18 Ekim 2010 Pazartesi

Much ado about nothing #7

-Yardımcı olabilir miyim?
-Hem de nasıl! Kırmızı ruj bakıyorum da ben.
-Bakın şöyle var...bunda biraz pembe tonu var, şu biraz bordoya kaçıyor.
-Valla pembeye kaçacağına bordoya kaçsın. Yalnız ben daha canlı bir şey arıyorum.
-Teniniz de beyaz, çok yakışır. Şu mesela...
-Evet, bu! Deneyebilir miyim?
-Tabi...ama kalemsiz zor sürersiniz.
-Zannetmiyorum...
-Nasıl sürdünüz öyle?! Hiç bu kadar rahat kırmızı ruj süren görmemiştim. Ne kadar düzgün oldu...
-Hanımefendi, ben giden arabada aynasız sürüyorum bunu (ne kendini beğenmiş, gereksiz bir beyan! nasıl da itici, yalan gibi çıktı ağzımdan). Yıllardır gündelik bile kullandığım renk...insan alışıyor. Alıyorum. Hayır silmeyeyim, kalsın. Çok teşekkürler.

***

-Merhaba, Caro Emerald var mı acaba? Ce, a, re, o... E, me, e, re, a, le, de.
-Bakalım...Google'da görünmüyor.
-Carole yazdınız, belki ondandır. Sadece Caro.
-Bakıyorum.
-Hayır, soyadı Eme değil. Bakın biraz yazınca çıkıyor.
-İspanyol mu?
-Emin değilim. Bu işte, evet.
-Türkiye'ye gelmemiş herhalde.
-Oldu, sağolun...
-Ama amazondan isteyebilirsiniz.
-Evet, biliyorum... sağolun, iyi...
-İsterseniz bir soralım, getirtmeye...
-Hayır teşekkürler, ben biraz daha...
-İsterseniz...
-Teşekkürler, iyi günler.



***

Kırmızı rujun gücü adına! Herkes mi iyilik timsali kesilir. Hele o hipnotize edici etkisi yok mu, başlı başına eğlenceli. Bir tür göğüs çatalı etkisi ama daha fena. Tam bir kitlenme hali. Kaç sene olmuş bakayım...ilk senemdi, demek ki 2003. Yusuf Ziya'dan istatistik alıyoruz amfide. Tahta rakam dolu, kabus gibi. Topukla kızım ayşec., en arkalara doğru şöyle. Hah, B'nin saçlarının arkası mükemmel, yerleş!

-Şşt sen, kırmızı dudaklı!
-Ben mi hocam?
-Hayır, burada senden kırmızı dudaklılar var! Şşşt sen, arkasındaki! Kızııım, kime diyorum!
-Ben mi hocam?
-Sen tabi! Tahtaya gel, çöz şu soruyu.
-Yere şey düşmüştü de...ben onu...

O günden sonra bir daha sürmem sanmıştım ama öyle olmadı. Zaman içinde benimle özdeşleşti, bu sefer iyice hoşuma gitti. Barbra Streisand'ın burnu gibi bir şey. Karakteristik. Yalnız zordur kırmızı ruj bizinıs. Öyle sürdüm bitti değil, ciddi iştir. Sürmesi ayrı meşakkatlidir, sürüldüğü gibi muhafaza etmesi ayrı. Oraya buraya bulaşmayacak, hapır hupur yemek yenmeyecek, ağız kulaklara varasıya gülünmeyecek ki konsept joker'e kaymayacak. Ama en zoru, taşımak. Yakışır yakışmaz tartışılır, bahsettiğim o değil. Bakışları taşımak. Füme ya da bej giymeye benzemez bu. Kalabalık arasında kaybolma şansı tanımaz. Göze batmayı göze alacaksın. Beraberinde gelen her türlü peşin hükmü de birlikte. Belli ki niyetin bozuktur, başka açıklaması olamaz.

O değil de...en sonunda aldım Çarşı tişörtü. Ablayla Beşiktaş-Çarşı ilişkisini uzun uzadıya irdeleyip, small'dan medium bedene nasıl ne ara geçildiğinin fark edilmediğine ve genç göstermenin genetik bir lütuf olduğuna kanaat getirdikten sonra tabi. Beşiktaşlılığım babamdan ve doğup büyüdüğüm semtten kaynaklı, yoksa nüfus cüzdanımdaki din hanesinden az hallice bir karşılığı var pratikte. Çarşı başka. O ayrı.

-Çarşı Allah'a karşı.
-Olmaz öyle şey.
-Niye lan?
-Çünkü Çarşı Allah.
-E Çarşı kendine de karşı zaten.
-Çarşı sabaha karşı.

***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder