14 Şubat 2011 Pazartesi

"Your girl is lovely, Hubbell"

İşkembeden atmış olmayayım, hiç öyle the-way-we-were havasında filan değilim bu aralar fakat nedense bir Streisand çöktü üstüme. Barbra Streisand dinlemeye başladın mı orada bir duracaksın. Market alışverişinde süt ve et ürünlerinin son kullanma tarihlerine dikkat eder olmak gibi yaşla alakalı geliyor bana onu dinlemek. Göz kalemini bırakıp eye-liner'a terfi etmek gibi, ilk topuklu ayakkabını giymek ya da artık, banka memurlarına cırlayan annenin utancından yerin dibine giren kızı değil de cırlayan kadının kendisi olmak gibi. Eşik olduğunu hissettiren bir eşik. Yani aslında regl, bir kadının hayatındaki bu yüksek sesli eşiklerden yalnızca bir tanesi. İlk ayrılık, ilk ihanet, ilk şiddete maruz kalma...bunların hepsi birer kilometre taşıdır fakat hepsi birer eşik değildir. 


Streisand dinlemek, koltuk altlarından tuttuğu gibi havalara uçurmaz insanı. Bilakis, kelimenin tam anlamıyla ve olanca ağırlığıyla çöker oturur üstüne. Özellikle "The Way We Were" şarkısı. 


"The Way We Were" aynı zamanda, Streisand'ın ve Robert Redford'ın başrollerini paylaştığı 1973 yapımı filmin de adı. İlgi alanıma giren filmlere nazaran epey yeni kaçtığından çok geç ve hatta dolaylı haberdar olmuştum filmden. Sex and the City'yi baştan sona izlediğim bir yaz -ki sinema filmlerine üvey evlat muamelesi etmekte ısrarlıyım, "Ex and the City" bölümünde yapılan bu gönderme ve ardından gelen drama queen'lik par excellence beni benden almıştı. Günlük hayatta konuşurken bile filmlere, şarkılara, kitaplara gönderme yap(ıl)masını oldum olası severim zaten. Bu iyice dikkatimi cezbetti ve bakalım neymiş diye baktım. Şöyle bir bakar bakmaz da filmin tamamını youtube'dan izlediğimi hatırlıyorum. Sonrasında hüngür şakır ağladığımı söylememe bilmem gerek var mı?


Dedim ya hiç o havada değilim bir süredir ama ne zamandır aklımdaydı paylaşmak. Bu filmi, bu sahneyi, bu şarkıyı neden bu kadar çok sevdiğimi ya da aklıma neden bugün geldiğini bilmiyorum ama hazır gelmişken, "aynı gün iki yazı olacak" filan demeden paylaşayım dedim. Tamam Samantha haklı, film biraz chick flick olabilir fakat hem so what diye sorarlar adama, hem de bodur tavuk her daim piliç! Zaman zaman epey maskülen tavırlar sergilesem de...gerçi bir tür femme fatale maskülenliği de diyebiliriz buna...ki Foucault ve power relations açısından yaklaşmak belki daha isabetli olur...neyse işte, bu filmler söz konusu olunca ufalıp mini minnacık olup cebe gireyazıyorum. Ne femme fatale'den ne power'dan eser kalıyor, "çok konuşma da bi selpak daha ver oradan" oluyorum. Savunma olmasa da gereksiz uzunluktaki açıklamamı da yaptığıma göre...







3 yorum:

  1. izlememiştim. filmi de diziyi de izlemedim ama bundan yaşadım ben bir adet evet (allah bir daha yaşatmasın...). zor olma, işleri zorlaştırma kavramına da kafam basmıyor. ne istiyorum ki ben zor oluyor, alt tarafı hayatı paylaşmak? bilemedim.

    YanıtlaSil
  2. bir de çok teşekkürler, izleyeceğim hemen :)

    YanıtlaSil
  3. rica ederim de spoiler par excellence (!) vermiş oldum di mi? hay allah...gerçi sonunu bilmekle filmin anlamı/değeri kaybolacak değil. etkileyeceği kesin de umarım seversin. ben de dvd'sini alıp düzgün izleyeceğim bugünlerde.

    "alt tarafı hayatı paylaşmak"...:)

    YanıtlaSil