26 Mayıs 2010 Çarşamba

Neden

Güya temizlik vardı bugün evde. H'nin telefonuyla uyandım 11 gibi. Temizliğe geleyim mi diye sordu. Bu, geleceğim demekti. Apar topar kalkıp pek de dağınık olmayan etrafı topladım. Kahve içmeden yaptığım her şey kayıt dışı sabahları.

Geldi ama her gelişi gibi değil. Her şeyden evvel birer sandalye çektik -bunu yapacağımız bir yerlerde yazılıymış kadar kendiliğinden ve olağan. Havadis dolu geçen haftanın sonrasını anlattı bir çırpıda. Benim yaşlarımdaki oğlu sevdiği kızı kaçırmıştı. Ailesi vermiyormuş kızın, bir akrabalarına sözlemişler. Kız da kaçmış oğlana. Ertesi günü apar topar ev tutuldu, döşendi, nikah yapıldı. Çöpleri toplamaya geldiğinde ayaküstü ve kıs kıs gülerek anlattığı kadarıyla biliyordum bunları. Ben can sıkıcı rasyonel modernist özne olarak doğabilecek hukuki sıkıntılardan dem vurayazarken yorgun olduğu kadar keyifli gülücükleri durdurdu anlamsız endişelerimi. Kaynana oldum iyi mi diye kıs kıs gülüyordu gençliği dün gibi aklımda olan kadın. Ben de güldüm. H mutluysa sıkıntı yok demekti.

Bugün geldi. İlk iş balkonu yıkamaktı. Yağmurları bahane edip savsaklıyordum kaç zamandır. Kovayı doldurdu, ilk suyu attı ki telefon çaldı. Hoşnutsuz da olsa rıza gösteren kayınpeder, çocukların evini görmeye geliyormuş. Hazırlık yapmak gerekti, zaten gergin olan ilişkileri daha fazla germemek için her şey yapılmalıydı. Madde bir, börek. Yanına çay, gerisi de uydurulur bir şekil. Apar topar çıktı H. Bu sefer kıs kıs gülen bendim. Eşine ulaşamadığındaki telaşı, geliniyle konuşurken hala oturtamadığı belli olan mesafe... Çoktan geleneksel hale gelmeye başlamış olan "darısı başına"dan hele ki bu bağlamda sıyırabileceğimi ummamıştım, öyle de oldu.

Aldım sazı elime, bir güzel yıkadım balkonu. Balkon yıkamak bahane, çıplak ayaklarla suda çıpır çıpır oynamak şahane. Akşama doğru kuruyunca attım masayı, sandalyeyi de. Menekşe hanımı da güneşle baş başa bırakmıştım zaten, masaya terfi etti o da. Az buçuk biyoloji kalmamış olsa aklımda küçük hanımla beraber yatacağız ama heyhat, benim de havaya ihtiyacım var.

Akşam güneşinde bir mayıştım bir çalıştım güya, kim sorarsa. Acıkmadığım halde, sırf güzel yaptığım için yemek yapıp yedim. Yanına da bir kadeh şarap, çikolata, sigara derken... bu keyfin gözü kör olsun. Bu sefer keyif için terfi oldum balkona hava kararınca. Oldu olacak deyip bir de mum yaktım. Aldım şişeyi, sigaramı yanıma. Karşımda bir avuç deniz, ama çok değil, tam bir avuç. Öyle ışıklı, öyle huzurlu ki buradan, neredeyse kendine çağırıyor. Gel diyor, Galata'da iki tek at ne çıkar. Yemezler diyorum ama öyle bir yiyesim var ki.

Musıkiyi de açtım mı yanına. Daldım daldım gittim. Kendimce şarkı bile mırıldandım. Gene düşündüm, düşündükçe düşündüm. Bu bilekliği çıkarmaya bir türlü elvermiyor gönlüm. Düşündüm işte...aşkı, sevdayı, ayrılığı...bir insan akşamları ne düşünürse onu düşündüm ben de. Öfkelenmeye çalıştım, öfkelenemedim. Ağlar gibi oldum, sonunu getiremedim. Açtım Turgut Uyar okudum, yaramadı pek. Yaramıyor. Dokunamayacağını bildiğin bir insanı uzaktan izlemek gibi sevdiği şairi okumak, sevdiği müziği dinlemek. Aydınlık bir ucu olan uçsuz bucaksız bir karanlığa sürüklüyor insanı.

Şarap ne güzel, İstanbul ne güzel...vapurlar, martılar filan. Işıkları, kokusu, uğultusu bile. Kim demişti unuttum şimdi ama, "insanlar buraya yaşamaya geliyor, halbuki burası ölünecek yer" demiş adamakıllı bir adam çok yıllar önce. Acelem olmasa da burada ölmek isterim ben de. Aşiyan'da gözüm yok da -ki bu aralar o günden sonra ilk defa olarak gideceğim, dertleşmek için bizim adamlarla- yan yana oturmak ve sessizce birer sigara yakmak isterdim o müthiş sükunete. Sonra o sükuneti bozmak pahasına da olsa "neden" derdim, "neden sevmedin beni, bir de hele. Yoo bana hiç aşktan bahsetme arkadaş, küçüğüm ya anlamıyorum farz et. İnsan sevdiğinden ayrı duramaz, durursa da ölür, ölmezse de ölür gibi olur. Bu kadarını biliyorum ben. Şimdi de bakalım neden sevmedin beni, dosdoğru söyle ama, kıvırmadan, aşka edebiyata kaçmadan". Der miydim sahi? Yok, demezdim. Gurur. En fazla bu kadar çıplak kalabiliyorum, yazarken. Bir şeyi saklamanın en iyi yolu onu orta yere koymaktır hesabı ne varsa döküyorum ulu orta. Aşikar olanı görmez insan, ben bunun tezini yazıyorum.

1 yorum:

  1. Sorgu odasının aynasına bakabilenler sırrın arkasındakilerle tanışır ve melankoli perdesi düşer sahneye, saydam ve olabildiğine kalın. seyirci kalabalıktır, ürkütücü derecede. ürkütücü derecede senden daha çok sendir her biri. sen perde arkasına düşen kırılmış ışık parçalarını görürsün, onlar senin her ince detayını. Aralarında bazıları vardır ki üzülürler sana, senin onlar için kederlendiğin kadar. bilirler sorgu odasının rutubetini, perde arkasındaki göz kamaşmasını. Korkarlar; oyunun başlayamama ihtimaline. Tekrar hüzünlenirler ama atmazlar kendilerini sahneye, görmek istemezler aynı ışık oyununu. Yeterince oynamışlardır aynı oyunda. Avunurlar; perdenin arasından çıkıp, ürkütücü kalabalığın sessizliği içinde rahatlaman ihtimaliyle.

    YanıtlaSil