bir kural vardır( gülme, hayatın bir örneğidir askerlik ) ASLA SIRADAN BİR ADIM ÖNE ÇIKMAYACAKSIN. İSMİNİ SÖYLEMEDİKLERİ SÜRECE...
    Bit pazarından gaz maskesi al. Daha çok iş görür.
    Güya gerilim filmi izliyordum; önce annem şu saatte üstünü başını dağıtmayı becerip beni kim getirdi bu yatağa diye naralanıp ( meğer rüya görüyormuş) odamda zıplattı sonra da hadi bakayım bari mola vermişken dediğim ve denk geldiğim için senin yazın.:) Bundan sonra, Antony Hopkins Diablo'yu çekip çıkartsa kızın içinden kaç yazar...
    Not: Şu yazılarını erken saatte koysan ölür müsün her satırı şaşı olmuş gözlerle iki kez okumak zorunda kalıyorum.:)

    YanıtlaSil
  2. Kusura bakmayın, bu ara zaten zor vakit buluyorum diye...şimdi de bulduğumdan değil de yaratıp, yazar yazmaz koyuverdim işte. Bir daha ki sefer dikkat edeceğim, söz.

    YanıtlaSil
  3. Sakın sakın.İstediğin saat koy, bana bakma benimki huysuz ihtiyarlık. Ben keyifle okuyorum.
    (Diablo Antony Hopkins'i fena benzetti bu arada.)

    YanıtlaSil
  4. Ben de ayşec ne zaman yazacak diye bekliyordum :)
    yine çok keyifli bir yazı olmuş. özellikle emeği paylaşmakla ilgili paragrafını çok çok beğendim.

    bu arada âlâ ne güzel bir rakıdır ya. şahane! şimdiden afiyet olsun.

    limon konusuna gelince; su her zaman daha iyi iş görüyor. limon aslında daha çok zarar veriyor hatta. tavsiyem duru su ile yıkamandır. umarım gerek bile kalmadan güzellikle kutlarız 1 mayıs'ı tabi.

    YanıtlaSil
  5. Teşekkür ederim. Gece gece çılgın bir hamleyle yetiştirmem gereken çeviriyi kenara koyup (aşağı alıp) yazdım artık. Yoksa iş için yazdığım raporlara bloga benzemeye başlıyor :)

    Âlâ konusunda yandaş bulduğuma çok sevindim. Kara Efe için "bu sefer farklı, birlikte yaşlanmak istiyorum" diyordum ama erken konuşmuşum :)

    Su kesinlikle sürülmez derler, emin misin su konusunda? Şimdiye kadar herhangi bir 1 Mayıs akşamı çantamdan çıkarıp da salataya sıkmadığım limon olmadı, bu sefer de akşam salataya sıkarım umarım.

    O değil de "face'in var mı?" :))) bana niye kimse sormuyor ya, o kadar çirkin miyim ben! "face"im, msn'im, gtalk'um, skype'ım her bir şeyim var çok şükür. prens kafeslemekten geçtim bir face'im sorulmadı arkadaş! dün senin takipçine içerledim gece gece :P

    YanıtlaSil
  6. yani benim bildiğim en iyisi hiçbir şey sürmemek. ben daha önce yaşadım o olayı 1 Mayıs'ta. Limon sürdüm pek işe yaramadı. sonra veteriner bir arkadaşım suyun daha etkili olduğunu söyledi. onu deneyemedim ama birkaç kişiden duydum.

    Ben yeşil efeyi hiç sevmem ama kara efe candır. fakat âlâ çok çok daha güzel olmuş. güzel günler göreceğiz çocuklar diyorum o konuda.

    bence seninle ilgili değil okuyucu kitlesiyle ilgili. senin kitlenin bu soruyu soracağını sanmıyorum ki buna sevinmelisin :) nasıl cevap vereceğimi şaşırdım ben :D

    ama madem ki bu konuya takıldın "face'in var mı?" :)

    YanıtlaSil
  7. ohoo söyledikten sonra hükmü kalmadı ama gene de çok naziksin, olma mı :)

    yanlış alıntılamışım kızı yalnız: "facede sayfan var mı". gülücük? cevabın gülücük mü? :)

    sana da :) o zaman.

    şaka maka niyeyse kendi içimde bir eğlendim, bir geyiğini çevirdim dün. dediğin gibi okuyucu kitleleriyle ilgili olabilir, benim bir sıkılıp bunalmış olmamla ilgili olabilir. ama düşününce sanal platformlar arası geçişe sıcak bakmadığımı fark ediyorum. hele ki blog. adımı soyadımı yazınca kabak gibi çıkıyor google'da gerçi. hem sevgi emektir, cyber-stalker'lık öldü mü :) çok tanımak istiyorsa arayıp bulsun bence seni. ben de okuyucu kitlemle seviyeli birlikteliğimi sürdüreyim madem.

    YanıtlaSil
  8. ya ben daha fenasını da yaşadım. twitterda blogumu paylaşıp vernon benimle evlen yazan biri de oldu :)

    ben sanal platformlar arasındaki geçişle pek bir sorunum yok. ha olmasa daha iyi olabilir belki evet. ama esas olarak arayıp bulmakla ilgili durum. insanlar bir şeyleri istediklerini söylüyorlar ama hiçbir emek sarfetmiyorlar. oysa ki beni bulmak 5 dakika bile almaz çünkü gizlenmek gibi bir çabam yok. beni bu şekilde bulan birçok blogger da var. yani esas sorun o olduğu için yazacak bir şey bulamadım ve gülümsedim sadece :)

    YanıtlaSil
  9. tweet formatında evlenme teklifi? iyiymiş.

    benim gizlenmek gibi bir çabam güya var ama çok geç edindim kendisini maalesef. ben gizlensem bile işgüzar arkadaşlarım adımla soyadımla link verdikleri için bloga (mesleki obsesyon)ne mümkün.. sen öyle deyince sahiden buldum seni ama mail adresini bulamadım, o yüzden alakasız da olsa bir sonraki yazımda paylaşırım artık mevzuun çağrıştırdığı karikatürü.

    "benimle evlen" ha? sen resmen bunalıma sokuyorsun beni, hiç okuyucu kitlesi filan deme şimdi :)

    YanıtlaSil